Finansal imparatorluk
Kaynak: CNN

Vergi Cennetleri: Britanya’nın İkinci İmparatorluğu (I)

2012 Ağustos’unda Birleşik Krallık çıkışlı “Yeni Sol Projesi”, akademisyen Ronen Palan ile yapılan bir röportajı da içeren “Britanya’nın İkinci İmparatorluğu” adlı bir makale yayınladı. Makalenin temelindeki fikir şuydu; Britanya Dünya’daki artan miktarda para sorununu, vergi cennetlerinden yeni ve çok daha gizli bir finansal “imparatorluk” kurarak halletmiştir.

Bu fikir “Hazine Adası” adlı kitapta daha önce belirtilmiş olup; ilişkin konular birçok çalışma ve girişimde, özellikle de Britanya’nın vergi cennetleri tarafından yönetilen “Kurumlar Vergisi Cenneti İndeksi”nde gösterilmiştir.

Ancak ne yazık ki bu röportajı ilk elden yayınlayan üç websitesine de şu anda ulaşılamıyor. Bu sebeple biz de Palan’ın ve “Yeni Sol Projesi”nden Jamie Stern-Wiener’ın izniyle bu röportajı yeniden yayınlamaya karar verdik. Şimdi başlıyoruz.

Britanya’nın İkinci İmparatorluğu

Wall Street hegemonyası döneminde bile neden küresel finansal işlemlerin nerdeyse yarısı hala İngiltere ile bağlantılı bölgelerden geçiyor? Bunu çözmek için Londra Şehir Üniversitesi’ndeki Uluslararası Politik Ekonomi Profesörü ve “Vergi Cennetleri-Küreselleşme Nasıl İşliyor” kitabının yazarı Ronen Palan, Yeni Sol Projesi’nden Jamie Stern- Weiner’e konuştu.

Londra’nın önde gelen uluslararası finansal konumunun İngiliz imparatorluğu ile ne ilgisi var?

Tarihsel olarak, Londra’nın yükselişi ile İngiliz İmparatorluğunun yükselişi arasında güçlü bir bağlantı vardır. Dünyanın büyük ticaret merkezlerinde genellikle büyük finansal merkezler ortaya çıktı. 1850’de tüm küresel üretimin yaklaşık %50’si İngiltere’de üretildiğinden burası en büyük üretim merkeziydi ve yine en büyük finans merkezi bu üretim merkezine hizmet veriyordu. Bu yüzden Londra, İngiliz ekonomisinin ve İmparatorluğunun kalbiydi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan İngiliz İmparatorluğu’nun düşüşü mali alana nasıl yansımıştı?

Bu Londra için hem ilginç hem de zorlu bir dönemdi. Şehrin yirminci yüzyıldaki gücü ve başarısı sadece “resmi” İngiliz imparatorluğuna değil, aynı zamanda “gayrı resmi” imparatorluğa; örneğin imparatorluğun resmi bir parçası olmayıp, gayrı resmi vesayeti altında olan Latin ve Orta Amerika’da da hizmet ediyordu.

Londra’nın başarısını ve işlevini anlamak için, internetten ve fakslardan önce bir zamanda yaşandığını hatırlamalısınız. Bilginin nispeten erişilemez olduğu bir zamanda yurtdışındaki yatırımı sürdürmek çok zordu. Ancak Londra’da; Nikaragua, Peru, Kolombiya, Gana gibi farklı ülkelerde yetkin, her türlü orta ve küçük ölçekli ticari kurum ortaya çıkmıştı. Başarının temelinde yatan da bu farklı alanlardaki uzmanlaşmanın getirdiği yetkinlikti.

İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiliz İmparatorluğu çökse de bu uzmanlık bilgisi halen gerekliydi, bu nedenle şehirdeki ticari kurumlar için daha sonra “gelişmekte olan” ülkeler (o dönem sömürge kolonilerinin çekildiği ülkeler için kullanılan tabir), yatırım için ana araç olmaya devam ettiler. Ancak bu iş daralmaya gidiyordu, bu sebeple Londra İngiltere’deki önemi bakımından genel olarak düşüşe geçti. Hala çok önemli bir finans merkeziydi, ancak göreceli olarak düşüş gösteriyordu.

Bununla birlikte, çoğu insanın unuttuğu bir şeyi de hatırlatalım: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, bazı ülkeler arasında ticaretin sterlin cinsinden yapılmasını sağlayan “sterling bölgesi” denilen yapıyı yeniden kurdu. İlk olarak 1932 yılında kuruldu, ancak bu alan ABD ısrarıyla bozuldu. Daha sonra 1946’da yeniden kuruldu. Sonuç olarak, 1960’ların başına kadar bütün uluslararası ticaretin yaklaşık %40’ı sterlin cinsinden yapıldı ve bu nedenle Londra elbette önemli bir role sahip oldu.

Avrupa Pazarı (Euromarket) Nedir?

Avrupa Pazarı (Euromarket), esasen İngiltere Merkez Bankası ile Londra’daki ticari bankalar arasında, yerleşik bölge vatandaşı olmayan iki kişinin Londra üzerinden yabancı para birimi (o zamanlar daha çok dolar cinsinden) ile yaptıkları işlemlerinin ülkenin düzenlemelerine tabi olmayacağı, gayri resmi bir anlaşmaydı.

Anlaşma, 1956-1957 yıllarında Sterlinin değer kaybetmesi (run on the pound) sonrasında İngiliz dış ödemeler dengesinde yarattığı zararlı etkilerden kaçınma isteğiyle doğdu. O zamanki söylentiler döviz krizinin kısmen, Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesini tersine çevirmek için İngiltere ve Fransa’nın Mısır’ı istila etmesinden memnun olmayan ABD tarafından tasarlandığını öne sürdü. Sterlin’deki düşüşe karşın, hazine faiz oranını %5’ten %7’ye yükseldi ve İngiliz vatandaşı olmayan borç sahiplerine borç verme konusunda bir moratoryum uyguladı. Bu iki politika Sterlini güçlendirmeyi amaçlıyordu. Moratoryum, eski sömürgelere veya “gayrı resmi imparatorluğa” borç verme konusunda uzmanlaşmış birçok ticari bankaya işlerinden el çektirdi. BOLSA’nın (1971’de Lloyds Bank tarafından satın alınan Londra ve Güney Amerika’nın Bankası) eski CEO’su George Bolton’un hizmetleriyle ve İngiltere Merkez Bankası ile bir anlaşmaya vardıkları anlaşılmaktadır. İngiltere Merkez Bankası dolar (ya da sterlin olmayan herhangi bir para birimi) ile etkileşime girdikleri ve İngiliz olmayan müşteriler arasında aracılık ettiği sürece borç vermeye devam edebilecekleri hususunda anlaşmışlardı. Ancak anlaşma istenmeyen bir sonuç doğuruyor gibi görünüyordu; banka bu tür işlemlerin Londra’da gerçekleşmeyeceğini varsaymıştı. Bu, onları yalnızca İngiltere’nin değil, başka bir ülkenin de düzenleyici rejiminden kurtardı. Bu “off-shore”un orijinal halidir denilebilir.

Böylece etkin bir şekilde yeni bir pazar yaratıldı. Her nasılsa bu istenen etki değildi; önemli bankacılar bu pazarın geçici bir pazar olduğunu, durumun çökeceğini ve kısa bir sürede ortadan yok olacağını düşünüyorlardı. Ancak pek tabi, İngiliz bankacılık kurumları bankacılık işlemlerini sermaye / rezerv gereklilikleri gibi kilit düzenlemelere ayak uyduracak şekilde düzenleyerek, burada bir fırsatlarının olduğunu hemen anladılar. Ve bu andan itibaren, 1960’ların başında bu pazar hızla büyüdü.

Avrupa Pazarı’nın ortaya çıkışının asıl sebebi 1956-1957 sterlin krizi olsaydı, emperyal çöküşü telafi etmeye yönelik daha geniş bir bağlamı da olabilir miydi?

Güzel bir soru, buna kesin bir cevabımızın olduğunu sanmıyorum. Yorumlama meselesi diyebiliriz. Şuna şüphe yok ki İngiliz hükümetleri Londra’nın önemini anlayıp küresel finans merkezi konumunu sürdürmesini istemişlerdi. Yine şüphe yok ki Londra’yı destekleyen siyasi bir arzu vardı ve Londra, iktidarda İşçi Partisi ya da Muhafazakarların olup olmamasından bağımsız olarak, siyasi bağlamda her zaman güçlüydü. Ancak Avrupa Pazarı’na neden olan koşullar o kadar özeldir ki, şehri canlandırma amaçlı bir strateji yerine, son derece yerel meselelere karşı alınan kararların öngörülemeyen bir sonucu olarak, bu oluşum bir dizi kaza gibi sonlanmıştır.

Bir yanda Avrupa Pazarı’nın gelişiminin hızlanmasını isteyen, diğer yanda ise direnen belirli siyasi güçler var mıydı?

Herhangi bir direnme var mıydı bilmiyorum. George Bolton gibi öncelerde ticaret bankalarında çalışan bazı kimselerin gelişimin hızlanması için gayret ettiklerini biliyoruz. O, ticaret bankalarının bu işten çıkarını anlamıştı dolayısıyla kendi adına hareket ettiğini düşünüyoruz. Ama bir direnme var mıydı, bir fikrim yok.

Avrupa Pazarı’nın gelişiminin Bretton Woods sisteminin sürdürülebilirliğine etkisi oldu mu?

Evet oldu, tüm Bretton Woods sistemine yumruk gibi indi. Bretton Woods sermaye hareketlerinde finansal düzenlemeler ve kısıtlamalardan oluşuyordu, Bretton Woods’un temeli tam olarak buydu. Ama şimdi elinizde düzenlemelerin olmadığı, hiçbir yerde de olmadığından gerçekten küresel diyebileceğiniz bir pazar vardı. Pazarın hiçbir sınırı yoktu. Bir bakıma İnternet gibiydi, başlangıçta her yerde ve hiçbir yerdeydi. Kısaca yeni bir alan yarattı. Bu alan birçok yatırımcıyı çekti ve açıkçası Bretton Woods temelli koca bir ulusal düzenlemeyi baltaladı.

Avrupa Pazarı 1960’lardan bu yana varlığını sürdürdü mü?

Evet. 1973 Petrol Krizi ve sonrasında inanılmaz bir biçimde büyüdü. Bugün temel olarak toptan küresel finans piyasası etkin bir biçimde Avrupa Pazarı’nın genişlemesidir; gerçek bir off-shore’dur. Bu pazar, “gönüllü” düzenlemeye tabi olana kadar uzun bir süre tamamen kontrol dışı kaldı. Basel I ve Basel II, bankaların belirli sermaye gereklilik kurallarına uymayı kabul ettiği, Uluslararası Anlaşmalar Bankası’nda (UAB) kararlaştırılan bir dizi gönüllü anlaşmadır. Bu nedenle uluslararası finansal piyasaların düzenlemeye girmediğini söylemek artık doğru değildir, ancak yakın zamana kadar büyük ölçüde gönüllü düzenlemelere tabi tutulmuşlardır.

Bu pazarın varlığı muhtemelen vergi kaçakçılığını kolaylaştırıyor. Peki 2007- 2008 mali krizinde rol oynayan ulusal düzenlemelerin kaldırılmasını da sağladı mı?

Kesinlikle sağladı. İnsanlar mali serbestleşmeden krizin nedenlerinden biri olarak bahsediyor, ancak aslında olan mali serbestleşme serbest finansal pazarlar kurmaktan ziyade onun sonucu olmuştu. Hükümetler düzenlenmemiş, halihazırda çok sayıda uluslararası finansın faaliyet gösterdiği paralel piyasada rekabet edebilmek için kendi iç pazarlarını düzenlemeyi denemekten başka bir seçeneğe sahip olmadıklarını görmüşlerdi. Bu ideolojiyi bugün neoliberalizm dediğimiz makul bir zemine oturttular ancak ana neden, o sırada zaten düzenlenmemiş küresel finansal pazar bulunmasıydı ve bu pazar sermayeyi her fırsatta sömürüyordu.

Bu paralel pazara uygulanacak düzenlemeler için devletle birlikte hareket etmek gerekli miydi?

Evet, devletin müdahalesini de içeren bir eylem gerekliydi. Benim bildiğim bu eylemi 1978 yılında ABD yapmıştı. ABD yeniden kamusallaştırmak amacıyla UAB’ye Avrupa Pazarı’nı yeniden etkili bir şekilde kontrol etmek için teklifte bulundu. Öncelikle İngiltere, aynı zamanda İsviçre ve diğer birkaç ülke buna direnç gösterdi. Sonuç olarak, ABD taktik değiştirmeye karar verdi ve Avrupa Pazarı’yla savaşmak yerine Uluslararası Bankacılık Tesisleri (UBT) olarak adlandırılan, UAB’nin Amerikan versiyonunu oluşturdular. Başlangıçta New York’ta kurulmakla birlikte şu anda Los Angeles ve Chicago’da da faaliyet gösteriyor ve ABD mali piyasalarının yaklaşık üçte biri veya yarısı offshore çalışıyor. (1986’da Japonlar da bu yolu izledi.)

Devam edecek…

Kaynak: https://www.taxjustice.net/2019/09/29/tax-havens-britains-second-empire/