Ana Sayfa / Yazılarımız / Siyaset / Makaleler / Uluslararası Hukukta Devlet Tanımı ve Tanınmayan Devletlerin Statüsü

Uluslararası Hukukta Devlet Tanımı ve Tanınmayan Devletlerin Statüsü

Yazan: İlkay TÜRKEŞ

ULUSLARARASI HUKUKTA DEVLET TANIMI VE  TANINMAYAN DEVLETLERİN STATÜSÜ

GİRİŞ

Yazımıza başlamadan önce, ele alacağımız kavramların tanımları hakkında kısaca bilgi sahibi olmak işimizi kolaylaştıracaktır. Öncelikle uluslararası hukuku, çok derin ve geniş kapsamlı olmasına rağmen, net bir şekilde, uluslararası hukuk kişileri arasındaki ilişkileri düzenleyen ve bu öznelerin faaliyetlerini, faaliyet alanlarını vs. ele alan kurallar bütünü olarak tanımlayabiliriz. Bu tanım, bahsi geçen uluslararası hukuk kişilerinin ise ne veya neler olduğu konusunda bir çıkarım yapmamıza yardımcı olur. Kastettiğimiz kişiler; devletler başta olmak üzere, uluslararası örgütler – kuruluşlar, ulus üstü (supranasyonel) nitelikteki örgütler olabilmektedir. Bu uluslararası hukuk kişilerinin (Başta uluslararası örgütler olmak üzere.) kendilerine ait, normlarını oluşturan hukuk düzenleri olsa dahi genel anlamda uluslararası hukuk bir çatı görevi görerek, geçerli ilke ve teamüllerini ortaya koyar.

Burada altını çizmemiz gereken önemli bir husus ortaya çıkar. Uluslararası hukuku tabii ki de iç hukuktan, yani diğer bir deyişle ulusal hukuktan ayrı tutmamız gerekir. Burada her devletin kendine ait, özgün sayılacak nitelikte geliştirilmiş olan hukukundan bahsetmekteyiz. Kaldı ki iç hukuk da uluslararası hukuk kişilerinin faaliyetlerini belirlemede önemli bir role sahiptir. Ancak ele aldığı kişilere baktığımızda daha çok özel kişiler arası ilişkiler ve faaliyetler alanında çalışmaktadır. Bir diğer fark ise aradaki yaptırım gücüdür. Uluslararası hukukun bugüne kadar, kurallarına uyulmayan noktalarda karşılık olarak sunabileceği bir yaptırım mekanizması gelişmemiştir. Aklımıza uluslararası örgütlerin kurumları, uluslararası nitelikteki mahkemeler vs. gelse de bunlar çoğu zaman aldıkları kararları bağlayıcı kılmamış, bu kararlar bir “danışma” veya “tavsiye” olarak yer etmiştir. Sebebinin, devletlerin egemenliğine halel getirmemek ilkesinin üzerinde titizlikle durulması olabilmektedir.  Yazımızı oluşturacak konumuzun en önemli rolü devletlere ait olacağı için de uluslararası hukuktan yola çıkacağız.

Devlet kavramını ele aldığımızda ise uluslararası düzeyde aklımıza gelen ilk hukuk kişisi olması önemlidir. Bir devletin, devlet sayılabilmesi için çeşitli kurucu ögelere sahip olması gerekir. Bunu yazımızın ilerleyen kısımlarında ayrıntılı biçimde ele alacağız.

Tanıma, genel anlamda, “bir uluslararası hukuk süjesinin, kendi dışında oluşan belli bir durumu, kendisi bakımından hukuken geçerli kabul ettiğini ve hukuksal ilişkilerini bu kabul doğrultusunda şekillendireceğini bildirmesi”[1] olarak tanımlanabilir. Yani bir uluslararası hukuk kişisinin diğer uluslararası hukuk kişisinin varlığını kabul ederek, onu çeşitli şekillerde muhatap almasıdır. Tanınmak veya tanınmamak olgusu ise uluslararası düzeyde önemli bir ölçüt olarak sayılabileceği noktalara sahip olsa da “zorunluluk” esasını teşkil etmez. Bu görüş yazımızın kilit noktasını oluşturacaktır. Kısacası “Bir devletin, devlet olabilmesi için tanınmasına gerek var mıdır?” sorusuna büyük ölçüde yanıt vermiş olacağız.

1.ULUSLARARASI HUKUKTA DEVLET TANIMI

Uluslararası hukukun statüsünü ve ilişkilerini düzenlediği temel birimi devlet oluşturmaktadır.[2] Günümüze kadar gelinen sürede birçok devlet tanımı yapılmıştır. Bu tanımların içinde şüphesiz en benimsenmişi, kökeni George Jellinek’in ilk baskısı 1900 yılında yayınlanan Allgemeine Staatslehre’de bulunan “üç unsur teorisi (Dreielementenlehre, threeelementstheory)” diye bilinen teoriye göre yapılmış olan tanımdır.[3]Bu tanıma uygun olarak, devlet, belirli bir ülke parçası üzerinde teşkilatlanmış olan insan topluluğunun bir siyasi otorite altında yaşayarak egemenlik oluşturduğu varlıktır. Daha açıklayıcı bir biçimde, bir devletin devlet olabilmesini sağlayan üç kurucu ögesi vardır. Jellinek’in de bahsini ettiği bu ögeler; insan topluluğu, bir ülke ve siyasi otoritedir. Buna ek olarak, 1933’te imzalanıp bir sonraki yılda da yürürlüğe giren Montevideo Sözleşmesi de hem bir uluslararası hukuk kişisi olan devletin gerektirdiği unsurları hem de devletlerin tanınması konusuna genel kabul görmüş maddeler getirmektedir. Sözleşmenin 1. maddesinde belirtildiği üzere bahsi geçen kurucu ögeler burada da vurgulanmış ancak farklı noktalar da belirtilmiştir. Montevideo’ye göre insan topluluğu, geçici olarak değil sürekli birarada bulunmalı – sonradan dağılmamalı; toprakların sınırı belirtilmiş olmalı ve ek olarak sözkonusu devletin diğer devletler ile ilişki kurmaya kapasitesi yeterli olmalıdır.

Kurucu ögelerden bahsederken bunları biraz daha açmamız gerekiyor. İnsan topluluğunu ele aldığımızda süreklilik arz etmesi dışında bu topluluğun kaç insandan meydana geldiği, nüfusun sayısının ne olduğu önemli değildir. 1 milyar nüfusu aşan devletler olduğu gibi sayısı bin küsurlarda kalan devletlerin varlığı da mevcuttur. Herkesin aynı ırka mensup olması da zorunlu olmadığı gibi belli etnik kökenin çoğunlukta olduğu birçok devlet vardır. İnsan topluluğuna mensup bireyler ile devlet arasındaki yegane bağ, vatandaşlık bağıdır.[4] Ülke varlığı koşulundan da bahsederken belirtmek gerekir ki, bu toprak parçasının büyüklüğünün önemli olmadığı gibi tek bir ana kara ülkesi ile sınırlı kalması zorunlu değildir. Kurucu öge olması yanında, bu sınırı oluşturan ve güvenlik ile egemenliği korumaya yönelik büyük bir öneme sahip olan ülkeyi anlamlandırabilmek önemlidir. Devletin ülkesinin bütünlüğü ilkesinin genel bir kural olarak ilk kabulü Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nin 10. Maddesi ile gerçekleşmiştir.[5] Siyasi otoritenin de başka bir otoriteye, kuruma veya düzene bağımlı olmadan, egemenlik ilkesini tam olarak kendisinin uygulayabileceği bir alana sahip olması gerekir.

Üç unsur, devletin olmazsa olmaz, aralarından herhangi birinin eksikliğinde devletin devlet olma özelliğini ve yetisini yitirdiği, hayati önem taşıyan ögelerdir. Hepsi birbiri ile eşit derecede öneme sahiptir.

Yukarıda sözünü ettiğimizkriterlere uyan devletler, uluslararası hukuk kişisi olabilme şartını yerine getirmiş bulunur. Uluslararası kişilik sağlandığında devletlere birtakım hak ve yetkiler doğar. Bunlar genel olarak, uluslararası platformda çeşitli haklara sahip olmak ve bunları ileri sürebilmek, borçlanma ve faaliyetlerinden dolayı sorumlu tutulabilmeleri ve diğer uluslararası hukuk kişileri ile ilişkilerde bulunabilmeleridir.

2.TANIMA

Tanıma devletler hukukunda önemli bir alana sahiptir. Tanıma yıllar geçtikçe önemi artan ve önemli değişiklikler geçirerek yeni norm ve karakteristiklere bürünen bir kavram olmuştur. – Tanımanın gelişmesi ve öneminin artması uluslararası sisteminin gelişmesiyle paralellik arz eder. Uluslararası faaliyetlerde geçerli olan kural ve prosedürler için tek bir kaynak olmadığından tanınma ile ilgili normlar çoğunlukla uygulamada oluşan durumlara göre şekillenmiştir. – [6]

Tanıma, tanıyan açısından tanınanın devlet olarak kabul edilmesi ile birlikte, elçi gönderme tarzında ilişkilere girmekle uygulanır. Bu nispidir, yani diğer devletlere bu konuda vecibe yüklenemez. Bir devleti tanıma işlemi geri alınamaz ancak bazı zamanlar iki devlet arası diplomatik ilişkilerin kesildiğine tanık oluruz. Bu tanımanın geri alındığı anlamına gelmemektedir.

Uluslararası toplum tarafından yeni bir devletin tanınması sorunu uluslararası hukukta halen tartışılan konularından biridir.[7] Devletlerin tanınması hususu incelendiğinde, dikkati çeken ilk ve en önemli tanımın, Uluslararası Hukuk Enstitüsü tarafından, 17-24 Nisan 1936 tarihleri arasında gerçekleşen Brüksel toplantısında yapılmış olduğu görülür.[8]Buna göre; “Yeni bir devletin tanınması, belirli bir ülke üzerinde, siyasî bakımdan teşkilatlanmış, var olan diğer herhangi bir devletten bağımsız ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülükleri yerine getirmeye muktedir bir insan topluluğunun varlığının bir veya birçok devlet tarafından kabul edilmesi ve bu devletlerin yeni devleti uluslararası camianın bir üyesi olarak sayma niyetlerini açıklayan serbest bir tasarruftur.”.

Uygulanan uluslararası hukukta devletlerin tanınmasının, değerlendirilmesi halen tanınmış bulunan bir devletin hükümetinin tanınması işleminden daha farklı bir yöntem izlemektedir.Tanıma üzerine yapılan tartışmalardan biri de devlet olma koşullarına sahip bir siyasi topluluğun otomatik olarak “Devlet olarak tanınması gerekir mi? Yoksa diğer devletlerin tanıması ile kazanacağı uluslararası hukuki bir kimlik ile mi devlet olma niteliğini kazanır?” sorularının ekseninde yapılmaktadır.[9] Bugün uluslararası hukukta tanıma konusunda kabul edilen ortak görüş bunun bir niyet meselesi olduğu yönündedir yani devletlerin siyasi takdirine bırakılmıştır ve hukuki bir zorunluluk yoktur.[10]

2.1. DEVLETLERİN TANINMASI

Devletler iki biçimde tanınmaktadırlar. Bunlar “de jure” ve “de facto” tanıma olarak bilinmektedir.

De jure şeklinde tanıma yolu, bir devleti tam olarak ve tüm hukuksal etkileri ile tanımadan geçmektedir. De facto tanıma ise sürekliliği olmayan, kalıcı değil geçici, sınırsız değil sınırlı bir tanımayı belirtir. Tabii hiçbir şeyin sınırsız olması mümkün değildir. Bu noktada de jure tanımanın tam sınırsızlığa sahip olmadığını bilmek gerekiyor.

Biraz mukayese tarzından ilerlememiz faydalıdır. Devlet olabilme şartlarını biliyoruz. Bunun için ülkeye, insan topluluğuna ve siyasi bir otoriteye ihtiyaç var.  De facto tanımada devreye, tanıyan devletin diğer devletin sahip olduğu bu unsurlar üzerindeki şüpheleri girmektedir. Süreklilik şüphesi olsun, istikrar ve bağımsızlık kuşkusu duyulsun; tüm bunlar bir devleti tam tanımadan alıkoyan sebeplerdir.

De jure tanıma kesindir ve geri alınamaz, de facto ise zaten geçicilik arz ettiği için bu tanımayı sürdüren devlet, gerektiği zaman lehine veya aleyhine olacak durumları göz önünde bulundurarak kararını değiştirebilme hakkına sahip olur. Değiştirilebilir ve böylece de facto’dan de jure’ye geçiş yapmış olur.

İki tanıma yolunda da hukuksal bir işlemin varlığını göstermek gerekir. Tanıma biçimsel olarak hem açık bir şekilde olabileceği gibi üstü kapalı (zımni) şekilde de olabilmektedir. Üstü kapalı yollar genellikle; diplomatik ilişkilerde bulunulması, diplomatik temsilciliklerin bulunması, ikili andlaşmalara taraf olmak iken; aynı uluslararası konferanslara katılma, çok taraflı andlaşmalarda taraflardan iki devletin de olması veya ticaret yapılması, üstü kapalı tanımaya dahil olmayabilmektedir.

2.1.1. TANIMA, DEVLET OLABİLME ŞARTLARINDAN BİR TANESİ Mİ?

Birleşmiş Milletler öncesi 1945’ten evvelki dönemlerde, savaşların sıklıkla gerçekleştiği ve bağımsızlık mücadelelerinin üst düzeyde olduğu zamanlarda büyük devletler, bunların önüne geçmek için bir devletin, diğer devletlerce tanınmasını kurucu unsur olarak öne sürmekteydi. Ancak uluslararası sistemin değişimiyle birlikte, küçük devletlerin de eşit egemen konumda kendilerini bulması, çeşitli uluslararası yapılanmalarda yer edinmesi gibi faktörler varlığının bir başka devletin takdirine bırakılması konusunu geride bırakmıştır. Örnek olarak ABD’nin Çin’i kuruluşundan 30 yıl süre ile tanımadığını gösterebiliriz. Bu süre zarfında Çin, devlet olma statüsünü sürdürmüştür. Yine de pek çok devlet tarafından varlığının kabul edilmesi ve birebir temaslarda bulunabilme imkanı bir devlete güzel bir prestij kazandırır.

İç hukuk bakımından tanıma olgusu kesinlikle ayırt edici bir özellik olmamaktadır. Hükümetlerin tanınmasının da devleti tanımadan ayrı olduğunu söylemeliyiz.

1933 yılında hazırlanan Montevideo Sözleşmesi, devletler ile ilgili bir kısmını bölgesel dokunulmazlık, müdahale etmeme ve devletlerin tanınması konusuna ayırmıştır. 3. madde devletlerin tanınması hususuna ilişkindir. Buna göre; “Devletlerin siyasal varlığı, diğer devletlerin tanınmasına bağlı değildir. Bir devlet tanınmadan önce de varlığını ve bağımsızlığını koruma, kendi yargısını yapılandırma, yönetim örgütlemesini oluşturma ve ulusal çıkarlarını koruma hakkına sahiptir. Uluslararası hukuka göre devletin yukarıda belirtilen haklarını kullanması diğer devletlerin onayına bağlı değildir.”. 6. madde ile birlikte de tanımanın geri alınamayacağı vurgulanır. Bu ifadeler dönemin ABD’sini tedirgin etmişti, zaten Çin’e olan davranışı dabunu göstermektedir.

Ardından 1936 Uluslararası Hukuk Enstitüsü şu ifadeye yer vermiştir: “Belli bir bölgede siyasi olarak örgütlenmiş bir insan topluluğu, başka bir devletten bağımsızsa ve uluslararası hukukun bir devlete yüklediği yükümlülüklerini yerine getirebilme yeterliliğinde ise bunu bu şekilde kabullenen diğer devlet veya devletlerin yaptığı işleme tanıma denir. Bu tanıma, tanıyan devletler tanıdıkları bu devletin uluslararası toplumun bir üyesi olarak görüldüğünün bir dışavurumudur.”[11]

Tüm bu kararlardan günümüze devlet kavramı çok da karmaşık bir duruma sürüklenmiş, ağırlıklı olarak kesin yargı bildirmeyen görüşler ortaya çıkmıştır.

3.TANINMAYAN DEVLETLER

Tanınmayan devletler, tanınmamalarına rağmen bu statüyü nereden almaktadır? Temellerinde “kendi kaderini tayin etme” yani self-determinasyon prensibinin izlerini taşıyan bu düşünce, Aydınlanma Çağı’nın halk egemenliği düşüncesine kadar uzanır. Wilson İlkeleri’nin dahi üzerinde önemle durduğu bu konu, yine büyük devletler tarafından destek görmemişti. Öyle ki, ABD kendi başkanını bile bu noktada desteklememişti. 1995 yılında Uluslararası Adalet Divanı, halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkını çağdaş uluslararası hukukun ana ilkesi ve ergaomnes (herkes bakımından geçerli) yükümlülük olarak kabul etmiştir.[12]

Bu self-determinasyon düşüncesinden hareketle yıllar boyu sömürge altında yaşayan halklar olsun, çatışma içinde bağımsızlık yolunu benimseyen toplumlar olsun, tanınır veya tanınmaz, devlet olma yoluna gitmişlerdir. Günümüzde tanınmayan devletlerden başlıcaları; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Filistin (tartışmalıdır), Abhazya, Güney Osetya, Dağlık Karabağ, Transdinyester, Somaliland ve Çin Cumhuriyeti (resmi olmayan adıyla Tayvan, tartışmalıdır.) ‘dir.

3.1. KKTC – FİLİSTİN KARŞILAŞTIRMASI

İki devletin tartışmalı boyutlara sahip olmasını karşılaştırarak gitmemiz ilginç olabilir.

Öncelikle Kıbrıs adasında yaşananlardan bahsetmek gerekirse, yakın tarihten de bildiğimiz gibi 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile Türkiye’nin müdahalesi bugün KKTC’nin üzerinde bulunduğu topraklar üzerindeki Kıbrıs Cumhuriyeti egemenliğini kırmıştır. O günden itibaren, 15 Kasım 1983 KKTC’nin kurulduğu tarihe kadar yürürlükte olan Kıbrıs Türk Federe Devleti vardı. KKTC bağımsızlığını ilan etmesine rağmen bugün Türkiye Cumhuriyeti dışında başka bir devlet tarafından tanınmamakta, Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) KKTC’nin üzerinde bulunduğu toprakları, kendi devletinin işgal edildiği topraklar olarak görmektedir. Avrupa Birliği üyeliği bulunan Kıbrıs Cumhuriyeti, adayı bir bütün olarak temsil etmekte, haritada kuzey kısım ayrı gözükmemekte, diğer ülkeler de bu durumu böyle kabul etmektedirler. Yalnızca diplomatik açıdan değil, gerek özel hukuk kişilerinin karşılaştığı veya ticari olarak engel teşkil eden ambargolar yıllardır KKTC’ye büyük bir ağırlık vermektedir.

Yinelemek gerekiyor ki KKTC için tanınmama olayı uluslararası münasebetlerde bulunamamasına neden olsa da anayasa hukuku tarafından devlet olmadığını göstermez. Kurulduğu yıldan sonra Pakistan, Bangladeş, Azerbaycan gibi ülkeler varlığını kabul etmeye kalkışmışsa da baskılardan dolayı bunu geri çekmişlerdir. Burada şu soruyu yöneltmekte fayda var: Biz daha önceki kısımlarda de jure tanımanın geri alınamayacağını öğrendik, bu durumda bahsi geçen devletlerin, de jure kapsamında tanıma olayını gerçekleştirip sonradan geri alması ihtimalini göz önüne aldığımızda, bu tavrı uluslararası hukukun neresine koymamız, doğruluğunu-yanlışlığını nasıl yorumlamamız gerekir?

Uluslararası çapta boy gösteren örgütler, topluluklar ile uluslararası toplum,  neden 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimine yapılan Yunan darbesini gündeme getirmeyerek Türkiye Cumhuriyeti’nin garantörlük haklarını kabullenmekten kaçınmaktadır? Bu bir garantörlük hakkı değildi. Dönemin Kıbrıs Türk toplumu ile başı hoş olmayan Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios bile bu darbeden şikayetçi olduğunu açıkça belirten, yıkıcı olduğunu söyleyen konuşmalar yapmıştır. Bu darbeden iki toplum da ciddi seviyede zarar görmüştür.

1960’ta iki toplumlu – ortak olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ilerleyen yıllarda fonksiyonlarını kaybetmiştir. Bir devletin kurucu ögelerinden biri insan topluluğunun varlığına bağlı ise, devletten kopartılmak istenen, toplumdan bir kitlenin, arayışlar içine girmesi yersiz ve haksız olmamalıdır. Self-determinasyon görüşü bu noktada çok önemlidir. Kaldı ki kuruluşu bile %70 Rum, %30 Türk yüzdeliğine sahip olan bir devletin eşitlik prensiplerine uygun davranmadığını söylemeye gerek yoktur, yine de uluslararası hukuk bunu bir iç mesele olarak görüp yorum getirmeyebilir.

Son olarak KKTC’nin ABD’den Finlandiya’ya kadar uzanan devletlerde bulunan temsilcilikleri, nasıl bir statüye sahiptir? Bahsi geçen devletlerden bazılarının ve birkaçının daha KKTC’de ofislerinin bulunmasını nasıl yorumlamalıyız?

Filistin’i ele aldığımızda ise, Birleşmiş Milletler’de “gözlemci devlet” statüsüne sahip olduğunu görmekteyiz. Ancak bu uygun mu değil mi? Önceki kısımlardan üzerinde durduğumuz bir konu vardı; çok taraflı andlaşmalara iki devletin de taraf olması, bir devletin diğerini tanıdığı anlamına gelmemekteydi. Filistin BM Şartı’na taraf olmasa da bu noktayı bu açıdan değerlendirebiliriz.

15 Kasım 1988’de bağımsızlığını ilan eden Filistin, bugün Türkiye, Rusya, Çin dahil 93 ülke tarafından tanınmaktadır. İngiltere olsun, Almanya olsun diplomatik temsilcilikleri bulunur. Nedir Filistin’i ayrı yapan özellik? Kurucu ögelerden olan toprak üzerindeki egemenliği sağlayabildiği bir parça henüz yok iken, bu statüleri elde etmesi, KKTC ile mukayese edildiği zaman tutarsız bir çerçeve çizmektedir.

KKTC örneğinde, tanınmamış olmasına rağmen ortada gerçekten bir devlet vardır. Filistin Devleti örneğinde ise tanınmış olmasına rağmen ortada gerçekten bir devlet yoktur.[13]

3.2. TANINIRLIĞINI SONRADAN SAĞLAMIŞ BİR DEVLET OLARAK KOSOVA

Yugoslavya’nın parçalanmasıyla birlikte oluşan devletlerin tanınması büyük bir karmaşıklığı gündeme getirdi ve uluslararası toplumu uzun süre meşgul etti. Slovenya ile Hırvatistan’ın tanınmasından sonra teker teker Bosna-Hersek, Makedonya, Sırbistan – Karadağ’ın tanınması ve sonraki süreçte Sırbistan’la Karadağ’ın ayrılması Balkan coğrafyasında önemli sıkıntıları doğurdu.

2008’de Kosova bağımsızlığını ilan etti. Badinter Komisyonu bu konuda çok önemli bir yere sahiptir. Kosova’nın tanınmasına karşı çıkan devletlerin yanında bağımsızlığını kabul eden Uluslararası Adalet Divanı bulunuyor. Bu durum devletleri ikiye bölmüştür. Günümüzde azımsanmayacak kadar devlet tarafından kendini ispat eden Kosova’nın tanınmadığı yerler de vardır. Unutmamalıyız ki devletler kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek kararlara ulaşırlar. Kosova konusu, birçok devletin tanınmasında göz önünde bulundurulacak bir konu olacaktır.

SONUÇ

Günümüzde tanınma, pek çok devletin gözünde kurucu öge olmaktan çıkmış bir durumdur. Sürekli bir devinim halinde olan uluslararası düzey ve rol alan aktörler, uluslararası hukukun sahip olduğu normları etkilemekte ve uluslararası hukuku kaygan bir zemin üzerine oturtmaktadır. Her devlet, lehine olacak durumların yanında yer alıp savunma yaparken, aleyhine bir etki doğurabilecek olayları karşısına alır. Yani Kosova’nın tanınmasına şiddetle karşı çıkan Güney Kıbrıs’ın, Kosova’nın KKTC’ye örnek teşkil edebileceği düşüncesi ile tıpkı Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ riskini nazarında bulundurması gibi İspanya’nın da Katalon mevzusuyla bağdaştırması, bu tespitimize ışık tutar. Bu noktada ister self – determinasyon hakkından ister kurucu ögelerden veya ister iç hukuka uygunluktan bahsedelim, her olay, kendine özgü şekilde karşılarındaki devletlere tezahür ettiği şekillerde sonuç alırlar. Belki burada biraz üzerine düşünmemiz gereken nokta, uluslararası hukukun ne kadar adil bir düzen sağladığı konusudur. Çünkü hukuk, gerek ulusal gerek uluslararası olsun, herkes için aynı şekilde varolmalıdır.

KAYNAKÇA

1- AZARKAN, Ezeli, Devletlerin Tanınması ve 1933 Montevideo Sözleşmesi, Gaziantep UniversityJournal of SocialSciences, 15/4, 2016, s.1056-1065

2-  BATIR, Kerem, Uluslararası Hukukta Devlet ve Başarısız Devletler: Somali Örneği, ÇOMÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 2/4, 2017, s.84

3- ERÇAKICA, Mustafa, Devletlerin Tanınması ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Gazimağusa – KKTC, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Haziran 2013, s.53

4- ERDAL, Selcan, Uluslararası Hukukta Tanıma Kurumu ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Örneği, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s.159

5- GÖZLER, Kemal, Devletin Genel Teorisi, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2007, s.4-13

6- KIRAN, Abdullah, Uluslararası Hukukta Devletleri Tanıma ve Tanıma Teorileri, Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 5/3, 2017, s.929

7- PAZARCI, Hüseyin, Uluslararası Hukuk, Ankara, Turhan Kitabevi, Eylül 2009, s.4-144

8- ŞİMŞEK, Galip Ergin, Uluslararası Hukuk I, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi, Haziran 2012, s.68

Dipnotlar

[1] Mustafa Erçakıca, Devletlerin Tanınması ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Haziran 2013, s.53

[2] Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk, s.140

[3] Kemal Gözler, Devletin Genel Teorisi, s.4

[4] Kerem Batır, Uluslararası Hukukta Devlet ve Başarısız Devletler: Somali Örneği, s.84

[5] Hüseyin Pazarcı, a.g.e., s.144

[6]Ezeli Azarkan, Devletlerin Tanınması ve 1933 Montevideo Sözleşmesi, s.1056

[7] Ezeli Azarkan, a.g.e., s.1056

[8]Selcen Erdal, Uluslararası Hukukta Tanıma Kurumu ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Örneği, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s.159

[9] Ezeli Azarkan, a.g.e., s.1058

[10]Ertuğrul Uzun, Uluslararası Hukuk I, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi, s.68

[11] Ezeli Azarkan, a.g.e., s.1065

[12]Abdullah Kıran, Uluslararası Hukukta Devletleri Tanıma ve Tanıma Teorileri,Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl: 2017, Cilt:5, Sayı:3, s.929

[13] Kemal Gözler, a.g.e., s.13

Yazar Hakkında

İlkay Türkeş / TESA Çeviri Birimi Direktörü / Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir