Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
orta doğu
Anadolu Ajansı'ndan alınmıştır.

Türkiye’nin Orta Doğu Devletleriyle İlişkileri (1950-1979)

Giriş

Türkiye’nin Orta Doğu ile ilişkilerinin dönemsel olarak değişikliklere uğradığı söylenebilmektedir. Bu değişikliğe kaynak olarak hükümetlerin değişikliği ve dönemin konjonktürünün gerektirdiği politikalar gösterilebilir. Buradan hareketle Türkiye’nin dış politikasının hükümetlerle ilişkili olarak değişkenlik gösterdiği yorumu da yapılabilir. Örneğin 1948 ile birlikte başlayan süreçte başta ABD olmak üzere Batılı devletlerle iyi ilişkiler kurulmaya çalışıldığı söylenebilir. 1965’le birlikte Adalet Partisi batılı devletlerin güdümünde kalmanın Türkiye’yi dış politikada yalnızlaştırdığı ve itibarsızlaştırdığı düşüncesiyle Ortadoğu’daki devletlerle daha yakın ilişkiler kurulması gerektiğini savunmuştur. Bunun akabinde 1971 ara rejimi bu politikanın Türkiye’ye fayda sağlamayacağını ortaya koyarak Orta Doğu devletlerine mesafeli yaklaşmıştır.

Fakat 1973-1979 yıllarına gelindiğinde gerek Kıbrıs Barış Harekâtı gerekse dış politikada destek bulma arayışları çerçevesince yeniden bir dış politika değişikliğine gidilerek Orta Doğu devletleriyle yakınlaşmalar sürdürülmüştür. Bütün bunlardan hareketle Türk dış politikasının çeşitli nedenlerle değişkenlik gösterdiği söylenebilmektedir. Bu sebepten dolayı Türkiye’nin Orta Doğu devletleriyle olan ilişkilerinin doğrusal bir yönde ilerlediğini söylemek mümkün olmayacaktır. Genel anlamda böyle bir yorum yapılabileceği gibi devletler özelinde de durumun böyle olduğu söylenebilir. Orta Doğu devletlerinin Türkiye’ye bakışını şekillendiren temel etkenlerden bir tanesinin İsrail meselesi olduğu ifade edilebilir. Çok yönlü bir değerlendirmenin yerine belirli olay ve durumlar üzerinden yapılacak olan değerlendirmelerin ülkeler arasındaki ilişkilerin mahiyeti bakımından olumlu olacağı söylenemez. Bu sebepten dolayı gerek Türkiye’nin gerekse Orta Doğu devletlerinin birbirleriyle olan ilişkilerini belirli kıstaslar çerçevesinde şekillendirmesinin de karşılıklı olarak problemlere yol açabileceği yorumu yapılabilir.

 

1. Arap Devletleriyle Yakınlaşma Dönemi (1945 – 1960)

Türkiye II. Dünya Savaşı’nda savaş dışı kalma politikası izlemiş ve bunun bedelini yalnız kalarak ödemiştir. Hem güvenlik hem de politik kaygılar Türkiye’yi Orta Doğu’da bağımsızlıklarını yeni kazandıkları söylenebilen devletlerle yakın ilişkiler kurmak durumunda bırakmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında 7 Arap ülkesi bağımsızdı: Mısır (1922), Irak (1932), Suriye (1946), Lübnan (1945), Ürdün (1946), S. Arabistan (1926), Yemen (1918) ve 22 Mart 1945’te bu devletler bir araya gelerek Arap Birliği Paktını imzalamışlardır[1]. Türkiye bu girişimi desteklemiş ve olumlu bir gelişme olarak görmüştür. Buradan hareketle öncelikle Irak ile yakın ve dostane ilişkiler kurulmuştur. Fakat Suriye ile Hatay meselesinden dolayı gergin ilişkiler olduğu da  söylenebilir. Bu sebeple Türkiye, Suriye’nin bağımsızlığını tanımayı ertelemiştir. Irak Başbakanı Nuri Sait Paşa araya girerek tarafları uzlaştırmış, 6 Mart 1946’da da Türkiye, Suriye ve Lübnan’ın bağımsızlığını tanımıştır[2].

Türkiye’nin Orta Doğu politikası üzerinde 1948 yılının bir dönüm noktası olduğu ifade edilebilir. Batılı devletler Türkiye’nin politikasını dikkatle izlemiş ve bunun üzerinde birtakım faaliyetlere girişmişlerdir. Marshall Planı olarak bilinen, Avrupa’nın yeniden kalkınmasını öngören yardım planına 8 Temmuz 1948’de Türkiye de dahil olmuştur ve 1948-1952 yılları arasında ABD’den 350 milyon dolar ekonomik yardım alınmıştır[3]. Böylelikle Türkiye Batılı devletlere yakınlaşırken Orta Doğu’dan uzaklaşmıştır. 12 Aralık 1948’de BM Genel Kurulunun Filistin Uzlaştırma Komisyonu kurulması kararına Arap ülkeleri karşı çıkarken Türkiye Batılı ülkelerle birlikte olumlu oy kullanmış, ABD ve Fransa’yla beraber Komisyona da seçilmiş ve 28 Mart 1949’da da İsrail’i resmen tanımıştır[4]. İsrail’i ilk tanıyan devlet olan Türkiye, Arap devletlerinden sert tepkiler almıştır.

 

1.1. Orta Doğu Komutanlığı Projesi ve Bağdat Paktı

İngiltere ve ABD daha Haziran 195l’de Orta Doğu Komutanlığının yapısı konusunda uzlaşmaya varmış ve NATO’dan bağımsız fakat NATO ile yakın ilişkiler içinde olan bir yapıya karar vermişlerdir. Bölgedeki çıkarlarını korumak ve Süveyş’teki varlığı dolayısıyla Mısır ile arasındaki anlaşmazlığı gidermeye çalışan İngiltere bu projenin başına Orta Doğulu ve Müslüman bir devlet olarak Türkiye’yi getirmiş ve Orta Doğu Komutanlığının tümüyle Batı damgası taşımasını önlemek istemiştir[5]. Süveyş Kanalı üzerindeki İngiliz hâkimiyetinden rahatsız olan Mısır’ın önerileri reddetmesiyle proje rafa kaldırılmıştır. Türkiye’nin bu proje için büyük çaba sarf etmesi Mısır başta olmak üzere Arap dünyası tarafından hoş karşılanmamış ve Batı dünyasının maşası olmakla suçlanmıştır[6]. ABD, İngiltere’nin bölgedeki gücünün zayıfladığının farkındaydı fakat Truman yönetimi fazladan askeri taahhütlere girmeyi uygun görmüyordu[7]. Gerginleşen ilişkiler dolayısıyla 4 Ocak 1954’te Mısır, Türkiye büyükelçisini sınır dışı etmiştir[8].

Nisan 1954’te Türkiye ile Pakistan arasında, Karaçi Antlaşması olarak da bilinen ve askeri nitelik taşımayan antlaşmada tarafların ortak tutumlarını ilgilendirebilecek uluslararası konularda görüş alışverişinde bulunacakları, kültürel, ekonomik ve teknik konularda azami ölçüde iş birliği yapacakları belirtildikten sonra, savunma alanında yapılacak iş birliği esnek ifadelerle belirtilen Dostane İş birliği Antlaşması imzalanmıştır[9].

Türkiye ile Pakistan arasında yapılan anlaşmadan yaklaşık bir yıl sonra Türkiye ve Irak arasında güvenlik ve karşılıklı iş birliği anlaşması imzalanmış, 4 Şubat 1955’te “BM Anayasasının 51. maddesi gereğince lüzumlu tedbirlerin alınmasını icap ettiren, Orta Doğu bölgesinin sulh ve emniyetinin muhafazası ile ilgili BM azası sıfatıyla yüklendikleri büyük mesuliyetlerin bilincinde olarak, Türkiye ile Irak bu amacın gerçekleştirilmesi için anlaşmaya kanaat getirmişlerdir.” denilmek suretiyle bir anlaşma metni üzerinde mutabık kalmışlardır[10]. 23 Eylül’de Pakistan’ın, 3 Kasım’da İran’ın bu anlaşmaya dahil olması ile Bağdat Paktı resmen kurulmuştur. Mısır’ın bölgede milliyetçilik üzerinden yürüttüğü politikalar Bağdat Paktı’nı olumsuz etkilediği gibi bölgede bulunan Arap devletlerini de bu pakta mesafeli durmaya teşvik etmiştir. Böylelikle pakt beklediği etkiyi yakalayamadığı gibi Türkiye’nin Batı müttefiki görünümünün artmasına sebep olmuştur.

 

2. Orta Doğu Bunalımları ve Türkiye’nin Yaklaşımı (1956 – 1960)

1956-1960 arasında geçen süreçte Orta Doğu bulunan devletler birtakım bunalımlara sahne olmuşlardır. Türkiye’nin bu dönemdeki Orta Doğu politikaları dünya siyasetindeki konumunu etkilerken aynı zamanda Orta Doğu’da bulunan devletlerle olan ilişkilerini de etkilemiştir.

 

2.1. 1956 Süveyş Bunalımı ve Türkiye

1955 sonrası Doğu Bloğu ile yakın ilişkilerini sürdüren Mısır’ın; Çekoslovakya’yla silah alım sözleşmesi imzalaması, Çin ile diplomatik ilişki kurması ve Cemal Abdülnasır’ın Moskova’yı ziyaret edeceğini açıklaması üzerine ABD Mısır’a Asvan Barajı’nın yapımı için söz verdiği yardımı yapmayacağını bildirdi ve İngiltere ile Dünya Bankası ’da bunu destekledi[11]. Mısır, Batılı ülkelerin Asvan Barajı’nın finansman önerisini geri çekmeleri üzerine Süveyş Kanalı’nı millileştirmişlerdir[12]. Bu fiil Mısır ile Batılı devletler arasında bir gerginliğe yol açmıştır. Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi durumu Arap dünyasının Avrupa’ya meydan okuması gibi algılanabildiğinden hem Avrupa hem de Arap devletleri bu olay karşısında tavır sergilemek durumunda kalmışlardır. Arap devletleri arasında da tam anlamıyla bir bütünlük olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir. Örneğin; Irak Avrupa devletleri tarafına daha yakın bir politika izlerken Mısır Rusya’ya yakınlık göstermektedir.

Bu durum karşısında Irak, Mısır’a tepki gösterirken Suudi Arabistan, Irak’ın bu tutumunu hoş karşılamamış, Lübnan ise Mısır’ı desteklemezken karşı çıkacak bir görüntü de sergilememektedir[13]. Süveyş Kanalı’nın Mısır tarafından millileştirmesi sonucunda Arap devletlerinin bazılarının ortaya koydukları tavırlardan da anlaşılacağı üzere aralarında tam anlamıyla birlik ve beraberlik bulunmamaktadır. Irak Batı taraftarı bir görüntü sergilerken Lübnan’ın ise denge politikası izlediği söylenebilir. Cemal Abdülnasır bunalım baş gösterdiğinde Türkiye’nin arabulucu olmasını talep etmiş fakat Türkiye yapılan görüşmeler süresince Batılı devletlerin yanında yer almıştır[14]. Arap liderler kamuoyunun tepkisini çekmemek adına kasım ayında bir toplantı düzenleyerek Mısır’ın yanında yer alacaklarını bildirmelerine rağmen Cemal Abdülnasır’ın devrilmesini istemekte ve yükselen Arap milliyetçiliğini kendileri için tehdit olarak görmekteydiler[15].

ABD bölgeye yapılacak askeri bir müdahalenin ilgili tarafı Rusya’ya yakınlaştıracağı düşüncesiyle olaya temkinli yaklaşmıştır. Bu durumun farkında olan İngiltere ve Fransa doğrudan olarak değil de İsrail aracılığıyla Süveyş Kanalı’na müdahale etmeyi uygun görmüşlerdir. İsrail’in Mısır’a karşı savaş ilan etmesiyle mücadele başlamıştır ve Türkiye, savaştan sonra İngiltere ve Fransa’nın tutumunu hukuksuz olarak tanımlarken yaşanan olaylardan Cemal Abdülnasır’ı sorumlu tutmuştur[16]. Yaşanan bu olay çerçevesince Türkiye’nin tutumu Orta Doğu’da zaten bozuk durumunda olan imajını iyice zedelemiştir. Türkiye, Arap Devletleri’nin tepkileri üzerine İsrail’den elçisini geri çeksede diplomatik, ticari ilişkilerini kesmemiştir ve bu durumun böyle gelişmesi Orta Doğu’da bir tatmin yaratmamıştır.

Türkiye’nin 1958 yılına kadar tek yanlı ve ABD ekseninde bir dış politika yürüttüğü söylenebilmektedir. Fakat bu politika sonucunda doğrudan ABD ile fayda ekseninde bir ilişki kurulamadığı gibi Türkiye’yi yalnızlığa doğru sürüklediği yorumu da yapılabilir. Bu politika doğrultusunda beklediği desteği göremeyen Türkiye aynı zamanda Arap devletleri tarafından da tepkiyle karşılanmıştır. Durum böyleyken, ABD’nin 1957’den itibaren Orta Doğu’da izlediği politikalar ve Batı’dan yeterli desteği görememesi Türkiye’yi dış politikada değişim manevraları yapmak durumunda bırakmıştır[17]. Bu krizde Türkiye’nin Mısır’a karşı olan cephede yer aldığı düşünülürken ABD İngiltere ve Fransa’yı kınamış, Arap devletlerinin koruyucusu görünümü sağlayan Rusya ise bölgedeki itibarını arttırmıştır[18].

 

2.2. 1957 Suriye Bunalımı

1957 Suriye Bunalımının ilgili devletleri her ne kadar Türkiye ile Suriye olsa da arka plandaki aktörlerin Rusya ile ABD olduğu söylenebilir. Bu durumun Süveyş Krizi sonrasında Orta Doğu’da Fransa ve İngiltere’nin etkinliğinin azalmasıyla meydana geldiği ifade edilebilir[19]. Türkiye’nin 1952 yılında Rusya’nın karşısında NATO’ya üye olmasıyla Sovyetler 1957 bunalımında hem bölgede olduğunu bildiriyor hem de Türkiye’ye göz dağı veriyordu[20]. Suriye Rusya taraftarı bir görüntü sergilerken Türkiye’nin ise ABD’nin yanında bir tavır sergilediği söylenebilir. Bu olay çerçevesince Rusya’nın Suriye, ABD’nin ise Türkiye üzerinden çekişmelerini sürdürdüğü yorumu yapılabilmektedir.

Rusya’nın bölgede etkinliğini arttırmasından rahatsızlık duyan Bağdat Paktı devletleri ABD’nin Bağdat Paktı’na katılmasını istemiş fakat ABD bu teklifin İsrail ve diğer pakta üye olmayan devletlerle ilişkisini etkileyeceğini düşündüğünden reddetse de Eisenhower Doktrini’ni ilan ederek bölgedeki etkinliğini arttıracağına dair sinyal vermiş ve 1957’de paktın askeri komitesine dahil olmuştur[21]. Bu sırada Suriye yönetimi, Suriye’nin mevcut rejimini değiştirmeye çalışmakla suçladığı ABD elçilik görevlilerini sınır dışı etmiş ve bu gelişme üzerine Türkiye güney sınırına asker yığmaya başlamıştır[22]. Suriye Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı General Nizamettin emekliye sevk edilerek yerine komünist anlayışa yakın olan Albay Afif Bizri getirilmiş, Irak Kralı Faysal ve Ürdün Kralı Hüseyin Suriye’de yaşanan bu gelişmeleri tehlikeli bularak Türkiye Cumhurbaşkanı, başbakanı ve ABD’li temsilci Henderson ile görüşmüşlerdir[23].

Suriye’deki bu durumun Türkiye için ayrı bir tehdit içerdiğini söylemek mümkündür. Türkiye’nin tehdit olarak gördüğü komünizm kuzeyde Rusya güneyde ise Suriye aracılığıyla etrafını sarmaktadır. Bu durumun Türkiye’yi ABD’ye daha çok yakınlaştırdığı ve Suriye’de yaşanan gelişmelerle ilgili ABD ile karşılıklı ilişki içerisinde olmasını gerektirdiği söylenebilir. Türkiye, Suriye’deki Rus varlığının kendisi için olduğu kadar NATO ve Batı Bloğu için de tehlike arz ettiğini göstermek için yoğun çaba sarf etmiştir[24]. ABD bölgeye askeri müdahalede bulunmayacağını açıklamanın yanı sıra Türkiye’yi de bu yönde uyarmış, Suriye’nin komşu ülkelerine silah göndereceğini ve Suriye’nin Arap komşularına yapacağı saldırıları hoş karşılamayacağını bildirmiştir[25].

ABD kaynaklarına göre Türkiye-Suriye sınırına 27 Eylül itibariyle 33 bin askerden oluşan motorize birlik yerleştirmiş ve 10 Ekim’de yapılan takviyeyle bölgede bulunan kara kuvvetlerinin sayısı 37 bine çıkarılmıştır[26]. Türkiye’nin bu faaliyetinden rahatsız olan Rusya Başbakanı Nikolay Bulganin, Adnan Menderes’e mektup göndererek bu durumun bölgesel değil küresel çapta bir savaşa sebep olacağını bildirmiş fakat Türkiye hükümeti bu durumun doğal bir güvenlik tedbiri olduğunu açıklamıştır[27]. Rusya’nın mektubundan güç alan Suriye’de Türkiye’ye nota göndererek çeşitli suçlamalarda bulunmuş fakat ABD Türkiye’yi destekleyen açıklamalarda bulunmuş ve huzur ortamını bozan devletin Suriye olduğunu dile getirmiştir[28]. Akabinde Rusya gemileri Suriye, ABD gemileri ise Türkiye limanlarını ziyaret ederek dost devletlerine destek düşman devletlere ise adeta gözdağı vermişlerdir[29].

21 Ekim 1957’ Suudi Arabistan Kralı Suud arabuluculuk teklif etmiş, Türkiye bunu kabul ederken Suriye teklifi önce kabul etmiş sonrasında ise reddederek konunun Birleşmiş Milletlerce görüşülmesini istemiştir[30]. Konunun Birleşmiş Milletler’e taşınmasıyla taraflar birbirlerini sert şekilde suçlamış ve Endonezya temsilcisi konunun kendi aralarında görüşmeler yoluyla çözülmesini teklif etmiştir[31]. Kurulda kabul gören bu teklif sonucunda konu 30 Ekim’de Birleşmiş Milletler gündeminden çıkarılmış ve bu dönemden sonra Rusya’da Türkiye’ye karşı olan tavrını ılımlı hale getirmeye başlamıştır[32]. 1 Şubat 1958’de Mısır ve Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurduklarını açıklamaları Türkiye ile Suriye’nin arasını yumuşatırken Nasır’a karşı denge oluşturacak olan Irak ile Ürdün’ün federasyon kurma kararı da Türkiye tarafından desteklenmiştir[33]. Mısır ile Suriye arasında kurulan bu birlik Suriye’nin Rusya’dan kopma ihtimalini tetiklediği için Türkiye tarafından olumlu karşılandığı söylenebilir. Bunun yanı sıra Mısır’ın bölgedeki etkinliğine karşı bir denge oluşturularak bir Irak-Ürdün federasyonu da yine bölgedeki politikalar gözetildiğinde Türkiye için desteklenebilir nitelikte olmuştur.

 

2.3. 1958 Irak Darbesi, CENTO’nun Kuruluşu ve Lübnan-Ürdün Olaylarında Türkiye’nin Tutumu

1958 Irak Darbesi ABD Başkanı Eisenhower tarafından Kore Savaşı’ndan beri en büyük kriz olarak tanımlanırken dünya kamuoyunda da bir şok etkisi yarattığı söylenebilir[34]. Bağdat Paktı’nın İstanbul’da toplantı yapacağı gün General Kasım’ın önderliğinde bir darbe olmuş, toplantı için beklenen Irak Kralı Faysal, Naip Prens Abdülillah ve Başbakan Nuri Sait darbe sırasında öldürülmüştür[35]. Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu yaptığı bir açıklama ile darbeyi ve General Kasım hükümetini tanımadığını açıklamış ve Irak Hükümeti 24 Mart 1959’da Bağdat Paktı’ndan resmen ayrıldığını bildirmiştir[36]. Türkiye, Irak’a askeri müdahale yapılmasını desteklerken, İngiltere ve ABD böyle bir müdahalenin Irak’ı Mısır ve Rusya’ya yakınlaştıracağını beyan ederek hareketsiz kalınması için uyarıda bulunmuşlardır[37]. Türkiye bu telkinler sonucunda Batılı Devletler ’in tutumlarını da göz önünde bulundurarak tavrını yumuşatmış ve yeni yönetimi tanıma kararı almıştır[38]. Irak’ın çekilmesiyle Bağdat Paktı, 19 Ağustos 1959 tarihinde CENTO (Merkezi Anlaşma Teşkilatı) adını alarak merkezi Ankara’ya taşınmış fakat anlaşma metni Bağdat’ta imzalanan şekilde kalmıştır[39].

Irak’taki darbe sadece Bağdat Paktı’nı etkilememiş olup milliyetçi hareketlerin etkisiyle Lübnan ve Ürdün’de bu durumundan nasibini alarak rejimlerinin devamını sağlamak adına İngiltere ve ABD’den yardım talep etmişlerdir[40]. Bu talep üzerine ABD Eisenhower Doktrinini ilk kez uygulamaya koymuş, Türkiye ABD’nin İncirlik Üssü’nü kullanmasına izin vermiş ve ABD’nin Lübnan çıkarması sırasında 5000 kadar Amerikan askeri acil durumda kullanılmak üzere Adana’daki İncirlik Üssü’ne gönderilmiştir[41]. Bunun yanı sıra Türkiye ABD Deniz Kuvvetleri’nin Akdeniz’e konuşlanmasını da onaylamıştır. ABD ve İngiltere’nin Ürdün’e yönelik yaptığı yardımlarda ise Lübnan’da olduğu gibi somut adımlar atılmamasına rağmen Batı Bloğunu destekleyen bir görüntü çizmiştir[42].

Irak’ın Bağdat Paktı’ndan ayrılışı ve Suriye’deki Rusya nüfuzunun artışını dikkatle takip eden Türkiye yönünü Orta Doğu’da yer alan ve Arap olmayan devletlere çevirmiştir. İsrail taraflar arasında istihbarat paylaşımını öngören güvenlik alanında iş birliği anlaşmalarını önce Etiyopya ve İran’la imzalamış ve sonrasında Türkiye’de bu Çevresel Pakta dahil olmuştur[43].

 

3. Arap Devletleriyle İlişkiler (1960-1975)

1960 sonrasında Türkiye’nin Arap devletlerle olan ilişkilerinde birtakım değişiklikler meydana geldiği söylenebilir. Türkiye bağımsızlığını yeni kazanan devletler arasında yalnızlığının farkına vararak bir rota değişimine gitmiştir. Bu döneme kadar bölgede Batılı Devletlerin sözcü ve aracılığını üstlenen görünümünü değiştirmek istemiştir. Fakat Arap devletlerinin gözündeki itibarının bir anda değişmesi mümkün olmayacaktır. Gerek Türkiye’de gerekse Arap devletlerinde yaşanan darbeler mevcut yapıda çeşitli değişikliklere yol açmıştır. Bu yeni düzende karşılıklı ilişkilerin uyum ve eşitlik temeli üzerinden ilerleyişi belirli bir zamanı kapsayacaktır.

27 Mayıs’ta iktidarı ele geçiren subayların en büyük çekincesi ABD’nin darbeyi yanlış algılayıp Türkiye’ye müdahale etmesiydi.  NATO ve CENTO’ya bağlı kalınacağı bildirildikten sonra dış politikada ilk adım olarak başta Bağlantısızlar olmak üzere Üçüncü Dünya Devletleri ile ilişkilerini yeni bir zemine oturtulması isteniyordu[44]. Bu kapsam Orta Doğu ile ilişkilerin tekrar olumlu yönde geliştirilerek iyileştirilmesini de kapsamaktaydı.

 

3.1. Yakınlaşma Dönemi (1965-1971)

1965 seçimlerinden sonra iktidara gelen Adalet Partisi önceki dönemlerde yürütülen Orta Doğu politikasının Türkiye’yi bölgede itibarsızlaştırdığını düşünüyordu. Batı’nın sözcülüğü konumunda olmanın Türkiye’yi uluslararası platformda yalnızlığa terk ettiğinin farkına varmışlardı. Bu sebeptendir ki; Orta Doğu’daki devletlerle yeni ve daha güçlü ilişkiler kurulması fikri döneme hâkim olmuştur. Bu ilişkiler inşa ederken yalnızca dış politikayı değil parti seçmenleri açısından iç politikayı da etkilemekteydi. Partinin muhafazakâr seçmenleri bu politikayı desteklerken aynı zamanda ülke genelindeki muhafazakâr seçmenlerinde sempatisi kazanılmaktaydı.

Bölgede ilişkiler Müslümanlık değerleri üzerinden yeniden şekillenirken muhafazakâr seçmenin bunu desteklemesi dışında, bağımsızlık hareketlerine ılımlı yaklaşımlar sebebiyle sol kamu oyununda eleştirileri azaltılmıştır[45]. Bu dönemde Arap devletlerinin Türkiye’yi ziyaretleri ve Türkiye’nin de Arap devletlerini ziyaretleri çerçevesinde olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Irak ile ilişkiler pozitif yönde ilerlerken, Irak Başbakanı Kıbrıs Meselesinde Türkiye’yi destekler bir açıklama yapmış ve uluslararası anlaşmalarca belirlenen hakların korunması gerektiğini bildirmiştir.

Arap devletlerinin Türkiye’den beklentilerini küçük girişimler değiştirmemekte ve Arap devletleri keskin çizgilerle belirlenmiş bir tavır beklemekteydi. Bu tavrın çerçevesini CENTO aracılığıyla Batılı devletlerin ve İsrail’in çıkarlarının korunması oluşturmaktaydı. Türkiye bu netliği vermediği sürece Arap devletleri ile ilişkilerinin gerçek anlamda iyileşmesi mümkün gözükmemekteydi. Arap devletleri özellikle Filistin konusunda Türkiye’den net bir tavır bekliyordu. 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Türkiye’nin tavrının değiştiği söylenebilmektedir. Türkiye’deki ABD üslerinin İsrail’e destek amacıyla kullanılamayacağını bildirmesinin ardından BM görüşmelerinde aktif bir politika izleyerek İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çekilmesi gerektiğini savunmuştur[46].

 

3.2. İslam Konferansı Örgütü ve Türkiye

21 Ağustos 1969’da Kudüs’ün İsrail işgalinde bulunan Arap kesimindeki El Aksa camiinin yanması başta Arap ülkeleri olmak üzere tüm Müslüman ülkelerde tepkiyle karşılamış ve Ürdün Kralı Hüseyin Arap devlet başkanlarına mesaj göndererek bir zirvenin toplanmasını önermiştir[47]. Türkiye de bu zirveye davet edilmesine rağmen Cumhurbaşkanı laikliğe zarar vereceği düşüncesiyle toplantıya katılmaktan imtina etmiştir. Çünkü isminde İslam kelimesini barındıran ve gericilikle tanımlanmış Arap devletlerinin bulunduğu bir toplantının Türkiye’nin iç ve dış politikasını olumsuz etkileyeceğini düşünmektedir. Durum böyleyken Cumhurbaşkanı böyle bir kararın ancak hükümet tarafından alınabileceğini bildirmiştir.

Başbakan Demirel; bu toplantının dini değil siyasi nitelik taşıdığını bu mantıkla ilerlendiği zaman içerisinde din ve İslam’ı barındıran her yerden kaçınılması gerektiğini, bu toplantıya katılmanın laikliğe aykırı olmayacağını ve çok boyutlu dış politika yürütülmesi gerektiği açıklamasını yapmıştır[48]. Türkiye toplantıya Dışişleri Bakanı düzeyinde gözlemci statüsünde katılmış ve İran ile birlikte İsrail’le olan diplomatik ilişkilerini kesmeyi reddetmiştir[49]. Bu durum gerilime yol açsa da Türkiye’nin Arap devletlerine gösterdiği yakınlık karşılığını yavaş yavaş göstermektedir. 1970’te toplanan Bağlantısızlar Konferansı’nda Kıbrıs Rum Kesimi Türkiye’nin aleyhine bir karar aldırmaya çalışsa da Arap devletleri bunu kabul etmemiş, Kıbrıs Türk halkının haklarının korunması gerektiğini bildirmişlerdir[50]. 12 Mart Asker Darbesi ile birlikte yönetim İslam Konferansı Örgütü’ne mesafeli yaklaşmıştır. 12 Mart sonrasında 1970’ler boyunca Türkiye’nin İslam Konferansı Örgütü’yle ilişkileri giderek gelişti ve en azından Kıbrıs konusunda İslam ülkelerinde önemli politika değişiklikleri sağlandı[51].

 

3.3. Sıcak İlişkiler (1973-1979)

12 Mart 1971 ara rejimi Arap devletleriyle arasına mesafe koymuştu. Yine bu dönemde Irak ve Suriye’nin Rusya ile ilişkileri gelişmiş, ABD bu durumdan rahatsızlık duymuştur[52]. Cemal Abdülnasır’ın ölümüyle ABD’ye yakınlaşan Mısır ile Türkiye’nin ilişkileri düzelmeye başlamış ve 1973 dönemin Dışişleri Bakanı Mısır’a ziyaret gerçekleştirmiştir[53]. Türkiye’nin Arap devletleriyle ilişkilerini yeniden düzenlemek istemesine iki sebep gösterilebilir. Birincisi Kıbrıs Meselesi dolayısıyla Batılı devletlerle arasının açılması, ikincisi ise 1973’ten sonra OPEC ülkelerinin petrol ambargosu uygulayarak petrol fiyatlarını yükseltmeleri Türk ekonomisinde olumsuz sonuçlar doğurmuştu; Ankara, Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirerek hem petrol sıkıntısını azaltmak istiyor hem de ticaretini geliştirmeyi hedeflemiştir[54].

Türkiye 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda olduğu gibi 6 Ekim 1973’te başlayan savaşta da İsrail’in karşısında bir tutum sergilemiştir. Türkiye savaş sırasında İsrail’e yardım etmek isteyen ABD uçaklarının İncirlik Üssü’nü kullanmasına izin vermemiş, Araplara yardım getiren Sovyet uçaklarına hava sahasın açmış ve 10 Kasım 1975’te de BM Genel Kurulu’nda alınan Siyonizm’in ırkçılık olduğunu belirten karara olumlu oy vermiştir[55]. Bunun yanı sıra Türkiye’den gelen grupların FKÖ kamplarında eğitim görüp ülke içinde terör eylemleri yaptığını bilinmesine rağmen 1975’te kendilerini tanımıştır[56]. 5 Ekim 1979’da FKÖ’nün Ankara’da büro açmasına izin veren Türkiye, İsrail karşıtı bu tavrıyla hem İsrail’e destek veren devletlere uygulanan petrol ambargosundan muaf tutulmuş hem de Arap ülkeleriyle ticaretini geliştirerek petrol ithalatından kaynaklanan dış ticaret açığını hafifletebilmiştir[57].

 

Sonuç

Çalışma neticesinde elde edilen başlıca sonuçları şu şekilde ifade etmek mümkündür:

Türkiye’nin 1945 yılı itibariyle Orta Doğu ülkeleriyle yakınlaştığı söylenebilse de 1948’den itibaren dış politikasını genel anlamda ABD ve Batı ekseninde şekillendirdiği söylenebilir. Özellikle 1950’li yıllarda hissedilen bu etkinin 1960’lı yılların başlarına kadar sürdüğü görülmektedir. Fakat bu durum Orta Doğu ülkelerine tamamen yüz çevrildiği anlamına gelmemektedir. Karşılıklı ilişkiler her ne kadar doğrusal yönde ilerlemese de genel olarak denge politikasının yürütüldüğü ifade edilebilir.

Adnan Menderes hükümeti döneminde ABD ile yakınlaşmalar ve dış politikada ABD’ye yakın görüşler ortaya konulması Arap devletleri tarafından zaman zaman tepkiyle karşılanmıştır. Türkiye bölgede özellikle Batılı devletlerin maşası olmakla suçlandığı durumlarla karşı karşıya kalmıştır. 1965 yılında iktidara gelen hükümet ve iktidar özelinde Süleyman Demirel Türkiye’nin şimdiye dek izlediği politika sonucunda yalnızlaştığını ifade etmiştir. Bu düşünce sonucunda 1965 yılından itibaren Türkiye ile Arap devletleri arasında bir yakınlaşma meydana gelmiştir. Hükümet dış politikada meydana getirdiği bu değişiklikle hem iç siyasetinde muhafazakar seçmeni olumlu yönde etkileyeceğine hem de dış politikada yalnızlıktan kurtulacağına inanmaktaydı. Dış politikadaki bu tavır değişikliğine örnek olarak 1967 Arap- İsrail savaşı örnek olarak gösterilebilir.

Buradan hareketle Arap devletlerinin Türkiye’yi değerlendirirken ele aldıkları en önemli kriterlerden birinin Türkiye’nin İsrail’e karşı olan tutumu olduğu söylenebilir. Türkiye’nin İsrail ve Arap devletleri arasında denge politikası izlediği söylenebilirken bu durumun Arap devletlerini tatmin etmediği ifade edilebilir. 1967 ve 1973 Arap-İsrail savaşlarında İsrail’in karşısında bir tavır sergileyen Türkiye tam anlamıyla İsrail’le olan bağlarını koparmamış ticari ve diplomatik ilişkilerini sürdürmüştür. Fakat Arap devletlerinin bu konu üzerinde Türkiye’den net bir tavır beklemesinin aralarındaki ilişkiyi olumsuz yönde etkilediği söylenebilir. Dönemsel olarak değişkenlik gösteren Orta Doğu devletleriyle Türkiye arasındaki ilişkilerin hükümetlerin değişimiyle ilgili olabileceği gibi bazı olay ve durumlara takılı kalınmasının da bu durumu etkilediği görülmektedir. Özellikle Arap devletlerinin İsrail konusundaki ısrarları ve Türkiye’nin süreç içerisinde değişkenlik gösteren Orta Doğu politikalarının bu etkiyi meydana getirdiği ifade edilebilir.

 

 


Kaynakça

Kitaplar

Balcı, Ali, Türk Dış Politikası: İlkeler, Aktörler, Uygulamalar, İstanbul: Alfa Basım, 2017

Oran, Baskın, Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar Cilt 1-1919-1980, İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.

 

Kitap Bölümü

Fırat, Melek , (Ömer Kürkçüoğlu), ‘’1958 Lübnan ve Ürdün Olaylarında Türkiye’nin Tutumu’’, Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1 1919-1980, ed. Baskın Oran, İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.

 

Makaleler

Bostancı, Mustafa, Türkiye’nin Orta Doğu Siyasetine Etkisi Bakımından 1957 Türkiye-Suriye Krizi, ‘Yeni Türkiye Dergisi’, Ankara: 2016

Bostancı, Mustafa, Türk-Arap İlişkilerine Etkisi Bakımından Bağdat Paktı,Gazi Akademik Bakış Dergisi’, Cilt 7, Sayı 13, Ankara: 2013

Bostancı, Mustafa, (Karaca Erdem), Bağdat Paktı’na Etkisi Bakımından 1958 Irak Askeri Darbesi, ‘Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi’, Cilt 14, Sayı 27, Ankara: 2018

Danış, Mehmet Fahri, Türk Dış Politikasında Karar Alıcıların Orta Doğu Algısı: 1957-1958 Krizleri, ‘Türkiye Orta Doğu Çalışmaları Dergisi’, Cilt 5, Sayı 2, Sakarya: 2018

Duman, Sabit, Orta Doğu Krizleri ve Türkiye, ‘Atatürk Yolu Dergisi’, Cilt 9, Sayı 35, Ankara: 2005

Savaş, Ali Rıza, (İşler Ahmet), Güvenlik ve Savunma Örgütü Olarak: Bağdat Paktı, ‘İzdüşüm Dergisi’, Cilt 5, Sayı 2, Bitlis: Bitlis Eren Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, 2020

Sedi, Süleyman, Demokrat Parti’nin Dış Politikada Alternatif Arayışı (1957-1960),Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi’, Sayı 14, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, 2011

Serbest, Bürkan, Süveyş Kanalı’nın Ulusallaştırılması Sorunu ve Süveyş Bunalımı, ‘Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi’, Cilt 6, Sayı 4, Bişkek: 2017

Turgut, Kadir Burak, 1957 Suriye Krizi: Bürokratik Karar Modeli Üzerinden Türk Dış Politikasının Analizi, ‘Business Economics and Management Research Journal’, Cilt 3, Sayı 1, İstanbul: 2020

Yılmaz, Hasan, Adnan Menderes Dönemi Türkiye Orta Doğu İlişkileri, ‘Birey ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi’, Cilt 6, Sayı 2, Malatya: 2016

 

Dipnotlar

[1] Baskın Oran, Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından  Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, (Cilt 1-1919-1980), (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009), s. 616.

[2] A.g.e., s. 616.

[3] Ali Balcı, Türk Dış Politikası: İlkeler, Aktörler, Uygulamalar, (İstanbul: Alfa Basım, 2017), s.93.

[4] A.g.e., Oran, s. 617.

[5] A.g.e., Oran, ss. 618-619.

[6] A.g.e. Balcı, s. 117.

[7] A.g.e., Oran, s. 620.

[8] A.g.e. Balcı, s. 117.

[9] A.g.e., Oran, ss. 621-622.

[10]Ali Rıza Savaş, (Ahmet İşler), Güvenlik ve Savunma Örgütü Olarak: Bağdat Paktı, ‘İzdüşüm Dergisi’ , Cilt 5, Sayı 2, (Bitlis: Bitlis Eren Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, 2020), s. 188.

[11] A.g.e., Oran, s. 627.

[12] Bürkan Serbest, Süveyş Kanalı’nın Ulusallaştırılması Sorunu ve Süveyş Bunalımı, ‘Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi’, Cilt 6, Sayı 4, (Bişkek:2017), s. 700.

[13] Sabit Duman, Orta Doğu Krizleri ve Türkiye, ‘Atatürk Yolu Dergisi’, Cilt 9, Sayı 35, (Ankara: 2005), s. 320.

[14] A.g.e., Oran, s. 628.

[15] A.g.e., Duman, s. 320.

[16] A.g.e. Balcı, s. 119.

[17] Süleyman Sedi, Demokrat Parti’nin Dış Politikada Alternatif Arayışı (1957-1960), ‘Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi’, Sayı 14, (Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, 2011), s. 1

[18] Hasan Yılmaz, Adnan Menderes Dönemi Türkiye Orta Doğu İlişkileri, ‘Birey ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi’, Cilt 6, Sayı 2, (Malatya: 2016), ss. 217-218

[19] A.g.e., Oran, s. 629.

[20] Mustafa Bostancı, Türkiye’nin Orta Doğu Siyasetine Etkisi Bakımından 1957 Türkiye-Suriye Krizi, ‘Yeni Türkiye Dergisi’, (Ankara:2016), s. 603.

[21] A.g.e., Oran, s.630.

[22] A.g.e. Balcı, s. 119.

[23] A.g.e., Oran, s. 630.

[24] Mehmet Fahri Danış, Türk Dış Politikasında Karar Alıcıların Orta Doğu Algısı: 1957-1958 Krizleri, ‘Türkiye Orta Doğu Çalışmaları Dergisi’, Cilt 5, Sayı 2, (Sakarya:2018), s. 11.

[25] A.g.e., Oran, s. 630.

[26] A.g.e. Balcı, s. 607.

[27] A.g.e., Oran, ss. 630-631.

[28] A.g.e., Oran, s. 631.

[29] Kadir Burak Turgut, 1957 Suriye Krizi: Bürokratik Karar Modeli Üzerinden Türk Dış Politikasının Analizi, ‘Business Economics and Management Research Journal’, Cilt 3, Sayı 1, (İstanbul 2020), s.7.

[30] A.g.e., Oran, s. 631.

[31] A.g.e., Turgut, s. 7.

[32] A.g.e., Oran, s. 631.

[33] A.g.e., Oran, s. 631.

[34] Mustafa Bostancı, (Erdem Karaca), Bağdat Paktı’na Etkisi Bakımından 1958 Irak Askeri Darbesi,Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi’, Cilt 14, Sayı 27, (Ankara: 2018), s. 131.

[35] A.g.e., Oran, s. 632.

[36] Mustafa Bostancı, Türk-Arap İlişkilerine Etkisi Bakımından Bağdat Paktı, ‘Gazi Akademik Bakış Dergisi’, Cilt 7, Sayı 13, (Ankara: 2013), s. 181.

[37] Melek Fırat, (Ömer Kürkçüoğlu), Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, ’1958 Lübnan ve Ürdün Olaylarında Türkiye’nin Tutumu’, Cilt 1 1919-1980, ed. Baskın Oran, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009), s. 632.

[38] A.g.e. Balcı, s. 120.

[39] A.g.e., Bostancı, s. 181.

[40] A.g.e. Balcı, s. 120.

[41] A.g.e., Kürkçüoğlu, s. 634.

[42] A.g.e. Balcı, s. 120.

[43] A.g.e. Balcı, s. 121.

[44] A.g.e., Oran, s. 785.

[45] A.g.e., Oran, s. 788.

[46] A.g.e. Balcı, s. 154.

[47] A.g.e., Oran,, s. 791.

[48] A.g.e. Balcı, s. 154.

[49] A.g.e., Oran, s. 792.

[50] A.g.e. Balcı, s. 154.

[51] A.g.e., Oran, s. 794.

[52] A.g.e. Balcı, s. 155.

[53]A.g.e., Oran,, s. 155.

[54] A.g.e., Oran, s. 795.

[55] A.g.e. Balcı, s. 176.

[56] A.g.e., Oran, s. 795.

[57] A.g.e. Balcı, s. 176.