Ana Sayfa / Yazılarımız / Ekonomi / YERLİ PARANIN YERSİZ DRAMI

YERLİ PARANIN YERSİZ DRAMI

Arz ve talep… İşte tüm mesele bu. Her şeyin değerini bu ikisi arasındaki ilişki belirliyor. Değerin artış ya da azalışı, ya talep miktarındaki bir değişiklikten ya da arz miktarındaki bir değişimden kaynaklanabilir. Emtianın değerini ifade eden fiyatlardan farksız olarak, para birimlerinin diğer para birimleri karşısındaki değerini ifade eden kurlar da arz-talep denkleminde belirleniyor. Üstelik döviz piyasalarındaki yapı, emtia piyasalarından çok daha fazla olarak tam rekabet şartlarını yerine getirmektedir. Dolayısıyla döviz arz ve talebindeki bir uyumsuzluk halinde kurlar çok kolay bir biçimde değişim göstererek arz-talep ilişkisini anında yeniden dengeye getirir. Gel gelelim döviz piyasasında arz ve talebi meydana getiren unsurlar, emtia piyasalarındaki arz ve talebi meydana getiren unsurlardan çok daha karmaşık bir sistem sergilerler. Örneğin birilerinin Amerikan Doları talep ediyor olmasını açıklamak Amerikan markası telefon talep ediyor olmasını açıklamaktan çok daha zor olacaktır. Ticaretten kaynaklanan dış ödemeleri karşılayabilmenin yanı sıra Amerikan finansal yatırım araçlarının daha cazip hale gelmesi gibi spekülatif- finansal bir neden ve ayrıca yerli paraların enflasyon karşısında erimesinden korunmak gibi unsurlar dolar talebini meydana getirir. Dolayısıyla döviz kurlarının oluşumunu kavrayabilmek için; ülkelerin ödemeler dengesi bilançosunun durumunu, faiz ve enflasyon oranlarının seyrini, ithalat-ihracattaki gelişmeleri, turizm getirilerini, gerek küresel gerek ulusal belirsizlik ve siyasal durumunu irdelemek gibi zorlu ve karmaşık bir çaba gereklidir.

Amerikan para birimi dolar, dünyadaki diğer para birimleri karşısında kuvvetli bir değer artışı sergiledi. Öyle ki doların çeşitli dünya para birimlerinden oluşan sepet karşısındaki ortalama değeri yaklaşık olarak %4’lük bir artış göstermiş oldu. Bu ortalama artış trendinin yıkıcı etkileri en şiddetli olarak Meksika üzerinde görüldü. Meksika gibi doğrudan nedenlerle olmasa da Türkiye de doların değerlenişi karşısında keyfi en çok kaçan ülkelerin başında geliyor. Yerli paranın değer kaybı özellikle de gelişmekte olan ve dış gelişmeler karşısında kırılgan bir yapı sergileyen gelişmekte olan ülkeler için önemli bir gündem maddesi olagelmiştir. İktisat literatüründeki payının çok daha üzerinde olarak kamu oyu tarafından takip edilir ve medyaya malzeme olur bir nitelik taşır. Bu yazımızda çeşitli açılardan yerli paramızın değer kaybı üzerinde duracağız.

Doların değerindeki bu denli yüksek artışın en temel nedeni az çok herkesin bileceği üzere Amerikan siyasetinden kaynaklanan ve finansal piyasalardaki karar alıcıların davranışlarını önemli ölçüde etkileyen gelişmelerdir. Sermaye piyasalarındaki aktörlerinin çoğu seçim öncesinde Trump’ın kazanma olasılığına yatırım yapmayı tercih etmeyip, Clinton’ın kazanma olasılığı üzerinde durmuş ve gelecek planlarını bu minvalde yapmışlardı. Seçim sonrasında doların ani değer kazancını bu tercihte aramak gerekir. Zira finansal aktörler seçim öncesi tahminlerini Trump’tan yana kullanmış olsa idi bu senaryonun fiyatlandırılması seçim öncesinde ve aşamalı olarak gerçekleşeceğinden, seçim sonrası doların değerinde bu denli hızlı bir yükselişten söz etmeyecektik. Peki Trump’ın zaferi ile dolar neden yükselişe geçti? Tabi ki Trump’ın seçim vaatlerinde kullanmış olduğu ekonomik vaatlerden çıkarılan gelecek öngörüsü. Bu vaatler şayet yerine getirilecek olursa Amerikan ekonomi politikaları bir hayli değişecek, Neo liberal ekonominin önemli ilkeleri yara alacak. Zira yeni başkan kamu harcamalarını artırmayı, vergi oranlarını ise azaltmayı yani genişletici maliye politikaları vaat ediyordu. Ekonomik göstergelerin bu tercihe vermesi beklenen ve iktisat teorilerince desteklenen tepki enflasyonun artmasıdır. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Amerika’da da enflasyonla mücadele etmek yükümlülüğü merkez bankasına aittir. Bunu göz önüne alan finansal aktörler Amerikan Merkez Bankası FED in faiz artırıma gitme ihtimalini gündemine almış ve görülen o ki bu seçenek onlara makul gelmiş. Ayrıca ilave kamu harcamalarının finansmanı gündeme gelecektir. Herhangi bir devlet bu harcamaları vergi artışı yahut borçlanma yoluyla finanse edebilir.

Trump’ın seçim vaatleri vergi artırımı şöyle dursun vergilerin azaltılmasını içeriyordu. O halde Amerikan hazinesi borçlanma yoluna gidecektir ki bu durum da faiz oranlarına yukarı yönlü baskı yapacaktır. Velhasıl-ı kelam bu gidişat FED’in önümüzdeki süreç içerisinde faiz artırımına gideceği yönünde inançları besliyor. Her ne kadar Amerika enflasyon riski taşımayan hatta deflasyon riski bulunduğu için fiyat artışlarını müjdeyle karşılayan bir ülke de olsa FED’in son dönemdeki çıkışları yakın bir gelecekte faiz artırımı beklentilerini güçlendiriyor. Dolayısıyla uluslararası yatırımcı Türkiye gibi diğer ülkelerdeki yatırım araçlarına aktarmış olduğu fonlarını Amerikan yatırım araçlarına çeviriyor. Bunun döviz piyasalarına yansıması ise şu şekilde gerçekleşir; İlk adım olarak, örneğin uluslar arası bir fon yönetim şirketi Türkiye’de sahip olduğu yatırım araçlarını satmak suretiyle eline geçen Türk lirasını önce dolara çeviriyor, ardından Türk ekonomisi içerisindeki dolarını Amerika’ya götürerek ABD yatırım enstrümanlarına yatırıyor. Dolayısıyla yerli piyasada önce dolara olan talep artıyor ardından da piyasamızdaki dolar miktarı azalıyor dolayısıyla doların TL karşısındaki değeri yükseliyor. Bu süreç Amerikan sermaye piyasaları karşısında yüksek karlılık ve makul seviyede risk konumunu koruyamayan tüm ülkelerde yaşanan senaryodur. Yukarıdaki uzun paragrafta dolar kurunun hemen hemen tüm dünyadaki yükselme trendinin arka planını açıklama gayreti içerisine girdim. Bu gelişmeler ekseninde dolar, çeşitli para birimlerinden oluşan sepet karşısında %4 e yakın bir yükseliş gösterdi. Ancak Türk Lirası, dolar karşısında %9’luk bir gerilemeyle Meksika para birimi Pezonun ardından en yıkıcı darbeyle karşılaşmış durumda. Trump’ın seçim vaatlerinden biri de Meksika ile yapılan ticaretin önüne set çekmekti; dolayısıyla Meksika doğrudan Trump’ın hışmına uğradığından Meksika Pezosundaki gerileme Amerikan siyasetiyle doğrudan ilişki kurması gerekirken, Türk lirasındaki değer kaybını yalnızca Amerikan siyasetindeki gelişmelerle açıklamak mümkün değildir. Amerika’daki gelişmelerden bağımsız olarak yaşanan bir takım iç ve dış gelişmeler de Türk Lirasının değer kaybında etkin rol oynamıştır. En güncel mesele olduğu için söz edilmesi gereken ilk mesele AB ile yaşanan siyasal gerilim. Zira Merkez Bankasının beklenenin üzerindeki faiz artırımı, liramızın sert düşüşünü bir miktar frenlemiş iken; Avrupa Parlamentosunun Türkiye hakkındaki olumsuz görüşü yerli parayı yeniden ateşe sürükledi.

Tüm bunların da öncesinde girdiğimiz OHAL durumumuz, dünyada eşi benzeri çok az görülebilir bir darbe girişimi… Hemen yanı başımızda yaşanan ve ülkemizin de bu dış bir aktör olarak müdahil olduğu bir iç savaş… İlaveten makro ekonomik göstergelerimiz de eskisi kadar olumlu değil, enflasyon oranı yüksek, turizm sektörümüz perişan bir durumda. Tüm bu şartlar altında Türk Lirası değer kaybediyor çünkü Türk Lirasına olan talep azalıyor. Zira mevcut ortam içerisinde ülkemiz yüksek risklere gebe bir ülke izlenimi veriyor. Fon yöneticileri, Türkiye için yakın bir gelecekte Avrupa pazarını kaybetme, batı tarafının yaptırımlarına maruz kalma, savaşa dahil olma, aşırı otoriterleşme sonucu özel kesimin baskı altına alınması, artan terör faaliyetleri vb. pek çok risk unsurunu rasyonalite gereği hesaba katmakta dolayısıyla ellerinde Türk lirası ve buna bağlı yatırım aracı bulundurmaktan kaçınmaktadır. Türk siyasetçisi ve duygusal vatandaşları olarak bu riskleri inkar etmek kolay ancak ihtiyatlı, rasyonel ve pragmatist yabancıyı ikna etmek zor. Türk lirasına dışarıdan yüksek bir talep yaratabilmek için Türkiye’nin ekonomik ve siyasal olarak güçlü bir yapı sergilemesi, ilaveten dışarısı ile kalben olmasa bile diplomatik gerekliliklerle iyi ilişkiler kurulması gerekmektedir. Aksi takdirde Merkez Bankası tedbirleriyle kalıcı çözümler üretmek ihtimal dahilinde değildir.

Yazımızı Türk lirasında yaşanan değer kaybının ekonomimiz üzerindeki olası etkileriyle sürdürelim. Başta dolar olmak üzere döviz kurlarındaki yüksek artış ilk olarak dış ticaretimiz üzerinde etki doğuracaktır. Döviz kurunun yükselmesi ile döviz üzerinden ithalatın maliyetleri artacaktır. Ayrıca TL’nin değerinin düşmesi yabancılar için Türk mallarını daha ucuz hale getireceğinden teorik zeminde ihracat hacmimiz de artacaktır. Sözün özü teorik zeminde yerli paranın değer kaybı, milli ekonomiler için güzel bir fırsat doğurur. Bu yüzden ihracat hacmini artırmak isteyen devletlerin bilinçli olarak yerli paralarının değerini düşürdüğü bile görülmüştür. Ne yazık ki yüzümüzü güldürmesi gereken bu teorik zemin cari konjonktürde iki sebepten ötürü yeterince işlev göremeyecektir:

1)Dışa bağımlı ihracat  yapımız.

2)Ticaret ortaklarımızla siyaset kaynaklı kötü ilişkilerimiz.

Gelecek iki paragrafta bu çıkarımımızı açıklayalım.

Döviz kurundan kaynaklı ithalat maliyetinin artması yerli üretim için bir şans doğurabilirdi, zira Vestel firmamız ürettiği yerli telefon için hükümetten ithal telefonlara karşı gümrük tarife ve kotaları ile doğrudan bir korunma talep etmişti. Döviz kurundaki bu yüksek artışlar yerli üretim lehine ithal ürüne karşı doğal bir koruma getirebilir ve cari açığımızı azaltmak yönünde sonuç doğurarak makro ekonomik rakamlarımıza da hizmet edebilirdi. (Makro ekonomik rakam demişken hatırlatmakta fayda var, uluslar arası sıralamalarda kullanılan milli gelir dolar üzerinden ölçülür ve yerli paranın dolar karşısındaki değer kaybı milli gelirimizi beklentimizin altında çıkarabilir.) Ancak ithalatımızın yapısı incelendiğinde ağırlıklı kalemin tüketim mallarından(örn; nihai ürün telefon) ziyade üretim için gerekli olan yatırım ve ara malı (telefon üretimi için gerekli teçhizat) ile enerji giderleri üzerinde olduğu görülecektir. Bunun anlamı şu ki; iç ve dış piyasaya yönelik yerli üretimimizi ancak dışa bağımlı olarak gerçekleştirebiliyoruz zira üretim için gerekli ara ve yatırım malları ile enerjiyi iç piyasadan karşılayamıyoruz. Dolayısıyla döviz kurundaki artış sonrasında yabancı tüketim mallarının fiyatı artacağı gibi, artan girdi maliyetleri nedeniyle yerli üretimin de fiyatı artış gösterecektir. Bu durum hem ithal ürün hem de yerli üretim fiyatlarındaki artış nedeniyle zaten yüksek olan enflasyon oranımıza yukarı yönlü bir baskı oluşturacaktır.

İhracat yapımız nedeniyle aleyhimize işleyen bir diğer ayrıntı da genellikle ithalat ödemelerimizin dolar, ihracat gelirlerimizin ise Euro üzerinden gerçekleşmesi. Önceki paragrafta açıkladığımız üzere ithal girdi ile üretim yapan ihracatçımızın, üretim aşamasında yaptığı harcama dolar üzerinden gerçekleşiyorken, ihracat sonrası gelirleri genellikle Euro üzerinden gerçekleşmektedir. Cari konjonktür doların Euro karşısında da değerlendiği bir vaziyet teşkil ettiğinden, doların yükselmesinden doğan yerli üretimdeki maliyet artışı, Euro’nun TL karşısındaki yükselişi neticesinde beklenen gelir artışının üzerinde seyredecektir. 

Türk lirasındaki değer kaybının lehimize sonuçlar doğurmasının önündeki ikinci engel ise bizatihi bu değer kaybında rol oynayan batı ile kötü ilişkilerimiz. Daha önce söz ettiğimiz teorik zemine göre; 10.000 EUR sermayesi ile 200 adet Türk ayakkabısı ithal eden herhangi bir Alman girişimcisi, TL’nin değer kaybından sonra siparişini 220 adet olarak revize etme imkanı bulacaktır. Üstelik daha önce Bulgaristan üretimi satın alan başka girişimciler de göreli fiyatı Bulgar ayakkabısına göre ucuzlayan Türk üretimini tercih etmeye başlayacaklardır. Dolayısıyla Euro’nun TL karşısındaki değer artışı ihracat hacmimizde potansiyel bir artış fırsatı sunmaktadır. Ancak bu fırsatı kullanmamız gereken bir dönemde uçuruma sürüklenen diplomatik ilişkiler nedeniyle yaptırıma uğrama riski bulunan yerli üretimimiz, Avrupa’daki pazar payının azalması tehlikesiyle karşı karşıya. Zira Avrupalı girişimci ekonomik rasyonaliteye rağmen siyasal rasyonalitenin peşine takılarak (yahut kendi hükümetinin zorlayıcı politikaları nedeniyle ) ucuz olan Türk malını değil de Bulgar malını tercih edebilir. Dolayısıyla TL’nin Euro karşısındaki değer kaybından doğan fırsata rağmen ihracat yapan firmalarımız teorik zeminimizin aksi yönde gelir kaybı ile karşılaşabilir.

İşin finansal ayağında ise TL’nin değer kaybı, tıpkı faiz indirimi gibi yabancı yatırımcının getirisini azaltmak yönünde sonuç doğuracağından yabancı sermayenin Türkiye piyasalarından çıkma tehlikesi ile karşı karşıyayız. Yabancı yatırımcı yerli yatırım araçlarımızı TL üzerinden satıp, paralarını dövize çevirmek suretiyle ülkemizi terk ederler. Dolayısıyla döviz talebi artarken, TL talebi azalır. Dolayısıyla bu durum da TL üzerinde aşağı yönlü bir sonuç doğurur. Şu ayrıntıyı da söylemezsem yanıltıcı bilgi vermiş olabilirim: yabancı fon yöneticileri TL’nin değeri bu denli düşük iken Türkiye piyasalarından çıkarak kur kaynaklı büyük bir zararın altına girmek zorunda kalırlar. Bir senaryo yardımıyla önermeme açıklık getirmeliyim: Kur TL=2,5 USD iken 100 milyon USD ile Türkiye’ye gelen ve Türk devlet tahvillerine yatırım yapmak isteyen bir fon yönetim şirketi tahvil satın alabilmek için parasını TL ye çevirmek zorundadır. (Bu durumda TL ye talep artarken, piyasada dolar arzı artacağından TL’nin değeri yükselir) Günümüz koşullarında kur TL=3,5 USD iken Türkiye’den kaçmak isteyen bu şirket, önce tahvillerini satıp TL edinmek ardından bunu dolara çevirmek zorundadır. Ancak elindeki TL’yi bu denli yüksek bir kurdan dolara çevirmekle, bu fon yönetim şirketi aldığı faiz kazancını da aşan bir kur kaybına razı gelmek zorunda bırakacaktır ki buna razı gelmeyerek Türk piyasalarında devam etmek zorunda kalabilir. Finansal piyasaların iki farklı kuralı TL’nin geleceği adına iki farklı etki doğurmaktadır. Hangi etkinin ağır basacağı şu an bu yazının yazarını aşan bir meseledir. Vicdani yükümlülük olarak senaryonun iki ayağını da okurlarımıza sunmak gayretindeydim.

Sonuç olarak Türk lirasının yaşamış olduğu değer kaybının arkasındaki temel sebep Amerikan menşeli küresel konjonktürün yaratmış olduğu sermaye hareketleri olmakla birlikte bu durumu tamamıyla Amerika menşeli küresel bir süreç olarak ele alamayız. Ayrıca döviz kurlarındaki aşırı değerleme asla küçümsenmemeli ve göz ardı edilmemelidir zira döviz üzerinden borçlu olan kişi ve daha önemlisi firmalarımızın borç yükü arttı. Ne yazık ki bazı firmalarımız bunu kaldıramayarak iflasın eşiğine sürüklenebilir ve reel ekonomimiz bundan olumsuz etkilenebilir. Merkez bankasının faiz artırımı ve zorunlu rezervler üzerindeki yaptırımları doğru adımlar olmakla birlikte kalıcı çözümler sunmaya yetmeyecek çabalardır. Dış ticaret ortaklarımızdan en büyüğü olan AB ile yaşadığımız sorunlar ya tatlıya bağlanmalıdır(yazımı gözden geçirdiğim gün Cumhurbaşkanımızın söylemlerini bir derece yumuşatmayı tercih ettiğini gördüm) ya da çok zorlama bir tavsiye ile ona muadil bir pazar bulunmalıdır. Ayrıca doların değerindeki bu aşırı yükselmenin Amerika için de olumsuz etkileri olacağı unutulmamalıdır zira Amerikan ihracatı aşırı değerli dolar yüzünden azalma eğilimine girme tehlikesi yaşayacaktır. Dolayısıyla Amerikan üretimi ve istihdam azalabilir ve Amerikalılar doların değerini düşürecek ekonomik politikalara başvurabilir. Dolayısıyla TL’nin değer kaybına yol açan ABD dışı içsel ve dışsal problemler üzerinde odaklanmak ve bunlara kalıcı çözümler aramak daha zor ama makul olanıdır. Ve unutulmamalıdır ki cari açığı yüksek, enerji ve ara ve yatırım mallarında dışa bağımlı, politik riskleri yüksek olan bir ülke olmasaydık; döviz artışları karşısında bu kadar kırılgan bir vaziyette olmayacaktık ve bu konu TV haberlerinde bu kadar yer bulmayacaktı. O halde yol belli, eğ başını usul usul yürü şimdi…

Ne çok kötümser ne de çok iyimserim.

Yazar Hakkında

Muhammed Recep Öztürk

İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü

İstanbul Üniversitesi Kamu Yönetimi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir