Ana Sayfa / Yazılarımız / Ekonomi / YOKTAN VAR OLUP VAR OLANI YOK EDEN BATILI BURJUVAZİNİN ÖYKÜSÜ

YOKTAN VAR OLUP VAR OLANI YOK EDEN BATILI BURJUVAZİNİN ÖYKÜSÜ

Yazan: Muhammed Recep ÖZTÜRK

GİRİŞ VE ÖNSÖZ NİYETİNE

Türk iş dünyasındaki öncü ailelerinin başarı öykülerine yani servet birikimlerine değinen bir yazı kaleme almak niyetineydim. Patron ailelerin girişimci öykülerini açığa çıkaracak olan otobiyografi, biyografi, anı ve bir takım dergi/ gazete röportajlarını (mülakat)karıştırmak suretiyle; sizlere zengin olma yolunda çalışkan, tutumlu, erdemli, cesur, yeniliklere açık, öngörülü olmak gibi nasihatlerle dolu kişisel gelişim metinlerine benzer bir yazı sunulabilirdi. Üstelik bu hüsnü kabul pasajları liberal akademinin saygın isimleri Sombart, Weber ve Schumpeter’den burjuva(girişimci) ve onun erdemlerine dikkat çeken alıntılar yaparak güçlendirecektim.  Ancak birkaç nedenden ötürü yazımın şablonu ummadığım bir istikamete evrildi. Evvela zengin olma meziyetini, zenginin kişisel faziletlerine bağlamak; zengin olmayan kendimin bu faziletlere sahip olmadığımın kabulü olacaktı!(akademik bir neden olmadığının farkındayım). Ve mikro ölçekli bu başarı hikâyelerini kaleme alma girişimim esnasına fark ettim ki gerek orijinal Batı burjuvazisinin gerekse de Türk burjuvasının tarihsel gelişim süreci üzerindeki genel bilgilerimde bir takım eksiklikler vardı. Ayrıca Wallerstein’ın dünya sistemi analizi içerisinde Türk kapitalistleşme sürecine yarı çevre rolü verilmişti, öyleyse çevredeki bir ulusun burjuvazi deneyimini açıklamaya girişmeden önce merkezle alakalı soru işaretlerinden kurtulmalıydım. Ve bu sorularıma cevap ararken verdiğim emek, karşınıza bu yazıyı çıkardı. Bu yazı; evvela Batılı burjuvazinin oluşum ve gelişim sürecini, öncülüğünü Marks’ın yaptığı tarihçi perspektiften ve yalnızca en genel hatları ile ele almıştır. Kaynakçada belirtilen az sayıda ve birbirleri ile paralellik içeren eserlerin ufak bir derlemesi olarak okunmalıdır.

Modern zamanların da tüketilip postmodernist bir döneme adım attığımız sıkça dillendirilen bir olgu olmakla beraber her iki dönem için de içinde yaşadığımız dünyaya biçimini veren sınıf olarak burjuvazinin adını belki de hakkını vermemiz gerekli kanaatimce. Çünkü bugünün dünyasını anlamak üzere hala 18. ve 19. yüzyıllar tarihini didik dikik ediyoruz. Zira bu dönemin var ettiği devrimlerin, savaşların, düşünce sistemlerinin, ekonomik ortamın ve politik eksenin şekillendirdiği bir dünya üzerinde yaşıyoruz. Ve bütün bunları peydahlayan aktör arandığında ismi üzerinde ittifak edilen bir aktör olarak karşımıza Batılı burjuvazi çıkıyor. İttifak edilen diyorum çünkü liberal aydınlar özgürlük ve fırsat eşitliğinin olduğu demokratik bir dünyada yaşabildiğimiz için şükranlarını burjuvaziye sunuyor, Marksist cenah ise kanunlar önünde eşitlik ve içi boşaltılmış demokrasi aldatmacaları ile proleteri derin bir uykuya iten sınıf olarak yine burjuvaziyi lanetliyor. Dolayısıyla diyebiliyorum ki, modern ve post modern dünyayı var eden aktörün burjuvazi olduğu yönünde bir mutabakat çoktandır sağlanmış durumda. Batı dünyasının siyasal, ekonomik ve dinsel devrimlerine genel olarak burjuvazi devrimleri demek, aydınlanma çağı olarak analiz edilen döneme aynı zamanda burjuva çağı demek yazın dünyasında sık rastlanılan bir vaka. 18. yüzyıl analizlerinde, eski egemen sınıfları tarih sahnesinin dışına itip bu vesileyle Ortaçağ’ı bitiren olarak yine onunla karşılaşırız: o dönemin yeni orta sınıfı olarak burjuvazi. Oysa 10. ve ya 11.yüzyıl dünyasında, o çağ kapatıp çağ açan dâhiyane orta sınıfın emaresi bile okunmuyor. Aradan geçen 6 ile 7 yüzyıl gibi ama hızlı ama yavaş bir gelişme çizgisinde orta sınıf önce yoktan var oluyor sonra var olanı yok ediyordu. Eğer yaradılışçı iseniz kader planında, cüzi iradesini de kullanan bu sınıfa Allah: “Yürü ya kulum!” diyordu, yok eğer evrimci bir görüşte iseniz değişen dünyanın rastlantısal şartlarına en iyi şekilde adapte olup yaşamını sürdüren sınıf olarak burjuvazi durmadan ilerliyordu. Üstelik zamanla rastlantısal şartları kontrol altına alıp çıkarı doğrultusunda bilinçli eylemleriyle tüm dünyayı dönüştürebilecek bir meziyet edinmesini de bildi. Marksist tarihçi kuramdan bakıldığında ise rastlantısallık yerine, tarihin zorunlu akışı içerisinde sırasıyla birbirini tetikleyen pek çok olgu burjuvaziyi egemen bir sınıf haline getirmişti. Ama söylemekte fayda var; tamamen farklı veri şartlarının var olduğu Doğu ile Batı dünyasında burjuvazinin hikâyesi de bir o kadar farklı cereyan etti. Hatta benim Henry Pirenne ve Leo Huberman’a uyarak batı burjuvazini tek bir hikayede anlatma basitliğine kaçacak olmama rağmen; İngiltere, Fransa, Almanya yahut diğer batılı ulusların burjuvazi deneyimi tüm benzerliği bir yana bazı nüanslara sahip.

ORTA SINIFI OLMAYAN BİR DÜNYA: ERKEN ORTAÇAĞ FEODALİZMİ

Bugünün dünyasını var eden sınıf burjuvanın serüvenini yazmaya bu sınıfın var olmadığı bir dönemden başlayacağım ki dönüşümdeki yeri ve önemi daha net olarak açıklık kazansın. Doğu sınırı olarak Anadolu’nun tamamı dahil aşağıda Kuzey Afrika topraklarıyla Akdeniz’i çevreleyen ve dahası batıda İngiltere adasına ulaşan geniş coğrafya üzerinde siyasi ve askeri anlamda tekelini kurmuş olan kudretli Roma İmparatorluğu ekonomik olarak da önemli bir güçtü. Militarist bir devlet olan Roma hazinesini fetihlerin yanı sıra kır ile şehirleri arasındaki iş bölüşümünden doğan ekonomi ayakta tutuyordu. Yani bir yandan şehirli nüfus zanaat üretimini karşılarken, kırsal kesim ise bu şehirli sınıfın yarattığı pazar için tarımsal üretim yapıyordu. Detaylarına girmemeliyim; coğrafyanın imkanları dâhilinde doğal sınırlara erişilmesi ile fetihlerin devamı gelmez oldu, akabinde kır ile kent arasındaki iş bölüşümü karşılıklı çözülme yaşadı ve ekonomik sistem kendini yeniden üretemeyen kısır bir vaziyet aldı. Bu ekonomik yapıdaki çözülmeden sonra Kuzeyli Cermen kavimlerinin sürekli istila hareketleri de Roma’nın askeri ve siyasi sonu oldu. (Henry Pirenne alışılmışın aksine, Roma’nın sonunu Cermen istilalarından ziyade doğuda yükselen Arap egemenliğine bağlar) Batı Roma’dan geriye merkezi gücü parçalanarak yok edilmiş, mahalli meselelerine dönük olarak içine kapanmış bir Avrupa doğmuştu. Mini bir Roma tarih bilgisi şunun için gerekliydi: Roma’nın yok oluş süreci Batı Avrupa’nın neredeyse tamamına hakim olan feodal dönemin başlangıç hikayesi olurken, feodal düzenin yok oluş süreci ise Batılı burjuvazi ve Avrupa kapitalizmine iz düşüm olarak seyretti.

Roma İmparatorluğu henüz ölüm döşeğinde iken geride iki varisini bırakmıştı. Birbirinden önemli oranda farklı ve birbiriyle iletişimi kopuk denilebilecek iki varis. Varislerden biri Cermen akınları ile merkezi iktidarın parçalanıp irili ufaklı sayısız yerel egemenliği, yani feodal sistemin hayat şansı bulduğu Katolik Avrupa (Diğer varisi olarak Bizans, Türk burjuvazi deneyimini ele alan devam yazısında bir öncül olarak işlenecektir) . Bu yerel egemenlikler nüfuzları altındaki dar bölgede idari, askeri ve ekonomik fonksiyonların tamamını icra ediyorlardı. Günümüzdeki anlamıyla devletin, ulus bilincinin ve otoriter bir merkezi gücün olmadığı bu idari düzenin, ekonomik hayattaki tezahürü olarak; para sistemi ile işleyen pazar ekonomileri kurulamamış, feodal geleneklerin şekillendirdiği sınıf ilişkisi içerisinde ancak otonom ihtiyaçlara cevap verebilen kapalı yerel ekonomiler oluşmuştur. Bu kapalı ekonomik yapıya sebep olarak, Cermen istilaları karşısında beliren güvenlik açığı neredeyse her türlü ticari etkinliği öldürmüş ( minimal düzeyde alışverişin takas ile sağlandığı mahalli pazarlar dışında), dolayısıyla para kullanımına elverişli ticari ağlar kurulamamıştır. Güvenlik açığı ile birlikte ticari etkinliklerin önünde pek çok engel daha vardı: ilkel ulaşım yolları, her yörede kabulü olan para ve tartı sistemlerinin yokluğu, her farklı bölgede baş gösteren feodal beylerin koyduğu yüksek harçlar, toprağa bağlı olarak ancak geçimlik düzeyde yaşabilen kırsal nüfusun talep yaratamaması vb nice feodal adetler. Aslına bakarsanız asırlar öncesi bu dönemde ticarete konu olabilecek mal miktarı da bir hayli sınırlı idi ve bu mallar Avrupa için yalnızca doğudan (Çin ve Hindistan) gelen lüks mallarından(ipek ve baharat) ibaretti. Oysa doğudaki Arap ve Türk akınları bu güzargahtan mal sevkiyatını sekteye uğrattığından(güçlü Roma zamanında buradan gelen mallar ticaret yaratıyordu) dışsal bir neden olarak Avrupa’da ticarete konu mal bulunamaması da ticaretin önündeki en büyük yok edicilerden biriydi.  Erken Ortaçağ olarak adlandırılan feodalizmin bu döneminin ayırt edici özelliği yokluklardı, merkezi bir siyasal gücün yokluğunda, ticaret, pazar, talep ve para ekonomisi olmadığı gibi bunları yaratabilecek olan teknik imkânlar da yok. On birinci yüzyıla kadar var olan bu kapalı ekonomik düzende ne zanaat üretimi ne de ticaret olmadığına göre var olan tek iktisadi faaliyet feodal geleneklere göre yürütülen tarım.

Tarımın biricikliği, toprak sahibi olmayı kilise mensubu olmak dışındaki tek imtiyaz sebebi kılmıştı. Bu imtiyaz ise soya dayalı olarak aktarılan hiyerarşik düzen içerisinde kullanılıyordu. Toprak sahibi üst sınıf, alt sınıfa verilen ismi ile serfler üzerinde su götürmez bir efendiliğe erişmiş oluyordu. Feodal efendi ile onun nüfuzu altındakiler arasında koruyan(süzeren) ve korunan(vassal) ilişkisi etrafında şekillenen eşitsiz de olsa karşılıklı yükümlülükler vardı. Feodal efendi, malikane adı verilen ve surlarla korunaklı hale getirilmiş bir bölgenin efendisi olarak, himayesi altındaki köylü sınıfına (serf)  ufak bir toprağın kullanımını bahşedip can ve mal güvenliğinden mesul iken; serf ise efendisine karşı sert bir hizmet yükümlülüğü altına giriyordu. Bütün kendi ihtiyaçlarına ek olarak efendinin arazisini ekmek, her türlü gündelik işlerini görmek, gerektiğinde askeri gücüne dahil olmak bu yükümlülüğün sınırları dahilindeydi. Ayrıca malikane efendisi de en tepede bir kralın(monarşik kraldan farklı) olduğu hiyerarşi piramidindeki yerine göre başka bir süzerene tabi oluyor ve ona karşı askeri yükümlülük altına giriyordu. Erken Ortaçağ’ın bütün iktisadi faaliyetinin yürütüldüğü malikane adı verilen birimlerde, toprağın 1/3 ü efendiye kalır, kalanı ise ancak karın tokluğuna imkan verecek şekilde serfler arasında pay edilirdi. Kısacası bu iki sınıf vassal ve süzeren arasında bir iş bölüşümü vardı; biri üretiyor, diğeri savaşmak üzere üreteni koruyordu. Dışına çıkmanın mümkün olmadığı feodal gelenekler her iki sınıfı da koruyordu, feodal efendi hizmet yükümlülüklerini sınırsızca kullanabiliyor iken, köylü de toprak üzerindeki minicik haklarından ve korunmadan yoksun bırakılamıyordu. Ve serf bütünüyle toprağa bağlı haldeydi, anlamı şu: asla bu hayattan memnuniyetsiz bir tavır takınarak efendisini ve toprağını bırakıp gidemiyordu. Bu iki sınıfın dışında imtiyazını dinden alan bir ruhban sınıfı vardı ki, dini fonksiyonunun ötesinde feodal iş bölüşümünde onun payına düşen sistemin meşruiyet devamını sağlamaktı. Buna feodal barış deniyor, kilise tesis ettiği inanış ile vassal ve süzereni zorunlu vazifelerini teslime şartlandırarak feodal sistemi yürütüyordu. Sakın ola bu misyonu küçümsemeyin, zira sistemin tek çalışıp üreteni olarak serfler sefil kaderine rıza göstermiş, kendisi karnını zor doyururken asırlar boyu ses çıkarmadan aylak sınıflar olan soylu ve ruhban zümresini yarattığı artık değerle sırtında taşımasını bilmişti ve bunu kılıç zoru yanında kilise öğretisi sağlamıştı.

TİCARİ BURJUVAZİ DOĞUYOR

Görülen aşikar ki, feodal toplumda iki katman var: üst katmanda azınlıktaki aylak olan feodal soylu ve ruhban zümresi, alt katmanda ise sistemin tek üreteni olan çoğunluktaki serfler. Erken Ortaçağ olarak ifade edebileceğimiz 12. yüzyıla kadar üçüncü bir alternatif olarak orta sınıftan bahsetmek olanaksız. Yukarıda fotoğrafını çekmeye çalıştığım feodal yapının ilk formu son derece durağan ve ilerlemesi güç bir sistemdi. Diyalektik çerçevesinde alt ve üst katmanlar arasındaki çelişkiden ilerleme beklemek nafile, zira kilise öğretisi ile kutsanan feodal gelenek olası bir çelişki ortamını engelliyordu. Bu durağan yapı ancak itekleyici yeni faktörler ve aktörler ile kırılabilirdi. Bu itekleyici faktör 11. yüzyılda yeniden dirilip 12. yüzyılda toplumsal hayatı dönüştürecek güce erişen ticaret, itekleyici aktör ise ticaretle uğraşan orta sınıf oldu. Ticareti dirilten ortam ise 10. ile 11. yüzyıllarda yaşanan nüfus artışları, daha da önemlisi Doğu-Batı arasındaki etkileşimi yeniden uyaran Haçlı Seferleri oldu.

Günümüzdeki gibi kitle iletişim araçlarının olmadığı bu yüzyıllarda toplumlar arası etkileşim ya ticaretle ya da savaşlarla mümkün olabilirdi. Ticaretin yokluğunda sayısı yüzü aşan Haçlı Seferleri Batılı insana otonom ekonomileriyle karşılayamadığı bazı ihtiyaçların farkındalığını getirdi. İki sebeple: seferler boyunca zaten bildiği zorunlu ihtiyaçlarının temini küçük çaplı bir alım satım işlemi gerektirdi. Ve bu seferlerden dönenler doğuya ait bir takım ipek ve baharatlar gibi o dönem için lüks olan mallara gereksinim duyan insanlar olarak döndü. Böylece otonom ekonomileri aşan bir talep oluşarak, pazar ihtiyacını doğurmuş oldu. Takip eden dönemde bu malların temini için uygun coğrafyalarda yılın sınırlı dönemlerinde özel izinlerle olmak üzere ticaret panayırları düzenlenmeye başladı. Şaşırtıcı ama gerçek; ilk ticari hareketlilik zorunlu mallardan ziyade ithal lüks mallar sayesinde filizleniyordu.  Bu da uzmanlaşmış bir tüccar sınıfı var edecekti. Böylesi zorlayıcı ama karlı bir işe kimler girişirdi: feodal lordun miras kalmayacak olan küçük oğulları, serf olarak yaşamaktan daha iyisini arayanlar, yaşadığı topraklar tarıma elverişli olmayanlar daha genel bir ifadeyle feodal üretim tarafından içeril(e)meyenler. Doğu’nun lüks malları zamanın toptancı tüccarı tarafından getirilerek bu panayırlarda mahalli tüccarlara satıldı. Bu tüccar sınıfı da mallarını Doğu ile bağları büsbütün kesilmemiş olan Venediklilerden yahut doğrudan Doğu tüccarından temin ediyordu. Bu panayırların tüccarla beraber feodal üst sınıflara da katkısı oluyordu, hem tüketicisi olarak hem de vergileyeni olarak. Herkese kazandıran bu panayırlar gereken teşviklerle zamanla çoğalır ve düzenli hale gelir oldu. Dahası bu panayırlar para denen şeyi gerekli kıldı, hatta bu panayırlarda farklı para birimlerini takas eden döviz sarraflarını, borç ilişkileri tertipleyen bankerleri toplumsal hayata soktu. 12.yüzyıl para ekonomisinin yerleştiği ve ticaretin canlandığı bir dönemdi artık. Bu dinamik ile alternatif bir orta sınıf doğuyordu.

Feodal güçlerin gerileyip, burjuvanın öne çıkması sürecinde kentleşme de önemli bir rol oynamıştır. Feodal dönem üzerine güçlü bir yazın ortaya koyan Henry Pirenne’e göre ticaret yapmak üzere oradan oraya gezmekte olan tüccarlar yolculukları sırasında etrafı kale duvarlarıyla çevrili Ortaçağ kentlerinin hemen bitişiklerinde, kale burçlarının korunaklı kıldığı bölgelerde konuşlanarak dinleniyorlardı. Tabi bu süre zarfında alım satım işleri yapmaktan geri durmuyorlardı. Zamanla kale duvarlarının hemen dışındaki bu bölgelerde kendi yerleşimlerini kurarak, bu yeni meskenlerine kalenin içerisinde kalan eski kentin bile üstünde bir canlılık kattılar. Ayrıca eski ve yeni kentin sakinleri kentlerde canlanan pazara yönelik zanaat üretiminde de ustalaşıyordu. Sunduğu olanaklar karşısında yeni kentlerin nüfusu artışa geçmeye başladı. Öyle ki malikanelerde feodal lordun angaryalarını yürüten köylüler, ya özgürlüklerini satın alarak yahut toprağa bağlı bu düzenden kaçarak buralara yerleşmeye başladılar. Buradaki fırsatlardan kastım ticaret ve ya zanaat işlerinden biri ile uğraşmak. Her iki türlü de kendine feodal malikanelerden daha iyi şartlar var edebilirdi. Kentleşme süreci hem ticari canlılığın sonucu hem de sebebi olarak karşımıza çıkıyordu. Kentleşme sürecinin burjuvaya kattığı bir başka anlam ise ticaret ve zanaat imkânlarının da ötesinde olarak ona kendini yönetebilmesi için ilk imkanları sunuyor olmasıdır. Kentlerde görülen yeni ekonomik düzende, önce tüccar ve esnaf loncalarını kurdular, safiyane amaçları aynı iş kolunu yürütenler olarak ekmek tekneleri adına bir intizam kurabilmek ve kendi bölgelerinde çıkarları doğrultusunda tekel kurmaktı. Böylece müşterek çıkarlar için ortak hareket etmeyi öğrenen yeni kentliler, kentlerdeki çıkarlarını; egemenliğini kent üzerinde de sürdürme arzusu güden feodal lordlara karşı da korumasını bildi. Önceleri kentler üzerinde hakları olduğu yadsınmayan feodal beylerden bu haklar çeşitli ödemeler usulüyle satın alındı. Daha sonraları ise gerekli durumlarda çatışmaya da göz kestirildi. Şüphesiz bu kentlerin, yağmacı asker gruplarına sahip feodal beylerle çatışması pek olanaklı değildi ama 15. yüzyıl ile birlikte feodal beylerin tacizlerine karşı yeni palazlanan merkezi krallık uygulamaları rüzgarı onların arkasına verdi. Nihayet bu yeni kentlerin idari amirleri de, kentin gerçek sakinleri ve sahipleri olan burjuvanın ataları tüccar ve esnaf sınıfı oldu.

BURJUVAZİ YÜKSELİŞTE

Yeni kentler sayesinde artık burjuvaziye ait bir mekan vardı. Ona ait olan bir mekanda ona ait olan bir yaşam tarzı da gelişecekti elbet. Mesela angarya usulü çalışma tarzına yer yoktu kentlerde. Para ekonomisinin işlediği bir mekanda bütünüyle serbest olarak ücretli çalışanlar da var olacaktı elbet, bu durum malikanelerde ayni ücret mukabilinde(ekecek küçük bir toprak, izbe bir ev ve feodal korunma) çalışan serflerin durumundan bir hayli farklıydı. Tabi bu durum kırsaldaki yaşamı da etkiledi. Zira kırdaki sevimsiz yaşam artık alternatifsiz değildi. Ve bu imkan bazılarına oradan kaçmak şansını verdiği gibi kalanların da daha iyi imkanlar talep edip bu imkanlara kavuşmasını sağlayabilirdi. Öyle de oldu ve feodalizmin sonu olarak addedilen Fransız Devrimi’nden önce geleneksel serfin oranı köylü nüfusun yüzde beşi bile değildi, geri kalan çoğunluk küçük ya da büyük kendi topraklarına sahip serbest köylülerdi. Başrolümüz yeni orta sınıfa geri döneyim;  yeni orta sınıfın feodalizmin güçlü gelenekleri nedeniyle kanun hükmündeki sert din ve ahlak anlayışından da pek haz ettiği söylenemezdi. Mesela kar hırsı ve faizin hem ahlaken hem de dinen ayıplanması gibi. Burjuvazinin ısrarcılığı onları da törpülemesini bildi ve zamanla burjuvazi aklına daha yatkın Protestan mezhepler icat olundu. Burjuvazinin eskiye olana karşı giriştiği yıkıcı mücadele o seviyeye ulaştı ki; kendi icatları olan loncalar burjuvazinin daha güçlü olan bir kısmı için daha büyük karların önünde ayak bağı(diğer bir kısmı için hayatta kalma şansı idi) olmaya başladığında onu da yıpratmaktan geri durmadı. Loncalar, yardımlaşma ve kardeşlik duyguları ile mensuplarını korumakta ve homojen bir yapı sunmaktaydı. Oysa loncaların regülatif yapısını kırmak suretiyle diğerleri karşısında daha çok büyüyen esnafın yıkıcı gelişimi karşısında geri kalan küçük esnaf dükkan kapatıp onun çalışanı haline geldi. Kentin yönetimi en seçkin kentli sınıf olan en zengin tüccar ve esnaf sınıfının oldu. Lafın kısası; feodal malikanelerde var olan hiyerarşik düzen kentlerde de görülmeye başladı; şu farkla: toprak ve soy hiyerarşisi değil, para hiyerarşisiydi bu. Daha küçük üretim yapabilen dolayısıyla daha az parası olan kentli güç duruma düştü, ya bir diğerinin çalışanı oldu ya da işsiz ve dilenci olarak yeni bir güvenlik tehdidine dönüştü. Dolayısıyla yeni memnuniyetsizlikler yeni paralı sınıfa karşı oluşmaya başladı. Tabi feodal lordlar ve kilise mensupları da hali hazırda memnuniyetsiz olan kesimlerdi. Ekonomik şartlardaki değişim toplumsal yapıyı da durmadan dönüştürüyordu. Burjuvazinin mekanı kentlerden başlamak üzere feodalizm çözülüyordu.

15. yüzyıl Batı Avrupa için mutlakiyetçi krallıkların yükselişe geçtiği bir yüzyıl oldu. Şüphesiz daha önce de büyük toprak mülkiyeti ile feodal hiyerarşinin en tepesindeki konumu ile saygınlık gören krallar vardı. Ama pratikteki otoriteleri teorideki saygınlıklarının yanından bile geçmiyordu. Zira teknik imkanların olmayışı nedeniyle; merkezi bir güç olarak tek gelir kapısı olan tarımsal üretimden artık çekmeyi ve askeri güç sahibi olmayı, hiyerarşik altları olan feodal senyörler olmaksızın yapamıyordu. Tabi bu durum kendisine bağlılık yemini olan feodal altlarına gücü aleyhinde gönülsüz tavizler vermek durumundaydı. Üreten tek sınıf serfin artık ürününü vergilendirmesi, savaşlarda askeri birliklerini temin edebilmesi ancak onlar sayesinde mümkündü, ta ki tüccar sınıfının alternatif bir vergi sınıfı olarak doğmasına kadar. Hem de yine onlar sayesinde doğan para ekonomisi şartları altında yine onlar sayesinde kasasına giren para ile kendi asker ve vergi memurunu temin edebiliyordu artık. Feodal lordlar ile zorunlu bir otaklık kurmasına gerek kalmamıştı yani, ama bunun için yeni tüccar sınıfının da yardımı gerekliydi. Bu denklem kaçınılmaz olarak gelişmekte olan burjuvaziye yeni fırsatlar doğuruyordu. Sevilmeyen bir rakip olan feodal lordlar karşısında, aşığı olunmasa da göreli olarak anlaşması, ayrıcalık koparması daha mümkün olan bu merkezi güce biraz destek olmak fena bir fikir sayılmadı burjuvazi için. Yeni dönemin yeni şartları yine burjuvazi lehine oldu. Burjuvanın bundan sonraki serüveninde soy üstünlüğü sahip feodal aristokrasi bütünüyle yok diyemeyiz. Zira son feodalizmin son kalıntıları ancak Fransız Devrimi ile yok olmuştur. Ancak burjuvanın hikayesi anlatılırken bu kesimden daha az söz edileceği kesin. Ayrıca yeni krallık örgütlenmelerinde para karşılığında memuriyet satın alarak soylu ayrıcalıklarından yararlanmak da burjuvazinin yükselişinde önemli bir eşik olacaktı.

Buraya kadarki kısımlarda farklı dönemin farklı üretim sistemlerinden söz etmiştim. Ticaretin yokluğunda yalnızca kendi ihtiyacı için aile üretimi, ticaretin doğması ve kentlerin canlanması ile el zanaatlerine dayanan lonca üretimi. Üretim biçimindeki değişiklik talep sonucu doğan pazarın hacmi ile alakalıdır. Ve pazar büyümeye devam ediyordu oysaki geçen yüzyıllarda talebi karşılamaya yetebilen lonca adetleri artık bir ayak bağı idi. Daha etkin bir üretim modeli lazımdı. Bunun farkında olan bazı girişimciler, üretimi lonca ustalarından daha ucuza ve belki de daha hızlıya üretmenin formülü olarak eve iş verme metodu ile üretimi keşfettiler. Kapitalist bir üretim sisteminin atası olarak lonca ustalarının üretiminden ziyade eve iş vererek üretimi zikretmeliyiz. Çünkü sermaye ile emeğin birbirinden ayrılması bu sistem ile yerleşmiştir. Öyle ki parası olan bir adam hammaddeyi alıyor ve kırsal kesimde yaşayan bir ailenin evine bu malları getiriyordu. Bu aile ise tüm üyeleri ile birlikte evlerinde kurulmuş olan ilkel atölyelerde, el tezgâhlarında aracı tarafından getirilen hammaddeyi tıpkı bir lonca ustası gibi satıma hazır mala dönüştürüyordu, ama çok ciddi bir farkla: başkasının alıp getirdiği hammaddeyle başkasının satacağı bir mal üretiyordu. Yani lonca sistemindeki bir zanaat ustası gibi üretim faktörlerinin tamamına sahip değildi ve nihai ürünü de kendisi satışa çıkarmıyordu. 16. ile 18. yüzyıllar arasında yaygınlaşan bu üretim sisteminde zanaat ustalarını üretim aracı ve mallarından kopararak emekçileştiriyorken, bunları temin eden aracıyı kapitalistleştiriyordu.

SERMAYE BİRİKİMİ HIZLANIYOR

Aslına bakarsanız burjuvazinin buraya kadar anlatılan gelişimi de azımsanamaz ama bu paragrafla anlatımına başlanacak olan seyrin hızı karşısında devede kulak kalabilir. Burjuvanın gelişim öyküsü bütünüyle ticaretin gelişim öyküsü ile paralellik gösterir. Ticaret hacmi artıkça, pazar büyüdükçe burjuvazi de büyüyor. Zamanın burjuvazisi ve yeni merkezi krallık yönetimleri de bunu fark etmiş olacak ki ticaret hacmini nasıl büyütebileceğini ya da mevcut ticaret ağındaki payını nasıl artırabileceğini düşünerek çareler aramış. O zamana kadar ticaret ağı bilinen dünyanın doğusu ile batısı yani Asya ile Avrupa arasında, kara ticareti de var olmakla birlikte asıl pasta Akdeniz sularında idi. Amerika hala bilinmeyen olduğuna göre bu veri ticaret güzergahında nasıl daha avantajlı olunur. Eğer Doğu’nun değerli mallarına yeni bir güzargah bulunursa Avrupalı tüccar için hem Osmanlı’dan hem de bu güzargahın hakimi İtalyan şehir devletlerinden kurtulmak mümkün. Denizcilikteki teknik ilerlemeler sayesinde o yolu bulmak hele hele de ilk bulan olmak başlı başına bir amaca dönüştü. Bu avantaj yalnız burjuva için değil, ayrıca artık merkezi krallıkların hazinesi tüccarın vergilendirilmesi ile dolduğuna göre devlet için de önemliydi. Dolayısıyla devletinde desteğinde tüccarlar anonim şirket altında birleşip çok büyük paralar ortaya koydu, filolar kurdu ve alternatif güzergahı bulmak için Atlas Okyanusu’nu arşınlayıp durdu. Nitekim buldular da; artık Hindistan mallarını ne Osmanlı’ya ne de Venedikli tüccara bağımlı olmadan Avrupa’ya taşımak mümkündü. Daha ucuza daha fazla malın ticareti söz konusu oldu. Çağın temel dürtüsüne yani daha fazla kar arzusuna hizmet eden bir buluş. Yetmedi bu uğraşın cabası olarak gerek tarım gerek değerli madenleriyle yepyeni bir kıta, Amerika da keşfedildi ve sırasıyla İspanyollar, Hollandalılar, Fransız ve İngilizleri hizmetine sunuldu. Hem devletler hem de büyük burjuvazi emperyalist bir kimlik edindi, gittikleri yerleri sömürmekten geri durmadı. Böylece hem Batılı devletler hem de Batılı burjuvazi muazzam bir zenginliğe erişti. Bu süreç, modern burjuvazinin doğuşunda çok kuvvetli bir rüzgar oldu, endüstriyel devrime giden yolda çok önemli bir eşik aşılıyordu: sermaye birikimi. Artık Batı Avrupa burjuvasında yani yeni dönemin paralı efendisinde sermaye hızla birikiyordu.  Para parayı çeker, sermaye yeni buluşlar yeni teknikler olarak yatırıma dönüşür, yatırımlar da çok daha büyük sermaye olarak geri döner. Öyle de oldu. Bu endüstri devriminin formülüydü.

16. yüzyılın bir diğer önemli ayrıntısı da yine burjuvazinin talihine katkıda bulunmuştur: fiyat devrimleri. İlkin kralların ulusal para sistemlerinde hazine açıklarını kapatmak amacı ile paranın altın karşılıklarında azaltmalar yapması, sonraları ise başta İspanya olmak üzere Amerika kıtasından Avrupa’ya aktarılan altın ve gümüş rezervleri, o dönemin pek çok insanı aradaki ilişkiyi göremese dahi çok büyük bir enflasyon yaratmıştı. Muhtemelen o dönem için burjuvaziden birine sorsanız yaşanan fiyat artışlarından kendisi de memnun çıkmazdı ancak yine de tüccar sınıfı tüketici sınıfların aksine kendisini rahatlıkla enflasyonist yıkımlardan koruyabilirdi hatta karlı çıktı. Oysa kasasından para çıkmak zorunda olan kral, tıpkı diğer tüketici kesimler gibi korunaksızdı. Çaresi burjuva sınıfına daha fazla borçlanmak ve burjuvanın daha fazla nüfuz kazanmasına göz yummaktı. Yine fiyat devriminin bir sonucu olarak, toprak hem mahsulü açısından hem de kiralama aracı olarak değer kazanmıştı. Kentlerin var oluşu, merkezi kralın gücü, kilise öğretisinin zayıflaması ile klasik feodalitenin korunan koruyan ilişkisi çözülmüştü, artık toprak sahipleri de kar maksimizasyonu peşindeydi. Tarımsal ürün, meralarda yetiştirilecek koyunların yünü ve toprağın rant değeri fiyat devrimi sonrası bir hayli kazançlı hale gelmişti. Aristokratik ayrıcalıklarını sürdüremeyen toprak sahibi de paranın peşine düşmüş ve fiyat devrimlerini lehine çevirmek adına değerlenen toprağı çitlemek suretiyle çağa uygun mülkiyet düzenine geçmişti. Çitlenen geniş topraklarda modern tarım ve hayvanlık yapılarak tarımsal devrime imza atıldı, güzel paralar kazanıldı. Büyük oranda İngiltere’de karşımıza çıkan bu durum ile tüccar ve manifaktür(atölye üretimi zanaat) burjuvadan başkalaşan bir sermaye sınıfı daha meydana gelmiş oldu tarım burjuvazisi. Tabi çitleme sürecinde, eski düzenin serfleri şimdilerin toprak kiralayan serbest köylüleri yok pahasına kapı dışarı edilmek zorundaydı. Manifaktür ya da gelecek olan sanayi burjuvazisi ile hiç de alakalı olmayan bu durum bile, dönüp dolaşıp yine onun işine gelecekti. Şöyle ki bu kovulan köylü sınıf bir sonraki yüzyılın üretim sistemi olacak fabrika üretimi için gerekli olan ve emeğinden başka satacak hiçbir şeyi kalmayacak olan proleter ve yedek proleter ordusunu meydana getirecek ve endüstri devrimine dolayısı ile de burjuvaziye hizmet edecekti.

Krallar da ticaretin ve endüstriyel üretimin kendi iktidarlarına da olan yararlarını gördükçe iyiden iyiye onu ve dolayısıyla burjuva sınıfını desteklemeye başladılar. Tekrar dillendireyim, pazar büyüdükçe burjuvazi de büyüyordu. Ancak pazarın da bir sınırı vardı ve sınırlı olan bir şeyin paylaşımı için mücadele gerekir. Bu uğurda askeri ve siyasal alanda emperyalist politikalar devredeydi. Rakipleri geride bırakmak için çok daha güçlü bir devlet gerekliydi ve bunun da çok daha güçlü bir ekonomiden geçtiği biliniyordu. Daha güçlü ekonominin dolayısıyla daha güçlü devletin o dönemde zihinlerdeki izdüşümü devlet sınırlarında bol miktarda altın bulunması gerekliliğiydi. Dönemin hakim iktisadi inanışı merkantilizm böyle öğütlemişti. Sömürge toprakların zenginliklerini emme gayretinin yanı sıra hazineyi doldurmanın diğer bir etkili yolu olarak dış ticaret fazlası vermek fikri benimsendi. Dış ticaret fazlası vermek için hem dış arz hem de talep yönünden her yol denendi; gümrük duvarları ile alımın önüne geçildi, sömürgeler ithalata zorlandı, deniz aşırı filolara yatırımlar yapıldı, tüccar sınıfına tekelci imtiyazlar tanındı. Tabi dış dünyaya daha fazla mal satabilmek için üretim artırılmalıydı ki bu da yerli endüstrilere, yerli tarıma görülmemiş imtiyazlar ve teşvikler demekti. Devlet artık bizatihi ekonominin içindeydi. Daha sonraları fikrini değiştirecek de olsa başlangıçta özellikle de büyük burjuvazi de devletin bu iktisadi inancından memnundu. Zaten birçok burjuvaziden birçok aktör, bakanlık ve danışmanlık gibi rütbelerle artık karar alma mekanizmasında kısmen söz hakkı edinmişti. Bir yandan burjuvazi kendi çabası ile sermaye birikimini yürütürken bir yandan da devlet teşvikleri endüstrileşme yolundaki adımları hızlandırıyordu. En güçlü eleştirmeni olarak 1776’da yayımlanan eseri ile Adam Smith bu merkantilist iktisadı inancı devirmesini bildi. Ve bugün için merkantilizm taraftar bulabilen bir ekonomik inanış değil ama birçok merkantilist uygulama endüstrileşebilen ilk devletler(özellikle İngiltere) ve onun burjuvazisi için çok faydalı olmuş ve endüstri devrimi adına hızlandıran olmuştu.

YENİ EGEMEN SINIF: BURJUVAZİ

Burjuvazi iktisadi zirve noktasına oldukça yaklaşmıştı, sermaye birikim süreci endüstriyel devrime doğru gidiyordu. Ama bu zirveye konuşlanmadan önce politik alanda da rolünü büyütmek isteyen bir burjuvazi vardı. Zira üreten, zenginlik yaratan, devletleri güçlü kılan burjuvazi idi ama koparabildiği sınırlı tavizler dışında burjuvazi de tıpkı altındaki sınıflar gibi siyasal alanda yeterince temsil edilmiyordu ve burjuvazi çelişkinin farkında ve mevcut durumdan rahatsızdı.  Politik devrime giden bu sürece burjuvazinin planlı bir eylemi demek mümkün müdür? Kısmen evet zira kendi çıkarlarına daha uygun daha iyi bir dünya hayallerini çeşitli dernek toplantılarında, lokallerde yahut paralarıyla himaye ettikleri aydınların kalemlerinde dillendiriyorlardı. Marks’ın tabiri ile Ortaçağ’ın izlerini taşıyan tüm eski kurumlara karşı o dönemki burjuvazi ilerici bir sınıftı ve devrimciydi. Aydınlanma Çağı düşünürleri kağıt üzerinde Ortaçağ inanışlarına darbe vurmuşlardı ama bu düşünüş biçiminin pratik hayattaki karşılığı henüz zamanını bekliyordu. Aydınlanma düşüncesi insan merkezliydi(hümanist) ve rasyonel aklı esas kılıyordu. Politik alanda da insan merkezli bir yaklaşımdı, egemenlik insan aklında olmalıydı ve bu düşünce biçimi ilk olarak entelektüel insan tarafından özümsenebilirdi. Karnı iyi doyan insan entelektüel olabilir, o devirde de karnı en iyi doyan insan şüphesiz burjuvazi idi ve aydınlanma düşüncesinin ürünleri ilk olarak onda politik talepler yaratmıştı. (Krallar, ruhban ve soylular da karnı iyi doyanlardı ancak onlar mevcut rejimin egemenleri olduklarından aydınlanma düşünceleri onlarda bir devrimci ruha yol açamazdı.) Ekonomik dünyadaki başrolün ardından nihayet politik alanda da burjuvaziyi başrol yapacak ilk fırsat bekleniyordu ve o fırsat ellerine Fransa’da geçmişti. Fransız Devrimi bir burjuvazi devrimiydi. Zira memnuniyetsiz köylü sınıfı devrimci durumun nicel gücünü meydana getirirken, onları organize etmeyi başarabilen burjuvazi elindeki iktisadi güç, aydınlanma Çağı’na ait entelektüel birikim, eski rejime karşı mücadele hırsı ve eski kurumları yıpratmakla geçen geçmişi ile devrimin niteliksel gücü idi ki bu çok daha etkin bir güç oldu. Yazın dünyasında Fransız Devrimi’ni burjuvazi devrimi olarak kabul etmeyen düşünür sayısı da azımsanamaz ama onun devrim sürecinden en karlı çıkan sınıf olduğu konusunda ittifak etmek oldukça kolay.  

Bu burjuvazinin politik alandaki ilk zaferi de değildi şüphesiz, para ekonomisi güçlendikçe paraya ihtiyacı doğan krallar burjuvaziye pek çok tavizler vermiş, onlara devlet kadroları dağıtmış, talep ettikleri yasaları çıkarmıştı. Üstelik politik anlamları da olan Protestan hareketlerinde ya da bir asır kadar önce İngiltere devrimlerinde de burjuvazi iyi işler çıkarmıştı. Ama bütün bunlar Ortaçağ zihniyetine karşı kazanılmış bir nakavt zaferi değildi. O zafer Fransız Devrimlerine saklanmıştı. Çalışmadan, üretmeden politik kudrete ve ayrıcalıklara sahip olan Fransız kralı ve aristokrasisi yani ortaçağ’ın habis sınıfları tasfiye edilerek yeni bir Fransa kuruldu. Yeni Fransa burjuvazi aklı ile burjuvazi çıkarları doğrultusunda inşa edildi. Öyle ki devrim sonrası yazılan anayasa temel itibari ile mülkiyetin korunmasına ilişkindi. 2000 maddelik Napoleon Yasaları’nın yalnızca yedi tanesi emeği ele alırken 800’e yakını mülkiyetin kutsallığına ilişkindi. Devrim sırasında kilise ve pek sok soylunun malına el konulduğuna göre kutsal olan burjuvazi mülkiyeti idi ve parlamenter rejim de mülkiyete dayalı oy sistemi ile benimseniyordu. Sendika ve grevler yasak iken, işveren örgütleri bu yasaktan muaftılar. Devrim sonrası kutsananlar arasında pazarın serbestliği de bulunuyordu. Bu yeni Fransa gerek Napolyon orduları gerekse de kalemin yayılmacı etkileri ile Avrupa’nın kalanına da sirayet etti. Artık modern zamanlara erişilmiş oldu ve modern zamanların yeni dünyasında egemen sınıf burjuvazi olmuştu. Hani daha önce evrimci bir gözden burjuvazinin seyrini şöyle tarif etmiştim: rastlantısal olgular karşısında var olup yine rastlantısal olgulara karşı en iyi adapte olabilen sınıf olarak devamlı ilerliyordu. Fransız Devrimi’yle taçlanan Aydınlanma Çağı sonrası burjuvazi bu konsepti geliştirerek olguları rastlantısal olmaktan çıkarıp, arzuladığı istikamette olgular türetmeye başlıyordu. Bir devletin kim tarafından, hangi sınırlar çerçevesinde ve kimin için yönetileceğinden tutun da eğitim nasıl olmalı, dünyanın neresinde savaş neresinde barış olmalıya kadar pek çok olgu onun tarafından tayin edilecekti bundan sonra. Fransız Devrimi merkez olmak üzere bu yüzyıl burjuvazinin ulusal ölçekteki politik zaferiydi. Küresel bir zeminde etkinliği yakalaması da yaklaşık bir yüzyılı gerektirdi ve dünya ülkelerine dayatılan küreselleşme politikalarının imkânları ile çok uluslu şirketlere sahip burjuvazi yepyeni bir evreye girmiş oldu.

SANAYİ BURJUVAZİSİ

Kilise, soylu sınıf ve mutlakıyetçi kral sırasıyla burjuvazi karşısında yenilgiye uğradı. Burjuvazi bunların rekabetinden bağışıklık kazanmıştı ancak kendisini bir birey olarak kabul ettiğinde diğer bir birey burjuva, kendisini ulus olarak kabul ettiğinde ise diğer ulusun burjuvası ile sınıf içi rekabet sürüyordu. Sınıf içi rekabet koşullarında, ticari burjuvazi ucuza alıp pahalıya satabilmek peşindeyken, burjuvazinin atölyesinde manifaktür üretim yapan ya da aracı olarak evlerde üretim yaptıran kesimi ise en ucuza, en çok ve en hızlı üretmenin derdindeydi. Burjuvazi için her iki uğraş da para getiriyor olmakla beraber çok daha büyük bir para kapısı endüstriyel ilerlemede saklıydı. Tarımsal üretim, toprak rantı, bankacılık, ticaret ve manifaktür üretimden gelen zenginlikten daha fazlasını arzulayan girişimciler endüstriyel potansiyelin farkındaydı. Sermaye edecek parası olup, yeni fikirlere açık olan burjuvazi ve onun müttefiki parlamenter devlet yönetimi, endüstriyel alanda paraya dönüşmesi muhtemel teknik gelişmelerin ortaya çıkması adına mucitlerin çalışmalarına fon ayırmakta cimrilik etmedi. Teknik alandaki her gelişme endüstriyel verim adına yakından takip ediliyordu, özellikle de James Watt’ın tüm dünyayı alt üst edecek icadı daha proje aşamasındayken İngiliz kamuoyunun gündemindeydi. Buhar gücünün endüstriyel üretim ve ulaşım teknolojisinde kullanılmasına olanak tanıyan buhar makinesi ve onun tamamlayıcıları, üretimde emeği saf dışı bırakmaksızın onun verimini onlarca belki yüzlerce kat artıracaktı. Başta İngiliz tekstil sektörü olmak üzere zamanla bütün endüstrilerde üretim kat ve kat arttı. Çok daha ucuza çok daha hızlı devasa bir üretim mümkündü, bu endüstriyel devrimin ta kendisiydi. Burjuvazi ailesi büyüyordu, yeni aile üyesi sanayi burjuvazisi oldu.

Daha önce de söz ettiğim üretim biçimlerini hatırlayın. Erken Ortaçağ’da tamamen otonom ihtiyaçları karşılamak için herkes kendisi ve ailesi için en ilkel üretimi gerçekleştiriyordu. Daha sonra kentlerde küçük pazarları tekeli altına alan lonca tipi zanaat üretimi ve lonca sisteminin çözülmesiyle eve iş verme sistemine geçilmişti. Eve iş verme önemliydi çünkü sermaye ile emek sınıfı tam da bu nokta da ayrışmıştı, yani üretim kapitalistleşmişti. Üretim faktörleri ve hammadde aracı tüccar olarak adlandırılan sermayedardan, emek ise evinde çalışan ustadan geliyordu. Bu ilk kapitalist üretim biçimini makinelerin de yaygınlaşmasıyla fabrika üretim sistemi aldı. Artık emekçi sınıflar üretim aşamasında evlerinden yahut küçük atölyelerinden ayrılmak ve büyük bir binanın içinde toplaşmak durumundaydı. Yeni sistemde çok daha fazla emek gücü gerekliydi ve bu gerekliliğin karşılanması da en az buhar makinesinin icadı kadar önemliydi. Daha önce sözünü ettiğim çitleme sistemini hatırlayın, köylü sınıf elindeki tek üretim faktörü olan topraktan koparılmıştı. Bir diğer üretim faktörü olarak ilkel atölye tezgahlarının sahibi ve ustalarını düşünün, onlar da fabrikalarla rekabet edemeyerek çöpe dönüşen üretim faktörlerinden koparılmıştı. Marks’ın sözünü ettiği emeğinden başka satacak hiçbir şeyi kalmayan sınıf işte böyle meydana gelmişti. Sermaye ve emek bundan böyle tamamen farklı ellerde toplanmış oluyordu. Yeni üretim biçiminde sermayedar burjuvazi, gereken emek ve kapitali satın alarak fabrikaya getiriyor, disiplin ve iş bölüşümüne dayalı olarak daha önceleriyle kıyas edilemeyecek düzeydeki verimle üretim yaptırıyordu. Devasa boyutlara varan bu üretim, sanayi burjuvasını hızla para imparatoru yaptı ama aynı zamanda burjuvazinin karşısında ilk defa kitlesel bir rakip olarak işçi sınıfını çıkardı. Zira hem üretim mekanı(fabrika) hem de yeniden üretim mekanları(yerleşim yeri, işçi mahalleleri) iki sınıf arasındaki çelişkileri ortaya döküyordu. Endüstriyel devrim ve onun üretim biçimi fabrikalar, aynı anda hem burjuvayı hem de işçi sınıfını modern anlamdaki biçimine sokmuş oldu böylece. Modern zamanların bu yeni dünyasında emek sınıfının hikayesi oldukça dramatik başlayacaktı ancak hem politik hem de ekonomik zafere erişen burjuvazi için artık dünya çok daha yaşamaya değerdi.

DEVAM YAZISI HAKKINDA

Kapitalist gelişimi açıklamada en çok kullanılan kuramlardan biri Wallerstein tarafından geliştirilen dünya sistemi tezidir ve kapitalistleşme süreci merkez/çevre ayrımında ele alınır. Kapitalistleşme sürecinin ilk ve özgün örneğinin verildiği batı, dünya sisteminde merkez olarak kabul edilirken onunla ilişkisi bakımından diğerleri çevre ve ya yarı çevre olarak konumlandırılır. Türk/Osmanlı kapitalistleşme süreci,  itirazı kolay olmayacak şekilde yarı çevre pozisyonunda gerçekleşmiştir dolayısı ile Türk burjuvazi deneyiminin de ancak batılı burjuvazinin iz düşümünde açıklanabileceğini düşünüyorum. Bu yazı ile merkez burjuvazinin gelişim öyküsü en genel hatları ile ele alındı. En kısa sürede, Türk burjuvazi deneyimini ele alan devam yazımı da değerli okurumuza sunmak üzere…

 

KAYNAKÇA

BELGE Murat, Militarist Modernleşme Almanya Japonya ve Türkiye(ilk 124 sayfa), İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2014,

HUBERMANN Leo, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, çev. Murat Belge, 9. Baskı, İletişim yayınları, İstanbul, 2009,

MOOERS Colin, Burjuva Avrupa’nın Kuruluşu, çev. Bahadır Sina Şener, Dost Kitabevi, Ankara, 1997,

ÖLMEZOĞULLARI Nalan, Ekonomik Sistemler/Küreselleşme Kapitalizm, 7. Baskı, Ezgi Kitabevi,  Bursa, 2013,

PIRENNE  Henri, Ortaçağ Avrupasının Ekonomik ve Sosyal Tarihi, çev. Aynur Kocabaşoğlu, Alan Yayıncılık,

TILLY Charles, Avrupa’da Devrimler 1492-1992, çec. Özden Arıkan, Yeni Binyıl, İstanbul.

Yazar Hakkında 

Muhammed Recep Öztürk/ TESAD Ekonomi Masası Yazarı

İstanbul Üniversitesi

İktisat Bölümü Mezunu

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir