Kaynak: Die Welt

Yetmiş Film, Sıfır Mutlu Son!

Uyumsuzu, sinirliyi, çaresizi oynadı ama kendisi de öyleydi. Göçmen Türkler, çeyrek asırdır Alman film endüstrisinin en yaratıcı göçmenleridir ve bunların en önemlilerinden biri olan Birol Ünel, bu neslin aramızdan ayrılan ilk kişisidir.

Beş yıl önce “Berlin Bulvar Gazetesi”, oyuncu Birol Ünel’in evinden kaçtığını ve şu anda Kottbusser Tor’da sokakta kaldığı haberini yapmıştı. Buranın yakınlarında yaşayan bir arkadaşı, bu haberin doğru olup olmadığını araştırmak için bir aksam çıkıp etrafa göz atmaya karar verdi. Gerçekten de Ünel oradaydı ve merdivenlerin üzerinde yalnız bir şekilde oturuyordu. Onunla oturup konuştu ve eğer isterse onda kalabileceğini sordu. Bir Alman Federal Film Ödülü sahibi için rahat ve temiz bir kanepede uzanıp uyuma fikri kulağa hoş geliyordu. İkili gece yarısına kadar sohbet edip eğlendi ve ertesi sabah oyuncu, arkasında bir telefon numarası ve ufak bir kâğıda yazılmış bir not bıraktı ve gitti. Notta Hamburg`tan kız kardeşinin onunla ilgilenmesi için geldiği yazıyordu.

Toros dağlarının eteklerinde dünyaya gelen ve daha 7 yaşındayken ailesiyle birlikte Bremen’e taşınan, Azerbaycanlı teknisyen bir babanın ve İranlı bir annenin oğlu olan Birol Ünel’le alakalı buna benzer birçok hikâye var. Evin oğlu (Birol Ünel), Hannover’deki tiyatro okulu metot oyunculuğu öğrenimine başlamadan önce parke döşeyicisi olarak çalıştı. Sokaklarda Neo-Nazilerle savaşmayı da öğrendi.

On yıl boyunca, Breloer’in “Ölüm Oyunu”ndaki Filistinli hava korsanı ya da Arslan’ın “Dealer” ındaki polisin tarafına geçen bir uyuşturucu dağıtımcısının arkadaşı gibi uzun saçlı ve çatlak suratlı tehlikeli adamlardı. Daha sonra “Gegen die Wand” (Duvara Karşı) filminde vahşi, kaybolmuş bir adamın arabasıyla duvara çarpıp, daha sonra yattığı psikiyatri hastanesinden kurtulmak için Sibel Kekilli’yle yaptığı anlaşmalı evliliğin arkasından gerçek bir aşk yaşayan Cahit karakteri için bir oyuncuya ihtiyacı olan Fatih Akın geldi.

Göz Bandı

Elbette, Ünel’in 70 filminde olduğu gibi bu filmin de bir “mutlu sonu” yoktu. O hep uyumsuzu, kızgını ve çaresizi oynadı, çünkü o hep uyumsuz çaresiz ve öfkeliydi. Lola Ödüllerinde, “arkadaşlarından başka kimseyi görmek istemediği” için sahneye siyah bir göz bandıyla çıkmıştı. Ödülünü “Nihayet zamanı gelmişti.” diyerek aldı. Fatih Akın, onun için “punker” veya “benim korkunç çocuğum” derdi.

Ünel’in bir pozu yoktu. Eğer olsaydı, onun gösteriminin yoğunluğunu asla hissedemezdik.  Ama “gösterim” ne anlama geliyor?  Muhtemelen alkol de dahil her açıdan sarhoşluk gerektiren bir yaşam biçimiydi. Bir zamanlar onur konuğu olarak katıldığı Antalya Film Festivali’nde, kaldığı bir otelin bembeyaz duvarlarını kırmızı şarabıyla boyayıp kaçmıştı. Bir kariyere böyle başlayabilirsiniz ama devam ettiremezsiniz. Ünel bir daha asla Cahit gibi bir rolde oynamadı; eksantrik küçük suçluları, aşırı zeki bir aşçı (Akın’ın “Ruh Mutfağı”nda) ya da genellikle “Ich bin dann mal weg”deki gibi yabancıları oynadı. Son olarak İtalyan yapımı bir filmde Mussolini’yi canlandıracaktı.

Kuşağının İlk Kaybı

Kendisine “Türk Klaus Kinski” deniyordu. Bunda doğru ve yanlış bir şeyler vardı çünkü Ünel bu zorlayıcı ve teşhirci özelliğe sahip değildi. Ünel, bir şeyler başaran ancak kendileriyle barışık olmayan misafir işçi çocuklarının hayatını ve göç tarihini temsil ediyordu. Çeyrek asırdır Türk asıllı göçmenler Alman film endüstrisindeki en yaratıcı kesimi oluşturuyorlar ve bunların en önemlilerinden birisi de Ünel’di. Bu neslin kanser kurbanı olarak aramızdan ayrılan ilk üyesidir.  Çevresindekilerin, endüstrinin ona ihtiyacı olduğu kadar, onunla ilgilenmediğini açıkça söylemek zorundayız. Ancak o da her şeyi çevresindeki insanlar için daha zor hale getirdi. Karakteri isminin Türkçe manası gibi, kendine özgü ‘Bir’iydi. Bir-Ol!

Yazar: Hanns-Georg Rodek

Kaynak: Die Welt