feminist
media.guestofaguest.com'dan alınmıştır.

Uluslararası Feminist Mücadelenin Feminist Uluslararası İlişkiler Çerçevesinde Değerlendirilmesi

Özet

20. yüzyılın sonlarına doğru uluslararası hukuk ve politikada etkisini göstermeye başlayan feminist uluslararası ilişkiler (ULİ) teorisi; toplumsal cinsiyet temelli ayrımcı ve şiddet içeren eylemlerin ve söylemlerin önlenmesine yönelik topyekûn bir mücadele ağının oluşturulmasının önemine işaret etmektedir. Feminizmin ilkin kadınların siyasal katılımını önceleyen yapısı zamanla kamusal alanın sınırlarını aşarak kamusal alanda görmezden gelinen kadın sorunlarına da ışık tutmaya başlamıştır. Dünya savaşlarını takip eden süreçte kadınların da birer birey olarak barışın tesis edilmesi ve sürdürülmesi süreçlerinde yer almalarını teşvik eden genel küresel mücadele, kamusal alanda görmezden gelinen kadın sorunlarını görünür kılarak farklı ülkelerdeki farklı kadınların deneyimlerinin, ihtiyaçlarının ve isteklerinin de masaya yatırılmasını sağlamıştır. Bu konuda Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde çeşitli sözleşmeler devletlerin imzasına açılmıştır. Ancak bu politika taslakları da toplumsal cinsiyet mefhumunun etki alanlarını tümden kavramaktan yoksun birtakım anlayışlara sahip olduklarından ötürü eleştirilmişlerdir. Bu çalışmada Las Tesis eylemleri bağlamında uluslararası kadın mücadelesine dair çeşitli değerlendirmeler yapılmış, Türkiye’de gerçekleştirilen eylemlerin esas odağı olan ‘‘Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi)’’ ile ‘‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun (6284 Sayılı Kanun)’’ analize tabi tutulmuştur.

Anahtar Kelimeler: 6284 Sayılı Kanun, feminizm, feminist diplomasi, İstanbul Sözleşmesi, las tesis

Giriş

Feminizmin ULİ disiplinine girişi 1980’li yıllarda olmuştur. Feminist ULİ’nin temel gayesi, geleneksel disiplin sınırları dışında değerlendirilen toplumsal cinsiyet ve ilişkili meselelerin de uluslararası politikanın, küresel ekonomilerin ve devletlerarası ilişkilerin anlaşılması hususunda analizlere dâhil edilmesidir. Bu amaç doğrultusunda feminist ULİ çalışmacıları, disiplinin en temelinde yer alan devlet kurumu ile egemenlik ve güvenlik nosyonlarını feminist bir bakış açısını kullanarak yeniden yorumlamayı amaçlamaktadırlar. Kabataslak bakıldığı zaman dış politika protokollerinin geleneksel ve patriyarkal güç dengesini muhafaza eden erkek egemen yapılar tarafından oluşturulduğu ve bu nedenden ötürü özellikle cinsiyetleşen dilin yeniden inşa edilmesi ihtiyacının doğduğu görülecektir. Tam anlamıyla feminist ULİ’ye dair bir tanım yapılması gerekirse: ‘‘Feminist dış politika; bir devletin diğer devletlerle ve hareketlerle olan ilişkilerini toplumsal cinsiyet eşitliğine öncelik verecek ve kadınların ve geleneksel olarak ötekileştirilmiş diğer grupların insanlık haklarını koruyacak şekilde tanımlamasını, bu vizyona ulaşmak için önemli kaynaklar tahsis ederek ataerkil ve erkek egemen güç yapılarının yarattığı dengesizlikleri ortadan kaldırmasını ve son olarak da feminist aktivistler, gruplar ve hareketler tarafından bildirilen bu güç dengesizliklerini tüm nüfuz kolları (yardım, ticaret, savunma ve diplomasi) boyunca bozmak için uygulamasını tanımlayan bir terimdir.’’
Feminist ULİ yaklaşımı salt kadınların küresel politikaya olan katkılarını ele almakla kalmaz aynı zamanda devletlerin bir dizi birbiriyle ilişkili sorunu küresel gündeme nasıl taşıdıklarına dair de birtakım sorgulamalara kapı aralar. Uluslararası politikaya ilişkin olarak da bu noktada feminist çalışmacılar; toplumsal cinsiyet eşitliğini, ayrımcılığı ve şiddeti dış politika hareket ve söylem analizlerinin temeline oturturlar. Bu noktada ise öncelikli olarak ikili cinsiyet sistemine dayanmayan, herhangi bir yanlılık barındırmayan ve güç dengesizliklerini ortadan kaldıracak yaklaşımların hayata geçirilmesinin önemine değinmişlerdir.
Bu çalışmada temel olarak; tarihsel süreçte ortaya çıkan feminist hareketlerden yola çıkılıp felsefi birtakım bakış açılarından da yararlanılarak kadının diplomasideki yerine dair düşünceler değerlendirilecektir. Özünde kamusal-özel dikotomisi yer alan ve dış politika sahası dışında değerlendirilen kadına yönelik her türlü şiddet ve ayrımcılık eylemleri, Türkiye’nin de taraf olduğu bölgesel bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun kapsamında incelenecektir. Bunları takiben, son döneme damgasını vuran Las Tesis danslı protesto gösterileri, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun temel alınarak feminist ULİ bakış açılarından yola çıkılarak incelenecek ve dış politika meselelerinin toplumsal cinsiyete dair eylem ve söylemler konusundaki eksikliklerinin sorgulanması için bir kapı aralanacaktır.
Bu çalışma bağlamında temelde sorgulanacak argüman ise; İstanbul Sözleşmesi gibi bölgesel karakteristiğe sahip ve tüm dünya ülkelerini bağlayıcı olmayan bir sözleşme ile Türkiye’yi bağlayıcı nitelikte olan 6284 Sayılı Kanun’un feminist ULİ teorisi bağlamında değerlendirilmeleri sonucu, kadına yönelik şiddet ile kadın cinayetlerinin önlenmesi gibi küresel problemlere yönelik kapsayıcı çözüm önerilerine sahip olup olamayacaklarıdır.

1. Feminizmin Kökenleri ve Feminist Hareketler

19. yüzyılda ortaya çıkan feminist teori esasında, karşılığını ikili cinsiyet sisteminin eril yapılanmasında bulan eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına adanmış bir yasalar ve eylemler bütünüdür. Toplumun kadın ve erkek bireyleri arasında yüzyıllardır var olan ikilikle, fırsat eşitsizlikleriyle, ezilmelerle ve hak ihlalleriyle mücadele edilmesi feminist düşüncenin temelini oluşturan ana amaçtır. Teorinin oluşmasına ise, kadınların toplumsal ve bireysel var oluşlarına ilişkin tarihsel anlatıların erkek egemen bir bakış açısıyla ve toplumsal cinsiyet kategorilerine dair özcü anlayışlardan yola çıkılarak oluşturulmasının yarattığı huzursuzluk sebep olmuştur. Feminizm kadın ve erkek arasındaki tözsel eşitliğe dair bir inanıştan kaynağını alan politik bir hareket olarak toplumsal cinsiyet temelli adaletsizliklerin kökünü kurutmayı amaçlamaktadır. Feministler; toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine dair farkındalığı arttırmak ve apaçık olan adaletsizlikleri düzeltmek için alternatif kurumlar oluşturmanın yanı sıra imza kampanyaları, taban örgütü seferberlikleri, sokak eylemleri, lobicilik, anayasal değişiklikler, sivil itaatsizlik, seçim kurulu kampanyaları, yasama-yargı ve bürokrasi içinde çalışmak gibi bir dizi strateji geliştirmişlerdir.
Söz konusu bu amaçların hayata geçirilmesi noktasında ise feminist teori, araştırma metodolojisinin bağlamını oluşturan ve birer metafor olarak kullanılan dalgalardan yola çıkılarak incelenmiş ve kadınları belli tarihsel dönemlerdeki belli toplumlarda, eril hegemonyanın belli bazı araçları yoluyla tahakküm altına alan erklerin deşifre edilmesi amacını benimsemiştir. Feminizme ilişkin bahsedilecek olan bu dalgaların hemen hepsi doğal olan ile kültürel olan arasındaki hakikat iddialarına ilişkin oluşturulan ikiliklerin tamamının toplumsal süreçler yoluyla inşa edildiğini iddia etmek kaygısını güderken dinamik bir yapıya sahiptir yani geçerliliği kanıtlanmış tek bir yöntemsel araştırma düzeyinde ele alınamayacak kadar karmaşık bir düzene işaret etmektedir.
1960’ların feminist politik hareketleri sonucu ortaya çıkan Birinci Dalga feminist araştırma, kadınların eril tarih yazımında geri plana itilmiş ontolojik kayıtlarını açığa çıkarmaya yönelik bir hareketti. Aynı zamanda kadınların erkeklerle eşit siyasal haklara sahip olmaları gerektiğine ilişkin bir kavrayışa sahipti. Kadınlara da seçme ve seçilme haklarının tanınması talebi Birinci Dalga’nın köşe taşını oluşturmaktadır. 19. Yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başında şekillenen bu Dalga temelde, Mary Wollstonecraft’ın ‘‘A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Savunusu)’’ adlı kitabında belirttiği taleplerden yola çıkılarak inşa edilmiştir. Liberal feminizm olarak da bilinen Birinci Dalga feminist hareket esasında kadınların politik açıdan kazanacakları özgürlüklerin ekonomik bağımsızlığın elde edilmesini takiben sosyal ve kültürel hayattaki özgürleşmeyi de beraberinde getireceği şeklinde bir kanıya sahipti. Bu nedenden ötürü, ataerkil sosyopolitik sistemi zamandan ve mekândan azade bir yapı olarak gördüğü için eril hegemonyanın tahakküm düzeneklerine bir müdahalede bulunmamıştır. Bu Dalga’ya tabi feministler Aydınlanmacı düşüncenin dilini kullanarak modernleşmeci hareketlenmelerin yaşandığı yıllarda hak taleplerini dile getirmişlerdir.
Birinci Dalga feminist hareket, 1960 sonrası dönemde İkinci Dalga feminizm konsepti içinde beliren radikal, Marksist-sosyalist ve siyahi feminist hareketler tarafından eleştirilere tabi tutulmuştur. ‘Farklı kadınların farklı hayatları’ İkinci Dalga’nın özünü oluşturmaktadır. Marksist-sosyalist feminizm kadının ev içi emeğinin görmezden gelinmesinden yola çıkarak kadın-erkek eşitliği meselesine sınıf sorunu temelinde yaklaşır. Kadınlık ve erkekliği birbiriyle bağlantılı değişkenler olarak ele alan Mîna Urgan da kadın-erkek eşitliği sorununu sosyalist analize tabi tutarak ‘‘Doğru dürüst bir sosyal düzende, sınıflar arasında eşitlik kurulunca, bütün kadınlar haklarına kavuşacak.’’ demiştir. Bu da açık bir şekilde cinsiyete ilişkin ayrımların ortadan kalkmasıyla birlikte sınıflardan azade bir toplumsal düzenin inşasına katkıda bulunulacağına işaret etmektedir. Kartal ise, sosyalist devrim gayesine zarar vereceği endişesiyle sol hareketin kadın hareketine mesafeli durduğundan bahsetmektedir. Bazı İkinci Dalga Marksist çalışmacıları da kadının ev içi emeğinin görünmezliği temelinde Marksist kuramın epistemolojik yapısının yeniden inşa edilmesi gerektiğinin altını çizmişlerdir. Liberal feminizm ile Marksist-sosyalist feminizmin eksikliklerine bir tepki olarak ortaya çıkan radikal feminist yaklaşım ise esasında, kadınlar üzerindeki eril tahakkümün ataerkil toplumsal düzenekler yoluyla devam ettirilen bir sosyokültürel sistem sorunu olduğuna işaret etmiştir. Siyahi feminist hareket ise, cinsiyet temelinde etnisite ve renk ayrımının karşılıklı etkileşimini deşifre ederek beyaz kadınlara tanınan hakların siyahi kadınlara tanınmadığı noktasından hareket etmiştir.
İkinci Dalga’nın meydana getirdiği en mühim gelişme ise özcü bir anlayışla bedenselleştirilen biyolojik cinsiyet mefhumu temelinde, toplumsal cinsiyeti ve toplumsal cinsiyet kategorilerine tabi olarak oluşturulan rol dağılımlarını toplumsal olarak inşa edilmiş kimlikler olarak teşhir etmesiydi. Bu Dalga’ya tabi feministler verili kadın-erkek kategorilerinin varlığından yola çıkarak biyolojik cinsiyet (sex) ile toplumsal cinsiyet (gender) ayrımına gidilmesini savundukları için biyolojik cinsiyetin öncüllüğünün yeniden üretilmesi tuzağına düşmüşlerdir. Bu dönemde biyolojik cinsiyete bağlı olarak oluşturulan toplumsal işbölümünün esasında cinsiyetçi olan yapısı deşifre edilerek kadının evsel alanını ‘özel alan’ olarak addeden düalist yaklaşımlar eleştirilere tabi tutulmuştur. Kadınların toplumsal normlara tabiiyetlerinin tamamıyla ataerkil sisteme göre inşa edilmiş olduğu, bu Dalga aracılığıyla açığa çıkartılmıştır. Bu da kendisini özellikle, kadınların doğum kontrol uygulamaları için verdikleri mücadelelerde karşılarına dikilen eril tahakkümcü sosyopolitik düzeneklerin belirişi ile göstermiştir. Nitekim biyolojik cinsiyete dayalı bu işbölümü de sonraki zamanlarda neden kadınların erkekler üzerinde oluşturduğu baskıdan ziyade erkeklerin kadınlar üzerinde oluşturduğu baskının daha mühim bir paya sahip olduğunu açıklar niteliktedir. Biyolojik cinsiyet temelinde şekillenen bu sözde işbölümü patriyarkal iktidar edimlerinin tohumlarının ekilmesine sebep olmuştur ki eril tahakkümcü iktidar düzenekleri de devletin gelişimiyle birlikte baskıya dayalı bir sistemi meydana getirmiştir.
İkinci Dalga feminist hareket içinde beliren oluşumlar kadınların farklı kültürel, tarihi ve siyasal artalanlarından hareket ederek belli bir grup kadın için değil tüm kadınlar için harekete geçmişlerdir. Eril yapılanmaya bağlı olarak farklı kimliklere bürünen kadınlar, erkek egemen düzene karşı duydukları hoşnutsuzluğu dile getirmek maksadıyla ‘‘kız kardeşlik (sisterhood)’’ nosyonu çerçevesinde bir araya gelerek mücadelelerini şekillendirmişlerdir. Bu noktada ise, kadınlara dair olan ve baskılanan bütün konular tartışmaya açılarak politik bir kimlik kazanmış ve sorunsallaştırılan bu konulara dair toplumsal dönüşümü hedefleyen kapsamlı reform talepleri sunulmuştur. Aydınlanmacı geleneğin ve katı liberal anlayışın kamusal-özel ayrımına karşı bir duruşa işaret eden ‘kişisel olan politiktir (personal is political)’ söylemi de bu minvalde, kadın sorunlarının bireysel değil toplumsal olduğuna işaret ederek özel/bireysel addedilen konuların da politik ontolojik kavramsal setlere sahip olduklarını deşifre etmiştir. Bu söylem, kadın deneyimlerinin de politik alana aktarılmasının önemine değinmiştir. Kız kardeşlik nosyonu etrafında ‘kişisel olan politiktir’ söylemi ile örülen ağlar, nihayetinde cinselliğin, anneliğin ve iktidarın sorgulanmasına kapı aralayarak ataerkil tahakkümün her yere sirayet ettiğini açığa çıkartmıştır. Üçüncü Dalga’da karşılığını daha çok bulan ‘‘İkinci Cins’’ adlı eseriyle Simone de Beauvoir, cinsiyet rollerini analize tabi tutarak kadınlardan beklenenin ve verilen görevlerin doğal olmadığını, eril iktidar tarafından dayatıldığını ortaya koymuştur.
Eşitsizliğin zamansal ve mekânsal dağılımı göz önünde bulundurulursa her feminist yaklaşımın eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik önerileri de farklılaşmaktadır. Her iki dalga feminist hareketin eksikliklerinden ve dayandıkları argümanlara yönelik eleştirilerden doğan Üçüncü Dalga feminist hareket, feminist araştırma için daha kapsamlı bir araştırma çerçevesi sunma amacı gütmüştür. Bu Dalga esasında, kamusal-özel dikotomisinden yola çıkılarak oluşturulan ev-iş bölünmesi ile kadınlara mahsus olduğu iddia edilen mefhumların, bir yandan toplumsal cinsiyet ilişkilerinin karmaşıklığına işaret ederken bir yandan da eril/dişil ayrımı uyarınca ikili cinsiyet yapısının tahakkümcü düzeneklerinin devamını garantilediğini söylemektedir. Her ne kadar bütün feministler kendilerini post-yapısalcı olarak nitelendirmeseler de çoğunluğu toplumsal cinsiyetin doğal olmaktan ziyade özgül kültürel ve tarihi sınırlar içinde sergilenen bir anlam sistemi olduğu veya sosyal ilişkiler yoluyla gerçekleştirildiği şeklindeki anlayışa katılmaktadır.
Temelde post-yapısalcı teorilerin feminist düşünceye eklemlenmesine dayanan Üçüncü Dalga yaklaşımları, Foucaultcu soykütük analizlerinden yola çıkarak toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyet ve beden gibi mefhumları tarih-dışı/söylem-öncesi kayıtların dışına alarak bu mefhumların iktidar ilişkileri ekseninde yorumlanmasına olanak sağlarken özcü anlayışı da yapıbozumuna uğratmışlardır. Nitekim böyle bir yaklaşım da tarih-dışı kadınlık ve erkeklik mefhumlarına son vererek hem kamusal-özel dikotomisinin politik sonuçlarına hem de Marksist-sosyalist feministlerin bahsettikleri ev içi emeğin görünmez kılınmasına yönelik müdahalelere iktidar ile olan ilişkiler bağlamında meşruiyet kazandıracaktır.
Kadınların deneyimlerinin yalnızca feminist kadın yazarlar tarafından dile getirilmesi, tüm kadınların özde bir olduğu yanılgısına yol açarken biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ikiliği ile kadın-erkek ikili cinsiyet sisteminin süreğenliğini olumlamaktadır. Bu nedenle de post-modern ve post-yapısalcı Üçüncü Dalga feministleri ‘feminizmin öznesinin’ tek bir kadın imgeleminden yola çıkılarak oluşturulamayacağını öne sürmüşlerdir. Diğer bir değişle, Avro-Amerikan harici kadın deneyimlerini Batılı elitist bir anlayış çerçevesinde kavramsallaştıran bir metodolojinin temelde, Batılı olmayan kadınlarla ataerkil tahakküm düzenekleri aracılığıyla ilişki kurulmasına hizmet ettiği için kabul edilmemesi gerektiğinin önemine değinmişlerdir. Öznellik ve faillik tartışmaları çerçevesinde bu metodolojik bakış, post-kolonyal ve post-yapısalcı eleştiriler odağında yapıbozuma uğratılarak feminist araştırmalarda dahi öznenin genellikle beyaz, orta sınıf, Avro-Amerikan bir ideoloji tarafından oluşturulduğunu deşifre etmiştir.
Öncesinde literatürde marjinal olarak tanımlanan cinsellik, beden ve toplumsal cinsiyet gibi meseleler Üçüncü Dalga feminist hareket ile birlikte tartışmaların odağına yerleşmeye başlamıştır. Verili ve söylem-öncesi doğal beden inşasını eleştiren Üçüncü Dalga yaklaşımları, bedensel pratiklerin çoğulluğuna bağlı olarak beden mefhumunun toplumsal olarak inşa edildiğini öne sürmüştür. Bu noktada da Üçüncü Dalga feminizm hareketi savunucusu kadınlar, söylem-öncesi dönemde doğal cinsiyet üzerine sosyokültürel olarak inşa edilmiş olan toplumsal cinsiyet mefhumlarının başlı başına kusurlu olduklarını belirtmektedirler. Sonuç olarak da cinsiyet bizatihi modern toplumsal iktidar normlarına bağlı olarak farklı toplumlarda farklı kimlikler şeklinde inşa edildiği için cinsiyetin, eril tahakkümcü iktidara direnişin bir unsuru olması mümkün değildir.
Sonuçta post-yapısalcı teorilerin Üçüncü Dalga feminist hareketler özelinde teoriye sunduğu katkılar kendini üst anlatıların reddinde bulmuştur. Üst anlatıların da diğer anlatı türleri arasında yer aldığı ancak farklı yerelliklere, farklı öznelliklere ve farklı deneyimlere yer tanımadığından ötürü eleştirel bir şekilde ele alınması gerektiği öne sürülmüştür. Her üç dalgayı takiben ise 2008’li yıllardan beri gündemde olan ve temelde sosyal medya aktivizminin sokak eylemleri ile kişisel ve toplumsal hak taleplerini örgütlemek konusundaki yükselen gücü ile karakterize bir Dördüncü Dalga feminist hareket ortaya çıkmıştır. Bu hareket, bu çalışma kapsamında incelenecek olan Las Tesis eylemlerinin analizi açısından ayrı bir önem arz etmektedir. Ayrıca kamusal-özel ayrımına tabi tutulması imkânsızlaşan Dördüncü Dalga feminist hareketten yola çıkılarak söz konusu bu dikotominin kadınların siyasi arenadaki konumlarına etkilerinin ele alınmasına verilecek öncelik, uluslararası feminist hareketin öncüllerinin daha net bir şekilde anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

1.1. Kamusal-Özel Ayrımı Bağlamında Yurttaşlık ve Dördüncü Dalga Feminizm

Latin dillerinde herkesin erişimine açık alanları ifade etmek için kullanılan ‘public’ terimi yani kamusal alan, kökenini Antik Yunan’dan almaktadır. ‘Oikos’ teriminde anlamını bulan özel alan ise kimliğini, siyasetin yapıldığı kamusal alandan ayrışmasında bulmaktadır. Söz konusu bu ayrım, Aristoteles’in ‘‘Politika’’ adlı eserinde de karşılığını bulmaktadır. Bu kitabında Aristoteles, toplumu yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayırmakta ve kadını erkeklere göre daha ikincil bir plana yerleştirmektedir. Adeta organizmacı devlet anlayışının bir yansımasının görüldüğü bu eserde filozof, ev ekonomisinin temellerinden yola çıkarak bir toplumsal düzenin nasıl oluşturulacağının haritasını çizmektedir. ‘‘Ev içindeki işleri erkek yapmaz.’’ diyen Aristoteles açık bir şekilde kadınları özel alana hapsetmekte ve özel alanın politik işlevselliğine vurgu yapan söylemleri dışlamaktadır. Böyle bir söylem aynı zamanda kadınların ev içi emeğini görünmez kılan eril tahakkümcü iktidar düzeneklerinin de olumlamasını yapmaktadır. Platon ise ‘‘Devlet’’ adlı eserinde devlet yönetimi konusunda her iki cinse de yeteneklerin eşit derecede dağıtıldığını, her iki cinsin de tüm işlere iştirak ettiğini ancak yine de kadınların erkeklerden daha zayıf olduğunu söylemektedir.
Yurttaşlık kimliği bağlamında, siyasetin yapıldığı kamusal alana kimlerin dâhil olabileceği belirlenirken bu süreç aynı zamanda bir dışlama mekanizması olarak da işlev görür. Modern devlet pratikleri içinde ise tam yurttaşlık protokolü ulusu kuran heteroseksüel erkekleri kapsarken eril söylemin dışladığı etnik azınlıkları, göçmen ve mültecileri, eşcinsel erkekleri, yoksulları ve kadınları dışlayarak kamusal alana özgü kılınan siyaseti salt erkek egemen bir hüviyete tabi kılan düzenekler geliştirir. Modern toplumsal düzende dahi kamusal-özel dikotomisi antikitedeki anlamından yoksun kılınmamıştır. Modern devlet sistemlerinin de temelini oluşturan antik özcü yaklaşımlar kamusal ve özel alana mahsus kılınan deneyimleri, tek bir kadın kimliği etrafında hareket ederek tarih-dışı söylemlere dayalı bir şekilde oluşturulan kadınlık ve erkeklik mefhumlarına bağlı bir yurttaşlık tanımı etrafında ele almaktadır. Ancak kadınların yurttaşlık deneyimlerini belirleyen unsurlar tek bir kadın kimliği ile sınırlanamayacak kadar çoktur. Sınıf, etnisite, engellilik durumu ve cinsel yönelim gibi değişkenler kadınların yurttaşlık deneyimlerini belirlemektedir.
Modern toplumsal düzenin kamusal-özel ayrımı, Sennett’in modern toplumlardaki evin ‘bir sığınma ve huzur mekânı’ olarak işlev gördüğü şeklindeki düşüncesiyle paralel olarak kadınların özel alandaki ‘kamusal alana mahsus kılınan’ politik deneyimlerini göz ardı etmektedir. Bu bakış açısıyla hareket eden Sennett, evi güvenliğin coğrafyası olarak kavramsallaştırır. Lakin böyle bir anlayış, aile içi şiddet ve ev içi emeğin görünmezliği gibi meselelerin karşılığını bulacağı politik zemini salt kamusal alana endeksleyerek özel alanın politik kimliğini yok etmektedir. Bu tür yaklaşımlar, temelde kamusal-özel dikotomisinden yola çıkarak emeği toplumsal cinsiyetlendiren ve politikayı eril tahakküme maruz bırakan ikili cinsiyet sisteminin pratikleriyle bir bütün oluşturmaktadır.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini körükleyerek eril tahakküm düzeneklerinin kadınları beden, emek, cinsellik ve politika mefhumları bağlamında baskı altına almasına neden olan kamusal-özel dikotomisi ise post-modern bir metamorfoza uğrayarak Dördüncü Dalga feminist hareketin sosyal ağlar yoluyla dolaşıma girmesi sayesinde sekteye uğratılır. Bu Dalga temelde, kadınların tıpkı İkinci Dalga’daki kız kardeşlik nosyonunda olduğu gibi bu sefer sosyal medya platformları aracılığıyla bir araya gelmelerini, ‘hashtag aktivizmi’ bağlamında deneyimlerini paylaşmalarını, hakları için mücadele etmelerini ve örgütlenmelerini sağlamaktadır. Söz konusu bu sanal dalga, farklı toplumlarda yaşayan farklı kimliklere sahip kadınların ortak koşullarını, sorunlarını ve sınırlarını tanımalarına olanak sağlarken karşılıklı destek ağları oluşturarak sosyal-siyasal-hukuki haklar ekseninde ‘bilinç yükseltme’ pratiklerini mümkün kılmakta ve örgütlü feminist mücadeleye ön ayak olmaktadır. Böylesine bir mücadele ağı ‘‘#MeToo, #BelieveWomen, #WhyIDidNotReport, #WomensReality, #TimesUp, #NoMoore, #NeverMoore, #MeAt14, #EverydaySexism, #ToTheGirls, #WhyIStayed, #HeForShe, #YesAllWomen, #EffYourBeautyStandards, #Fem2’’ şeklinde sosyal medya platformlarında oluşturulan etiketlerde karşılığını bularak post-modern sosyal protestoların önünü açmıştır. Bununla beraber böylesine küresel çapta seyreden feminist bir örgütlenme, geleneksel ULİ disiplininin söylemleri, teorileri ve pratikleri tarafından dışlanan kadın ve kadınlık deneyimlerinin uluslararası platformlarda yankı bulmasını sağlamıştır. Bu sayede denilebilir ki, ‘aile içi şiddet, iş yerinde cinsel taciz, LGBTİ+ şiddeti, mültecilere yönelik şiddet ve nefret suçları’ gibi göz ardı edilen meselelerin de uluslararası politikaya taşınmasının yolu açılmıştır.
Sosyal bilimciler ise dikkatleri küçük düşünmeye çekmişlerdir. Onlara göre, bir sosyal hareketin hedefleri genişlediği, odağı merkezileştiği ve statükoya tehdidi arttıkça bu tür bir sosyal hareket başarılı olmaya daha az yatkın olacaktır. Lakin bahsi geçen tüm feminist düşüncelerin odak noktasında yer alan toplumsal cinsiyetlendirilmiş roller, görevler ve var oluş biçimleri temelde kamusal ve özel addedilen alanların hepsinin işleyen çarklarına sirayet ettiğinden ötürü; statükonun hepsine birden topyekûn savaş ilan edilmeden, yeniden inşacı feminist perspektif harekete geçirilmeden herhangi bir toplumsal kazanımın feminist amaçlar bağlamında elde edilmesi mümkün gözükmemektedir. Nihayetinde toplumsal cinsiyet eşitliği ekonomide, politikada, eğitimde ve kişisel ilişkilerde bambaşka alanların muazzam dönüşümünü gerektirir.
Feminist hareketlerin kamusal-özel ayrımı bağlamında ULİ disiplini içerisindeki eril tahakkümcü iktidar düzeneklerine dair sorgulamalarının anlaşılması için disiplinin üç temel tartışması ele alınmalıdır. Bu nedenden ötürü çalışmanın bu kısmında ULİ disiplinine ışık tutan ilk üç temel tartışmaya ve üçüncü tartışma kapsamında feminist hareketlerin disipline entegrasyonu sürecine değinilmesi önem arz etmektedir. Salt ilk üç tartışmaya odaklanılması her ne kadar bir sınırlılık oluştursa da bu çalışmanın geniş kavramsal yorumlamaları açısından bu kısıtlılık bir zaruret teşkil etmektedir.

2. Feminist ULİ Teorisinin Oluşumuna Yön Veren Tartışmaların Değerlendirilmesi

Feminist düşüncenin 19. yüzyılda sosyal bilimlere girişini takiben 20. yüzyılın başlarından itibaren kadın meseleleri uluslararası çapta tartışılmaya başlanmıştır. ULİ disiplininin kendini feminist bakış açılarına en son açan sosyal bilimlerden birisi olmasından ötürü feminist ULİ teorisi ancak 1980’lerde, disiplinin gündemini meşgul eden konulara dair alevlenen tartışmalar sonucu belirmeye başlamıştır. Alanın önde gelen isimlerinden biri olan Tickner ise teorik ve pratik açıdan ULİ disiplini içinde bir toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hüküm sürdüğünü belirterek feminist ULİ teorisinin oluşumuna ve önemine değinmiştir. Bu da ULİ disiplininin, kendisini içeriden en çok eleştiren disiplinlerden birisi olduğu hakikatine olan vurguyu güçlendirecek bir yargıya işaret etmektedir. Tickner’ın söz konusu eleştirilerinden yola çıkılarak da denilebilir ki feminist ULİ teorisi temelde, siyasi iktidar düzeneklerini yönlendiren kurucu unsurların erkekler olmasından ötürü kadınların gelişimlerinin, değişimlerinin, rollerinin, görevlerinin ve deneyimlerinin eril hegemonya tarafından sınırlandırılmasını masaya yatırmaktadır. Bunu yaparken de feminist düşünüşün ortaya çıktığı sosyopolitik zemini göz ardı etmemekte, ulusal sınırları aşan kadın örgütlenmelerine ve kadın hareketlerine de atıfta bulunarak kendisini anlatmaktadır. Feminizmin disiplinde belirişine tanıklık eden 1980’li yılları takiben de uluslararası sistemde yaşanan değişikliklere bağlı olarak tanımlar, kavramlar ve kuramlar yeniden ele alınmaya başlanmıştır. Bu noktada, kadını sınırlayan ve baskılayan küçük ölçekteki konular da disiplinin tartışma ortamına yansıma imkânına kavuşmuştur.
ULİ’ye yönelik feminist eleştirilerin ortaya çıkış motivasyonunu ise, disiplinde feminizmin belirdiği üçüncü tartışma (third debate) haricindeki ilk iki tartışma süresince çözümlenemeyen yöntemsel ve pratik meselelerin varlığı oluşturmuştur. Disiplinin geleneksel normlarının sorgulandığı bu dönemde disiplin, erkek eğilimli ve toplumsal cinsiyete duyarsız olmakla itham edilmiştir.
ULİ’nin kurucu tartışması (founder debate) olarak nitelendirilen idealizm-realizm çatışması , tartışmanın doğacı varsayımları nedeniyle realizmin hâkim paradigma olmasıyla sonuçlanmıştır. İnsanın doğası gereği kötü olduğu varsayımından yola çıkan realist teorisyenler ve uygulayıcılar, uluslararası politikayı anarşik bir düzlem üzerine inşa etmişlerdir. Kültürün eril sistem ile olan ilişkisini gün yüzüne çıkartan eleştirmenler de eril tahakküm unsurlarına bağlı oluşturulan sistemin yapısal olarak da sorgulanması gerektiğini belirtmektedirler. Nitekim bu inşa, eril olanın ‘doğal’ olduğu sayıltısını dayatmaktadır.
Realist tartışmayı güçlendiren ana unsurlar, Machiavelli ve Hobbes gibi eril düşünüş ve eyleyiş pratiklerini uluslararası sistemin anarşik yapısını olumlayacak düzeyde doğal olarak lanse ettiren kişilerin eserlerinden oluşmaktadır. Machiavelli’nin ‘‘Prens’’ adlı kitabı incelendiği zaman eser boyunca yazarın en belirgin düşüncesinin, yönetim sistemlerinin oluşturulması, yıkılması ve yeniden inşası süreçlerinde devlet sistemini teşkil eden temel düşüncenin uluslararası sistemin anarşik yapıda olduğu argümanını esas alan realist düşünceye dayandığı görülecektir. ‘‘Öyleyse, bir prensin savaş, savaş düzeni ve savaş disiplini dışında başka herhangi bir amacı, herhangi bir düşüncesi olmamalı, bunun dışında hiçbir şeyi uğraşı olarak benimsememelidir. .. Devleti yitirmene yol açan ilk neden, bu uğraşı ihmal etmektir; devleti ele geçirmeni sağlayan neden ise, bu uğraşın ustası olmaktır.’’ diyen Machiavelli, çok net bir biçimde realist güvenlik anlayışının uluslararası politik sisteme entegre edilmesi gerektiği düşüncesini desteklemektedir. Hobbes da Machiavelli ile aynı düşünüş temelinde ilerlediği ‘‘Leviathan’’ adlı kitabında, realist tartışmanın en belirgin ve güçlü argümanlarını destekleyecek örnekleri sunarak insan doğasının temelde vahşi, kötü ve acımasız olduğunu varsayar. Bu temel düşünceden yola çıkan Hobbes aynı zamanda, devletin esas oluşum amacının bireysel güvenlik olduğunu öne sürerek tek tek bireylerin birbirlerine yönelik tehditlerinin tek bir üst unsur tarafından yönlendirilmesinin tüm çatışmaları kontrol altına alacağı düşüncesiyle hareket etmiştir. Feminist çalışmacılar ise Hobbesçu temel varsayımlar etrafında yürüttükleri eleştirel sorgulamalar ışığında, uluslararası politikadaki realist prensipleri şekillendiren insanın doğası gereği kötü olduğu şeklindeki söylemin erkek doğası temel alınarak oluşturulduğunu belirtmişlerdir.
ULİ disiplininin arketipik olarak savaş, savaşın önlenmesi gibi kavramlara odaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim modern zamanlardan beri gelişen ‘risk toplumu’ söylemi, egemen devletlerin dışarıdan gelecek tehdit ve tehlikelere karşı kendi halklarının güvenliğini sağlamaları amacıyla zaman zaman başvurdukları şiddet eylemlerini meşrulaştırabilmelerinin yolunu yapmaktadır. Bu durumda güvenlik nosyonu ile ilişkili bireysel hak talepleri etrafında şekillenen tedbirler, siyasal iktidarın ‘ahlaki şansını’ çok da zorlamadan kendi halkının güvenliğini sağlamak uğruna başka hayatlara kast etme hakkını kendinde görmesi algısını oluşturacaktır. Buna ek olarak, 11 Eylül sonrası döneme ilişkin küresel politikaya dair analizlerin yapıldığı çalışmalarda, hem Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yetkililerinin hem de saldırıları gerçekleştiren El-Kaide mensubu teröristlerin post-apokaliptik niteliklere sahip söylemlerinin ve eylemlerinin, küresel politikaya sirayet etmiş olan realist güvenlik ve şiddet nosyonlarının olumlamasını yaptığı gözler önüne serilmektedir.
Realizme dayalı anarşik bir uluslararası düzen tasvirinin, dış politikanın ve güvenlik politikalarının feminizm gibi etik açılımlar ile özgürlükçü mesajlara dayanan ve etik dış politika temelinde uluslararası ilişkilerin iyi yürütülmesi için merkezi önem arz eden unsurların yürürlükte kalmasını daha az mümkün kıldığı görülmektedir. Bununla birlikte, idealist tartışma her ne kadar realizme karşı güç kazanmış olsa da insana dair gerçekleri doğru yorumlayamamış ve bu, her iki tartışma metodunun da eleştirilmesine neden olmuştur.
Bu döneme damgasını vuran ikinci tartışma (second debate) ise gelenekselcilik-davranışsalcılık tartışması olmuştur. Bu, esasında bilginin nasıl elde edilmesi gerektiği ile alakalı olan metodolojik bir tartışmadır. Doğa bilimlerinin kullandıkları pozitivist yöntemlerin sosyal bilimlere de entegre edilmesi gerektiğini savunan bu tartışma, 1970’lere doğru önemini yitirmiştir. Tartışmayı yürüten davranışçı teorisyenler, esasında pozitivist paradigmaya yaslı olarak uluslararası politikada ölçülebilir olan etmenlerin önemine vurgu yaparak nesnel olarak ölçümlenemeyen değişkenlerin önemini indirgemişlerdir. 1990’lı yıllara gelindiği zaman post-pozitivist paradigmaya geçiş ile birlikte pozitivist metodoloji terk edilmeye başlanmıştır. Bu dönüşümle beraber geleneksel ULİ disiplininin teori ve uygulama alanında yer almayan alçak politika (low politics) konuları olan çevre sorunları, azınlık hakları, azgelişmişlik, yeni kurulan devletler, insan hakları, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, küreselleşme, nüfus artışı ve buna bağlı oluşan göç, insan kaçakçılığı ve cinsiyet temelli sorunlar da disiplinin inceleme alanına girme imkânı kazanmıştır. Bu dönüşüm ile birlikte feminist teori de ULİ disiplini içinde kendisine bir yer edinmiştir.
Üçüncü tartışma (third debate) olarak adlandırılan bu pozitivizm-postpozitivizm tartışması ULİ disiplinine yeni teorik perspektifler kazandırarak uygulama alanında da birtakım yeniliklerin önünü açmıştır. Bu yeniliklerin başında, ‘özel alanın aktörü’ olarak görülen kadınların kamusal platformlarda boy göstermeleriyle birlikte disiplinde yaşanan değişim rüzgârı gösterilebilir. Bu gelişmeler feminist düşüncenin ve kadınların uluslararası politikadaki aktörler (devletler ve uluslararası örgütler) tarafından daha fazla dikkate alınmasının önünü açarak geleneksel ULİ disiplinini adım adım yapısal bir dönüşüme doğru yönlendirmiştir. Bu dönüşüm neticesinde feministler, alanın temel kavramlarının ve alana hâkim yaklaşımların esasında eril tahakkümcü iktidar düzenekleri doğrultusunda oluşturulmuş oldukları gerçeğini de açığa çıkartmışlardır.
Bazı çalışmacılara göre, 1970’lerden itibaren pozitivist araştırma felsefelerinin ULİ disiplininde yaygınlaşmaya başlamasıyla birlikte feminist bakış açılarının alanda temsilinin gecikme göstererek alandaki yapısal reformların neden 1990’lı yıllardan itibaren gözle görülür hâle geldiği anlaşılır olmuştur. Feminizmin 1980’lerin sonlarına doğru alana giriş yapmasıyla birlikte ise feminist teori, pozitivist yaklaşımlara direnen post-pozitivist bir yaklaşım olmayı sürdürmüştür.
Feminist ULİ teorisyenleri, bir yandan toplumsal cinsiyetlendirilmiş devletlerin kurucu özelliklerini ve kimliklerini araştırırken bir yandan da söz konusu devletlerin kadınların ve erkeklerin yaşamları için ne gibi uygulamaları hayata geçirdiklerini araştırmışlardır. Bunun yanı sıra neden devletlerin dış politikalarına hegemonik maskülenlik (hegemonic masculinity) bağlamında meşruiyet kazandırıldığı ile neden daha çok erkeklerin savaşlarla ilişkili olduğu gibi kurucu sorulara da çalışmalarında yer vermişlerdir. Bu sayede, söz konusu kurucu soruların ULİ disiplini kapsamında daha önce sorulmadığını da açığa çıkartmışlardır.
ULİ disiplinindeki feministler, kadınların gündelik yaşam deneyimleriyle devlet düzeyindeki ve küresel düzeydeki politik ve ekonomik güç unsurlarının kurulumunu ilişkilendirmektedir. Bu çalışmacılar, uluslararası politikalar ve dünya ekonomisi ile toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri arasındaki karşılıklı ilişkiden yola çıkarak söz konusu yapıların birbirlerini nasıl etkilediklerini açıklamaya çalışmaktadırlar. Böylelikle, etnisite ve kültür ile birlikte toplumsal cinsiyeti de içeren kimlik meseleleri feminist araştırmaların merkezinde yer almaya başlamıştır.
Feminist çalışmacılar ULİ disiplinine geleneksel olanların aksine daha farklı açılardan yaklaşmaktadırlar. Disipline yönelik feminist yaklaşımların her biri kendi bakış açısından yola çıkarak uluslararası politikaya ilişkin bakış açıları oluşturmaktadır. Örneğin lens metaforunu kullanan bazı çalışmacılar, toplumsal cinsiyet gibi alternatif bir bakış açısının odağa alınması yoluyla geleneksel olarak sunulan uluslararası politika değerlendirmelerine farklı bir betimleme unsuru getirmektedirler. Nitekim toplumsal cinsiyet, uluslararası politik pratiklerin üretiminde ve yasallaştırılmalarında önemli bir rol oynamaktadır. Bu noktada da kendisini dünya politikasının objektiflerini yakalayan bir unsur olarak yansıtan realizmin, kadınları görmezden gelen anlayışı nedeniyle gerçekliğe dair bakışının seçici ve taraflı olduğu hakikati belli olmaktadır. Realizmi bilhassa patriyarkal yapan şey ise uluslararası politikada egemen devletleri ana aktör olarak kabul eden eleştirilemez bakış açısıdır. Devlet ise, kadınları patriyarkal kamusal-özel ayrımı bağlamında şekillenen ve duyguların, özelin ve politik olmayanın dünyası olan domestik alana hapseden maskülen bir yapıdır.
Kadınların görünür kılınmasını takiben realizmin kalbinde yatan kurucu unsurların yeniden inşa edilmesi bir zorunluluk olmuştur. Realizmin kadınları görünmez kıldığına ilişkin eleştiri ise, realizmin salt erkeklere odaklandığını söylemekten ziyade geleneksel ve patriyarkal bakış açısının kadını özel addedilip politik olandan soyutlanan alana hapsettiğinden yola çıkmaktadır. Buradan anlaşılacağı üzere tüm problem esasında, realizmin liberalizmden almış olduğu kamusal-özel ayrımının kendisidir. Bu bağlamda açıkça görülecektir ki toplumsal cinsiyet, belirli sosyal organizasyon formlarına meşruiyet kazandırılması veya bu formların haklı çıkarılması için hizmet eden bir ideoloji veya söylemdir. Toplumsal cinsiyet doğal veya öz olmaktan ziyade sosyal bir fenomen olduğu için, toplumsal cinsiyet ilişkileri ve toplumsal cinsiyet farklılıklarına atfedilen anlamlar önemli olarak değişken ve akışkandır. Bu ilişkiler, özel veya karşılıklı mutabakata bağlı oldukları kadar devletin müdahalesine ve düzenlemelerine de konu olmaktadırlar. Bu noktada ise dünya çapındaki kadın grupları ve sivil toplum kuruluşları (STK), bir yandan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini haklı gösteren ve yeniden üreten kültürün, dinin ve kimliğin talepleriyle mücadele ederken bir yandan da toplumsal cinsiyet mücadelelerinde hak taleplerinin dilinden faydalanmaktadırlar. STK’lar gittikçe artan bir şekilde hem savunuculuk çalışmalarındaki taleplerini insan hakları dilini kullanarak çerçevelemekte hem de belirli ülkelerdeki insan hakları sözleşmelerinin izlenmesine ve uygulanmasına dâhil olmaktadırlar. Bu noktada ise, toplumsal cinsiyetin bir yandan da kişisel hayatın mikro-politikası ile ilintili olarak politize edildiği göze çarpar.
Anlaşılacağı üzere feminist ULİ teorisi, küresel adaletsizliklerin etik dönüşümlerine dikkat vererek devlet dışı aktörlerin, ulus aşırı güçlerin ve bireylerin çalışılmasında önemli yeri olan bir unsurdur. Bu dönüştürücü feminist dış politikanın yeni pratiklere, aktörlere, politikalara ve etik çerçevelere karşı hassas olması gerektiği ise aşikârdır. Ulus-ötesi kimlik tanımlamaları ile ‘kişisel olan politiktir’ söylemi etrafında birleşen ulus aşırı kolektif feminist yapılanmalar, alçak politika kavramları etrafında kümelenen grupların ve sorunların transatlantik ve küresel tartışmaların konusu olmalarını sağlamıştır. Çok uluslu devrimci ve yeniden inşacı hareketlenmeler çerçevesinde oluşan kavramların küreselleşen dünyanın liberal ve neo-liberal ekonomi politiğinde sarsıcı etkiler yaratmıştır. Toplum temelli halk hareketlenmeleri de, ulus-ötesi kimliklenmeler bazında farklı coğrafyaların alçak ve yüksek politika karar, uygulama ve yaptırımlarına ilişkin söz söyleme hakkına sahip olduklarını düşünmeye başlamışlardır.
Sonuç olarak, devletin rasyonalitesinin sağlanmasında bu grupların da rol oynamaya başlamasının önü açılmıştır. Buradan yola çıkılarak 2011’de imzalanan İstanbul Sözleşmesi ile bu sözleşme kapsamında oluşturulan 6284 Sayılı Kanun’a değinilmesi önem arz etmektedir. Sözleşmedeki taleplerden yola çıkan ve yıllardır süren kadın mücadelesine dair, güncel döneme damgasını vuran Türkiye’deki Las Tesis eylemleri bağlamında yazının devamında yapılacak atıflar, ulus-ötesi feminist hareketlerin bahsedilen önemlerinin anlaşılmasını da kolaylaştıracaktır.

3. Türkiye’deki Las Tesis Eylemleri Bağlamında İstanbul Sözleşmesi’nin Ulus Aşırı Feminist Analizi

Şili’de ortaya çıkan Las Tesis danslı protesto gösterileri ilk başta yerel bir niteliğe sahipti ve Şili’de artan toplumsal cinsiyet temelli şiddete vurgu yapmayı amaçlıyordu. Ancak kadına yönelik her türlü ayrımcı ve şiddet içerikli eylem ve söylemler dünya çapında bir krize işaret ettiği için eylemler kısa zaman içinde sosyal medya platformları üzerinden ilgi toplayarak farklı ülkelere de yayılmıştır. Daha önce bahsedilen sosyal medya üzerinden yayılan feminist kampanyalarda olduğu gibi, Las Tesis eylemleri de Dördüncü Dalga feminist hareketin sosyal örgütlenmeyi sağlama ilkesiyle ilişkilidir.
Las Tesis eylemleri ilkin 25 Kasım 2019’da Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne atıfta bulunmak amacıyla Şili’nin Başkenti Santiago’da Anayasa Mahkemesi’nin önünde gerçekleştirilmiştir. Renkli kıyafetler giyen eylemcilerin koreografileri ve söyledikleri şarkının sözleri sembolizmin güzel bir örneğine işaret etmektedir. Eylemciler yasal kürtaj hakkına atıfta bulunmak amacıyla pañuelos adı verilen yeşil eşarplar takmıştır. Şiddet gören ve kendinden haber alınamayan kadınlara atıfta bulunmak amacıyla bazı eylemcilerin ağızlarının üstü kırmızı el şeklinde boyanmıştır.
İkinci Dalga feminist hareketin temel nosyonları çerçevesinde Las Tesis eylemlerinin bu sembolizmi incelenecek olunursa yasal kürtaj hakkı, doğum kontrol haplarının yasal statü kazanması için verilen mücadeleyi hatırlatarak yıllar geçse dahi erkek egemen toplumsal zihniyetin kadın bedeni üzerindeki tahakkümünün engellenmesi konusunda çok az mesafe kat edildiği görülecektir. İkinci Dalga’nın en önemli iki atfından kız kardeşlik nosyonu hatırlanacak olunursa, Londra’daki eylemlerde şarkının sonuna eklenen “The state doesn’t support me, it’s my sisters that do. (Beni devlet değil kız kardeşlerim destekliyor.)” şeklindeki ifade daha çok anlam kazanacaktır. Eylemlerin kamuya açık platformlarda eril devlet yapılanmalarını hedef alır şekilde gerçekleştirilmesi de aynı şekilde İkinci Dalga feminist harekete, hareketin ‘kişisel olan politiktir’ söylemine atıfta bulunmaktadır. Bununla birlikte, farklı toplumlardaki farklı kadınların deneyimlerine atıfta bulunan İkinci Dalga ile kadınlık deneyimlerinin tek bir öznelliğe indirgenemeyecek derecede geniş olduğunu anlatan Üçüncü Dalga, Türkiye’deki eylemlerin bazılarında şarkı sözlerinin sonuna eklenen ‘‘İstanbul Sözleşmesi’ni uygula!’’ şeklindeki ifadede karşılığını bulmaktadır. Bu da ulus-ötesi feminist hareketlerin yerel/bölgesel bağlamdan kopmadığını gösterdiği için önemlidir.
Las Tesis danslı protesto gösterileri en genel anlamıyla toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık ve şiddet içeren eylemlere ve söylemlere karşı uluslararası feminist bir mücadele için bir kez daha çağrı yapmaktadır. Türkiye’deki eylemler, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun bağlamında ele alınacak olunursa Türkiye’deki eril tahakkümcü iktidar düzeneklerinin ve ataerkil toplumsal zihniyetin dönüştürülmesi için önemli bir hamle olarak görülebilir. Nitekim ‘Türk aile yapısına ve geleneklerine aykırı’ denilerek toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışını temel alan mekanizmalar ile uygulamaların hayata geçirilmesinin engellenmesi , söz konusu sözleşme ve kanunun öncelediği bir noktaya referans vererek Las Tesis eylemlerindeki katılımcıların gözlerine bağladıkları siyah tülün metaforik sembolizmini açıklamaktadır. Bu siyah tül ile katılımcılar siyasal iktidarın, mahkemelerdeki yargıçların, ana akım medya kuruluşlarının ve toplumun muhafazakâr kesimlerinin görmezden geldikleri; altında toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ve şiddet içeren eylem ve söylemlerin yer aldığı olgulara atıfta bulunmaktadırlar.
Las Tesis eylemlerinin Türkiye ayağında kendisine özel önem verilen İstanbul Sözleşmesi, antikiteden bu yana yurttaşlık pratiklerini yerine getirme yetkisi olduğu iddia edilen tek grup olan heteroseksüel erkekler dışındaki göçmen ve mülteciler ile LGBTİ+ bireylere verdiği atıf neticesinde Türkiye toplumunun muhafazakâr kesimleri tarafından tepki toplamaktadır. Sözleşmenin toplumsal cinsiyet eşitliğine atıfta bulunarak LGBTİ+ bireyleri öncelemesi ve 6284 Sayılı Kanun’un da toplumsal cinsiyete atfı, tarih-dışı/söylem-öncesi dönemde inşa edilen biyolojik cinsiyet kalıplarını kırarak farklı cinsel kimliklere, cinsiyet kimliklerine ve cinsel yönelimlere temelde kadınlık kimliği etrafında bir hak savunuculuğu pozisyonu sağlamaktadır. Bununla beraber yine yurttaşlık pratiklerinin dışında yer aldığı iddia edilen kadınların, kamusal görünürlüklerini meydana çıkartarak ulus aşırı eylemsel pratikler ve söylemler ışığında haklarını savunmaları, aynı şekilde söylem-öncesi oldukları addedilen verili toplumsal cinsiyet kalıplarını sorgulamaya açmaktadır.
Özellikle Türkiye’deki Las Tesis eylemlerinin odak noktası olan İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 Sayılı Kanun’un önemine değinirken dünya çapında kadına karşı ayrımcılığı ve şiddeti engellemek konusunda atılan uluslararası adımlara da değinilmesi önem arz etmektedir. Bu noktada feminist ULİ teorisi kapsamında İsveç hükümetinin 2015’te feminist dış politikaya dair bir manifesto niteliğindeki yapılanması , ‘‘Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)’’ başta olmak üzere birçok uluslararası sözleşmenin gereklerini yerine getirir niteliktedir. CEDAW gibi BM öncülüğünde oluşturulup kadınların barış süreçlerine aktif katılımını önceleyen ve kadınlara karşı toplumsal cinsiyet temelli her türlü ayrımcılığı ve şiddeti engellemeye dönük sözleşmeler, uluslararası feminist mücadelenin somut kurumsal örneklerini teşkil etmektedir. CEDAW, eşitsizliği ve adaletsizliği besleyen geleneksel toplumsal cinsiyet anlayışı ve toplumsal cinsiyet rollerinin değiştirilmesi talebi konusunda belli bir mesafe kat etmiştir. Her ne kadar CEDAW önemli bir sözleşme olarak övgü almış olsa da, kadınların yaşam deneyimlerine dayalı olarak özgül haklarının sağlanması konusunda çok az etkili olmuştur. Bununla beraber CEDAW gibi sözleşmelerin küresel işbirliğini gerektiren kapsamlı yapıları, İstanbul Sözleşmesi gibi daha bölgesel düzenlemeleri gerektiren sözleşmelere nazaran yüzeysel kalabilmektedir. Ancak İstanbul Sözleşmesi de, CEDAW başta olmak üzere küresel işbirliği sonucu oluşturulmuş ayrımcılık ve şiddet karşıtı protokolleri dikkate almaktadır.
11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan, Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu ve Türkiye’de 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi temelde, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesine dayalı bir sözleşmedir. Hem savaş hem de barış dönemlerinde geçerli olan sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi olan 45 ülke tarafından imzalanmış ancak sadece 34 ülkede onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Kadınların her gün maruz kaldıkları cinsel, fiziksel, psikolojik ve ekonomik ayrımcılığa ve şiddete karşı önlem alınmasını, toplumsal cinsiyet eşitliğinin tesis edilmesini ve bu amaçlar doğrultusunda kapsayıcı politikaların yürütülmesini gündeme getiren İstanbul Sözleşmesi, Türkiye’de özellikle 2019 yılında artan kadın cinayetleriyle birlikte daha da tartışılır bir hâl almıştır. İstanbul Sözleşmesi’ni takiben 8 Mart 2012’de onaylanan 6284 Sayılı Kanun , öncesinde yürürlükte olan ‘‘4320 Sayılı Ailenin Korunmasına İlişkin Kanun (4320 Sayılı Kanun)’’ kadına karşı temelde toplumsal cinsiyet bağlamında her türlü ayrımcı ve şiddet içerikli eylemleri engellemek hususunda yetersiz olup salt aile içi şiddeti ele aldığı için yürürlüğe konmuştur. Bu kanun da İstanbul Sözleşmesi’ne verdiği referans ile hareket ederek toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması hususuna değinerek kadına karşı şiddetin engellenmesi konusunda atılacak adımları yapılandırmaktadır.
Sözleşme detaylı bir şekilde incelendiği zaman, toplumun tüm kesimlerinin toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık ve şiddet davranışlarının önlenmesi konusunda seferberlik içinde davranması gerektiğinin altının çizildiği net bir şekilde görülmektedir. Nitekim Madde 12’nin 4. Alt Bendinde ‘‘Taraflar özellikle gençler ve erkekler olmak üzere, toplumun tüm bireylerinin bu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddet olayının önlenmesine aktif bir biçimde katkıda bulunmasını teşvik etmeye yönelik gerekli tedbirleri alacaktır.’’ şeklindeki ibare buna kanıt oluşturur niteliktedir.
Las Tesis danslı protesto gösterileri kapsamında gündeme gelen kadın örgütlerinin sözleşme kapsamındaki rol ve sorumlulukları da Madde 9’da ‘‘Taraflar kadınlara karşı şiddet uygulanmasıyla mücadelede aktif bir rol oynayan sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını her düzeyde takdir ve teşvik edecek ve destekleyecek ve bu kuruluşlarla etkili bir işbirliği gerçekleştirecektir.’’ şeklinde belirtilmektedir. Ek olarak Madde 13’ün 1. Alt Bendinde ‘‘Taraflar bu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddet eyleminin ortaya farklı şekillerde çıkışı ve bu eylemlerin çocuklar üzerindeki etkisi ve bu şiddet eylemlerinin önlenmesi ihtiyacı konusunda halk arasındaki farkındalığın ve anlayışın arttırılması için, yerine göre ulusal insan hakları kuruluşları ve eşit haklar kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve özellikle de kadın örgütleriyle işbirliği de dâhil olmak üzere, düzenli olarak ve her düzeyde farkındalık arttırıcı kampanya ve programları yaygınlaştıracak veya uygulayacaktır.’’ şeklindeki ifade de toplumsal cinsiyet temelli şiddetin önlenmesi hususunda Dördüncü Dalga feminist konseptlerden birisi olan sosyal örgütlenme prensibine atıfta bulunmaktadır.
Uluslararası feminist mücadele kapsamında İstanbul Sözleşmesi’nin getirdiği kazanımlar toplumsal cinsiyet temelli şiddete uğrayan kadınlara mülteci statüsünün dahi verilebilecek olması noktasında daha da belirgin hale gelmektedir. Nitekim Madde 60’ın 2. Alt Bendinde bu durum ‘‘Taraflar, Sözleşme’de tanımlanan tüm gerekçelerin toplumsal cinsiyete duyarlı bir şekilde yorumlanmasını ve bu gerekçelerden herhangi biri veya bir kaçı nedeniyle zulüm görme tehlikesi söz konusuysa, başvuru sahiplerine, yürürlükteki ilgili hukuki vasıtalara göre mülteci statüsünün tanınmasını temin edeceklerdir.’’ şeklinde ifade edilmektedir. Buradan anlaşılan, post-pozitivist teorilerin ULİ disiplininde yarattığı değişim rüzgârıyla birlikte önceleri alçak politika sahasına dâhil edilen cinsiyet temelli sorunların da uluslararası kimlik kazanarak küresel mücadele ağlarının ve pratiklerinin hayata geçirilmesini teşvik edecek noktaya gelmesinin ne derece önemli bir gelişme olduğudur. Bu ayrıca, yurttaşlık kimliği bağlamında şekillenen ve salt heteroseksüel, Batılı ve beyaz erkeklere mahsus kılınan pratiklerin kapsama alanını genişletmektedir.
Sözleşmenin maksatları arasında şiddetin tüm mağdurlarına yönelik bütüncül koruyucu politikaların geliştirilmesine yer verilmesi de esasında, kadınların yurttaşlık deneyimlerini belirleyen ve hem kamusal hem özel alanlardaki deneyimlerini şekillendiren cinsiyet, sınıf, etnisite ve engellilik gibi farklı kimlik aidiyetlerinin üstünde kapsayıcı bir yol izlenmesi gerektiğinin önemine işaret etmektedir.
Literatürde önceleri marjinal addedilen beden, cinsellik ve toplumsal cinsiyet gibi mefhumların Üçüncü Dalga ile birlikte tartışmalarda yer edinmeye başlaması, bu mefhumların bir Dördüncü Dalga pratiği olan Las Tesis eylemlerinin Türkiye ayağında öne çıkartılan İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun bağlamında kamusal alana taşınmasını sağlamıştır. Bu sayede de kadınlara mahsus kılınıp baskı altına alınan ‘özel’ alana dair tüm konular politik bir hüviyet kazanarak toplumsal dönüşümü hedefleyen kapsamlı reform talepleri şeklinde ifade edilmeye başlanmıştır.
İstanbul Sözleşmesi ile 6284 Sayılı Kanun aynı zamanda; kadın cinayetlerini, kadına yönelik şiddeti ve ayrımcılığı toplumun tamamı ile kamusal yaşama mal etmek suretiyle evi bir ‘sığınma ve huzur mekânı’ olarak nitelendiren, ev içi kadınlık sorunlarının politik kimliğini görünmez kılarak politika yapımını salt kamusal alana endeksleyen Sennett düşüncesini yapıbozumuna uğratmaktadır. Bu, özel alana mahsus kılınan kadınlık deneyimlerinin karşı karşıya kaldığı ev içi şiddet gibi sorunların politik karakterine de işaret ederek bütüncül bir izleme ve önleme politikasının tesisi konusunda tüm bürokrasiyi mücadele etmek konusunda motive etmektedir. Nitekim Avrupa Konseyi çerçevesinde sınırlı da olsa seyreden böylesine kapsamlı ve geniş tabanlı feminist bir mücadele ve örgütlenme, ULİ disiplininin geleneksel teorileri tarafından dışlanan kadınlık deneyimlerini ve sorunlarını toplumsal cinsiyet temelli daha geniş bir düzlemde ele alarak uluslararası siyasi arenayı yapısal dönüşüme uğratmak konusunda bir başarı sağlamıştır.
Feminist ULİ teorisinin gelişimiyle birlikte devlet kurumlarının ve politika yapıcıların dilinin de patriyarkal düzenekler bağlamında işlerlik kazandığını keşfeden feministlerin söz konusu eril yapıların ve dilin de dönüştürülmesi gerektiğine dair görüşleri kapsamında değerlendirilecek olunursa; sözleşmenin, taraf devletleri toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık ve şiddetin önlenmesi hususunda güdülemesi ile kadın örgütleri de dâhil STK’lar öncülüğünde etkili yasal prosedürlerin izlenmesinin takibine verdiği değer önem kazanmaktadır. Bu noktada küresel politika yapıcılar olarak beliren uluslararası örgütler ve devletleri hedef alan niteliği ile Las Tesis eylemleri, İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere kadına karşı toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık ve şiddete karşı önlem alınmasını salık veren diğer sözleşmelerle birlikte değerlendirilince eylemcilerin taleplerinin haklılığı daha çok anlam kazanacaktır.
Çalışmanın başında belirtilen ve sorgulamaya açılan temel argüman göz önünde bulundurulursa, İstanbul Sözleşmesi ile 6284 Sayılı Kanun’un feminist ULİ teorisi bağlamında değerlendirilmesi, söz konusu sözleşme ve kanunun kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri problemlerine etkili bir çözüm olanağı sundukları görülmektedir. Kısaca bu etkili çözüm olanakları değerlendirilecek olunursa söylenecek birkaç şey ortaya çıkmaktadır. İlkin; İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun, feminist kuramsal düşünüşü ve eyleyiş pratiklerini çok geniş bir siyasal ve toplumsal düzlemde ele alarak feminist mücadeleyi canlandırmıştır. İkinci olarak; salt verili kadınlık rolleri, deneyimleri ve kimliklerini kabul etmeyip biyolojik ve toplumsal cinsiyet mefhumlarını yapıbozumuna uğratarak farklı cinsel kimliklerin de taleplerini dile getirmelerine olanak sağlamışlardır. Üçüncü ve son olarak da; özellikle İstanbul Sözleşmesi ile birlikte devlet-dışı aktörlerin politika yapma ile mücadele pratiklerini deneyimleme sahasına sokulmaları yoluyla, kadınlık deneyimlerini ve kimliklerini görünmez kılan neo-liberal politik düzen içinde düzeni yapıbozumuna uğratan alternatifler oluşturularak kadınların, kadınların deneyimleri ile sorunlarının ve kadınlık kimliklerinin daha da görünür kılınması sağlanmıştır.

Sonuç

Feminist mücadele, kadınların kadın olmalarından ötürü maruz bırakıldıkları toplumsal cinsiyet temelli ayrımcı ve şiddet içerikli eylem ve söylemleri deşifre etmek ve bunların önlenmesi konusunda birey, toplum ve siyasi merciler seviyesinde politikalar geliştirilmesi esasına dayalıdır. Feminist mücadele tarihsel süreç boyunca sosyal bilimlerde yaşanan bir dizi gelişme ile uluslararası politikada yaşanan değişimlere bağlı olarak çeşitli başlıklar altında belirmiş ve bir süre sonra uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Özellikle kamusal-özel ayrımı bağlamında kadınların ev-içi emeklerinin göz ardı edilmesi ve ücrete tabi olmaması, finansal özgürlükten mahrum bırakılmaları, eğitim haklarına müdahale edilmesi, toplumsal cinsiyet rollerinin kalıpları temelinde ayrımcılığa ve şiddete uğramaları ULİ disiplini çerçevesinde bir feminist örgütlenmenin oluşturulmasını güdülemiştir. Bu süreç içerisinde BM öncülüğünde oluşturulan ayrımcılık ve şiddet karşıtı uluslararası protokoller, eril tahakkümcü iktidar pratiklerini olumlayıcı dil üzerinde inşa edildikleri gerekçesiyle sorgulanmıştır.
Realizme yön veren düşünürlerin eserlerinde açık bir şekilde ifade edilen ve kadınları kadın olmalarından ötürü özel alana hapseden, ev-içi emeği görmezden gelip ücrete tabi kılmayan, toplumsal cinsiyet kimliğinden ötürü ayrımcılığa ve şiddete maruz bırakan ataerkil söylemler ve eylemler, Şili’de olduğu gibi bütün dünyada feminist eylemleri şekillendirmektedir. Las Tesis eylemleri bu uluslararası feminist mücadelenin son örneği olarak özellikle önemlidir. Bu noktada İstanbul Sözleşmesi’nin Dördüncü Dalga feminist hareket bağlamında şekillenen kadın örgütlerinin faaliyetlerini ve uluslararası feminist mücadele pratiklerini destekler nitelikteki yaptırımları ile birlikte çoklu kimliğe sahip kadınları da kapsayıcı politikalara ışık tutan yapısı, feminist dış politika oluşturan ve oluşturmaya yönelen devletler için bir örnek teşkil etmektedir. Bölgesel bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi Türkiye özelinde değerlendirildiği vakit, sözleşmenin 6284 Sayılı Kanun’un kabulü ve Şili’de ortaya çıkıp tüm dünyada etkisini gösteren Las Tesis eylemleri bağlamında toplumsal cinsiyet eşitliğinin tesis edilmesi noktasında öncelikli konuları bariz bir şekilde sıraladığı görülecektir.

 


Kaynakça
E-Kitaplar
Hoffman, John, Gender and sovereignty: Feminism, the state and international relations, London: 2001, Palgrave.
Parpart, Jane L., Zalewski, Marysia, Rethinking the man question: Sex, gender, and violence in international relations, 2008, Zed Books.
Shepherd, Laura J., Gender matters in global politics: A feminist introduction to international relations, New York: 2010, Routledge.
Steans, Jill, ‘‘Body politics: Human rights in international relations’’, Der. Laura J. Shepherd, Gender matters in global politics: A feminist introduction to international relations içinde, New York, 2010, Routledge.
Zalewski, Marysia, ‘‘Feminist international relations: Making sense…’’, Der. Laura J. Shepherd, Gender matters in global politics: A feminist introduction to international relations içinde, New York, 2010, Routledge.
İnternet Kaynakları
Aktürk, Hüseyin, ‘‘Sivil itaatsizlik kavramı bağlamında Las Tesis eylemlerinin değerlendirilmesi’’, TESAD, 2019, https://www.tesadernegi.org/sivil-itaatsizlik-kavrami-baglaminda-las-tesis-eylemlerinin-degerlendirilmesi.html?c05854&c05854 (E.T. 02.02.2020).
Athanasia, Francis, ‘‘‘The rapist is you’: Why a viral Latin American feminist anthem spread around the world’’, The Conversation, http://theconversation.com/the-rapist-is-you-why-a-viral-latin-american-feminist-anthem-spread-around-the-world-128488 (E.T. 24.01.2020).
Avrupa Konseyi, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi, İstanbul, 2011, https://rm.coe.int/1680462545 (E.T. 24.01.2020).
BBC Türkçe, İstanbul Sözleşmesi nedir, kadın örgütleri uygulanması için neden ısrarlı, karşı çıkanlar ne diyor?, 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49473457 (E.T. 27.12.2019).
Ertuğrul, Yasemin, ‘‘Beden, özne, faillik: İkinci dalga feminizme post-yapısalcı eleştiriler’’, Birikim, 2019, https://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/9381/beden-ozne-faillik-ikinci-dalga-feminizme-post-yapisalci-elestiriler#.Xismc2gzbIW (E.T. 08.01.2020).
Eski, Beril, ‘‘İstanbul Sözleşmesi, kadına şiddeti ne kadar önleyecek?’’, BBC Türkçe, 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/08/140801_istanbul_sozlesme (E.T. 24.01.2020).
Grady, Constance, ‘‘The waves of feminism, and why people keep fighting over them, explained’’, Vox, 2018, https://www.vox.com/2018/3/20/16955588/feminism-waves-explained-first-second-third-fourth (E.T. 28.01.2020).
Hagan, Allison, ‘‘A Chilean feminist anthem decrying gender violence goes global’’, WBUR, 2019, https://www.wbur.org/hereandnow/2019/12/11/chilean-feminist-anthem-goes-global (E.T. 27.12.2019).
İnce, Feyza, ‘‘68 kuşağı, ikinci dalga feminizm ve cinsel devrim üzerine mukayeseli bir değerlendirme’’, TESAD, 2018, https://www.tesadernegi.org/68-kusagi-ikinci-dalga-feminizm-ve-cinsel-devrim-uzerine-mukayeseli-bir-degerlendirme.html?a0e979&a0e979 (E.T. 22.01.2020).
İnce, Feyza, ‘‘Tanzimat’tan erken modern Türkiye Cumhuriyeti’ne feminist hareket’’, TESAD, 2018, https://www.tesadernegi.org/tanzimattan-erken-modern-turkiye-cumhuriyetine-feminist-hareket-1868-1935.html (E.T. 22.01.2020).
Koç, Merve, ‘‘Feminizm ve feminist teoriler’’, TESAD, 2020, https://www.tesadernegi.org/feminizm-ve-feminist-teoriler.html (E.T. 27.01.2020).
Kösmene, Süleyman, ‘‘İstanbul Sözleşmesinin örfümüze aykırı mefhumları’’, Yeni Asya, 2019, https://www.yeniasya.com.tr/suleyman-kosmene/istanbul-sozlesmesinin-orfumuze-aykiri-mefhumlari_508027 (E.T. 02.02.2020).
Mevzuat Bilgi Sistemi, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 2012, https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.6284.pdf (E.T. 24.01.2020).
Resmi Gazete, Ailenin Korunmasına Dair Kanun, 1998, https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/23233.pdf (E.T. 02.02.2020).
Solak, Gözde, ‘‘Hayati öneme sahip olan 6284 Sayılı Kanun hakkında bilmeniz gerekenler’’, Listelist, 2018, https://listelist.com/6284-sayili-kanun-nedir/ (E.T. 01.02.2020).
United Nations Women, Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination against Women, 1979, https://www.un.org/womenwatch/daw/cedaw/text/econvention.htm (E.T. 01.02.2020).
Vucetic, Srdjan, ‘‘The uneasy co-existence of arms exports and feminist foreign policy’’, The Conversation, 2018, https://theconversation.com/the-uneasy-co-existence-of-arms-exports-and-feminist-foreign-policy-93930 (E.T. 31.01.2020).
Yılmaz, Ayşen, Kara, Senem, ‘‘Postyapısalcı kuram ve feminizm ilişkisine dair düşünceler: Süre giden tartışmalar: Eşitlik-farklılık ikilemi? Sentezi?’’, BÜKAK, 2010, http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=519 (08.01.2020).

Kitaplar
Aristoteles, Politika, Çev. Furkan Akderin, Say Yayınları, İstanbul, 2015.
Bahrani, Zainab, Babil’in kadınları: Mezopotamya’da toplumsal cinsiyet ve temsil, Çev. Sercan Çalcı, Kolektif Kitap, İstanbul, 2018.
Hobbes, Thomas, Leviathan veya bir din ve dünya devletinin içeriği, biçimi ve kudreti, Çev. Semih Lim, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016.
Kearney, Richard, Yabancılar, tanrılar ve canavarlar: Ötekiliği yorumlamak, Çev. Barış Özkul, Metis Yayınları, İstanbul, 2012.
Machiavelli, Nicholò, Prens, Çev. Kemal Atakay, Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2015.
Platon, Devlet, Çev. Neval Akbıyık, Lacivert Yayıncılık, İstanbul, 2011.
Tuğrul, Saime, Canım sana feda: Yeni zamanların kutsallık biçimleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.
Urgan, Mîna, Bir dinozorun anıları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019.
Makaleler
Aggestam, Karin, Bergman Rosamond, Annika, Kronsell, Annica, ‘‘Theorising feminist foreign policy’’, International Relations, 33: 1, 2019.
Biter, İlkim Tuğçe, ‘‘Uluslararası ilişkilerde feminist dış politika söylemi ve İsveç örneği’’, Alternatif Politika, 9: 3, 2017.
Doğan, Fazlı, Özlük, Duygu, ‘‘Feminist uluslararası ilişkiler ve uluslararası ilişkiler eleştirisi: Cinsiyet, devlet ve güvenlik’’, SÜ İİBF Sosyal Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 32, 2016.
Hawkesworth, Mary, ‘‘Policy studies within a feminist frame’’, Policy Sciences, 27, 1994.
Kartal, Filiz, ‘‘Kadınların yurttaşlığı ve feminist kuram’’, Amme İdaresi Dergisi, 49: 3, 2016.
Kılıç, Sinan, ”Lyotard: Fark ve çokluğun anlatısı postmodernite. Temaşa Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi, 3, 2015.
Mazurana, Dyan, Maxwell, Daniel, ‘‘Sweden’s feminist foreign policy: Implications for humanitarian response’’, World Peace Foundation & Feinstein International Center, 2016.
Özdemir, Hacı, Aydemir, Duygu, ‘‘Dördüncü dalga feminizm üzerine’’, International Social Sciences Studies Journal, 5: 32, 2019.
Peterson, V. Spike, ‘‘Rereading public and private: The dichotomy that is not one’’, SAIS Review, 20: 2, 2000.
Rorty, Richard, ‘‘Feminism, ideology and deconstruction: A pragmatist view’’, Hypatia, 8: 2, 1994.
Tanrısever, Oktay F., ‘‘Yöntem sorunu: Gelenekselcilik-davranışsalcılık tartışması’’, Der. Atilla Eralp, Devlet, sistem ve kimlik: Uluslararası ilişkilerde temel yaklaşımlar içinde, Akt. Fazlı Doğan, Duygu Özlük, İstanbul, 2017, İletişim Yayıncılık.
Taş, Gün, ‘‘Feminizm üzerine genel bir değerlendirme: Kavramsal analizi, tarihsel süreçleri ve dönüşümleri’’, Akademik Hassasiyetler, 2016.
Thompson, Lyric, Clement, Rachel, ‘‘Defining feminist foreign policy’’, ICRW, 2019.
Tickner, J. Ann, ‘‘Gendering a discipline: Some feminist methodological contributions to international relations’’, Journal of Women in Culture and Society, 30: 4, 2005.
True, Jacqui, Mintrom, Michael, “Transnational Networks and Policy Diffusion: The Case of Gender Mainstreaming”, International Studies Quarterly, 45: 1, 2001.
Tür, Özlem, Aydın Koyuncu, Çiğdem, ‘‘Feminist uluslararası ilişkiler yaklaşımı: Temelleri, gelişimi, katkı ve sorunları’’, Uluslararası İlişkiler, 7: 26, 2010.
Wibben, Annick T. R., ‘‘Feminist international relations: Old debates and new directions’’, The Brown Journal of World Affairs, 10: 2, 2004.
Wogu, Ikedinachi Ayodele Power, ‘‘Behaviouralism as an approach to contemporary political analysis: An appraisal’’, International Journal of Education and Research, 1: 12, 2013.
Yılmaz, Zehra, ‘‘Eril diplomasi kültürüne feminist bir eleştiri’’, Kültür ve İletişim, 44: 2, 2019.