Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Sanat Tarihi / Türkiye’de Sinemanın Yolculuğu

Türkiye’de Sinemanın Yolculuğu

 

Yazan: Mert Pakır

Giriş

Sinema bir sanat dalı olarak 20. yüzyılda gelişmiş, kendinden önce yaygınlık kazanmış bulunan resim, heykel, müzik, mimarlık gibi çeşitli sanat dallarına dayalı, büyük teknik beceri gerektiren karmaşık bir sanattır. İzleyiciyi karartılmış bir salonda perdeye yansıyan kendi somut gerçekliğiyle etkiler. Saydam bir film şeridi üzerindeki görüntüler ışığın yardımıyla bir perdenin üzerine art arda düşürüldüğünde, gözümüz bu görüntüleri hareket ediyormuş gibi algılar.1

Sinema toplumdan ayrı düşünülemeyecek bir icattır. İcada neden olan kişi, bu icadını belki şahsi yarar güderek geliştirmiş olabilir fakat bir süre sonra topluma ait bir icada dönüşmüştür. Bu açıdan bakıldığında benzer durum tarihte de görülür. Tarih bir toplum bilimdir ve icat eden yani onu ortaya koyan kişi tarihçidir. Tarihçinin işi yaşanan olayları mümkün olduğunca objektif bir pencereden yansıtmaktır.

Sinema tarihi hususunda  tarihçilerin sinemanın yazımında başlarda yer almadığı  görülmektedir.  Örneğin  Özön’ün,  Türk  Sineması  Tarihi  kitabından  önce  Türk sineması  üzerine  yazılmış  derli  toplu  bir  kitap  yoktur.  Özön‟den  önce  Rakım  Çalapala’nın Yerli Film Yapanlar Cemiyeti adına çıkardığı Filmlerimiz (1946) adlı broşürün içerisinde Türkiye’de  Filmcilik,  Nurullah  Tilgen’in  Yıldız  (1953)  sinema  mecmuasında  Türk  Filmciliği, Dünden Bugüne 1914-1953 ve Zahir Güvemli‟nin Sinema Tarihi (1960) kitabında Türkiye‟de Sinema adlı bölüm, Türk sineması tarihini anlatmaya çalışmıştır. Ancak bu üç metinde yazarlar, kendi düşüncesi doğrultusunda Türk sinemasını betimlemeye çalışmışlardır.

Dünya Sinema Tarihi

Trenin Gara Girişi, Lumiére Kardeşler tarafından çekilen, dünya sinema tarihinin ilk filmdir. Bu deney, aynı zamanda “görüntüyü yakalamada” insanların ne kadar ilerlediğini de gözler önüne sermektedir. Birçok kaynakta Lois Lumiére’in, “Sinema geleceği olmayan bir keşiftir.” dediği vurgulanmıştır. Sinema, icadından kısa bir süre sonra tüm dünyadaki görsel sanat anlayışını değiştirecek yepyeni bir alan olduğunu ispatlamıştır. Dönemin gazete ve dergileri bu yeni icattan sık sık bahseder olmuş, sinema tüm dünyanın merak ettiği ve görmek için can attığı bir yenilik haline gelmiştir.2

1927’ye kadar filmler bütünüyle sessizdi. Konuşmalar filmin akışını kısa aralıklarla kesintiye uğratan yazılarla veriliyor, film piyano, keman yada bir pikaptan çalınan müzik eşliğinde gösteriliyordu.3 Yaklaşık 6.000 kişi alan bazı büyük sinema salonlarında belli bir film için özel olarak bestelenmiş müzik parçasını çalan 40 kişilik büyük orkestralar bulunuyordu. Dünya sinema tarihinin ilk sesli filmi ise Alan Crosland tarafından 1927 tarihinde çekilen The Jazz Singer (Caz şarkıcısı) filmidir. Bol şarkılı ve müzikli bu ilk sesli filmi izleyiciler çok beğenmiş ve müzikal film türünün temelleri atılmıştır.4

Osmanlı Devleti Sinema Tarihi

Sinema, 1896 yılının sonlarına, 1897 yılının başlarına doğru Yıldız Sarayı’nın gedikli hokkabazlarından Bertrand eliyle Saray’a sokuldu. İlginçtir ki sinematografla en erken tanışan ülkelerden biri de Türkiye‟dir. Sarayda gerçekleştirilen ilk gösterimlerin ardından sinema halka da tanıtılmış, halk için de belirli mekânlarda gösterimler düzenlenmiştir. Sinematografı ülkemize sokan ve sarayda gerçekleştirilen ilk gösterimleri düzenleyen kişi belirtildiği üzere, Fransız bir hokkabaz olan Bertrand’dır. II. Abdülhamit’in kızı olan Ayşe Osmanoğlu, anılarını kaleme alırken sarayda gerçekleştirilen ilk gösterimlerden şöyle bahsetmektedir:

“İtalyanlardan başka Bertrand ve Jean adında iki Fransız daha vardı. Bertrand taklit ve hokkabazlık yapar, her sene babamdan izin isteyerek Fransa’ya gider, birtakım yeni şeyler öğrenip gelirdi. Saraya sinemayı bu getirmiştir. O zamanki sinemalar şimdiki gibi değildi. Perde büyük fırçalarla iyice ıslatılır, küçük parçalar gösterilirdi. Bu parçalar pek karanlık görülür, filmler bir dakikada biterdi. Bununla beraber çok yeni bir şey olduğundan hoşumuza giderdi.”5

Başka bir bilgiye burada değinmek gerekir. Bu sebeple yukarıda anlatılanların kıyaslanması gerçekleşebilecektir. Bu hususta verilen başka bir bilgi Rakım Çalapa‟dan gelmektedir. Rakım Çalapa‟ya göre “Sinemayı ilk önce Fransız ressam memlekete sokmuştu.”6 İki bilgiyi karşılaştırdığımızda ulaştığımız sonucun aynı olmadığını görmekteyiz. Dolayısıyla  sinemayı  Saray‟a  taşıyan  kişinin  aynı  kişiler  olmadıkları  sonucuna ulaşmaktayız. Bu bilgiler ışığında dünya üzerinde sinemayla tanışan ilk büyük medeniyetlerden biri olduğumuz anlaşılmaktadır. Birçok milletin sinemayla geç bir tarihte tanıştığı göz önüne alındığında bu mevzu açısından, ne kadar şanslı bir millet olduğumuzu anlayabiliriz.

Sinemanın halka açılması halka yapılan gösterilerle mümkün oldu. Nijat Özön’ün   Türk   Sinema   Tarihi   eserine   göre,   ilk   genel   gösteri   olan   Saray’daki   sinema gösterileriyle aynı zamana rastlayan bu olayın kahramanı, Romen uyruklu bir Polonya Musevisi olan Sigmund Weinherg’ti. Türkiye’de Pathe Feres‟in (Pathe Kardeşler) temsilcisi olan Weinberg, Pathe’nin “phonographe” (gramafon) unu ve daha başka yapımlarını satıyordu. Pathe’nin filimlerini ise ilk kez, Galatasaray’daki tramvay yolu dönemecinde bulunan, o zamanın en ünlü birahanesi Sponeck‟te gösterdi. Talu’nun anlattığı bu gösteriyi, İstanbul’un öbür yakasında, Şehzadebaşı’ndaki Fevziye Kıraathanesi‘ndeki gösteri izledi. Öte yandan  üzerinde  anlaşılamayan  bu  konuda;  Hilmi  Malik  1933‟te  yayımladığı  Türkiye‟de Sinema ve Tesirleri isimli eserde Weinberg isimli kişinin film gösterimi yaptığını belirtir. Giovanni Scognamillo ise Türk Sinema Tarihi adlı eserinde; ‟Weinberg tarafından düzenlenen ilk  gösterinin  ilanı  elimizdedir.”  diyerek  Weinberg‟in  sinema  gösterimi  yaptığını  söylemiştir. Metin  And’ın çalışması ‟Türkiye‟de Sinema Arkeolojisi‟‟nde  Sponeck‟teki ilk  gösteriden söz etmesine   rağmen   Weinberg‟den   bahsetmemektedir. Mustafa Gökmen ise  ilk   gösterinin Sponeck‟te  yapıldığını  ancak  Weinberg‟ce  bunun  yapılmadığını  belirtir.  Rakım Çalapa‟nın Türkiye‟de Filmcilik isimli eserinde Sponeck ismi geçerken, bu gösteriyi kimin yaptığı hususunda bilgi vermemektedir.7

Sinemanın yurdumuza girmesi olumlu bir gelişme iken, öte yandan 1908 yılına gelinceye kadar sinema, yurdumuzda gezginci olmaktan kurtulamamıştır. Bunun başlıca nedenlerinden birisi olarak sürekli bir suikast korkusu içinde yaşıyan II. Abdülhamit’in kaygıları dile getirilebilir. İlk yerleşik sinema yine Weinberg’in eliyle İkinci Meşrutiyet ‘in ilanından sonra, 1908 yılında açıldı. O tarihten sonra yerleşik sinema çok ağır, ama düzenli bir gelişme gösterdi.8

Osmanlı İmparatorluğu‟nun ilk resmi sinema kurumu, Sultan Reşat döneminde, 1915 yılında Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından ordu için belge temin etmek ve propaganda filmleri çekmek  amacıyla  kurulan  Merkez  Ordu  Sinema  Dairesi’dir.  Ordunun Birinci  Dünya Savaşı sırasında başlayıp Kurtuluş Savaşı boyunca devam eden belge film çalışmaları yanında İstanbul’da da çeşitli konulu filmler çekilmistir. Bu filmler; işgal altındaki İstanbul‟da Merkez Ordu Sinema Dairesi‟nden   başlayarak,   Milli   Müdafaa   Cemiyeti,   Malul   Gaziler Cemiyeti, Donanma Cemiyeti gibi resmi ve yarı resmi kurumların teçhizat ve sermaye desteği ile çekilmiştir.9

Sinematografın ülkeye getirilip gösterime başlanması konusunda olduğu gibi, Türkiye‟de ilk film çalışmalarının yapılmasında da yine azınlıklar ve yabancı uyruklu kişiler ön planda olmuştur. Özellikle Balkanların ilk sinemacıları10 olarak kabul edilen Manaki Kardeşler 1900‟lerin başlarında çektikleri belge film ile bu konuda ilk sırayı almışlardır. Türklerin çektiği ilk film ise, Fuat Uzkınay‟ın 14 Kasım 1914‟te çektiği Ayastefanos‟taki Rus Abidesinin Yıkılışı isimli belgeseldir. Bugün “tiyatro ile pek ilgisi olmayan ilk gerçek sinemacı” ve ilk Türk belgeselcisi olarak tanınan Fuat Uzkınay, Osmanlı Devleti‟nin 1914 yılında İtilaf Devletlerine karşı savaşa girmesi üzerine, Yeşilköy‟de Ruslar tarafından dikilen anıtın bombalanmasının 150 metresini filme çekmiştir.

Bu gelişmelerin yanında İstanbul halkının sinemaya olan ilgisinde farklı izlenimleri görmek mümkündür. Kimi bunu faydalı bir icat olarak görürken kimisi de bunun faydalı olmadığını hatta sinema izlemenin günah olduğunu belirtmiştir. Talu‟nun aktardığına baktığımızda ifadeler dikkat çekicidir: “Mektepte bunun (sinemanın) münakaşası haftalarca sürdü, İstanbul halkı bu mevzu üzerinde konuşuyordu. Kimi bu sihirli icadı gidip görmeyi günah sayıyor, kimi gidip gördüğünden dolayı tövbe ediyor, ileri fikirliler ise bir medeniyet unsurunun daha yurda girmiş olduğuna seviniyorlardı.”11

Film  gösterimlerinin  Osmanlı‟da  ne  anlam  ifade ettiğini  ve  ne  tür  algıların  olduğunu görmek    bakımından    Başbakanlık    Osmanlı    Arşivi‟nde    aktarmaya    değer    olayların mevcudiyetinden  bahsedebiliriz.  Bir  belgede,  1908‟den  sonra  bazı  öğrencilerin  sinema filmlerine Türkçe altyazı konması talebini görmekteyiz. Bu taleplerini uygulamaya geçirme adına da sinema salonlarında ıslık çalma ve gürültülü davranışlar gerçekleştirmişlerdir. Sinemacılar da bunun üzerine politik iktidara başvurarak bunun mümkün olup olmadıklarını sormaları neticesinde iktidar, böyle bir şeyin mümkün olamayacağından bahsetmektedir.12

Cumhuriyet döneminde ise,  cumhuriyetin  ilanından  dört  ay  kadar  önce  Erzurum‟da yaşanan bir gelişmede Ramazan ayında gösterilen ‟Yusuf Aleyhisselam Kıssası” isimli film, dinsel  duyguları  incitici  olduğu  gerekçesiyle  Erzurum‟daki  tüccar  ve  ileri  gelenler  arasında şikayete neden olur. Bu kesimler, filmin gösterimini engellemek üzere hükümete telgraf gönderirler. Hükümet ise dışarıdan getirilen ve yurt içinde üretilen sinema filmlerinin, gösterimlerin öncesinde denetlenmesi gerektiği kararını alır.13
İlk Dönem, hemen her sinemanın başlangıç yıllarında yer alıp, ilk adımların atıldığı, ilk denemelerin yapıldığı dönemdir. Bunu izleyen on yedi yıllık Tiyatrocular  Dönemi’ndeyse, Türk sineması bir tiyatro sanatçısının ve bu sanatçının yönetimindeki bir tiyatro topluluğunun elinde kalmıştır. Sinemacılar Dönemi, bu tiyatroculara karşı bir tepki olarak çıkan akımı belirler. Tiyatrocular ile sinemacılar arasında da, bir çeşit köprü işlevi gören, bir ayağı tiyatro bir ayağı sinemada olan sinemacıların yer aldığı Geçiş Dönemi söz konusudur. 1970’ten günümüze dek uzanan son yılları da Genç/ Yeni Sinema Dönemi olarak adlandırıyoruz. Ancak, bütün bu dönemlerin birbirinden keskin çizgilerle ayrılmadığını, kimi zaman birbirinin içine geçtiğini de belirtmek gerekir.14
Sinema yapımı 1914‟e  kadar   gerek   devletçe   gerek   de   azınlıkların   faaliyetleri neticesinde yürütülmüştür. Ancak sinemaya ilişkin olan uzun süreyi belli bir sistem dahilinde gruplandırmak, sinema tarihimizi anlama açısından kıymetlidir. Bu sınıflandırmayı yapanlardan  biri  Özön‟dür.  Buna göre,    “İlk Dönem”  (1914-1923),  “Tiyatrocular  Dönemi” (1923-1939), “Geçiş Dönemi” (1939-1950), “Sinemacılar Dönemi” (1950-1970), “Genç/Yeni Sinema Dönemi” (1970- 1987) şeklinde bir sınıflandırma yapmaktadır.

Sinemanın Osmanlı topraklarına girişinden Cumhuriyete kadar olan süreçte film çalışmaları ya ordunun sinema kolları ya da yarı askeri niteliği olan kurumlar ve yardım dernekleri vasıtasıyla yürütülmüştür. Genelde yabancı uyruklu kişilerin ve azınlıkların çabaları ile  amatör Türk sinemaseverlerin, heveslilerin gayretleriyle sürdürülen sinema çalışmalarında, ağırlıklı olarak belgesel filmler ve son zamanlarda da öykülü filmler yer almıştır. Kısıtlı imkânlarla, dar bütçelerle ve az sayıdaki personel ile yoluna devam etmeye çalışan bu sektörde, sinemacı yetiştirmek gibi bir gaye hiçbir zaman söz konusu olmamış, çalışmalar büyük bir acemilik içinde yapılmıştır. Bu dönemde çekilen filmler büyük oranda tiyatro eserlerinden perdeye aktarılmıştır. Türk sinemasının içine sinen bu tiyatral yapı, daha sonraki yıllarda büyük problemler yaratmıştır. Herşeyden önce, teknoloji, kadro ve para isteyen sinema sanatı, ülkemizde bütün bunların eksikliğine rağmen, profesyonellikten uzak yapısıyla Cumhuriyete intikal etmeyi başarmıştır.15

 

Türkiye Cumhuriyeti

Birinci Dünya Savası sonrasında Türkiye Cumhuriyeti‟nin kurulmasıyla ülkenin sınırları degişmiş; ekonomik, politik ve toplumsal yapısı yeniden düzenlenmiştir. Sinema sektörü, sinemacılar ve sinema salonları da bu değişimin bir parçası olarak kendini göstermiştir.

Cumhuriyet‟le birlikte olağandışı savaş ekonomisinin olağan ülke ekonomisine dönmesinden sonra film yapımcılığı ve sinema işletmeciliği karlı bir ticaret dalı olarak görülmeye başlanmıştır. Bu yeni ticaret alanının ilk özel şirketleri, 1922 yılında kurulan Kemal Film ile 1928 yılında kurulan İpek Film‟dir. Kemal Film, Kurtuluş Savaşı devam ederken, 1922 yılında Kemal ve Şakir Seden tarafından Eyüp‟te kurulmuştur. İstanbul İdadisi‟nde (bugünkü adıyla Galatasaray Lisesi) tarih ögretmeni olan Şakir Seden aynı okulda sinema gösterimleri yapan Fuat Uzkınay ile tanışmış ve ortak çalışmaya başlamıştr. Şakir Seden ve Fuat Uzkınay,  1914 yılında  Kemal  Seden  ve  amcaları  Ali  Öztuna  ile  Sirkeci’de  Ali  Efendi sinemasını açmıştır.16

Bu dönemin Tiyatrocular Dönemi olarak adlandırıldığını bilmekteyiz. Bu dönem 1922 ile 1939 yılları arasındaki dönemi kapsar. Bu dönemin en belirgin özelliklerinden biri tiyatronun sinema üzerinde çok etkili olmasıdır. Bu etkileri sinemaya taşıyan kişinin de Muhsin Ertuğrul olduğunu belirtmekte sakınca yoktur. Bu dönemde adeta sinemanın demirbaşı gibi görebileceğimizi söylerken, bu görüşün haricinde farklı bir doğrultuda fikir öne sürenler de vardır. Örneğin Özön, Ertuğrul faktörünün Türk sinemasının gelişiminde engel olduğunu söylerken;  Ahmet  Makal‟a  göre  ise  içinde  bulunulan  koşullarda Ertuğrul‟un  öne  çıkmasının normal olduğunu belirtmiştir.17

Kemal Film, Kurtuluş Savaşı yıllarından itibaren belgesel çekimler ve haber filmleri yapmış; 1921 yılında yabancı film ithalatçılığına baslamıstır. 1922-1924 yılları arasında Muhsin Ertuğrul‟un  yönettiği  İstanbul‟da  Bir  Facia-ı  Aşk,  Nur  Baba  (Bogaziçi  Esrarı),  Kız Kulesinde Bir Facia, Ateşten Gömlek, Leblebici Horhor ve Sözde Kızlar adlı sessiz filmleri finanse  etmiştir.  Seden  Kardeşler,  1924  yılında  kapanan  Kemal  Film‟i  aynı  yıl  yeni  Türk Ticaret Kanunu’na uygun olarak yeniden kurmuştur. İkinci kez kurulan Kemal Film, ithalatçılık ve sinema teçhizatı satışı yapmıştır.18

Atatürk sanata ve sinemaya dair yaptığı bir konuşmada şunları belirtmiştir: “Sinema öyle bir keşiftir ki bir gün gelecek, barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok dünya medeniyetinin veçhesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir. Sinema insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya lâyık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz”19

İpekçi kardeşler, 1898 yılında Eminönü’nde sinema ve fotograf gereçlerinin satıldığı bir mağaza açmış; mağazanın yıkılmasından sonra sinema işletmeciliğine başlamış; Melek, İpek, Opera sinemalarını işletmiştir.1928 yılından itibaren Amerikan filmleri ithal etmeye başlayan İpek Film Şirketi, 1932 yılında Almanya‟dan satın aldığı teknolojik donanımla Nişantaşı‟nda  bir  sesli  film  stüdyosu  kurmuş;  1933  yılında  bir  dublaj  stüdyosu  açmıştır. Şirket,  Muhsin Ertuğrul‟un  yönettigi  Şehir  Tiyatrosu  oyuncularıyla;  Münir  Nurettin  Selçuk, Sadettin Kaynak gibi ünlü müzisyenlerle; Nazım Hikmet, Abidin Dino gibi aydınlarla çalışmış; bir dönem yerli film yapımcılığının rakipsiz adresi olmulştur. İpek Film, Atatürk‟ü çeşitli yer ve zamanlarda görüntülemiş; onun meclis konuşmalarını ve özel gezilerini kayda almıştır.20

Aynı şirket bünyesinde yine Muhsin Ertuğrul‟un, Yakup Kadri‟nin bir Bektaşi dervişinin hayatı ekseninde yazdığı “Nur Baba” romanını esas alarak çektiği film, işlediği konu nedeniyle Bektaşilerin tepkisine yol açmıştır. Muhsin Ertuğrul’un, “Ateşten Gömlek” filmi gibi, 1923‟te  çektiği  “Leblebici  Horhor”,  “Kız  Kulesi  Faciası”,  ve  1924’te  çektiği  “Sözde  Kızlar” filmlerinin, önceki filmlerin gördüğü ilgiye ulaşamaması, Kemal Film’in bu işten elini çekmesi sonucunu doğurmuş ve Muhsin Ertuğrul 1924’te İsveç’e, 1925’te ise Rusya’ya gitmiştir.21

İnönü dönemine kadar geçen süre içerisinde, Türkiye‟de uzun süreli bir sinema geçmişi olmaması nedeniyle, bu sanat dalı tiyatro anlayışı ile sürdürülmeye çalışılmıştır. Bu anlayış içerisinde bazı filmler yayınlanmıştır. Yayımlanan bu filmler köy filmi, polis filmi, kurtuluş savaşı filmi, tarihsel filmler, melodram, güldürü ve müzikli film olarak sınıflandırılabilir.  Muhsin  Ertuğrul‟un  Ateşten  Gömlek  (1923),  Bir  Millet  Uyanıyor  (1932)  ve Aysel Bataklı Damın Kızı (1934-1935) dönemde çekilen yerli filmlerden bazılarıdır.22

1939-50 arasında, sinema üzerindeki tiyatro üslubu yavaş yavaş kırılmaya başlamış ve bu nedenle söz konusu döneme “Geçiş Dönemi” adı verilmiştir. 1950‟den itibarense sinemayı, tiyatro sanatından ayrı bir sanat dalı haline getirebilmek için sürdürülen çalışmalara hız verilmiştir. Geçiş döneminin ilk yarısı olan 1939-45 dönemi İkinci Dünya Savaşı yıllarına rastladığı için, bu dönemde sinemada sansür kendisini göstermiştir. Bu dönemde, yabancı filmler Türk sinemasında önemli bir yer tutmakta olup, gösterilen bu yabancı filmler arasında Amerikan ve Mısır filmleri hâkim konumdadır.23

Sinemada Mısır etkisini ortadan kaldırmak adına, CHP Genel Sekreterliği, İç İşleri Bakanlığına bir yazı göndererek Arap dili ile çevrilmiş olan filmlerin Türk dilini olumsuz yönde etkilediği gerekçesi ile bu tür filmlerin yasaklanmasını istemiştir. Bu isteği dikkate alan Bakanlık, 1943‟de alınan bir kararla, Mısır filmlerinin gösterimini yasaklamıştır. Buna karşılık Türkiye‟de, savaş sonrası güç kaybeden Avrupa film sektörünün yerini, 1945‟den sonra güç kazanan Amerikan sineması almış ve bu dönemde Türk sineması arasında en çok gösterilen filmler Amerikan filmleri olmuştur.24

Savaş döneminde, sinema adına birçok yapım evi kurulmuştur. Geçiş döneminde kurulan yapım evleri, sinemada tiyatrocu geleneği yıkmak adına, bünyelerinde tiyatro dışında yer alan elemanları çalıştırmaya başlamışlardır. Bu kişiler, Amerika‟da ya da Almanya‟da sinemacılık,  fotoğrafçılık öğrenimi görmüş kişilerdir.  Bunun yanında Muhsin Ertuğrul‟un başını çektiği “Tiyatrocular Dönemi” filmleri de duruşlarını korumaya çalışmışlardır. Bu yapım evlerinin gösterime sürdüğü film yönetmenleri arasında, Faruk Kenç, Şadan Kamil, Baha Gelenbevi, Turgut Demirağ, Şakir Sırmalı, Çetin Karamanbey, Aydın G. Arakon ve Orhon M. Arıburnu örnek olarak gösterilebilir.25

Bu dönemde, sinemada ithal filmlerin ağırlıklı olarak gösterime girmesi, bazı aydınlar tarafından tepki ile karşılanmıştır. Abidin Dino bu konuda: “…Umumi Harp gelip çattı. Bu arada 4.000.000 Türk seferber oldu. Milyonlara yakın insan can verdi. Memleket en büyük facialarını gördü. Fakat biz, bunları ait milli hissi anlatan tek mısra göremedik.” ifadelerini kullanarak, bu alanındaki hümanist politikalara karşı eleştiri getirmiştir.26

Yapılan bu eleştiriler, Türkiye‟yi dış dünyaya tanıtacak propaganda filmlerinin yapılması gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu amaçla, dönemin iktisat bakanı Mustafa Şeref Bey tarafından, Başbakanlık makamına: “Memleketimizin mühim ihtiyaçlarından olan ve propaganda mahiyetine haiz umumi faaliyetlerimizi gösterir bir film ihzara dair” başlıklı bir yazı gönderilmiştir.  Serdar Öztürk‟e göre,  bu  türde  bir  girişimin  olmasının  temel  sebepleri arasında, imparatorluktan Cumhuriyete geçiş aşamasında kaydedilen devrimlerin, yurt dışında tanıtılmak istenilmesi önemli bir yer tutmaktadır.27 Bu bağlamda Türkiye‟nin yurt dışında tanıtımına yönelik bazı filmler çekilmiştir. Atatürk‟ün Adana seyahati, eski ve yeni Ankara, akarsulardan enerji elde edilmesi ve İsmet İnönü‟nün yaşamı gibi içeriklere sahip bazı filmler buna örnek olarak gösterilebilir. Ancak, bu tür filmlerin yurt dışında yayınlanmasına yönelik Fransız ve Amerikalı film şirketleri ile görüşmeler yapılmasına rağmen, istenilen sonuç alınamamıştır. Türkiye‟nin tanıtımına dair filmlerin yabancılar eliyle çektirilmek istenilmemesinin temel sebebini, Türkiye‟yi olumlu bir şekilde tanıtması şartıyla izin verilen filmlerin, ülke dışında Türkiye aleyhine bir filme dönüşebilmesi korkusu oluşturmaktadır.28 Nitekim  “Turkey’s  $  100.000.000”  adlı  film  bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Başlangıçta, Türkiye lehine ve tanıtımına katkı sağlaması şartıyla yayınlanmasına izin verilen bu film, daha sonra Türkiye aleyhine yönelik bir film olarak gösterime girmiştir. Bu durum üzerine Türkiye, filmin gösterimden kaldırılması için uzun çalışmalar yürütmüştür.29

Sinema alanında yurt dışında istenilen verim alınamaması, sinemanın yurt içinde eğitici ve öğretici niteliğinin ön plana çıkarılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Dönem aydınları da, sinemanın bu amaç doğrultusunda kullanılması gerekliliği konusunda bir takım öneriler sunmuşlardır. Ancak, ülkenin içinde bulunduğu koşullar başta olmak üzere, sinemacıların eğitici ve öğretici nitelikte film çekmek gibi bir kaygılarının olmaması ve sinema sektörüne, sadece kar elde etmek gözüyle bakılması gibi sebeplerden dolayı istenilen sonuç alınamamıştır.30

1946‟ya gelindiğinde Türk sineması önemli gelişmeler kaydetmiştir.  Bu dönemde, Ankara  Sinema  İşleri  Türk  Anonim  Ortaklığı  kurulmuş  ve  1948‟de  yerli    filmlerden  alınan vergi, yabancı filmlerden alınan vergiye oranla yarı yarıya indirilerek, devlet tarafından yerli film yapımı teşvik edilmiştir. Bu teşvik, yerli sinema adına çok önemli bir gelişme olmuştur. Sonuçta, 1917-44 arasında yılda ortalama 1.46 film gösterime girerken, 1945-59 yılları arasında bu oran 41.46‟ya çıkmıştır. Fakat araç-gereç ve kalifiye eleman eksikliği nedeni ile bu dönemde Türk sineması, dünya sineması standartlarını yakalamakta zorlanmıştır.31

 

DİPNOTLAR

1 http://arkadasfan.com/blog-1228/sinema-tarihi-gecmisten-gunumuze-sinema-tarihi-sinema- hakkinda-sinemayi-kim-buldu.html, erişim tarihi 26.12.2017

2  Mehmet Yiğit Dalgın, „‟1896-1950 Yılları Arasında Türkiye‟de Film ve Film Müziği Üretimi‟‟, Yüksek

Lisans Tezi, Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitisü, İstanbul, 2011, s. 1.

3 http://arkadasfan.com/…, erişim tarihi 26.12.2017

4 Dalgın, a.g.t., s.22.

5 Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid(Hatıralarım), Timaş Yayınları, İstanbul, 2013, s.78

6 Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, 1998, s.16.

7 Nijat Özön, Sinema’nın Osmanlıca Serüveni, Öteki Matbaası, Ankara, 1999. s. 37

8 Nijat Özön, Türk Sineması Kronolojisi 1895-1966, Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 19

9   Nebahat Akgün Çomak, “Türk Sinemasında Ordu Merkezli Sinema Dairesi‟nin Önemi ve Yeri”,

İletişim Dergisi, Sayı 7, İstanbul, 1998, s.297-304.

10  Halit Refiğ, “Osmanlı‟da Sinema”, Yeni Türkiye, Osmanlı Özel Sayısı IV, S. 34, Temmuz-Ağustos 2000, s. 786.

11 Giovanni Scognamillo, a.g.e., s.20.

12 Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), 12/N/1325.

13 Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), 11/6/1923.

14 Nijat Özön, Karagöz’den Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları, C.1, Kitle Yayınları, 1995, s. 18

15 Seda Uluskan Bayındır, Atatürk’ün Sosyal ve Kültürel Poltikaları, Ankara, Atatürk Araştırma Merkezi, 2010, s. 490.

16 Agah Özgüç, Türk Film Yapımcıları Sözlüğü, İstanbul, FİYAP, 1996, s.128-129

17 Serdar Öztürk, Erken Cumhuriyet Döneminde Sinema Seyir Siyaset, Ankara, Elips Yayınları, 2005, s.15.

18 Abdullah Muratoğlu, Selanik’ten İstanbul’a İpekçiler ve İsmail Cem, İstanbul, Bakış Kitaplığı,

2002, s. 77–96.

19 Atilla Dorsay, Sinema ve Çağımız, Remzi Kitabevi, İstanbul 1998, s. 15.

21 Ali Haydar Soysüren, Necip Yıldız, “Erken Cumhuriyet Döneminde Türk Sinemasının Ulus Devlet Politikalarıyla İlişkisi Üzerine Bir Değerlendirme”, Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi, Cilt I, Sayı 35, s. 89-104.20 Abdullah Muratoğlu, a.g.e., 77-96.

22  Hacı Veli Gök, „‟Atatürk ve İnönü Kültür Politikaları‟‟, Yüksek Lisans Tezi, Ahi Evran Üniversitesi

Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kırşehir, 2011, s. 134.

23 Nijat Özön, “Türk Sineması”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C.10, İstanbul, 1983, s. 1882.

24 Esin Berktaş, 1939-1950 Dönemi Türk Sinemasının Ekonomik, Politik, Toplumsal ve Kültürel Yapısı Yayımlanmamış Sanatta Yeterlilik Tezi, Mimar Sinan GSÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s. 114, 161, 162.

25 Nail Tan, Cumhuriyet Dönemi Kültür Çalışmalarının Dünü, Bu Günü, Yarını, Ankara, BRC

Basım Matbaacılık, 2003, s. 36.

26 Berktaş, a.g.t., s. 204

27 Serdar Öztürk, a.g.e., s. 47, 48.

28 Gök, a.g.t., s. 137.

29 Öztürk, a.g.e., s.54, 84.

30 Öztürk, a.g.e., s.204.

31 Kadir Şeker, İnönü Dönemi Kültür Hayatı (1938–1950), Yayımlanmış Doktora Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2000, s. 137.

 

 KAYNAKÇA

BOA (12/N/1325) TFR.I..A…, Dosya No: 36, Gömlek No:3508.

BCA (11/6/1923) 30..10.0.0/146.43..4; Sayısız.

Berktaş Esin,   1939-1950    Dönemi    Türk   Sinemasının     Ekonomik,    Politik, Toplumsal ve Kültürel Yapısı, Yayımlanmamış Sanatta Yeterlilik Tezi, İstanbul, 2008.

Çomak, Nebahat Akgün:   “Türk  Sinemasında  Ordu  Merkezli  Sinema  Dairesi‟nin  Önemi ve Yeri”, İletişim Dergisi, Sayı 7, İstanbul, 1998.

Dalgın, Mehmet Yiğit:   ‟1896-1950  Yılları  Arasında  Türkiye‟de  Film  ve  Film  Müziği Üretimi‟‟, Yüksek Lisans Tezi, Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitisü, İstanbul, 2011.

Dorsay, Atilla:  Sinema ve Çağımız, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1998.

Gök, Hacı Veli:   Atatürk  ve  İnönü  Kültür  Politikaları‟‟,  Yüksek  Lisans  Tezi, Kırşehir, Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011.

Muratoğlu, Abdullah:  Selanik’ten İstanbul’a İpekçiler ve İsmail Cem, İstanbul, Bakış Kitaplığı, 2002.

Osmanoğlu, Ayşe:    Babam Sultan Abdülhamid (Hatıralarım), İstanbul, Timaş Yayınları, 2013.

Özgüç, Agah:    Türk Film Yapımcıları Sözlüğü, İstanbul, FİYAP, 1996.

Özön Nijat:   “Türk Sineması”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, İstanbul, İletişim Yay. C.10, 1983.

Özön, Nijat:   Sinema’nın Osmanlıca Serüveni, Ankara, Öteki Matbaası, 1999.

Özön, Nijat:   Türk Sineması Kronolojisi 1895-1966, İstanbul, Bilgi Yayınevi, 1968.

Özön, Nijat:  Karagöz’den Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları, C.1, Ankara, Kitle Yayınları, 1995.

Scognamillo, Giovanni:   Türk Sinema Tarihi, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1998.

Soysüren Ali Haydar- Yıldız Necip: “Erken Cumhuriyet Döneminde Türk Sinemasının Ulus Devlet Politikalarıyla İlişkisi Üzerine Bir Değerlendirme”, Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi, Cilt I, Sayı 35.

Şeker, Kadir:  İnönü Dönemi Kültür Hayatı (1938–1950), Yayımlanmış Doktora Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2000.

Tan, Nail:   Cumhuriyet Dönemi Kültür Çalışmalarının Dünü, Bu Günü, Yarını, Ankara, BRC Basım Matbaacılık, 2003.

http://arkadasfan.com/blog-1228/sinema-tarihi-gecmisten-gunumuze-sinema-tarihi- sinema-hakkinda-sinemayi-kim-buldu.html, erişim tarihi 26.12.2017.

Yazar Hakkında: Mert Pakır 

Mert Pakır TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

İnkılap Tarihi Enstitüsü  Yüksek Lisans Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir