Kaynak: Frankfuter Allgemeine Zeitung

Vistula Nehrindeki Mucize

Ağustos 1920’de Polonya’nın yeni kazanılan bağımsızlığı yeniden sona eriyor gibiydi. Ancak Kızıl Ordu geri püskürtüldü ve bugüne kadar devam eden bir efsane yaratıldı.

Ağustos 1920’nin başında Kızıl Ordu Varşova’yı işgal etmeye hazırlandı. Kızıl Ordu, Mihail Tuhaçevski liderliğinde o yaz Polonya’nın dörtte üçünü çoktan almıştı ve Polonya başkentine yakın bir yerde mevzilenmişti. Moskova’da, Polonya-Sovyet savaşında bir zafer kesin olarak bekleniyordu; Polonya tarafında ise kaos ve kaçış olsa bile aynı zamanda büyük bir toplumsal seferberlik de gözlemlenmekteydi. Devlet başkanı Jozef Pilsudski’nin altında birleşen Polonyalılar, yeni kazandıkları bağımsızlıklarından mücadele etmeden vazgeçmek istemedi.

Kasım 1918’deki yeniden doğuşundan bu yana bir başarı dalgasında yüzüyormuş gibi görünen genç devletin en karanlık saatiydi. Almanya, Avusturya ve Rusya imparatorluklarının Polonyalıları bazen daha fazla, bazen daha az bastırdığı bir asırdan fazla bölünmeden sonra Birinci Dünya Savaşı’ndaki düşüşleri ülkenin dirilişini müjdeledi. Pilsudski, uzun süredir komplocu bir özgürlük savaşçısı olarak bir nimbus’tan* yararlandığı için ana figür olduğunu kanıtladı. İttifak Devletleri’nin teslim olmasından sonra yalnızca ordunun en yüksek komutanlığını değil, aynı zamanda da başkanlık makamını kazanmakla birlikte yeni zorluklarla da karşı karşıya kaldı.

Polonyalı çiftçiler – tarım baskın gelir kaynağıydı-çiftlik hayvanlarının yarısını Birinci Dünya Savaşı’nda kaybetmişlerdi ve hasatları da aynı ölçüde azalmıştı. Varşova ve Lodz şehirlerini çevreleyen bir zamanlar gelişen bölgede sanayi, 1914 yılına kıyasla iş gücünün yalnızca %15’ini istihdam ediyordu. Tüm tren istasyonlarının üçte ikisi ve ülke köprülerinin yarısı artık yoktu. Ve daha da kötüsü, tüm savaşta ölenleri, sürgün edilenleri ve mültecileri sayarsanız, ülkenin nüfusu yaklaşık dört milyondan az olmasına karşılık şimdi ise nüfus 26 milyondan fazladır. Baltık Devletleri, Ukrayna ve Batı Rusya’nın büyük bir bölümünde de durum pek de farklı değildi. Hayatta kalma mücadelesi, milyonlarca insanın günlük yaşamını şekillendirdi ve Rus İç Savaşı ve 1918’den sonraki ulusal egemenlik savaşları da bu durumu hızla değiştirebilecek hiçbir şey yapmadı.

Bu gibi nedenlerden dolayı gerçekçi bir kalkınma gerekliydi. Ancak Pilsudski uzlaşmalarla ve gündelik hükümet hayatıyla ilgilenmiyordu. Tarihsel terimler üzerine düşünüyordu ve risk alma eğilimi vardı. Tercih ettiği hareket tarzı, bir oldu bittiyle rakipler ve düşmanlarla yüzleşmekti. Bu şekilde, Polonya devletinin gelecekteki şekline ilişkin cevaplanmamış soruyu yanıtlamak istiyordu. Pilsudski ve destekçileri erken modern dönemin federal Polonya-Litvanya devletini hayal ederken, Roman Dmowski Ulusal Demokratlar etnik homojen bir ulus-devlet çağrısında bulundu. Azınlıklar ya Leh kimliğine uyacak ya da bu fikre göre dışlanacaklardı. Şimdilik Pilsudski zafer kazandı. Askeri başarılara, bağımsızlığın babası olma efsanesiyle dikkat çekmeyi başardı ve Lemberg**, Wilna*** ve son olarak Minsk’i eve çağırdı ve 18. yüzyılın eski cumhuriyetinin sınırlarını neredeyse restore edilebildi.

Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti’nin Sonu

Tabii ki, tüm bunlar ancak Kasım 1918’de Galiçya’da Avusturya-Macaristan’ın iflasından kurulan ve Polonya’nın kendi toprağı olarak gördüğü etnik açıdan son derece karışık bir topraklara sahip olan Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti gibi komşuları pahasına mümkün oldu. Lemberg için yapılan kanlı savaşlardan sonra, açıkça zayıf olan Batı Ukraynalıları 1919 baharına kadar tamamen yenmek nispeten kolaydı ve bu aynı zamanda bu devletin varlığını da sona erdirdi.

Durum Litvanya’da çok daha karmaşıktı. O da Polonya gibi Wilna’ya sahip olmak istiyordu. 1918’in sonunda Bolşevikler de yükselişteydi ve şehri ele geçirdiler – Polonya’nın üstünlüğüne direnmek zorunda kalan Litvanyalılar için doğal müttefiktiler. Batı Ukraynalılar gibi, slogana göre Moskova’nın yakınlığını aradılar: “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” Ancak bu onlara yardımcı olmadı ve Pilsudski süvarilerini Genelkurmay’ın tavsiyesine karşı ilerletti ve Wilna’yı kendi eliyle aldı.

Polonyalı sakinler galip coşkuyla kutlarken, neredeyse eşit derecede güçlü olan Yahudi nüfusu çok daha sakin bir tepki verdi. Polonya ordusunun bir soykırımı Nisan 1919’da ortaya çıktı. Diğer etnik kökenlerden sivillere yönelik hedefli baskı, savaş sonrası çatışmaların belirleyici bir özelliğiydi. Yahudileri en çok bu etkiledi: onları her taraftan bağlılıklarını toplamaya zorladı ve diğerleri tarafından işbirlikçi ve hain olmakla suçlandı.

Ulusal Demokratların lideri Pilsudski’nin en önemli iç siyasi rakibi Roman Dmowski, “Belirli bir eyaletin kültürü ne kadar düşük olursa, nüfusunun ekonomik hareketsizliği de o kadar büyük olur.” diye yazdı. Bu henüz Nazi Almanyası’nda olduğu gibi biyolojik ırkçılık olarak düşünülmedi ama yine de radikal Yahudi düşmanlığı yoluna bir adım daha yaklaşıldı. Yahudiler artık vaftizle birlikte uzanıp değiştiremeyecekleri niteliklere atfedildi. Doğu Avrupa’da Yahudilerin etnik açıdan tartışmalı ve karışık alanlarda tarafsız olmak istediklerine dair pek bir anlayış yoktu.

Pandora’nın Kutusu

Kayıp imparatorluklar milliyetçiliğin yıkıcı gücünden korkuyordu ama cazip alternatifler sunamıyordu. Pandora’nın kutusu açıldı. Sadece Ukrayna’da kısa sürede 1182 soykırım ile yaklaşık yüz bin ölüm meydana geldi. Yaklaşık 1,6 milyonluk Yahudi nüfusu içinde yarım milyondan fazla Yahudi, soygun veya mülklerinin tahrip edilmesinin kurbanı oldu.

Bu yılların hemen hemen her gelişimi Doğu Avrupa’daki Yahudi toplulukları için zararlı olduğunu kanıtladı. Ama komünizm onlar için bütünüyle en büyük felaket oldu- ya da daha doğrusu, her yere kanlı düşmanlık vurdu. Önceki Yahudi düşmanlığı için başka bir güçlü unsur geldi: Yahudi Komünü fikri, komünistlerin ve Yahudilerin denklemi. Tüm önyargılarda olduğu gibi bunlar da çarpık ve seçici algılar ve bunların bütün bir gruba ayrım gözetmeyen atıflarıydı. Komünizmin uluslararası, din dışı bir ideoloji olarak çekiciliği artık Yahudileri dışlayan ulusal hareketlerin aksineydi.

Doğu Avrupa’daki Yahudi toplulukları arasında büyük bir korku vardı: Katillere öfke ve devlet düzeni ve korumasının yaygın başarısızlığı. Ancak generallerin bakış açısına göre sorun Yahudilerin öldürülmesi değil, cinayetlere en çok eşlik eden askerlerin ahlaki çöküşüydü. Polonyalıların 8 Ağustos 1919’da fethettiği Minsk’te yaşanan olaylar buna örnek olarak verilebilir. Sabah saat 11’deki işgalden sonra, öncü birimler öğleden sonra saat 4’te Yahudi evlerine ve dükkânlarına baskın yapmaya başladı. Akşama karşı 32 kişi öldü ve yağma devam etti. General Stanislaw Szeptycki, yoldaşları tarafından bombalanan Yahudileri korumak için şehre başka askerler gönderdi, dört kişi öldü ve dokuz kişi daha yaralandı. Bu olay, altı ölüm cezası ilan eden bir adli soruşturmaya yol açtı. Polonyalı askerlerin Yahudilere saldırmalarına dair herhangi bir iz bulunamasa da neredeyse tümü Yahudilere ait 376 dükkânın yağmalandığı kaydedildi.

Yahudiler, ancak kural değişikliği olmadığı takdirde nispeten güvendeydi. Ama barış, 1919’da gerçekçi olmayan bir rüya olarak kaldı. Bolşevikler ile Polonya çatışması daha sakin bir aşamaya gelmişti ama Ukrayna bir savaş haline girmişti. Orada “beyazlar” ve “kızıllar”, Rus iç savaşında karşı karşıya geldi ve yalnızca Ukrayna devletinin olmaması gerektiği konusunda hemfikirlerdi. 1918’in başında çağırılan Kiev’deki Ukrayna Halk Cumhuriyeti, bu nedenle kendisini yenidem çekiç ve örs arasında buldu. Liderleri Simon Petlyura, Mayıs 1919’da Polonya ile bir ateşkes imzalamak ve Batı Ukrayna’ya karşı kazandıkları zaferleri kabul etmek zorunda kaldı. Yurtiçinde ihanetle suçlandı ve dış politika açısından önemli bir desteği yoktu çünkü Batılı güçler onun “beyazlar” ve “kızıllarla” değişen ittifaklarını onaylamıyorlardı.

Kiev Seferi

Petlyura’nın askerleri, askerî açıdan kullanamayacak kadar küçüktüler; yağmaladılar, yüzlercesini terk ettiler ve savaş meydanında zaferler yerine sivillere karşı uyguladıkları şiddetten bahsettiler. Cumhurbaşkanı büyük ölçüde gerçek otoriteden yoksun kaldı ve bu açıdan bölünmüş ve çok güçlü olmayan bir ulusal hareketin uygun sembolik figürü oldu.

Aralık 1919’da Petlyura’nın gücü üç tren istasyonuna kadar küçüldü. Sadece 6000 askeriyle, kendisi ve Rusya arasında bir tampon olarak Ukrayna devletine büyük ilgi gösteren Polonya ile ittifak yaptı. O zamana kadar Polonyalılar Bolşevikler’e karşı askerî açıdan başarılı olmuşlardı ama onlara diz çöktürememişlerdi. Pilsudski’nin aklında olan şey, Nisan 1920’de Ukrayna’ya askeri ilerlemenin Polonya tarihinde “Kiev Seferi” olarak biliniyor. Başlangıçta, kesin hazırlıklar sürpriz etkiyle birlikte meyvesini verdi: 3 Mayıs’ta Polonyalı süvariler Kiev’in kuzeyindeki şehre girdi.

Keşif subayları herhangi bir direnişle karşılaşmadı ve tramvaya geçmeye ve durumu daha da araştırmaya karar verdi. Merkeze doğru devam ettiler ve bir otobüs durağında bir Rus subayı yakaladılar. Üç gün sonra, Sovyet 12. Ordusu şehri terk etti ve Dinjepr Nehri’nin doğu kıyısına çekildi. 7 Mayıs’ta Kiev, 250 yıldan uzun bir süredir ilk kez Polonya’nın mülkiyetine geçti. Şehir sakinleri, sadece üç yıl içinde 15. kural değişikliğini yaşadı.

Bu durum, I. Dünya Savaşı’ndan sonraki savaşlarda tipik bir zaferdi. Süvari birlikleri tarafından taşınan ve imparatorlukların milyonlarca ordusundan çok uzak bir güç tarafından yürütülen Polonya, o günlerde Baltık Devletleri ile Karpatlar arasında neredeyse 9.000 subay ve 300.000 adam ile 85.000 ata çıkabildi. Ama, bu adamların sadece yarısı savaşmaya hazır kabul edildi ve hatta yaklaşık 60 tanesi saldırıda yer aldı. Birinci Dünya Savaşı’nın silahlı Doğu Cephesi için böyle bir taktik düşünülemezdi. Ancak 1918’den sonra, özellikle etkileyici olmayan kuvvetleri küçük bir bölüme ayırmak ve sonra düşman saflarını kırmak tekrar tekrar mümkün oldu. Kuşkusuz, Polonyalılar cepheye bin kilometreden uzak olan Rusya ile tek bir noktada saldırdılar ve genellikle 50 kilometreden daha az bir kama* sürdü.

Ancak Kiev, çıkmaz sokak olduğunu kanıtladı. Pilsudski, Petlyura’nın adamlarının yanında bir kurtarıcı olarak kendini sahnelemek istedi ama Ukrayna halkı, gerçek güç dengesini çabucak anladı ve şüpheci kaldı. Halk ayaklanması olmadı ve işe alınan yaklaşık 25.000 erkek Bolşeviklere birkaç günden fazla dayanamadı. Aynı zamanda, anavatanlarındaki bir milliyetçilik dalgasından da faydalandılar: Kiev, Rus devletinin çekirdeğiydi ve bu şehrin kaybedilmesi, Polonya düşmanına karşı birlikte durmayı talep eden bir trajedi olarak görülüyordu.

Bir ay sonra Polonyalılar fetihlerinden vazgeçmek zorunda kaldılar. Pilsudski, Haziran 1920’de İngiliz bir gözlemciye yaptığı “keşif gezisi” hakkında açıkça “Görüyorsunuz, yanılmışım.” dedi. Bu, Ukrayna’nın bağımsızlığını önümüzdeki 70 yıl boyunca sona erdirebilen ve Kızıl Ordu’nun eşi görülmemiş bir saldırı başlatmasına olanak sağlayan çok trajedik bir hataydı. Sadece Kiev’de değil, her şeyden önce özellikle de en yetenekli stratejisti 27 yaşındaki Mihail Tuhaçevski’nin komutayı devraldığı doğu Beyaz Rusya’da da ilerledi. Pilsudski gibi, o da siperlerin eski geleneksel doktrinine sadık kalmadı onun yerine tamamen hareket savaşına güvendi. 1920 yazında yaklaşık 200 silahlı savaşçıyı komuta etti; Polonya’da olduğu gibi, her asker için hiçbir şekilde bir tüfek bile yoktu.

Hedef Varşova’ydı ve Pilsudski’nin morali bozuk gücü, yaklaşık 600 kilometrelik destansı bir geri çekilme sırasında Bolşeviklere karşı çok az şey yapabiliyordu. Neredeyse hiç doğal engel yoktu ve bu yüzden Vistula’ya; Polonya’nın başkentinin kuzeyine kesin bir savaş olmadan ulaşıldı. Polonya için durum umutsuz görünüyordu ancak Kiev’in Polonyalılar vasıtasıyla Bolşevikler tarafından ele geçirilmesi gibi, Sovyetlerin tehdidi de Polonya’da yakın bir ittifaka yol açtı. Wincenty Witos önderliğindeki tüm parti hükümeti Pilsudski’nin arkasında toplandı ve ona sınırsız bir yetki verdi. O da bir kez daha özellikle de Birinci Dünya Savaşı’nın Batı Cephesi’nin deneyimine işaret ederek pasif savunma için bastıran generallerinin tavsiyelerini ve her şeyden önce de Fransız askeri misyonunu görmezden geldi.

Bunun yerine, Varşova’nın güneydoğusunda riskli bir karşı saldırı üzerine bahse girdi. Dęblin***** seviyesinde Vistül’ü geçmek ve düşmanın yan tarafına düşmek istedi. Bu askerî açıdan mantıklıydı ve bir dereceye kadar alternatifleri yoktu, çünkü Kızıl Ordu, kendi payına göre başkenti kuzeyden atlamakla tehdit etti. Savaş, kuşatmayı ilk başlatan tarafından kazanılacaktı. Zaten bir Vabanque oyunu Pilsudski’nin fikriydi, çünkü Semjon Budjonnyj’in Kızıl Süvari Ordusu’nun liderleri Dęblin’in yaklaşık 100 kilometre doğusundaydı. Bu hızlı birlikler saldıran Polonyalıların kanatları için ciddi bir tehdit oluşturuyordu.

Her Şey Göze Alınmıştı

Varşova tehlikenin farkındaydı. Diplomatik birlik Poznan’a tahliye edildi ve pek çok bölge sakini kırsala kaçtı, ancak birçok Yahudi de dahil olmak üzere daha da fazla gönüllü kazı işi için gönüllü oldu. Böylece başkentin önüne bir tür siper sistemi oluşturuldu. Varşova’nın kuzeydoğu banliyösü Radzymin’de, pratik testini 15 Ağustos 1920’de geçti. Savunanlar ağır savaşlara dayandı. Aynı zamanda da karşı taarruz başladı. Kızıl Atlı Ordusu, Polonya süvari birlikleri ile sert savaşlara karıştı ve Zamoi durduruldu. Bir kez daha, Pilsudski her şeyi göze almıştı ve kazanmıştı.

Vistula’daki bu zafer, bir mucize olarak tarihe geçmelidir. Ancak ilk başta, bu Mareşal Pilsudski’ye duyulan saygının bir ifadesi değil, tam tersine Ulusal Demokrasi’deki muhaliflerini karalama girişimiydi. Sadece Tanrı’nın yardımı sayesinde Bolşeviklerin savuşturmayı başardığını ifade etmek istediler. Efsane, Radzymin Savaşı’nda- Meryem’in Göğe Çıkışı bayramı- Polonya’nın hamisi Mary’nin savaş alanında ateşli bir bulutta göründüğü ve Kızıl Ordu askerlerini kafa karışıklığına attığı yayıldı. Daha sonraki yıllara kadar kamp dönem boyunca söylem gücünü kazandı ve genel bir deha olarak “mucize” yeniden yorumladı değildi. Ancak daha sonraki yıllarda Pilsudski’nin kampı terim üzerinde söylem egemenliği kazandı ve mucizeyi genel bir dahi olarak yeniden yorumladı.

Polonya kurtarıldı. Sonraki aylarda Kızıl Ordu, Ekim 1920’de ateşkese ve 18 Mart 1921’de Riga Barışı’na kadar doğuya çekildi. Savaşlar arası dönemde Doğu Avrupa sınırlarını koydu. Lenin, Litvanya’nın egemenliği ve Beyaz Rusya ve Ukrayna’nın Sovyet cumhuriyetleri olarak tanınması konusunda ısrar etti, ancak karşılığında Wilna’yı ve Curzon Hattı’nın ötesindeki İngilizler tarafından defalarca devreye sokulan ve Polonya’nın bugünkü doğu sınırına denk gelen hatırı sayılır topraklar teklif etti. Varşova’da, bu durum özellikle Pilsudski’nin büyük ölçekli bir federasyon hakkındaki fikirlerine son veren Ulusal Demokratların onayı ile karşılandı.

Bu tür fanteziler sadece jeopolitik durum nedeniyle değil, aynı zamanda bölgede ortaya çıkan düşmanlıklar nedeniyle başarısız oldu. Polonya, komşularının hemen hemen her birine karşı başarılı bir şekilde savaş açtı ve bu da kendisine birkaç arkadaş kazandırdı. Böylece ülke, Doğu Orta Avrupa’da bir hegemon olarak, ama aynı zamanda ezici muhalifler Almanya ve Rusya arasında tek başına kaldı.

Polonya’nın Doğu Sınırı olarak Curzon Hattı

1939’da Hitler-Stalin Paktı’nda, Almanya’nın komşusuna karşı savaş açmak istediği dönemde, Polonya’nın bu iki güç tarafından dağıtılması ve ortak bir revizyonizm gerçekleşecekti. Stalin için bu aynı zamanda 1920’deki yenilginin de intikamıydı, çünkü binicilik ordusunun siyasi komiseri bundan sorumlu tutulmuştu: Saldırı emrini bizzat veren Lenin, Varşova’nın yenilgisi için bir bahane aramış ve bunu Tutoçevski’ye güneydoğu cephesinin desteğinin yetersizliğinde bulmuştu. Stalin 1937’de ondan intikam aldı ve Büyük Terör’ün ilklerinden biri olarak onu öldürttü. İkinci Dünya Savaşı kazanıldığında, diktatör hala Polonya’nın doğu sınırı olarak Curzon Hattı’nı zorladı: Churchill, kendilerini şiddetle yaydığı bir sınır aleyhine hiçbir şey olamazdı.

1945’ten sonra Polonyalı komünistlerin tarihi geri alması, Stalin’in Sovyetler Birliği’nde yaptığı kadar kolay olmadı. 1945’tekinden tamamen farklı sınırlar içindeki bir ülkeyi fetheden ateşli milliyetçi Pilsudski’nin artık bir kahraman olarak faaliyet göstermesine izin verilmedi. Öte yandan, devlet muhalifleri için, Peder Patriae’nin imajını Kızıl Ordu, komünizm ve Rusya karşısında galip gelenin imajıyla birleştirmek tarihsel politika açısından çok çekiciydi. Bu şekilde, Polonya-Sovyet savaşının yorumlanması konusundaki anlaşmazlık yeni bir safhaya girdi.

Bu yorum çizgisi hala bugüne kadar baskındır. Pilsudski’nin “Vistula’daki Mucizesi”, tüm Avrupa’yı Bolşevizmden korumak için olduğu kadar Polonya için de kahramanca bir kendi kendini kurtarmaydı. Bu görüşe göre, savaş kısır bir saldırgana karşı saf bir savunma haline gelir. Yönetmen Jerzy Hoffman, bu manzarayı 2011 yılında gişe rekorları kıran “1920- Bitwa Warszawska” (1920 – Son Savaş) adlı filmiyle kanlı bir din katliamının ortasında sevimsiz bir aşk hikayesi olarak aktardı. Milliyetçilik ve sosyalizm çatışması yerine, 20. yüzyılın sonunda, zulüm ve baskıya karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesi kutlandı.

Ancak Varşova’dan önce Polonyalılar savaştılar ve az da olsa kazandılar. “Beyaz Polonya’nın cesedinin arkasında parladığı” doğru. Dünya çapında bir yangının sokağıydı”- Tuhaçevski’nin saldırı emrine göre- ama bu bir Moskova rüyası olarak kaldı. Lenin ve arkadaşları 1920 yazında dünya devrimine henüz veda etmemiş olsalar da Almanya’ya karşı askeri başarı fikri ütopik görünüyordu; zayıflamış Reichswehr****** bile bu Kızıl Ordu ile kolay bir zaman geçirebilirdi. Destek amaçlı bir halk ayaklanması en azından gerekli olabilirdi, ancak bu Polonya’da olmadı.

Zaferler ve Hayaller

Savaşın aktarılmasında, zamanın savaş yorgunluğu, iç siyasi tartışmalar ve “büyük” hedefler için “küçük” insanların istismarı da arka planda kayboluyor. Yüzyılın doğudaki tehdit karşısında düşmanı göz önünde bulundurarak, ulusal dayanışma ve güçlü ordu bugün yine gerekli görülüyor. Öte yandan Moskova, o dönemde Polonya esaretinde ölen Kızıl Ordu askerlerinin sayısı konusunda bir tartışma çağrısında bulunuyor, Polonya’daki toplama kamplarından bahsediyor ve 80 kadar askerin öldürüldüğünü iddia ediyor. Aslında, 1940’ta Katyn’de Polonyalı elitlerin Stalinist cinayetlerini dengeleme meselesi olduğundan mütevellit; Rusya orada öldürülen insan sayısına göre en az 22 kurban olarak listeliyor. Bir kez daha, İkinci Dünya Savaşı ile bir bağlantı kurularak araçsallaştırma sayesinde binlerce ölünün üzücü kaderini örtbas edip gözden düşürüyor.

2018’de, bağımsızlığın yüzüncü yılını anmak için hazırlanan resmi bir poster, II. Dünya Savaşı’na kadar var olan Piłsudski’nin savaştığı ulusal sınırları gösterdi. Bugünün Polonyası’nın şekli ile bulanıklaşıyor ve kaybedilen zaferleri ve Polonya’nın kayıp doğu bölgeleri olan Kresy’nin hayalini anlatıyor. Varşova Savaşı için bir zafer sütunu planlanıyor ancak bu yıl tamamlanmayacak. Polonya-Sovyet savaşı, hala komşularımızın anlayış ve benlik imajının merkezinde yer almakta.


*Nimbus: Kara Bulut

**Lemberg: Ukrayna’nın batısında yer alan bir şehir.

***Wilna: Litvanya’nın başkenti ve en büyük şehri.

****Kama: Silah olarak kullanılan, ucu sivri, iki ağzı da keskin uzun bıçak.

*****Deblin: Polonya’nın Lublin Voyvodalığı eyaletinde, Vistula ve Wieprz nehirlerinin birleştiği yerde, 2016 itibariyle nüfusu 16.656 olan bir şehir.

******Reichswehr: Almanya’nın 1919 yılından 1935 yılına kadar varlığını sürdürmüş, Versay Antlaşması’nın izin verdiği kadar haklara sahip silahlı kuvvetleri.


Yazar: Professor Dr. Stephan Lehnstaedt

Kaynak: Frankfurter Allgemeine Zeitung