Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
merkez
akademikparadigma.com'dan alınmıştır.

Türkiye’de Merkez-Çevre Kavramı Üzerinden Modernleşmenin ve Şekillenen Parti Geleneğinin İncelenmesi

ÖZET

Merkez-çevre kavramı, Şerif Mardin tarafından Türkiye’nin modernleşme ve ulus devlet olma süreçlerinde yaşanan gelişmelere uyarlanmıştır. Türkiye’de modernleşme ve ulus devlet olma süreçleri; devlet bürokrasisi, aydınlar ve asker tarafından yukarıdan aşağıya ilerletilmiş bir süreç olduğu için merkez ve çevre arasında gerilime neden olmuştur. Merkezde yer alan devlet bürokrasisi, aydın ve askerler ile çevreyi temsil eden halk arasında yaşanan gerilim, Türkiye’de siyasal partilerin oluşum şeklini de etkilemiştir. İTC ve CHP, merkez partiler olarak radikal ve otoriter bir modernleşme sürecinin temsilcisi olurken Ahrar Partisi, Erken Cumhuriyet Dönemindeki muhalif partiler ve DP, otoriter ve radikal yönetimi eleştiren çevre partileri olmuşlardır. Bu yazıda, Tanzimat Döneminde resmi olarak başlayan modernleşme, modernleşme ve ulus devlet olma sürecinde merkez ve çevre arasındaki gerilim ve merkez-çevre kavramı etrafında şekillenen siyasal parti geleneği üzerinde durulacaktır.

Anahtar Kelimeler: Merkez-çevre, modernleşme, İTC, Ahrar Partisi, CHP, DP

 

GİRİŞ

Edward Shills’e ait olan merkez-çevre yaklaşımına göre, merkez ve çevre her toplumda varlığını koruyan aktörlerdir. Merkezin sahip olduğu değerler sisteminin çevreye aktarılma süreci, modernleşme süreci ve ulus-devlet inşası olarak tanımlanabilir. Merkez ve çevrenin birbirinden kopuk olduğu devletlerde modernleşme ve uluslaşma süreçleri, çevrenin değerler sisteminin dönüştürülmesini sağlar. Modernleşme süreci ve aydınların toplumsal yapı içindeki yeri, Shills’in düşüncesinde merkez-çevre ikiliğinin oluşumunda önemli bir rol işgal etmektedir.[1] Merkezde yer alan siyasal seçkin, sahip olduğu değerleri ve düşünce yapısını modernleşme sürecinde çevreye aktararak meşruiyetini korumaya çalışır. Böylelikle merkezi bürokrasinin güçlü olduğu bir devlet kurulması hedeflenir. Merkezden çevreye değerler sisteminin aktarılmasında modernleşme süreçlerinin yeri oldukça önemlidir. “Shills’e göre merkezin ve çevrenin ana karakterlerinin oluşması kadar, merkezin değerlerinin korunması noktasında da aydın kesimin önemli rolü vardır. Daha açık bir ifadeyle, sistemin merkezinin hangi değerlerden oluştuğunu belirleyen aydınlar, aynı zamanda kendilerini bu değerlerin koruyucusu olarak da konumlandırırlar ve bu aydınlar sadece siyasal alanın temsilcilerinden oluşmazlar.”[2] Özellikle Türkiye’de sadece aydınlar değil, ordu da merkezi korumak konusunda rol sahibi olan önemli bir aktördür. Merkez, siyasal temsilciler ve ordu gibi aktörler ile modernleşme sürecinde merkezin değerleri ile uyum içinde olan yeni bir kimlik yaratmaya çalışır.

Modernleşme süreci kimi toplumlarda kolay gerçekleşirken kimi toplumlarda zorlu olabilmektedir. Osmanlı Devleti’nin yapısı gereği, merkezin ve çevrenin geliştirdiği kültürler birbirinden farklılık göstermiştir. Modernleşme ile yöneticiler, çevrenin kültürel değerlerini yeniden inşa etmek isteseler de merkez ve çevre arasında kültürel çatışmalar yaşanmıştır. Bu çatışmalar, Cumhuriyet rejiminin kurulmasının ardından da devam etmiştir. Şerif Mardin, Edward Shills’e ait olan merkez-çevre yaklaşımını, Türkiye’nin uzun yıllar yaşanan modernleşme ve Batılılaşma sürecine uyarlamıştır. Merkez içinde yer alan farklı görüşler, Türkiye’de siyasal partilerin merkez-çevre ikilemi üzerinden şekillenmesinde etkili olmuştur.

 1.Osmanlı Modernleşmesinde Merkez-Çevre

18. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun her alanda Avrupa’dan geri kaldığı yöneticiler tarafından açıkça görülmekteydi. Osmanlı İmparatorluğu, bu durumun içinden çıkması ve Avrupa’nın ilerleyişine yetişmesi gerektiği düşünceleriyle ilk ordu-askerlik içerisinde başlattığı reform hareketlerini çeşitli alanlara yaymaya çalışmıştır. 1839 yılında Gülhane Fermanı’nın ilan edilmesi, Osmanlı Devleti’nde resmi anlamda modernleşme için yapılacak dönüşümlerin de başlangıcı olma özelliğini taşımaktadır. Atılan bu adım, gerçekleştirilmesi planlanan dönüşümlerin siyasala verilen misyon üzerinden gerçekleşeceğinin resmi bir görünümüdür. Bu model toplumsal dönüşümün siyasal dönüşüm içinden yapılmasına yönelik çağrıdır. Bu, aynı zamanda siyasetin bir dönüşüm aracı olarak kullanılması demektir.[3] Bu dönemde siyasal alan ile Genç Osmanlı aydınları etkileşimi söz konusudur. Bu dönem ve kuşakla birlikte Türk siyasal modernleşmesinin çok önemli bir özelliği ortaya çıkar. Bu, Türk modernleşmesinin bir elit çekirdeğin yönlendirilmesine bağlanmasıdır.[4] Böylelikle modernleşme sürecinde, merkezde yer alan yönetime bir elit kadro da eklemlenmiş olacaktır.

20. yüzyıl yaklaşırken reform kapsamında eğitim alanında yaşanan reformlar ve gelişmeler, 20. yüzyıl siyasetinde önemli bir rol oynayacak yönetici eliti oluşturmaktaydı. Bürokratik aydın kesimin sahip olduğu zihniyet anlayışı, pozitivist ve materyalist bir çizgide ilerlemiş ve ileride modernleşme ve ulus devlet inşasında izlenecek yöntemleri etkilemiştir.

19. yüzyılda resmi anlamda başlayan reform hareketlerinin çevre içinde bulunan halk kanadında olumlu etkiler bıraktığı söylenemez. Değişim-dönüşüm Osmanlı toplumunda farklı sınıflar arasındaki bir arayışın itkisiyle olmaktan çok, merkezi yönetimin bir kabulü ve ‘misyonu’ şeklinde gelişmiştir.[5] Modernleşme öncesinde Osmanlı’da, yönetimde, ekonomik ve kültürel alanlarda, merkez ve çevre arasında ciddi bir boşluk vardır. “Osmanlı İmparatorluğu, miras yoluyla geçen bir bürokrasi ve feodal beyler tarafından değil de merkezden denetlenen bir ordu kurmakta başarı göstermişti, ama Osmanlı toplumu bu çerçevenin içine kolayca girip oturmuyordu. İmparatorluğun bazı bölümlerinde, imparatorluk-öncesi bir soylular sınıfı varlığını sürdürmüştü, soysop zincirleri hâlâ güçlüydü, dinsel tarikatlar özerk güçlerinin dayandığı temelleri hatırlatabilirlerdi ve çeşitli etnik ve dinsel gruplar vardı.”[6] Modernleşmenin en önemli koşullarından biri merkezileşmiş bir sistemde merkez ve çevre arasındaki entegrasyonu sağlamaktır. Merkez ve çevre arasındaki uzlaşma sürecinde çatışmaları en aza indirmek ve çevreyi merkez ile bütünleştirmek, ortak bir kimlik yaratmak için önemlidir. Uzun yıllar çevre ile arasında derin bir boşluk bulunan merkez, merkezileşmenin ve ortak bir kimlik oluşturmanın temelinde çevrenin dönüşümünü gerçekleştirmek için çeşitli reform hareketlerine başlamıştır. Fakat bu hareketlerin ilk olarak devlet bürokrasi etrafında gerçekleştirilmesine öncelik verilmiştir ve bu nedenle reformların çoğu çevreden kopuk bir şekilde sürdürülmüştür.

Şerif Mardin, Klasik Osmanlı Döneminden itibaren varlığı koruyan merkez ve çevre arasındaki farkların modernleşme sürecinin başlamasıyla bir sorun haline geldiğinden bahseder. Bu sorun, Sultan ve resmi görevlileri ile Osmanlı Anadolu’sunun iyice bölük pörçük yapısı arasında ortaya çıkan karşı karşıya gelmedir.[7] Modernleşme sürecinde yapılan yeniliklerin, çevreyi oluşturan toplum tarafından benimsenmesinde yaşanan güçlükler, çevre ve merkez arasındaki boşluğu artırmış ve merkeze yabancılaşmış bir çevre oluşmuştur. 19. yüzyılda Osmanlı imparatorluğunda girişilen modernleşme çabaları, ülkenin sosyo-kültürel yapısı gereği, merkeziyetçi, reform yanlısı asker-sivil bürokrasi ve elitlerle (merkez), kanaat önderliğini geleneksel Osmanlı uleması ve ayanların yaptığı toplumun geri kalan kesimleri (çevre) arasında derin bir sosyo-kültürel ayrılık doğurmuştur.[8] Bunun sonucunda Türk siyasi tarihinin Batılılaşma sürecinin ifade edildiği kavram, merkez-çevre ikilemi olmuştur ve bu ikilem, Türkiye siyasal hayatında yer alacak olan partilerin de geleneğini oluşturmasında etkilidir.

 

1.1.Osmanlı Döneminde Siyasal Düşüncelerin Modernleşmeye Etkisi

Genç Osmanlılar’ın yer aldığı modernleşme sürecinde, aydınlar modernleşmenin önemli bir aktörü olsa da bu süreç tam anlamıyla ideolojiler üzerinden temellendirilmemiştir. Modernleşme sürecinde ideolojilerin önemli bir dayanak noktası haline gelmesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetlerinde ve özellikle 1908’den sonraki dönemde aranmalıdır. Pozitivizm fikrinin bir fikir akımı olarak Türk aydınlarını etkilemesi 1890 yıllarına rastlar.[9] Auguste Comte’un pozitivizminden etkilenen aydınlara göre, toplumsal sorunları bilimin ve aklın çerçevesinde çözmek gereklidir. Pozitivizme göre, toplum, canlı bir organ gibidir.[10] Bu anlamda toplum, yeni kuşak Osmanlı aydını için ilerlemesi, dönüştürülmesi mümkün bir organizmadır artık.[11] Bu anlamda bakıldığında, modernleşmenin ve toplumun dönüşümünün sağlanması açısından en önemli misyon aydın elitlere devredilmiştir. Osmanlı son dönem aydınlarının Ahmet Rıza Bey’den başlayarak pozitivistlerden öğrendiği en önemli şey aydınlar otoriterizmidir. Bu, ideolojik olarak materyalizmle bütünleşmiş bir hakikattir.[12] Devletin kurtarılması ve toplumun dönüşümünün sağlanması için Batılılaşma sürecinde otoriter bir çizgide ilerlemek, dönemin aydınları için oldukça mümkün görülmüştür. Bunun için topluma etkili olarak müdahale etmek gerekmektedir ve bu müdahalenin yolu da pozitif düşünceyi kavramış olan bir aydın sınıfının oluşturulmasından geçmektedir.[13]

Batılı düşünür Gustave Le Bon, Jön Türklerin fikirlerinin oluşumunda oldukça etkili olmuştur. Özellikle, Le Bon ve kitleler üzerine araştırmalar yapan Abdullah Cevdet önemli isimlerden biridir. Toplumsal dönüşümün sağlanması için kitlelerin kontrol edilmesi ve eğitilmesi gerektiğine vurgu yaptığı görüşleri, seçkinci kadroya halkı dönüştürmek için bir misyon yüklemektedir. Elit kadronun Batılılaşma sürecinde aktif rol alması Genç Osmanlılar döneminde ortaya çıkmış ve İttihat ve Terakki Döneminde, cemiyetin üyelerinin etkilendiği Le Bon ile daha da meşru bir zemine oturtulmuştur. Abdullah Cevdet, halkın iknası için İslamiyet’in ilim öğrenme konusundaki hassasiyetinin vurgulanmasını, buna karşılık seçkin sınıf için ise bilimin yol göstericiliğinin tek ülkü olması gerektiğini ileri sürmüştür.[14] Seçkinci sınıfa yüklenen halkı eğitme misyonu, İttihat ve Terakki Dönemi boyunca etkili olmuştur. Ve bu fikirlerin daha sonra Kemalist rejimde, “halka rağmen halk için” teziyle karşılık bulmuş olduğu görülmektedir.

 

1.2. İTC Döneminde Modernleşme Süreci

Osmanlı modernleşmesinde, toplumsal dönüşümün sağlanmasında öncelik, merkeze ve merkeze eklemlenmiş elit kadroya verilmiştir. Özellikle bir kanadı, askeri geleneğe sahip olan İkinci İTC, ordunun da dönüşüm sürecine katılımında etkili olmuştur. 1908 yılına gelindiğinde söz konusu çerçeve salt bir dizi kabuller içeren soyut bir çerçeve değil, onu çok aşacak biçimde, sistemik bir nitelik ve işlev kazanmış tarihsel bir gerçekliktir. Asker-bürokrat seçkinler iktidara doğrudan müdahale etmişler ve yeni bir dönem başlatmışlardır.[15] O günkü kavrayışta, siyaset, toplumsal organik güçlerin kendi aralarındaki etkileşimi olarak görülmez. Aksine, Jön Türkler’in muhalefette oldukları dönemin sonunda bu görüş bütünüyle söz konusu olmaktan çıkmıştır. Siyaset, militer elitlerin radikal bir müdahaleyle tarihi değiştirmesi şeklinde anlaşılmıştır.[16] Bu durum, Türkiye siyasal yaşamında etkili olacak olan ordu için oldukça önemli bir gelişmedir. İlerleyen süreçte, devletin kurtarılması, kurulması ve rejimin korunması gibi konularda misyon sahibi olan ordu, siyasal yaşama müdahaleyi de meşru bir hareket olarak görecektir.

Modernleşme sürecinde izlenen yöntemlerden biri olan kameralizm, devlet bürokrasisi tarafından Osmanlı’nın yaşadığı sorunlara çözüm üretebilecek bir anlayış olarak görülmüş ve modernleşme sürecinde oldukça etkili olmuştur.  Almanya’da doğmuş ve gelişim göstermiş olan kameralizm anlayışı, Prusya ekolü ile yetişmiş Osmanlı subaylarını da etkilemiştir. Prusya’nın özerk yapısının merkeziyetçi bir yapı haline getirilmesinin amaçlandığı bu düşünce, Osmanlı’yı reform sürecinde daha merkeziyetçi bir devlet haline getirmek isteyen İTC tarafından olumlu görülmüştür. “Devletin devamlılığının ve devletin çıkarlarının esas alındığı kameralizmde, güçlü devlet için güçlü ekonomiye ihtiyaç olduğu vurgulanmaktadır. Devletin diğer faktörlere göre belirleyici olduğu kameralizmde merkezi devletin gücünü artırabilmek hedeflenmektedir.”[17] Kameralizm, devlete, ekonominin güçlendirilmesi, merkeziyetçi bir yapının oluşturulması ve toplumun kontrol edilmesi gibi konularda önemli bir kurtarıcı misyonunu yüklemektedir. Bu yapıda ordu ve bürokrasi, disiplin ile birlikte hareket etmektedir ve ekonomi, devlet tarafından kontrol altında tutulmaktadır.

İTC’nin politikalarında etkili olan bir diğer düşünce solidarizm olmuştur. 19. yüzyıl sonlarında Fransa’daki III. Cumhuriyet rejimi tarafından bir tür yarı-resmî ideoloji olarak benimsenen bu meslekçi, ahlâkçı ve lâik milliyetçilik anlayış (solidarizm), Gökalp tarafından Osmanlı Türkçesi’ne tesanütçülük (dayanışmacılık) adıyla aktarıldı.[18] Organik bir dayanışmanın sağlanması için farklı meslek grupları arasında bir organizasyonun kurulması ve kitleler arasındaki uyumun ve beraberliğin güçlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu fikir CHP Döneminde halkçılık ilkesi ile bütünleşecektir. Kameralizm ve solidarizmin İTC’den sonra CHP’nin de politikalarını etkilediği görülecektir.

 

1.3. İTC Döneminde Partilerin Şekillenmesi

İttihat ve Terakki Dönemi, modernleşme çabaları sonucu yaşanan merkez-çevre geriliminin partiler etrafında şekillendiği önemli bir kırılma noktasıdır. Bu dönemde yaşanan kırılma, Türkiye Cumhuriyeti Döneminde ortaya çıkacak olan partilerin geleneğini oluşturması açısından önemlidir. İTC Döneminde yaşanan fikir ayrılıklarının çıkış noktası, Cumhuriyet tarihinde ortaya çıkacak fikir ayrılıkları ile benzerlik göstermektedir. 1902 yılında gerçekleşen Birinci Jön Türk Kongresi, İTC’nin içindeki fikir ayrılıklarını ortaya çıkarmıştır. Sabahattin “merkeziyetsizlik ve şahsî teşebbüs” hakkındaki esas fikirlerini bir program halinde ortaya koydu. Fakat Ahmet Rıza ve arkadaşları, merkez olmazsa memleket de olmaz diyerek bu fikre karşı koydular.[19] Bunun sonucunda Sabahattin grubu İTC kadrosundan ayrılarak Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni kurmuştur. Prens Sabahattin, modernleşmenin ve Batılı anlamda bir dönüşümün sağlanması için ilk olarak bireysel teşebbüsün gerçekleşmesini atılması gereken ilk adım olarak görmektedir. Ne zaman ki, bütüncü toplum yapısından kurtulup, bireyci toplum yapısına geçilir, o zaman İmparatorluk da kurtulmuş olur görüşündedir.[20] Bütün bu fraksiyonel ayrılıklara karşın, Jön Türk Hareketi esas olarak “Osmanlı birliği” temelinde birleşmektedir.[21] Bu birleşmenin İkinci İTC Döneminde değişime uğramasıyla milliyetçilik düşüncesi ön plana çıkmıştır.

İkinci İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çizgisi özellikle 1908 yılından sonra, Türkçülük ideolojisi ile şekillenmiştir ve içerisinde askeri bir geleneğe sahip grup bulunmaktadır. İkinci İTC’nin ideolojik donanımı, Alman düşünce ve devlet anlayışının etkisi altında gelişti.[22] Alman devlet yapısından etkilenen ve askeri bir geleneğe sahip olan cemiyetin modernleşme çabaları da militarist bir doğrultuda ilerlemiştir.

Pozitivist sosyolojisiyle Ahmed Rıza’ya İttihat ve Terakki ilhamını veren August Comte’un etkisi ilk ortaya çıkan etki oldu ve Türkiye’deki sekülerizm yanlısı radikalizmin sonraki dönemlerde gösterdiği gelişmeyi derinden etkiledi.[23] Prens Sabahattin, ademi merkeziyetçi yapıya sahip bir devlet yanlısıydı. Fakat İTC’nin diğer kanadını oluşturan kadro, merkeziyetçi ve daha otoriter bir tutum içerisindedir. Ne bireysel girişim ne de ademi merkeziyet Türk ordusunun Prusyalı uzmanlarca yetiştirilmiş subayları için cezbediciydi.[24] Ziya Gökalp’in milliyetçilik üzerine fikirleri de İTC’nin resmî ideolojisini belirlemesinde etkili olmuştur ve ilk dönemlerinde Osmanlıcılık fikirlerine sahip olan cemiyet Türkçülüğü, cemiyetin ideolojisi olarak kabul etmiştir.

2. Meşrutiyet’in ilanının ardından İTC’ye karşıt görüş içerisinde olan ve ademi merkeziyetçiliği, etnik kimliği ve liberal politikaları ön plana yerleştiren Ahrar Partisi kurulmuştur. Fırkanın ideolojisi Jön Türkler tarafından daha Paris’te oluşturulmuştur ve Sabahattinci grubu toplayan “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin programında belirlenmiştir.[25] Ahrar Fırkası, farklı etnik grupların birlik ve eşitlik içinde yaşayacağı bir devlet tahayyül etmiş ve İTC’nin merkeziyetçi ve milliyetçi fikirlerinden ayrılmıştır. İmparatorluğu kurtaracak tek ihtimal, kamucu yapıdan bireyci yapıya geçiştir.[26] Merkezin radikal ve otoriter tutumunu eleştiren muhalefet, dönüşümün gerçekleşmesi için bireysel teşebbüse inanmaktadır. İTC ise merkeziyetçi, milli kimlik yaratma misyonuna ve devletçi fikirlere sahip olan asker-sivil bürokrasi olarak devletçi ve otoriter dönüşümden yanadır ve toplumsal dönüşüm sürecinde meşrutiyetin varlığına önem vermektedir. Böylelikle İTC ve Ahrar Partisi arasındaki farklar, Türkiye siyasal hayatında parti yapılarının şekillenmesini derinden etkilemiştir.

Genel olarak değerlendirildiğinde İTC Dönemindeki temel tartışma, devletin nasıl kurtarılacağı konusu etrafında şekillenmiştir. Bu konudaki farklı görüşler, partilerin oluşmasına ve ideolojik ayrımların yaşanmasına etki etmiştir. Akçura’ya göre, 1908 olayları sadece militer, biraz da politik bir darbe olayı olarak kalmıştır. Hem de sadece aydınlar arasında kalmıştır.[27] Devlet katında birçok reform gerçekleşmiş olsa da toplumsal anlamda dönüşümün olmaması asıl problem olarak görülmüştür. Toplumsal bir dönüşümü sağlamak amacıyla geliştirilen fikirler, Ahmet Rıza ve Prens Sabahattin grupları arasında farklılık göstermiştir.

 

2.Erken Cumhuriyet Döneminde Merkez-Çevre

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından, devletin kurucu kadroları modern, seküler ve çağdaş bir toplum yaratma misyonu ile hareket etmiştir.  Bu dönemde yapılan reformlar, Tanzimat ve İTC Döneminde gerçekleşen reformların devamı şeklinde olsa da yapılan reformlar, diğer dönemlere göre oldukça radikal, otoriter ve devrimci bir çizgide ilerlemiştir. Devletin, Osmanlı Döneminde olduğu gibi yapılan devrimlerin öncüsü olduğu görülmektedir. Merkezi oluşturan ordu, bürokrasi ve aydınlar kanadının uluslaşma sürecinde rejime uygun bir kimlik yaratmaya çalıştığı görülmektedir. Siyaset ne muhalefet olarak ne de kitlesellik olarak mevcuttur bu dönemde. Bütünüyle yukarıdan aşağıya bir model ve anlayışla örgütlenmiş, toplumun aydın öncülüğünde ve belli ilkeler doğrultusunda dönüştürülmesini öngören sistemik bir hareket söz konusudur.[28]

Cumhuriyet Döneminin, devletin kurtarılması konusunda, Osmanlı Dönemi ile bir süreklilik içinde olduğu görülür. Devletin kurulması misyonu ise, geçmişten bağımsız ve radikal bir dönüşümü yansıtmaktadır. Cumhuriyetin kurulması, saltanatın ve halifelik makamının kaldırılması ile geçmiş ile aradaki köprü tamamen kaldırılmaya çalışılmış ve yeni bir siyasal sistem oluşturulmuştur.

Erken Cumhuriyet Dönemine bakıldığında devleti kurma misyonuna sahip olan aydınların halk ile iletişim kurma gibi bir amaca sahip olmadığı görülmektedir. Çünkü bu dönemde hedeflenen halka gitmek değil, rejime uygun bir siyasal kimlik yaratmaktır. Halk dönüştürülmesi gereken bir topluluktur elitler için. Devletin sahip olduğu bu görüşün, Osmanlı Dönemi aydınlarının reform sürecinde halkı eğitme misyonlarından etkilenerek benimsediği görülmektedir. Kitleye dönük yaklaşımların ise cumhuriyete devreden Osmanlı zeminini Abdullah Cevdet-Gustave Le Bon çizgisi hazırlar.[29] Bu elit kuşağı, Gustave Le Bon’un kitleleri kontrol ve cezp etmenin sihrine dair yazılarından çok etkilenmişti; tıpkı “halkla birlikte değil halk adına yönetmenin” yollarını arayan Le Bon gibi orada bir iktidar imkânı yanında bir tekinsizlik de görüyorlardı.[30] İTC Döneminde Le Bon ile halka dair gelişim göstermiş olan fikirlerin etkisi, Kemalist rejimde de varlığını korumuş ve rejim “halka rağmen halk için” düşüncesi ile hareket etmiştir.

Kuruluş döneminde cumhuriyetin kurucu ideolojisinin ve iktidar elitlerinin siyasal adresi, yani siyasal kimliklerini temsil ettikleri yer, Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur.[31] Yaratılmak istenen siyasal kimlik ile ilerici ve yenilikçi fikirlere sahip bir toplum oluşturulmak istenmiş ve bu yolda laiklik ve halkçılık ilkesi ile birlikte hareket edilmiştir. Sadece din ve devleti ayırmakla toplumda esaslı bir değişme olamayacağı, daha derinlere inilerek dinin gerek toplumun gerekse kişinin kültürel, ekonomik ve toplumsal görüşleri üzerindeki geriletici etkilerini gidermek gereği ileri sürülüyordu.[32] Halkçılık, siyasal merkezi oluşturan bürokratik elitlerin dışında kalan kitleleri türdeş bir bütünlüğe kavuşturmak için çıkarılan bir çağ olarak, hem İttihat ve Terakki hem de tek-partili dönemlerde, sınıfsal farklılıkları yadsıyan solidarist görüşün de temelini oluşturmuştur.[33] Halkçılık ilkesi, halkın siyasal alana katılımının önünü açmak yerine pozitivizmin etkisiyle kolektif ve homojen siyasal kimlik yaratmayı amaçlamıştır. Laik ve pozitivist resmi düşünce, eğitim sistemi, hukuksal kurumlar ve bir ölçüde Halk Ocakları vasıtasıyla nüfuz etmeye çalışıyor olsa da, ülke düzeyinde kurumsallaşma kökleşmediği için gerçekte toplum ikili bir yapı niteliğini taşımaktaydı.[34]

Türkiye’deki muhafazakâr muhaliflerin Cumhuriyet’e karşı yönelttikleri temel itiraz, onun Türk halkının hem İslami geçmiş hem de imparatorluk geçmişiyle arasındaki bağları, hem de uzun süredir önderi oldukları İslam Dünyası ile olan bağlarını tehlikeye atacağı idi.[35] Cumhuriyet aleyhtarı duyguyu kısmen, halifenin gelecekteki konumuna ilişkin kaygı körüklüyordu.[36] Atatürk, Cumhuriyet rejimin korunması için siyaset ile hilafet makamı arasındaki ilişkinin sonlandırılması gerektiğini düşünüyordu. Hilafet makamının kaldırılmasının ardından şimdiye kadar gerçekleşen reformların radikalliğine eleştirilerde bulunan muhalif kesim iyice belirginleşti. Özellikle mecliste yer alan İkinci Grup, halifeliğin kaldırılmasını radikal bulmuş ve eleştirmiştir. Rejimin radikalliğine karşı oluşan eleştirilerin sonucunda 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. “Yeni parti, beyannamesini ve programını yayınladığında, Batı Avrupa’ya has liberal nitelikte bir parti olduğu belli oldu. Çoğunluk partisi gibi laik ve milliyetçi politikalardan yanaydı, ancak onun köktenci, merkeziyetçi ve otoriter eğilimlerine açıkça karşı çıkıyordu. Bunun yerine, ademi merkeziyetçiliği, güçler ayrımını ve devrimci değişimden çok evrimci değişimi savunuyordu.”[37] Özellikle CHP’nin modernleşme sürecinde benimsediği radikal değişimleri eleştirmişlerdir ve bunların halk içinde özgürlüğü kısıtladığını ifade etmişlerdir. TCF’nin aklında olan, “memleketi sarsıntılara bırakmak”tan ziyade tedrici değişikliktir.[38] Liberal bir politikaya sahip olan TCF üyeleri, CHP’nin Batılaşma yolundaki radikal ve otoriter çizgisine karşı çevrenin kültürüne uygun bir yenileşme taraftarıydılar. Bir ülkenin kültür geçmişinin olduğu gibi ortadan kaldırılamayacağını savunmuşlardır.[39] Fırka, merkezin çevre üzerinde kurmuş olduğu otoriteyi eleştirmiş ve millet hakimiyeti ve demokrasi vurgusu partinin söylemleri haline gelmiştir.

Cumhuriyet Döneminde bir diğer muhalefet partisi, 1930’ların başında yaşanan ekonomik sorunların muhalif bir parti kurulması fikirlerini gündeme getirmesi ile kurulmuştur. 1930 yılında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, liberal politikalara sahip bir parti programına sahipti. Partinin kurulması, halk arasında büyük bir ilgi uyandırdı ve toplum içinde CHP’ye muhalif olan farklı görüşler bu parti çatısı altında toplanmaya başladı.

Cumhuriyet Döneminde kurulan muhalif partilere bakıldığında, ülkede CHP yönetimine karşı muhalif olan her görüşten destek aldıkları görülmektedir. Önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası sonra da Serbest Cumhuriyet Fırkası yönetici elite karşı tepkileri dile getiren partiler olarak ortaya çıktılar. Gerçekleştirilmek istenen toplumsal/siyasal dönüşümlerin radikalliği kadar, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylü kitlesinin gündelik hayatında rahatlama hissedememesi muhalefeti besleyen en önemli faktör oldu.[40] Devlet bürokrasisi ve CHP’nin birbiri ile bütünleştiği bu dönemde, farklı bir muhalif kesimin ortaya çıkışına kontrollü olarak izin verilmiş ve muhaliflerin halkı oluşturan çevre tarafından aldığı destek görülünce muhalefeti oluşturan partiler kapatılmıştır. Bu partilerin kapatılmasında, partilerin kuruluşlarına yakın tarihlerde meydana gelen laiklik karşıtı hareketlerin de etkisi olmuştur.

Kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkasının, İTC döneminde şekillenmiş olan parti geleneğine göre liberal kanatta yer alan Ahrar Partisi’nin devamı oldukları görülmektedir. Cumhuriyet Halk Fırkası ise devletçi, merkeziyetçi ve radikal dönüşüm fikirlerine sahip olarak İttihat ve Terakki’nin Cumhuriyet Dönemindeki görünümünü temsil etmektedir.

2.1.Erken Cumhuriyet Modernleşmesini Etkileyen Unsurlar

Bu dönem modernleşme için atılan adımlar, İTC kadrolarının esinlendikleri köklerle benzerlik göstermektedir ve pozitivist bir kimliğin çizgisi ile modernleşme devam etmektedir. İTC Döneminde militarist bir çizgide devam eden modernleşme, Cumhuriyet Döneminde radikal ve otoriter olarak devam etmiştir. İttihatçılar ve Kemalistler açıkça bu otoriteryen ve elitist bakışı paylaşırlar.[41] 1913-1918 arası dönemin ve hatta daha çok yirmilerin ve otuzların politikaları, geleceğin ideal toplumuna dayalı ütopyacı görüşlerce esinlenmişlerdi.[42]

Mardin’in çözümlemesine göre, Kemalist devrimler halka hizmet götürmek ve taşrayı kazanmak yoluyla da gerçekleştirilebilirdi, ama bu seçenek reddedilmiş, öncelik devleti güçlendirmeye verilmiştir.[43] Kemalist rejimin bu özelliğinin, Osmanlı Döneminden beri Türkiye siyasal hayatında etkili bir argüman olduğu görülmektedir. Osmanlı Devleti’nde de devlet, her şeyin üstünde tutulan bir aktör olarak varlığını sürdürmüştür. Modernleşme sürecine girildiği dönemde de, reformlar devleti kurtarmak amacıyla yapıldığı için ilk olarak güçlendirilmesi gereken yer, devlet bürokrasisi olarak görülmüştür. Cumhuriyet Döneminde ise devlet kurmak misyonu, ilk olarak devlet yapısının güçlendirilmesinin önünü açmıştır. Genel olarak Türkiye siyaset yapısının devlete tanımış olduğu güç ve öncelik, her dönem etkisini göstermiştir. Bu siyaset yapısının varlığında kameralizm düşüncesi de önemli bir yer tutmuştur. Tanzimat Döneminde, modern ve merkeziyetçi bir yapı kurma sürecinde etkilenilen Kameralizm düşüncesinin Cumhuriyet Döneminde de varlığını koruduğu görülmektedir. Devlet yönetimini daha güçlü kılan ve merkeziyetçi anlayışa sahip olan Kameralizm, kurulan devletin gücünü ve merkeziyetçiliğini artırma yöntemi olarak kullanılmıştır.

Cumhuriyet Dönemindeki milliyetçilik fikrinin Osmanlı Döneminden farklı olduğu belirtilmelidir. İTC’nin de fikirlerinin oluşmasında etkili olan Ziya Gökalp’in milliyetçilik düşüncesinde din, gelenek ve kültür önemli bir yere sahiptir. Batı’nın medeniyetine ulaşılırken ulusun geleneğinden ve kültüründen uzaklaşmaması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Milliyetçilik ile ilgili bu fikirler, Cumhuriyet Döneminde değişikliğe uğramıştır. Ziya Gökalp’ın dine, tarihe ve geleneksel topluma dayandırdığı milliyetçiliğin yerini akılcı, materyalist ve son derece laik bir milliyetçilik almıştır.[44]

 

3. Çok Partili Dönem

Türkiye’deki liberal düşünce akımının ortaya çıkış noktası, Osmanlı Dönemindeki modernleşme çabalarının başladığı dönemlere denk gelmektedir. Osmanlı Devleti’nin Batılı devletlere yetişmesi için atacağı adımlar, liberal düşüncelerin de gelişiminde etkili olmuştur. Padişahın gerçek anlamda sınırlandırılması gündem de olmasa da devlet otoritesini kullananların keyfiliğini önleyecek mekanizmaların ortaya çıkarılması -can ve mal güvenliğinden emin olan insanların daha üretken ve verimli olacakları düşünülerek- amaçlanmıştır.[45] İTC Döneminde ise liberal düşünce, 1902 yılında yapılan kongrede, cemiyet içindeki fikir ayrılıklarını ortaya çıkarmıştır. Prens Sabahattin grubu, liberal ve ademi merkeziyetçi görüşleri ile cemiyetten ayrılır ve görüşlerini temsil ettikleri siyasal bir parti kurarlar. Kurulan Ahrar Partisi’nin desteklediği liberal politikalar, daha sonra Erken Cumhuriyet Döneminde TCF ve SCF’nin parti politikaları haline gelmiştir. Uzun bir tek partili dönemin ardından liberal politikaların temsil edildiği parti DP olmuştur. İTC ve CHF Dönemlerinde, elitist kadronun milliyetçi ve devletçi olan otoriter yönetimleri, liberal kanatta yer alan partileri merkezin karşısında çevreyi temsil eden partiler haline getirmiştir. Ve en önemlisi çevreyi temsil eden partiler, CHP yönetimden rahatsızlık duyan her türlü muhalif kesimin desteklediği partiler olarak karşımıza çıkmaktadır.

1940’ların ortalarına yaklaşılırken ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda yaşanan hoşnutsuzluklar daha da belirginleşmiştir. Devletin uyguladığı politikalar, çevre tarafından kabul edilmiyor ve bu durum, çevre ve devlet arasındaki ayrışmayı her geçen gün artırıyordu. Ekonomik anlamda düzenlemeler yapılmaya çalışılsa da alınan kararlar hem burjuvazi hem de toprak sahipleri tarafından olumsuz karşılanmıştır. Özellikle “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” bir muhalif partinin kurulmasının önünü açan olay olmuştur. Yaygın bir hoşnutsuzluk sürmekteydi. Tek parti sisteminde Cumhuriyet Halk Partisi’nin devlet aygıtı ile sıkıca özdeşleşmiş olmasından dolayı, bu hoşnutsuzluk devlete olduğu kadar partiye de yönelikti.[46]

1950 yılında iktidara gelen DP,  CHP iktidarına karşı olan, karar alma mekanizmasından dışlandığını düşünen, tüm kesimleri bünyesinde toplamaya çalışmıştır.[47] Kökleri İttihat ve Terakki ile Ahrâr Fırkası çatışmasına değin uzanan Türkiye siyasetinin çok partili yapısı; sivil-asker bürokrasi ve sermayedar elitin temsil ettiği, Jakoben bir yaklaşımla toplumu yukarıdan aşağı bir değişime tabi tutmayı amaçladığı söylenebilecek olan ve tekdüze bir modernleşme projesinin temsilcisi olarak görülen merkez (CHP) karşısında; toplumsal, siyasal ve iktisadi bakımdan ötekileştirilmiş taşralıların ve devletin zora dayanan araçlarıyla baskı altında tutulan dinî cemaat ve tarikatlarla, etnik kimliklerin taleplerinin temsilciliğini üstlenmiş görünen bir çevre hareketi (DP) ikileminde teşekkül etmiştir.[48]

Uzun yıllar çevreyi siyasal alanın dışında bırakan yönetime karşı büyüyen tepkiler, özellikle 1940’lı yıllarda savaş nedeniyle yaşanan ekonomik kriz, basın üzerindeki kontrol ve CHP’nin otoriter uygulamalarına karşı gelişen olumsuzluklar sebebiyle daha da büyümüştür. Bu dönemde de merkez-çevre gerilimi devam etmiştir ve CHP, kurulan rejimin koruyuculuğunu üstlenen bir parti olarak iktidar olduğu süre boyunca çevreyi merkezin denetimi altında tutmuştur.

DP’nin halkın yaşadığı sorunlardan yola çıkarak geliştirdiği parti programı, siyasette temsil edilmeyen halk tabanından destek görmüş ve onu bir çevre partisi haline getirmiştir. Parti temel hak ve özgürlüklerin korunması ve genişletilmesi talebiyle ortaya çıkmış, “yeter söz milletindir” diyerek siyasi iktidarın belirlenmesinde söz hakkına sahip olmayan kitleyi temsil etmeye soyunmuştur.[49] Kemalist modernleşme projesine karşı tepkileri dile getiren siyasal güçler, ağırlıklı olarak köylü, kent göçmeni ve devlete bağımlı iş adamı kesimine dayanmıştır. Bu kesimlerin öncelikli talepleri de, jandarma ve tahsildar ile özdeşleştirilen devletin keyfiliğinin sınırlanarak kamusal kaynaklardan kendilerine daha fazla pay aktarılmasıyla birlikte, dini-geleneksel hayat tarzını devlet gücü kullanarak değiştirmeye yönelik baskının kaldırılması talebi etrafında şekillenmiştir.[50]

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren merkezin uyguladığı reformların radikalliği ve pozitivist bir kimlik yaratma çabası, çevre tarafından sıcak karşılanmamıştır. Uzun yıllar çevrenin temsil edilmediği siyasal sistem, DP’nin siyasete dâhil olmasıyla büyük bir değişim yaşamıştır. Kendisine merkez sağ parti etrafında yer bulan çevre, merkeze karşı söylemlerini ifade edebileceği bir siyasi platform bulmuştur. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, DP oyların çoğunluğunu almış ve böylelikle çevre, siyasal sistemin içine dâhil olmuştur.

 

SONUÇ

Merkez ve çevre kavramlarını modernleşen toplumlar ile ilişkili olarak ele alan Shills’e göre, çevrenin merkezin değer sistemini benimsemesi için bütünleşmiş bir ekonomik sistemin varlığı, kentleşmenin ve eğitim imkânlarının toplumun geniş kesimlerine yayılması ile toplumun farklı kesimlerinin birbirleriyle daha fazla temasa geçmesi gerekmektedir.[51] Türkiye’de ise modernleşme süreci, merkezin tam anlamıyla çevre ile temas edememesi problemini doğurmuştur. Yasalar koyarak tepeden inme bütünleştirmeyi sağlamak, Osmanlı toplumsal yöneticiliğinin temelinde bulunan bir davranıştı. Kemalizmin karakteristik özellikleri de, toplum konusundaki bu görüşün hâlâ ağır bastığını gösterir.[52] Modernleşme ve ulus devlet inşası, halk tarafından değil de elit bir kadro tarafından gerçekleştirilmeye çalışıldığı için Türkiye’de modernleşme süreci, çatışmalı bir ortam oluşturmuştur. Pozitivizm, materyalizm ve kameralizm gibi düşünceler, elit kadroya modernleşmenin önemli bir aktörü olma misyonunu vermiştir ve modernleşme sürecinde uygulanan politikalar bu düşüncelerden etkilenilerek gerçekleştirilmiştir.

Türkiye’de Osmanlı Döneminden itibaren ordu da dönüşüm sürecinin önemli bir aktörü haline gelmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Prusya askeri sistemi ile yetişmiş olan kadro için yeniliklerin radikal ve otoriter olması olağan görülmüştür. Cumhuriyet Döneminde ise her ne kadar ordu ve siyaset birbirinden ayrılmış olsa da ordu, devlet bürokrasisi ile birlikte hareket ederek modernleşme sürecinde halkı kontrol etmeye ve rejime uygun kimlik oluşturmaya çalışmıştır. Böylelikle Türkiye’de hedeflenen modernleşme, otoriter bir yönetim ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

Modernleşme sürecinde yaşanan fikir ayrılıkları, Türkiye’de partilerin oluşum şeklini etkilemiş ve merkez-çevre ikilemi partiler etrafında görünüm kazanmıştır. Halka benimsetilmeye çalışılan devrimler, çevre tarafından kolayca kabul edilmemiş ve çevre ile devletin yönetici elit kadrosu arasındaki uyum zorlaşmıştır. Erken Cumhuriyet’te muhalif parti denemelerinin ardından çevrenin merkeze olan olumsuz fikri, 1950 seçimleri ile siyasette somutluk kazanmıştır. 1950 seçimleri, çevrenin merkeze dâhil olduğu bir kırılma noktasını temsil etmektedir. Bu süreçten sonra çevre kendisini temsil edecek olan kanadı, merkez sağ partilerde bulmuştur.

 


KAYNAKÇA

Kitaplar

Aydın, Suavi, “İki İttihat-Terakki:İki Ayrı Zihniyet, İki Ayrı SiyasetModern Türkiye’de Siyasi Düşünce-Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası:Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi içinde, düzenleyen: Murat Gültekingil,Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2008.

Berkes, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019.

Bora, Tanıl, Cereyanlar- Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İstanbul : İletişim Yayınları, 2017.

Demirel, Tanel, “Demokrat PartiTürkiye’de Modern Siyasi Düşünce-Liberalizm içinde, düzenleyen: Murat Gültekingil, Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.

Durukan, Kaan, “Prens Sabahaddin ve İlm-i İçtima Türk Liberalizminin Kökenleri” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce-Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası:Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi içinde, düzenleyen: Murat Gültekingil,Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2008.

Kahraman, Hasan Bülent, Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-Kavramlar Kuramlar Kurumlar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2008.

Karpat, Kemal, Türk Demokrasi Tarihi-Sosyal, Kültürel, Ekonomik Temeller, İstanbul: Timaş Yayınları, 2010.

Lewis, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çeviren Boğaç Babür Turna, Ankara: Arkadaş Yayınları , 2018.

Mardin, Şerif, Türkiye’de Toplum ve Siyaset-Makaleler 1, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006.

Mardin, Şerif, Türkiye’de Din ve Siyaset-Makaleler-3, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

Tunaya, Tarık Zafer, Türkiye’de Siyasal Partiler- İkinci Meşrutiyet Dönemi, İstanbul : Hürriyet Vakfı Yayınları, 1988.

Ülken, Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul: Ülken Yayınları, 1992.

Zürcher, Erik Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Çeviren Yasemin Saner, İstanbul : İletişim Yayınları, 2019.

Zürcher, Erik Jan, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Siyasal MuhafazakarlıkModern Türkiye’de Siyasi Düşünce-Muhafazakarlık içinde, düzenleyen: Murat Gültekingil Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006.

Makaleler

Emre Savut, Levent Yılmaz, Türkiye’de Merkez-Çevre Mücadelesini Milli Eğitim Üzerinden Okumak, “Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi”, (Atatürk İlke ve İnkılap Tarihi Enstitüsü ) Cilt Nu.20, Sayı Nu.40, 2020.

Engin, İsmail, 1860-1908 Yılları Arasında Osmanlı Devleti’ndeki Pozitivist ve Materyalist Akımlarda ‘Kültürel Değişme’ Olgusu, “OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi“, Cilt Nu.3, Sayı Nu.3, 1992.

Erdem, Ekin, Jön Türkler’den Cumhuriyet’e Osmanlı-Türk Siyasal Düşüncesi’nde Fransız Etkisi Ve Kuramsal Perspektifler: Liberalizm, Pozitivizm, Solidarizm, “PARADOKS Ekonomi, Sosyoloji ve Politika Dergisi, Cilt Nu.11, Sayı Nu.1, 2015.

Ferihan Polat, Ayşegül Durmuş, Türk Siyasi Düşüncesinde Gustave Le Bon Etkisi: Abdullah Cevdet ÖrneğiManas Sosyal Araştırmalar Derneği”, Cilt Nu.4, Sayı Nu. 5, 2015.

Gökhan Tuncel, Bekir Gündoğmuş, Türkiye Siyasetinde Merkez-Çevre Dönüşümü ve Geleneksel Merkezin Konumlanma Sorunu, “Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi“, Cilt Nu. 14, Sayı Nu.3, 2012.

Göksu, Vahap, Siyasal Kimlikler ve Merkez-Çevre Dikotomisi Bağlamında Türkiye’de Merkez Sol ve Merkez Sağ,  “Akademik İncelemeler Dergisi“, Cilt Nu. 8, Sayı Nu.2, 2013.

Sarı, Mehmet Ali, Türkiye’de Pozitivizm ve İlk Yansımaları,  “International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic“, Cilt Nu.10, Sayı Nu.14, 2015.

Sefa Usta, Abdulvahap Akıncı, Bir Alman Yönetim Anlayışı Olarak Kameralizm, “Journal of Political Administrative and Local Studies“, Cilt Nu.1, Sayı Nu. 1, 2018.

Sunar, İlkay, “Demokrat Parti ve Popülizm” Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 8, 2076-2079.

 

DİPNOTLAR

[1]Emre Savut, Levent Yılmaz, Türkiye’de Merkez-Çevre Mücadelesini Milli Eğitim Üzerinden Okumak, “Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi”, Cilt Nu.20, Sayı Nu.40, 2020, (İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi-Atatürk İlke ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2020),  s.292.

[2]A.g.e., s.293.

[3] Hasan Bülent Kahraman, Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-Kavramlar Kuramlar Kurumlar, (İstanbul:İletişim Yayınları, 2008), s.9.

[4] A.g.e, s.10.

[5] A.g.e., s.58.

[6]Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset- Makaleler 1, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006), ss.38-39.

[7]A.g.e., s.40.

[8] Vahap Göksu, Siyasal Kimlikler ve Merkez-Çevre Dikotomisi Bağlamında Türkiye’de Merkez Sol ve Merkez Sağ, “Akademik İncelemeler Dergisi”, Cilt Nu.8, Sayı Nu.2, 2013, s.76.

[9]A.g.e., Mardin, s.196.

[10] İsmail Engin, 1860-1908 Yılları Arasında Osmanlı Devleti’ndeki Pozitivist ve Materyalist Akımlarda ‘Kültürel Değişme’ Olgusu, “OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi”, Cilt Nu.3, Sayı Nu.3, 1992, s.181.

[11]A.g.e., Kahraman, s.30.

[12]A.g.e., s. 189.

[13]Mehmet Ali Sarı, Türkiye’de Pozitivizm ve İlk Yansımaları, “International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic”, Cilt Nu.10, Sayı Nu.14, 2015, s.641.

[14]Ferihan Polat, (Ayşegül Durmuş), Türk Siyasi Düşüncesinde Gustave Le Bon Etkisi: Abdullah Cevdet Örneği, “Manas Sosyal Araştırmalar Derneği”, Cilt Nu.4, Sayı Nu.5, 2015, s.327.

[15]A.g.e., Kahraman, s.55

[16]A.g.e., ss.128-129

[17] Sefa Usta, Abdulvahap Akıncı, Bir Alman Yönetim Anlayışı Olarak Kameralizm, “Journal of Political Administrative and Local Studies”, Cilt Nu.1, Sayı Nu.1, 2018, s.84.

[18] Ekin Erdem, Jön Türkler’den Cumhuriyet’e Osmanlı-Türk Siyasal Düşüncesi’nde Fransız Etkisi ve Kuramsal Perspektifler: Liberalizm, Pozitivizm, Solidarizm, “PARADOKS Ekonomi, Sosyoloji ve Politika Dergisi, Cilt Nu.11, Sayı Nu.1, 2015, s.17.

[19] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, (İstanbul: Ülken Yayınları, 1992), s.133.

[20]A.g.e., Sarı, s.651

[21] Suavi Aydın, İki İttihat-Terakki: İki Ayrı Zihniyet, İki Ayrı Siyaset Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce-Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası:Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, Ed.:Tanıl Bora, Murat Gültekingil, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2008), s.122.

[22]A.g.e., s.126.

[23] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, çev. Boğaç Babür Turna, (Ankara: Arkadaş Yayınevi, 2018), s.313.

[24] A.g.e., s.277.

[25] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler- İkinci Meşrutiyet Dönemi, (İstanbul: Hürriyet Vakfı Yayınları, 1988), s. 150.

[26]Kaan Durukan, Prens Sabahaddin ve İlm-i İçtima Türk Liberalizminin Kökenleri- Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce-Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası:Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, Ed.:Tanıl Bora, Murat Gültekingil, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2008), s.152.

[27] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019), s.410.

[28]A.g.e., Kahraman, s.188.

[29]A.g.e., s.194.

[30] Tanıl Bora, Cereyanlar- Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2017), ss.141-142.

[31]A.g.e., Göksu, ss.78-79.

[32]Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi-Sosyal, Kültürel, Ekonomik Temeller, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), s.140.

[33]İlkay Sunar, “Demokrat Parti ve Popülizm” Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 8, s. 2078.

[34]A.g.e., s. 2079

[35] A.g.e., Lewis, s. 353.

[36]Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, çev. Yasemin Saner, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2019), s.202

[37]A.g.e., s.201.

[38] Erik jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Siyasal Muhafazakarlık, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce-Muhafazakarlık, Ed.:Tanıl Bora, Murat Gültekingil, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006),s.51.

[39] Şerif Mardin, Türkiye’de Din ve Siyaset-Makaleler 3, (İstanbul:İletişim Yayınları, 2017), s.29.

[40]Tanel Demirel, Türkiye’de Modern Siyasi Düşünce-Liberalizm, Ed.:Tanıl Bora, Murat Gültekingil, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2005), s.493.

[41] Erik jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Siyasal Muhafazakarlık, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce-Muhafazakarlık, Ed.:Tanıl Bora, Murat Gültekingil, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006),  s.41.

[42]A.g.e., ss.41-42.

[43]A.g.e., Kahraman, s.101.

[44]A.g.e., Karpat, s.137.

[45]A.g.e., Demirel, ss.482-483

[46]Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, çev. Yasemin Saner, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2019), s.243.

[47]A.g.e., Demirel, s. 494.

[48]A.g.e., Göksu, s.80.

[49] A.g.e., Demirel, s.495.

[50] A.g.e., s.488

[51] Gökhan Tuncel, Bekir Gündoğmuş, Türkiye Siyasetinde Merkez-Çevre Dönüşümü ve Geleneksel Merkezin Konumlanma Sorunu, “Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi”, Cilt Nu. 14., Sayı Nu.3, 2012, s.141.

[52]Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset- Makaleler 1, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006), s.63.