freud
Kaynak: meryemseydaparlak

Uygarlığın Huzursuzluğu Kitap Analizi

Künye

Kitap Adı: Uygarlığın Huzursuzluğu

Yazar: Sigmund Freud

Çeviren: Haluk Barışcan

Yayınevi: Metis Yayınları

Baskı Yılı: 2019

 

Yazar Hakkında

Asıl adı Sigismund Scholomo Freud olan yazar, Avusturya İmparatorluğu’nun Moravya’ya bağlı olan Freiberg kasabasında Galiçya Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Bir nörolog olan Freud, psikanaliz kuramının kurucusudur. Söz konusu geliştirdiği bu kuram, diyalog yolu ile psikopatolojilerin tedavisini temel alan bir psikoterapi yöntemi olarak ün salmıştır. Psikanalitik kuram bunu takiben, kendisiyle ilgilenen birçok profesyonel sayesinde farklı birçok disiplinin çalışma alanına sirayet ederek bu disiplinlerdeki çalışmaları şekillendirmiştir. Freud, kuramının merkezine tanımını yeniden yaptığı cinselliği yerleştirmiş ve ebeveynler ile çocukları arasındaki ilişki örüntülerinin arkeolojik kazısını baz alarak toplumsal birçok meseleye dair derin saptamalarda bulunmuştur. Zihinsel süreçleri etkileyen cinselleştirilmiş dürtü enerjisi olan libidonun tanımını yapan yazar, aynı zamanda kuramının yapıtaşlarını oluşturan unsurlar ekseninde din, kültür ve topluma dair önemini hâlâ daha koruyan ancak tartışmalara açık birtakım çıkarımlarda da bulunmuştur. Tüm bu gelişmeleri takiben ise Freud, 1938’de Nazi faşizminin yarattığı tehdide bağlı olarak Avusturya’yı terk etmiş ve 1939’da İngiltere’de sürgündeyken hayatını kaybetmiştir.

Giriş

Klinik kuramlar esas olarak insanı bir uygarlık bağlamında ele alırken söz konusu kültürel etmenlerden soyutlayacak her türlü girişime şüpheyle yaklaşır. Yıllardan beri söylenegeldiği şekilde insanın sosyal bir hayvan olduğu bilgisi, klasik Freudyen psikanalitik kuram ile yeşermeye başlayan ve sonrasında meydana gelen gelişmeler ışığında daha farklı boyutlara evrilen Aristotelesçi düşünüş pratikleri etrafında anlamını bulmuştur. Bu da temelde insanı zoon politikon yani politik bir hayvan olarak konumlandıran antik felsefi çıkarıma tabi bir yorumdur. Söz konusu bu yorumun doğruluk payının ispatını ise yüzyılları aşan varoluşsal krizlerinde daimi surette bir uygarlaşma süreci dinamizmine tabi olan insanlık yapmaktadır. Bu noktada ise insanın hakikatine dair bilginin temsilini sağlayan sosyokültürel ve sosyopolitik unsurlar bağlamında yapılacak detaylı analizler, Freud’un öne sürdüğü libidinal kuram postulatları dikkate alınınca daha bir anlamlı olmaktadır. Zira insanın varoluşunun temelini oluşturan oldukça somut, doğal ve gözle görülebilir ilişkiler yumağının ancak ve ancak yine aynı insanın varoluşunu sağlayan cinsellik ekseninde anlaşılabileceğini Freud çok önceleri bildirmiştir.

Uygarlığın Huzursuzluğu bu noktada, insanı çok farklı değerler ve gerekçeler temelinde sorgulayan kuramsal pratikler aksı üzerinde tam anlamıyla bir kırılma noktasına konuşlandırmış gibidir. Nihayetinde insanın sosyal ve politik her türlü ilişki örüntüsüne temel teşkil eden cinselleştirilmiş dürtü enerjisi yani libido, salt klinik pratiklerin ele alındığı kapalı bir ortamda yeşeremeyecek kadar geniş yapraklı bir ağaç gibi nitelendirilebilir. Bu ağacın ihtiyaç duyduğu ve yüksek verim sağlayacak esas unsurlar olan gün ışığını, suyu, gübreyi, toprağı ve ilgiyi salt klinik ortamda arama çabası, uzmanları ve psikanaliz ile uzaktan yakından ilgili olan herkesi tuzağa düşürecek bir tutumdur. Tam da bu nedenle Freud, yazdığı bu kült eser aracılığı ile adeta sosyal ve siyasal bilimler alanında söz sahibi olan ve olmak isteyen herkesi tek bir çatı altında, tek bir hakikatten yola çıkarak aynı kulvara sokmakta ve her birinden kendi alanlarına özgü maharetlerini sergilemelerini istemektedir. Yıllardan beri salt klinik alanla sınırlı kalmayıp siyasal pratikleri ve düşünüş biçimlerini de şekillendiren psikanalitik kuram göz önüne alınınca Freud’un yapmaya çalıştığı şeyin önemi daha net bir şekilde görünmektedir.

Analiz

Uygarlığın Huzursuzluğu her birinde insan doğası ile insanın sosyal ve siyasal ilişkilerinin apayrı açılardan ele alındığı sekiz bölümden oluşmaktadır. Her bir bölümde Freud’un anlatmaya çalıştığı şeyler bazı noktalarda birbirinden ayrılırken en sonunda tek bir noktada, yani psikanalitik kuramın temelini oluşturan postulatların ispatında birleşmektedir. Bu yazıda ise tek tek bu postulatlara kanıt değeri kazandıran örneklerin ele alınmasından ziyade her bir bölümde özellikle öne çıkan, siyasal ve sosyal insan ilişkileri açısından özel öneme sahip noktalar irdelenmeye çalışılacaktır. Bu yapılırken aynı zamanda farklı kaynaklarda yer alan ve söz konusu örnekler ile postulatlara koşut olan kuramsal düşüncelere de değinilecektir.

1. Birinci Bölüm

Freud kitabın bu ilk bölümünde temel olarak uygarlığın baş etmek zorunda olduğu sorunları dile getirirken üstben (süper-ego) – ben (ego) – id (alter-ego) üçgeninde kavramsallaştırdığı kuramsal düşünüş pratiğini baz alarak bazı çıkarımlarda bulunmaktadır. Tüm bunları yaparken de işe insan varoluşunun iki önemli parçasından yani inanç ve aşktan yola çıkmaktadır. Freud burada özellikle dini inanç ekseninde karşılığını bulan daha iyi bir dünya tahayyülüne sığınan insan zihninin, oldukça derin bir mistik hissediş bağlamında yaşam ile kurulan kozmolojik ilişkiyi deşifre ettiğine yönelik iddiasını yapıbozumuna uğratmaya çalışır. Ego temelinde insanın dış dünya ile kurduğu ilişkiyi nitelendiren esas unsurun dini inançlar ve bunlara bağlı sergilenen pratikler olduğunu öne süren düşünceye karşı Freud, bunun bir yanılsamadan ibaret olduğunu öne sürerek karşı çıkar. Bu karşı çıkış ise insan uygarlığının temellenmeye başladığı asıl noktayı, ekonomik pratikler ile bunların sosyokültürel ve sosyopolitik izdüşümlerinden soyutlayarak tapınak temelli dini inanışlara kaydıran son dönem keşiflerine bir kafa tutuş gibidir.[1] Özetle Freud bu bölümde adeta dinsel aklın eleştirisini yapmaktadır.

2. İkinci Bölüm

Bu bölümde Freud, hem dini düşünüşte hem de din-dışı düşünüşlerde karşılığını fazlasıyla bulan ve esasında dinsel pratiklerin hayata geçirilmesi ile tanrı inancının temeli sayılabilecek bir noktaya, insan yaşamının bir amacının olup olmadığı konusuna değinmektedir. Bölümün başlarında bir pasajda yaptığı açıklama Freud’un bu meseleye bakış açısının psikanalitik kuram açısından nasıl olduğu gayet net bir şekilde anlaşılabilir:

Bu sorunun yanıtı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli açıktır; insanlar mutluluğun peşindedir, mutlu olmak ve öyle kalmak isterler. Bu çabanın iki yönü, bir olumlu bir de olumsuz hedefi vardır. Bir yandan acı ve keyifsizliğin yokluğunu, öte yandan da yoğun haz duyguları yaşamayı ister.[2]

Acı ve keyifsizliğin noktası konusunda Freud insanı mutsuz edebilecek üç temel unsura değinir: insanın kendi vücudu, dış dünya ve diğer insanlarla ilişkiler. Görüldüğü üzere uygarlığın temelini teşkil eden kurumsal ve kuramsal tüm pratikler, birinciden üçüncüye değin Freud’un işaret ettiği bu unsurlar olmaksızın bir gerçekliği yansıtamayacaktı. Ne vücut olmadan düşünüş ve eyleyiş pratikleri dış dünyada bir yansımaya sahip olabilirdi ne de dış dünya olmadan insan ilişkileri bir anlam kazanabilirdi. İnsan ilişkileri de yine kendini önceleyen bu iki etmene bağlı olarak oluşan, onlardan bağımsız bir varoluşsal dizgeyi oluşturamayacak derecede onlara bağımlı olan bir unsurdur. Bunları takiben ise haz verici eylemlere ilişkin tasavvuru derinleştiren Freud, uygarlık tarihi boyunca insanların izledikleri beş temel noktaya değinir: inzivaya çekilme, bilimsel teknik yardımıyla doğaya karşı savaş açma, keyif verici madde kullanma, içgüdüsel itkileri etkileme ve içgüdülerin hedeflerini, dış dünya tarafından engellenmeyecekleri bir alana kaydırma. Tüm bu beş unsur içinde ise eleştirel aklı cezbederek öne çıkan madde, bilimsel teknik yardımıyla doğaya karşı saldırıya geçilmesini öngören maddedir.

Bu bahsedilen madde; güncelde Covid-19 pandemisinin yarattığı ilkin bir sağlık krizi olarak başlayıp ardından çok farklı alanlara yayılan olgular bütünü dikkate alındığı zaman, esasında uygarlığın ilerleyiş mottolarının sorunlu kısımlarını deşifre etmesi noktasında önem kazanmaktadır. Pro-pozitivist bir noktadan bakıldığı zaman burada salt mekanik patikalardan gidildiği ve materyalist bir yaşam profili çizildiği görülmektedir. Freud, doğada var olan türlerin birbirleriyle olan ilişkilerini bir türün diğer türden önce var olabilmesine rağmen türlerin birbirleriyle eşzamanlı yaşayabildiğini kabul etmektedir. Ancak her ne kadar bu türlerden birinin davranışlarının diğer türler üzerinde etki bırakabileceğini kabul ediyor gibi bir izlenim bıraksa da insanın doğa ile etkileşimini homosantrik bir bakış açısından ele aldığı görünmektedir. Uygarlığın temellerini insan ile doğa arasındaki düalist materyalist ilişki örüntüsü bağlamında irdeleyen homosantrik bakış açısı[3], insanın doğaya verdiği zararları tek taraflı ele alarak uygarlığın bu zararlar karşısında alacağı geri dönüşleri adeta yok saymaktadır. Covid-19 pandemisi özelinde yapılacak değerlendirme ise tüm bu bahsedilen hususlarla ortak bir kapıya çıkmaktadır: uygarlaşma yolunda atılan adımlar bakımından insanın doğaya ve doğadaki insan-dışı türlere verdiği çeşitli zararların neredeyse tamamının bir yolunu bulup insan uygarlığının temellerini sarsabileceği gerçeği.

Tüm bunları dini inanışın mantıksal çerçevesine oturtarak eleştiren Freud, son olarak şu noktaya varmaktadır: insanın doğaya verdiği ve karşılıksız olduğunu düşündüğü tüm bu zararlar, nihayetinde dinsel dogmalar yoluyla uygarlığın temellerine sirayet eden mistifikasyon sürecinde olumlanarak günümüze değin gelmiştir. Yani uygarlığın doğada yarattığı tahribat ve insan-dışı türlerin sömürüsü dinsel inanışlar ekseninde meşruiyet kazanarak[4] kendini sağlama almıştır. Buradaki temel sorun ise insanın bir dine mensubiyeti ya da olası bir tanrı idealine yönelimi değil, söz konusu bu dinsel kimlik ve aidiyet temelinde doğaya karşı takındığı tavır ve tutumdur. Bunu özetleyecek nitelikte bir pasaj ise şu şekildedir:

Ancak her birimizin bir noktada tıpkı paranoyaklar gibi davrandığı, dünyanın bize katlanılmaz gelen bir yönünü arzumuz doğrultusunda değiştirerek bu sanrıyı gerçekliğe taşıdığı iddia edilmiştir. Çok sayıda insanın hep birlikte, mutluluğu garantileme ve acıya karşı korunmayı, gerçekliği sanrılı bir biçimde yeniden kurma yoluyla sağlamaya kalkıştığı durumlara özel bir önem vermek gerekir. İnsanların dinleri de böylesi kitlesel sanrılar olarak tanımlanmalıdır. Tabii ki insan bu sanrıyı paylaştığı sürece, bunun sanrı olduğunun asla farkına varmaz.[5]

3. Üçüncü Bölüm

Bu bölümde Freud, insan-doğa ilişkisine temel olarak dini inanış ve tanrı idealinden yola çıkarak bakmaktadır. Bu bakış açısının son durağında ise tanrısal ideallerin somut düzlemdeki yansımalarından örülü olan insan uygarlığının motifleri yer almaktadır. Bu motifler ise önceki bölümde insanın mutluluk arayışında ona yol göstereceği öne sürülen bilimsel teknik yardımıyla doğaya saldırma maddesinde karşılığını bulmaktadır. Freud, kitabın bu bölümünde yer alan üç önemli pasajda söz konusu bu meseleye şu şekilde açıklık getirmektedir:

İnsan çok eskiden beri bir mutlak güç ve mutlak bilgi ideali oluşturmuş, bu ideali tanrılarında cisimleştirmiştir. Kendi arzularına ulaşılmaz görünen –ya da kendisine yasak olan- ne varsa hepsini bu tanrılara atfetmiştir.

İnsan deyim yerindeyse, bir tür protezli tanrı haline gelmiştir. Yardımcı organlarının tümünü kuşandığında hayli muhteşemdir; ama bunlar kendi bedeninin bir parçası değildir, ayrıca zaman zaman başına büyük işler açar.

Bir ülkede, toprağın insan tarafından kullanılmasını ve insanın doğa güçlerinden korunmasını sağlayan, kısacası insanın yararına olan her şeyin sağlanmış ve etkili bir biçimde kullanılıyor olması durumunda o ülkenin yüksek bir uygarlık düzeyine ulaştığını kabul ederiz.[6]

Bu pasajlarda açıklanmaya çalışılan esas nokta, insanlığın uygarlaşma potansiyeli ile uygarlığa ulaşma yolunda attığı adımlara ancak ve ancak doğaya yönelik bilimsel teknik ışığında yapılan ve yapılacak müdahaleler yoluyla ulaşılabileceği şeklindeki homosantrik görüştür. Salt insanların ihtiyaçlarını baz alarak oluşturulan tek taraflı ve tüketime dayalı neo-liberal politikaların dünyaya ve dünyada yer alan insan-dışı varlıklara ne derece zarar verdiği aşikârdır. Ancak insanlık güncelde karşılaştığı Covid-19 pandemisinin yarattığı krizler yumağında da görüldüğü üzere doğanın bilimsel tekniğe dayalı sömürüsünün engellenmesi noktasında henüz elini taşın altına koyacak medeniliğe erişememiştir. Uygarlıktan beklenilen temel şeylerden birinin temizlik ve düzen olduğunu açıklayan Freud’un bu bakış açısı bu noktada oldukça aydınlatıcıdır. Bu aydınlanış esasında, insanlık tarafından doğanın sömürüsüne ve talanına nasıl bir meşruiyet zemini kazandırılabileceği ile bu türlü vahşetlerin insan uygarlığına geri dönüşünün ne gibi huzursuzluklar yaratacağı noktalarında önem kazanan bilgiler sunmaktadır.

Temizliği ve düzeni uygar olmanın önkoşulu varsayan bu yaklaşımlar iki noktada derinlikli eleştirel analize tabi tutulabilir. Nitekim bunlardan ilki yukarda bahsedilen talandan artakalan geri dönüşler iken ikincisi ise kimliksel (etnik, dinsel, cinsel vb.) temizliktir. Doğaya yönelen ve bilimsel teknik hazza dayalı sömürü ile talanın yarattığı vahşetin insan uygarlığına geri dönüşleri son derece sarsıcı olmaktadır. Gerek salgın hastalıklar gerekse afetler bu açıdan önem arz eden hususlardır.

Bu olumsuzlukların uygarlığın önkoşullarından biri olan temizlik ve düzen ile olan simbiyotik ilişkisi, esasında doğada var olma amacını diğer varlıklara göre daha üstel bir konuma yerleştiren insanların tavır, tutum ve davranışlarında kendini açığa vurmaktadır. İnsanlık, uygarlığı inşa etme sürecinde ona engel teşkil ettiğini düşündüğü her ne varsa yok ederek düzenlemiştir. Bunu yaparken doğada gördüğü ve “pislik” olarak nitelendirdiği her ne varsa bunları da temizleyen insanlığın ulaştığı son nokta doğanın kendisine verdiği yanıtların ne derece felç edici olduğudur. Ayrıca doğa, insanın uygarlık adına inşa ettiği ne varsa bunlardan mahrum kalmasına da neden olarak uygarlığı adeta gerçek anlamda bir huzursuzluğa sürüklemiştir.

Söz konusu düzen ve temizliğin karşılığını bulduğu ikinci nokta ise insan uygarlığının kendi içinde bölünmesi sonucu ortaya çıkan ve kimlik etrafında şekillenen etmenlerdir. Uygarlığın başladığı noktadan şimdiye kadarki tüm gelişim süreci boyunca yaşanan bir dizi katliam ve soykırım bu noktaya açıklık getirmektedir. Görünen o ki insanlık, uygarlığın temel nosyonlarını sıralayıp anlamlandırırken kendi içinde yarattığı bölünmelerde oldukça keskin noktalara temas etmiştir. Bir etnik kökeni bir diğerinden üstün, bir cinsiyeti diğerinden aşağı, bir dini inancı diğerine göre daha değersiz gören uygarlık, söz konusu bu ayrımcılık temelli kimlik meselelerinin tortusunu temizlemek için[7] son derece korkunç yöntemlere başvurmuştur.

4. Dördüncü Bölüm

Bu bölüm temelde aile kurumu çevresinde şekillenen tartışmalar doğrultusunda yorumlanabilir. Bölüm boyunca Freud, toplumun temelini oluşturduğu belirtilen aile kurumuna ilişkin çeşitli açıklamaları masaya yatırarak bunlara dair bazı yorumlar yapmaktadır. Bunu yaparken de insanın sosyal ilişkilerine de temel oluşturduğunu iddia ettiği libido kuramını baz almaktadır. Yani cinselleştirilmiş dürtü enerjisinin dış dünyaya yansımasının sosyal ilişkiler aracılığı ile gerçekleştiğini iddia etmektedir. Bu açıdan ise insanın cinselliği ve cinsel kimliği ilk keşfettiği esas kurum olan aileye odaklanan Freud, uygarlığın gelişim süreçleri boyunca ailede baskılanan ve heteropatriyarkal tahakküme[8] tabi tutulan cinselliği ve cinsel kimliği yorumlamaktadır. Bu baskılanış da hiyerarşik bir patika izleyerek ailenin reisi olduğu ön kabulünün olduğu babadan başlayıp ailenin en küçük/en son üyesine dek erkekten kadına yönelik olacak şekilde gerçekleşmektedir.

Ailenin kuruluş motivasyonunun altında yattığı fark edilen esas unsurun; kadın bedenini tüm erekleri ile tahakküm altına almayı amaçlayan ve bu uğurda kadınların fedakârlık yapmalarını zorunlu kılan, bir nevi organik süreçlere yapılan atıflarla tarih-dışı üst anlatılar[9] yoluyla kendine yer edinen eril yapılanma olduğu görülmektedir. Freud’un bu konuya açıklık getirdiği pasaj aynen şu şekildedir:

Ailenin kuruluşu muhtemelen genital tatmin gereksiniminin artık aniden çıkıp gelen ve gittikten sonra da uzun bir süre kendisinden haber alınamayan bir misafir gibi davranmaktan çıkıp, bireyle bir kiracı gibi sürekli bir ilişki kurmasıyla bağlantılıdır. Böylelikle erkek, dişiyi ya da daha genel olarak söyleyecek olursak, cinsel nesneleri yanında tutma güdüsünü edindi; korunmasız yavrularından ayrılmak istemeyen dişiler, onların çıkarı adına, daha güçlü olan erkeklerin yanında kalmak zorundaydı.[10]

Ailenin bireysel ve toplumsal yaşamdaki önemine binaen Freud, libido kuramından yola çıkarak bireyin dış dünya ile kurduğu ve kuracağı ilişkileri genital erotizm bağlamında yapılanan bir sürece tabi kıldığından bahseder. Yani toplumsal her türlü ilişki biçimi esasında bu ilksel ilişki biçimi denilen ve ilkin anne ile kurulan genital erotizm bağlamında şekillenmektedir. Dış dünya ile cinsellik temelinde kurulan bu sevgi bağları, bir anlamda insanın sosyal ilişkilerini kendi benliğine içkin kılma çabasının bir ürünü olarak maddi benlik dolayımında şekillenmektedir. Yani soyut düzlemde hayata geçen ilişkisel pratikler, insanın maddi varlığı/somut bedeni dolayımında bir gerçekliğe bürünür. Bu da ancak ve ancak insanın annesi ile kurduğu ilksel genital erotik ilişkiyi dönüştürerek sosyal hayatın farklı kulvarlarında deneyimlemesi ile mümkün olacaktır. Bunu yaparken aynı zamanda bu erotizm ile ilişkilendirerek kurguladığı dış dünyaya atfedilen ilişkilerini yitirmemek adına salt bir ilişkiye bağlı kalmaz, yani dışsal ilişki örüntülerini tek bir kaynağa atfetmeyerek olası bir kriz hâlinde yalnız kalma riskini[11] bertaraf eder.

Bu noktada hem siyasi hem de sosyal ilişkiler bağlamında bireysel ve toplumsal ilişki ağlarının kazandığı önemin anlaşılması için Freud’un kösnül (erotik) ve amacı ketlenmiş sevgi bağları ile anlatmaya çalıştıklarına odaklanılması mühimdir. Kösnül sevgi bağları tam anlamıyla insanın kendini doğuran kişi ile kurduğu ilksel genital erotizme işaret eder. Bu ilişki türü yaşam boyunca farklı zamanlarda farklı biçimlere dönüşebilir ancak ortaya çıkış ve dönüşüm motivasyonu temelde doğuran kişi ile kurulan ilksel ilişkinin erotizmidir. Amacı ketlenmiş sevgi bağları ise bu kösnül ilişkinin dönüşümün salık verdiği bir ilişki yumağına işaret eder. Yeni aile bağlarının kurulması ve toplumsal ilişkilerin genişletilerek geliştirilmesi dolayımında pratiğe dökülen sevgi bağları, kültürel açıdan önem kazanan “arkadaşlıklar”a yol açar. Gerek kişilerarası gerek toplumlar arası gerekse devletlerarası türlü ilişki biçimlerinin ana kaynağı olması bakımından kösnül sevgi bağları önemli iken bu bağların dönüşümü sonucu açığa çıkan ve ilişki ağlarının çeşitliliğini sağlayan amacı ketlenmiş yani birincil olarak ilksel genital erotizmden soyutlanmış sevgi bağları da ayrı bir öneme sahiptir.

Her ne kadar toplumsal ilişkilerin sosyal ve siyasi nitelikleri ilkin aile kurumu etrafında şekillense de Freud’a göre aile, bireyi serbest bırakmak istemez. Aileden ayrılmanın yarattığı kriz hâli, bir soruna işaret eder. Özgül olarak bu kriz hâlini yakinen deneyimleyen toplumsal grup ise kadınlardır. Freud kadınların toplumsal yaşamın ve ilişki ağlarının şekillenmesi ile uygarlaşma pratiklerinin hayata geçirilmesi bakımından önemlerine ve heteropatriyarkal tahakküm düzenekleri tarafından nasıl baskılandıklarına şu şekilde açıklık getirir:

Kadınlar ailenin ve cinsel yaşamın çıkarlarını temsil eder. Giderek artan bir şekilde erkek işi haline gelmiş olan uygarlık uğraşı, kadınların karşısına giderek zorlaşan sorunlar çıkarır ve onları pek üstesinden gelemeyecekleri içgüdü yüceltmelerine zorlar. Erkeğin ruhsal enerjisi sınırsız olmadığından, görevlerini yerine getirebilmek için libidosunu amaca uygun bir şekilde dağıtması gerekir. Uygarlık uğruna kullandığı libidoyu büyük ölçüde kadınlardan ve cinsel yaşamdan geri çeker. Sürekli olarak erkeklerle bir arada bulunma, onlarla olan ilişkilere bağımlı olma erkeği kocalık ve babalık görevlerine bile yabancılaştırır. Böylece kadın kendisini uygarlık talepleri tarafından arka plana itilmiş olarak görür ve uygarlığa karşı düşmanca bir tavır alır.[12]

Bu pasajda iletilen düşüncelerin altında yatan temel sorun ise cinsiyeti salt ikili bir forma büründüren düalist mantıktır. Bu mantığa bağımlı kılınan zihinler, kadınlar ile erkekleri çoklu kimliksel pratikleri bakımından ele alınamayacak denli indirgenmiş cinsler olarak algılayacaktır. Bu ise gerek siyasal gerek ekonomik gerekse sosyal ilişki ağlarında kadınların erkeklerle olan karşılıklı etkileşimlerinin bürüneceği hâller ile bunlara atfedilecek anlamları toplumsal cinsiyet normativitesine bağımlı kılacak bir düzlemin inşa edilmesini olumlayacaktır. Bunun önüne geçilmesi açısından en önemli adım ise ailenin, arkadaşlık ilişkilerinin ve en genel anlamıyla uygarlığa endeksli ilişki örüntülerinin oluşumu ve gelişimi noktasında toplumsal cinsiyete bağlı yanılgılar ve yanlılıklar oluşturabilecek indirgemeci mantıksal çıkarımlardan uzak durmaktır. Nitekim Freud’un söz konusu bu pasajda aktardıkları eleştirel bir göz ile analiz edildiğinde, erkeklerin uygarlaşma pratiklerini hayata geçirmeleri noktasında kadınları araçsallaştıran bir tahakkümü devreye soktukları göze çarpmaktadır. Yanıltıcı bir şekilde toplumsal ilişkileri kurumsallaştıran ana etmenin kadınlar olduğundan bahsedilirken aynı zamanda eril hegemonyanın sürdürülebilir kılınmasının ancak ve ancak kadınların araçsal konumları dolayımında gerçekleşebileceği aktarılmaktadır. Kadınlar adeta yaşamsal pratiklerin üretimi ve yeniden üretimi bakımından aktif özneler olarak konumlandırılırken bu konumlandırılışları temelde eril tahakkümün sürdürülebilir kılınmasının garantörü olmaktan öteye gidememektedir.

Tüm bu sorunlu çıkarımlarına karşın Freud’un, uygarlığa yönelik heteroseksizm bağlamında eleştiriler getirdiği de görülmektedir. Freud, cinsel açıdan olgunlaşan bireyin erotik ilişkilerinin salt “karşıt cins” ile sınırlandığından bahsetmektedir. Bu ilişki ile örtüşmeyen yani “genital olmayan tatminler” uygarlık tarafından tabulaştırılarak “sapkınlık” olarak nitelendirilmektedir. Bu ise aileden genel topluma dek türlü ilişkilerin temelinde yer alan kösnül ilişkileri heteronormativite temelinde olumsuzlamaktadır. Bu olumsuzlama ise farklı cinsel kimlikler temelinde şekillenen aile bağlarını reddederek aile kurumunu da oluşumu ve gelişimi bakımından heteroseksizme tabi kılmaktadır. Genital erotizmi salt ikili cins organlara (penis ve vajina) atfeden heteroseksist bakış açısı, çocuğun anal erotizm[13] bağlamında edindiği hazların sonraki yaşamında dönüşebileceği biçimleri göz ardı etmektedir. Yetişkin yaşamında bu hazları olumlayacak hiçbir hazza kapı aralamamak için bireyi; cinselliği, hazları ve haz kaynakları temelinde maddi benliği ve psikolojik yapısallığı bağlamında tahakküm altına almaktadır.

5. Beşinci Bölüm

Bu bölümde daha yapısal ilişkilere odaklanan Freud, devletlerin oluşum mantığı ve toplum sözleşmesini ele alarak hem Hobbesçu düşünceyi ele almakta hem de komünist aklın eleştirisini yapmaktadır. Tüm bunları yapmaya temel bir noktadan, insanlar arası ilişkilerin iç grup-dış grup bağlamında nasıl şekillendiğini irdelemekten başlamaktadır. Komşuluk ve yabancılık temelinde ele aldığı insan ilişkilerini komşunun lehine meşru kılan “komşunu sev” öğüdünü eleştirel analize tabi tutan Freud, insanların sevgiyi salt varoluşlarından öte kazanmaları gereken bir hak olarak idealize eden düşünceyi yapıbozumuna uğratmaktadır. Yabancılık temelinde sevgiyi hak edişten uzağa konumlananın, daha çok düşmanlığa ve hatta nefrete layık görüleceğinden bahseder. Bu noktada, insanların grup içi ve grup dışı üyeler ile olan ilişkilerinin anlamlandırılmasının ancak Hobbesçu realizm çerçevesinde mümkün kılındığına değinmektedir. İnsanı insanın kurdu olarak tanımlayan Hobbesçu düşünce Freud tarafından şu şekilde özetlenir:

… insanın gözünde komşusu yalnızca olası bir yardımcı ve cinsel nesne değil, aynı zamanda saldırganlığını onun üzerinde tatmin edebileceği, işgücünü karşılığını vermeksizin sömürebileceği, rızası olmaksızın cinsel açıdan kullanabileceği, malını ele geçirebileceği, aşağılayabileceği, acı verebileceği, işkence edebileceği ve öldürebileceği birisidir.[14]

Freud’un bu bölümde komünist aklın eleştirisini yaptığı kısım ise esas olarak saldırganlığı mülkiyete koşut kılan özcü anlayıştan kaynaklanmaktadır. Özel mülkiyetin toplumsal ilişkilerin yapısına zarar veren saldırganlığı önceleyen bir unsur olduğunu kabul eden Freud, saldırganlığın özel mülkiyet ilişkilerinin gelişmeye başlamasından çok önce de insan ilişkilerinin yapısal bir bileşeni olduğundan bahsederek komünist düşünceye eleştiri oklarını yöneltir. Bu eleştiri oklarını yöneltirken de daha önce de bahsedildiği şekliyle çocukluk dönemine tarihlenen anal erotizme atıfta bulunmaktadır. Bu noktada olaya farklı bir açıdan bakan Freud, “Daha mülkiyetin ilk, anal biçiminin henüz terk edilmekte olduğu çocuklukta bile saldırganlık kendini gösterir ve belki de anne ile erkek çocuk arasındaki ilişki dışında, insanlar arasındaki hemen tüm şefkat ve sevgi ilişkilerinin temelinde saldırganlık bulunur.” demektedir. Son olarak ise insan ilişkileri bağlamında mülkiyet nosyonu çerçevesinde saldırganlığın şekillenişini ele alırken şunu ekler, “Saldırganlıkların dışavurumuna maruz kalacak bir topluluk olduğu sürece, çok sayıda insanı birbirine sevgi bağı ile bağlamak mümkündür.” Bu noktaya açıklık getirmek konusunda çok farklı noktalara temas edilebilir. Ancak mülkiyet ekseninde saldırganlığın insan ilişkilerini yapısal açıdan nasıl şekillendirdiğine dair bir parantez açılması gerekmektedir. Bu da esasında mülkiyeti salt somut sahiplikler veya taşınmazlar temelinde ele alan kavrayışın yetersizliğine işaret eder. Modern ve post-modern toplumsal ilişkilerde mülki ilişkiler salt komünist mantıkla kavranamayacak denli çeşitlenerek soyut kavrayışları da içerir. Yani bu; bir grubun bir diğerinden daha üstün görülmesinde olduğu gibi, insan toplulukları arasındaki eşitsizlikleri farklı boyutlara getiren saldırganlık temelli ilişki örüntülerinin salt somut mülkiyete bağlı olmadığını, aynı zamanda vatan toprağı ve milli egemenlik gibi soyut aidiyetler/mülkiyetler ekseninde bir anlam kazandığını anlatmaktadır.

6. Altıncı Bölüm

Altıncı bölüm, kitaptaki diğer bölümlere kıyasla daha kısadır ancak oldukça çok şey anlatır ve eleştirilere maruz kalacak çok önemli bilgiler aktarır. Bu bölümde Freud, bir önceki bölümde kaldığı yerden yani saldırganlığın insan ilişkilerini uğrattığı yapısal dönüşümden devam eder. Bunu yaparken ise oldukça özcü bir yaklaşıma bağlı kalınarak yapılan değerlendirmeleri masaya yatırır. Bunu yaparken verdiği örneklerden yola çıkılarak iki önemli eleştiriye kapı aralanmasını sağlamaktadır. Bunların her ikisi de dini inanışlar ekseninde insana atfedilen karakteristikler dolayımında olmaktadır.

Freud, Hobbesçu anarşik dünya teması ekseninde insanı doğası gereği kötü kabul eden yaklaşımları kabul etmesinin ne kadar uzun sürdüğünden bahseder. Saldırganlığı insan doğasına içkin kılan bu Hobbesçu realist mantığın kimi çevrelerce reddediliyor oluşuna artık şaşmadığını bildirirken çok manidar bir yorum yapar:

Çünkü insanın “kötülüğe”, saldırganlığa, yıkıma ve dolayısıyla vahşete yönelik doğuştan gelen bir eğilim taşıdığından bahsetmek “küçük çocukların hoşuna gitmez”. Tanrı insanları kendi mükemmelliğinin bir eşi olarak yaratmıştır.”[15]

Özellikle semavi dinlerde tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi kutsiyet temeline oturtan mantık -örneğin İslâm özelinde- ele alınacak olunursa görülecektir ki insana ilahi kutsiyet temelinde dokunulmazlık bahşeden mistik düşünce, insanı dünyadaki maddi varoluşundan soyutlar. Adem ve Havva hikâyesinde olduğu gibi insanın varlığını yerküreden yani somut olan ve ilahi olmayan yerden soyutlayan mantık, insanı göklere/göksel varoluşa bağımlı kılar. Bu bakış açısı aynı zamanda ikinci eleştirinin yapılmasını da zorunlu kılar. Bu eleştirideki esas mevzu ise ilahi kutsiyet temelinde her türlü kötülüğün ve saldırganlığın şeytanileştirilerek insana atfedilmemesidir. Caniliğin, kötülüğün ve saldırganlığın insandışılaştırılarak bu sıfatların ancak şeytani necasetin insanı etki altına alması durumunda ortaya çıkabileceğinin öne sürülmesi insanı doğası gereği kötü kabul eden Hobbesçu realizm ile uyuşmazlık göstermektedir. Ancak her iki düşünce de özcü bir ikilik yaratmalarından ötürü sorunlu dur ve insan doğası, salt birtakım ikili düşünce kalıplarından yola çıkılarak anlaşılamayacak denli karmaşıktır.

7. Yedinci Bölüm

Freud bu bölümde temelde saldırganlık kavramının deneyimlenmesi bağlamında üstben ve vicdani süreçleri ele almakta, bireyin dış otoriteden duyduğu korkunun izini sürerek bir anlamda uygarlığın kökenini oluşturan toplumsal ilişkilenmeyi masaya yatırmaktadır. Bu süreçte Freud, öncelikli olarak otoriteye karşı duyulan sevginin yitirilmesinin önüne geçmek amacıyla bireyin içgüdülerini yadsıyacak noktaya kadar geleceğini öne sürer. Birey bunu yaparken otorite ile üstben’ini özdeşleştirir. Bu noktada birey, adeta otoriteyi ve ona karşı duyduğu korkuyu önce dışsal bir kaynağa atfeder sonra ise dış dünya ile kurduğu ilişkileri ancak bedensel varlığı dolayımında deneyimleyebildiği için bu otorite figürü ile ona yönelttiği korkuyu içine alır. Freud’a göre, üstben günahkâr ben’e bir kaygı çerçevesinde işkence ederken aynı zamanda ben’in dış dünya tarafından cezalandırılmasının yollarını aramaktadır. Bu noktada Freud, üstben’in ben’i baskılayışı ve vicdani süreçlerin açığa çıkmasını İsrail halkının tanrıları ile kurdukları ilişki örüntüsü bağlamında örneklemektedir:

İsrail halkı kendini Tanrı’nın gözde evladı sayıyordu. Ulu Baba kendi halkı olan bu insanların üzerine birbiri ardına uğursuzluk yağdırdığında, halkın bu ilişkiye güveni ya da Tanrı’nın gücü ve adaletine inancı sarsılmadı; bunun yerine kendisine günahkârlığını gösterecek peygamberler çıkardı ve suçluluk duygusundan, rahip dininin aşırı katı kurallarını yarattı. İlkel insanın davranışı ise şaşılacak derecede farklıdır. Bir talihsizliğe uğradığında suçu kendisinde değil açıkça üzerine düşeni yapmamış olan fetişte bulur ve kendisini cezalandırmak yerine onu döver.[16]

Freud’un üstben’in ben’e karşı bu saldırgan ve açık arayan tutumuna ilişkin değerlendirmelerinde kritik bir nokta, suçluluk duygusunun yapısallığı ile düşünce ve ifade özgürlüğünün boyutlarında kendini belli etmektedir. Freud, içsel otoritenin kurulmasını takip eden süreçte önceden dışsal otoriteden duyulan korkunun artık içe yöneltildiğini ve bir vicdan korkusunun oluştuğundan bahseder. Bu da temelde kötü eylem ile kötü niyeti birbirine eşdeğer sayan düşüncenin olumlanmasına işaret edecektir. Vicdani sorgulamalar artık içte/iç ses aracılığı ile yapılmaya başlandığı için bireyin kötü bir eyleme kalkışmadan dahi böyle bir niyete sahip olması, bunu içinden geçirmesi otoritenin ağlarına takılarak üstben’den ben’e yönelen bir suçlamaya kapı aralayacaktır. Politik sonuçları bakımından bireylerin düşüncelerini ifade etmeleri değerlendirildiği vakit görülecektir ki ifade edilen düşüncelerin dışsal otoriterlerce oluşturulan hegemonik kavramların uzağına düşmesi durumunda birey cezalandırılır ve “vatan haini, terörist, sapkın” gibi nitelendirilmelere maruz bırakılır. Bu maruz bırakılış ve bunu takip eden cezalandırılma süreci esasında söylem-eylem ikiliğinin yadsınmasının bir sonucudur. Şu ana dek yapılan değerlendirmelerde her ne kadar düalist mantıksal çıkarımların pek de işe yarar olmadığı şeklinde bir genel kanıya varılmış olunsa da düşünce ve ifade özgürlüğünün hegemonik kavramsal nitelemeler açısından tahakküm altına alınmasının zararlı sonuçları göz önünde bulundurulduğunda bir noktada bu çıkarımların önemi açığa çıkmaktadır.

Freud ilerleyen paragraflarda günümüzde de sık sık karşılaşılan bazı söylemlerin psikanalitik kökenine dair yorumları mümkün kılan cümleler kurmaktadır: “El kaldırılamayan otorite, özdeşleşme yoluyla içe alınarak üstben olur ve insanın çocukken ona karşı yöneltmekten mutluluk duyacağı tüm saldırganlığın sahibi durumuna gelir. Çocuğun beni, böylece alçaltılan bir otorite –babanın otoritesi- biçimini alan mutsuz bir rolle yetinmek zorundadır.”. Freud burada okurları, otorite ile baba arasında kurulan simbiyotik ilişkiden yola çıkarak (her ne kadar son derece cis-heteroseksist[17] bir bakış açısı olsa da) “devlet baba” söyleminin eleştirildiği bir noktaya getirmektedir. Bu noktada, otoritenin reddinin ancak otoritenin içe alınarak mümkün kılınacağı salık verilirken bu özdeşleşim sürecinde devletten gelen her türlü olumsuzluğun esasında “devletleşen” bireyin kendi suçu olduğu algısı oluşturulur. Yasaların varlığının ise bireylerin kendi içlerindeki baba (devlet) figürüne karşı çiftdeğerliğe sahip ödipal duygular[18] nedeniyle açığa çıkabilecek olumsuzlukları baskılamak olduğu anlaşılmaktadır. Tüm bunlar esasında baba ile ilişki içinde başlayan sürecin dönüşerek kitlesel bir hâl almasına işaret etmektedir.

8. Sekizinci Bölüm

Kitabın bu son bölümünde Freud’un aktardıklarından yola çıkılarak temelde diğer bölümlerde değinilen konular dışında iki meseleye değinilebilir. Bu meseleler; ketlenmiş içgüdü tatmini, saldırganlık ve suçluluk duygusu üçgeninde irdelenebilen oldukça toplumsal olan sorunlardır: kadına yönelik toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık ile şiddet ve kadın cinayetleri. Freud’un ketlenmiş içgüdü tatmini, saldırganlık ve suçluluk duygusu bağlamında saldırganlık eğiliminin neden oluştuğuna ilişkin çıkarımlarda bulunduğu bir pasaj bu meselelerin anlaşılmasına ışık tutmaktadır: “Peki, karşılanmamış bir erotik talebin yerini suçluluk duygusundaki bir artışın alması dinamik ve ekonomik olarak nasıl açıklanır? Öyle görünüyor ki, bu sadece, erotik tatminin engellenmesinin, buna neden olan kişiye karşı bir saldırganlık eğilimine yol açması ve bu saldırganlığın da bastırılmasının gerekmesi gibi dolambaçlı bir yolla mümkündür.”

Kadına yönelik toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık ile şiddet ve kadın cinayetleri gündelik hayatta haberlerde ve bu olgulara ilişkin yapılan açıklamalarda da görüldüğü üzere tam anlamıyla özellikle fiziksel, cinsel ve psikolojik niteliktedir. Dış dünyada diğer insanlarla kurulan toplumsal ilişkilerin temelde çocukken ebeveynlerle kurulan genital erotizme dayalı ilişki örüntülerinden dönüşerek oluştuğu göz önünde bulundurulunca erkek şiddetinin altında yatan temel motivasyon daha da anlaşılır olmaktadır. Kadınlar ile kurulan sosyal ilişkilerde salt içgüdü tatmininden yola çıkarak “mahremiyet” kavramı çevresinde cinsiyetçi düşünüş ve eyleyiş pratiklerini olumlayarak devam ettiren dinsel ve toplumsal etik normlar, bu noktada daha bir göze batmaktadır. Burada, saldırganlığın erkeklere mahsus kılındığı ve bunun da kadınların pasifize edilerek kamusal görünümlerinin göz ardı edilmesine yol açtığı dikkatleri çekmektedir.

Sonuç

Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu adlı kitabı bu yazı boyunca farklı perspektiflerden ele alınarak oldukça detaylı bir analize tabi tutulmaya çalışılmıştır. Kitap yazarının profesyonel kimliği nedeniyle politik çıkarımlar yapılmasına çok fazla müsaade eden bir yapıya sahip değilmiş gibi görünmektedir. Ancak dikkatli bir şekilde yapılan okumalar sonucu yazarın, gerek içinde yaşadığı toplum gerekse günümüz toplumu için insanlığın başlangıcından bu yana deneyimlenen olgulardan yola çıkarak son derece yerinde saptamalarda bulunduğu gözle görülür olmaktadır. Bu çıkarımlar temelde uygarlık başlığı altında ele alınmakta, aynı zamanda uygarlığın temellerini teşkil eden kavramlar ve kurumlar da irdelenmektedir. Tüm bu analizler değerlendirilecek olunursa esas olarak göze çarpan hakikat, uygarlığın oluşmaya başladığı günden bu yana dek en temel ilişki biçiminin -ebeveynler ile çocukları arasındaki ilişkinin- toplumsal tüm ilişki örüntülerini yordadığıdır. Bunun yanı sıra salt klinik bağlamda kalmayan psikanaliz kitap boyunca toplumsal tüm ilişkilenmelere ışık tutmaktadır.

 


Kaynakça

Freud, Sigmund, Uygarlığın Huzursuzluğu, Çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları, İstanbul, 2019.

 

Dipnotlar

[1] Burada atıfta bulunulan nokta ise insanlığın uygarlık ekseninde şekillenmeye başlayan çetrefilli hikâyesinin referans noktasını tarım devrimine konumlandıran uzun dönemli epistemolojik yanılgıdır. Göbekli Tepe’nin keşfedilişi ile beraber söz konusu insan uygarlığının izdüşümlerinin ilkin dini inanç bağlamında görülmeye başlandığı, yani insanın ben’i aracılığı ile dış dünya ile kurduğu ilişkinin mistifikasyona bağlı olarak şekillenmeye başladığı ortaya konulmuştur. Freud’un burada karşı çıktığı asıl noktanın ise bu mistifikasyonun tüm bir uygarlık düşünüş ve eyleyiş pratiklerine arketipik olarak konumlandırılması yoluyla varılan indirgemeci üslup olduğu söylenebilir.

[2] Sigmund Freud, Uygarlığın huzursuzluğu, Çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 36.

[3] Burada esas beyan edilmeye çalışılan husus, insanı merkeze alan yaklaşımların insan ve doğa arasında salt somut gerekçelere ve çıkarlara dayalı bir ikilik yaratmak suretiyle türleri tahakkümcü bir hiyerarşiye tabi tuttuğudur. Bu da bir türün diğer türden daha üstün, daha becerikli ve yaşamaya daha çok hakkı olduğu izlenimini vererek dini değerler temelinde de şekillenen bir yanılsamaya kapı aralamaktadır. Bu da esasında bilimsel otokrasinin dinsel dogmatizm ile ortak bir noktada konumlandırılabileceği kesişimsel tahakküme işaret etmesi bakımından önemlidir.

[4] Söz konusu bu meşruiyete temel teşkil eden esas unsur ise toplumsal ve küresel tüm adaletsizliklerin, eşitsizliklerin ve sömürünün hesabının sorulacağı bir öteki dünya tasavvurudur. Bu da insanları, hem diğer insanlara hem de doğaya karşı tahakkümcü hiyerarşiye bağlı olarak şekillenen sömürüye karşı aksiyon almaktan alıkoyarak pasifize etmekte ve sömürüyü önceleyen bu tahakkümcü hiyerarşinin mantığını kabul etmelerinin yolunu yapmaktadır.

[5] A.g.e., s. 41.

[6] A.g.e., s. 50-51.

[7] Bu temizlik meseleleri her ne kadar çok boyutlu ve sistematik süreçlere işaret ediyor olsa da en bariz örnekleri insanlık tarihi boyunca daha fazla iz bırakmış ve tepki toplamıştır. Nazi faşizminin Yahudi cemaat üzerinde uyguladığı sistematik ayrımcılık ve şiddet, bir süre sonra toplu kıyımlara ve nihayetinde soykırıma varmıştır. Katledilen Yahudilerden sabun yapıldığı şeklindeki ürkütücü gerçekler ise uygarlığın temizlik nosyonu çevresinde inşa etmeye çalıştığı yapısının, bir temizlik malzemesi ekseninde trajikomik bir hâl alışını gözler önüne sermesi bakımından önemlidir.

[8] Heteropatriyarkal tahakkümden kast edilen şey; aile gibi son derece heteronormatif ilişkiler ağına endekslenen kurumda, bu kurumun üyelerinin birbirinden farklılaşması muhtemel cinsel kimlik, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelime sahip olmalarının yaratacağı bunalımın baskılanmasıdır.

[9] Alanyazında grand narratives olarak bilinen üst anlatıların eril tahakkümü nasıl olumladığının anlaşılması için günlük hayatın bir ekonomi politiğinin yapılmasının oldukça yararlı olduğu görülmektedir. Eril tahakküm ve buna tabi kılınan yaşam pratikleri kendilerini adeta insanlığın tarihsel gelişiminin üstüne konumlandırarak bir tarih-dışılığa sahip gibi görünürler. Bu da günlük hayatta sistematik olarak devam ettirilen toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin doğal bir şeymiş gibi lanse ettirir.

[10] A.g.e., s. 57.

[11] Devletler düzeyinde siyasi anlamda bir inceleme yapılacak olunursa görülecektir ki hiçbir devlet ilişkilerini salt bir devlet ile sınırlı tutmaz. Herhangi bir kaynağa bağlı kriz durumunda komşusu veya müttefiki başka devletlerden yardım almayı garantilemek maksadıyla ilişki ağlarını geniş tutar.

[12] A.g.e., s. 61.

[13] Çocuğun dışkılamayı deneyimlemeye başlamasını takiben kendinden kopan parçaların olduğunu keşfetmesi ve bu parçaların kopup gidişini engelleyebileceğini fark etmesi (dışkısını tutması, tuvalete gitmeyi reddetmesi) ile dışkısına karşı duyduğu iyelik hazzı (dışkısının kendine ait oluşunun verdiği hazla birlikte dışkısıyla oynaması gibi) anal erotizme işaret eder.

[14] A.g.e., s. 68-69.

[15] A.g.e., s.77

[16] A.g.e., s. 84.

[17] Cis teriminden kast edilen şey bireyin cinsiyet kimliği ile biyolojisinin örtüştüğüdür. Ardından gelen heteroseksist tabiri ile birlikte okunduğunda esasında bu örtüşme, heteroseksüellik-dışı cinsel pratikleri dışlayan bir konumu deşifre etmektedir.

[18] Klasik Freudyen psikanalitik kuramın temelinde erkek çocuğun babaya ilişkin saldırganlığının, babanın anneyi elinden aldığı ve anne ile erotizm yaşama ihtimaline ket vurduğu gerekçesine bağlı olarak oluştuğu belirtilir. Daha detaylı bilgi için Freud’un çalışmaları etraflıca okunabilir. Burada asıl göze çarpan unsur, bireysel düzlemde baba-çocuk ve politik düzlemde devlet-vatandaş arasındaki ilişki ağının bahsi geçen cis-heteroseksizm bağlamında şekillendiğidir. Yani kitapta daha detaylı tasvir edildiği şekliyle babanın otoritesi nedeniyle erkek çocukların babaya duydukları nefret ve baba ile özdeşleşme sonucu açığa çıkan sevgi, kadınları ve cis-heteroseksüellik dışı cinsel pratikleri çemberin dışına alan bir kavrayışa işaret etmektedir. Bu konunun daha kolay anlaşılması için yurttaşlık kavramı, kimliği ve yurttaş olma/yurttaşlaştırılma sürecine değinen çalışmalara bakılması yararlı olacaktır.