Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
işsizlik
Star'dan alınmıştır.

Türkiye’de 2000-2020 Yılları Arasında Yaşanan Finansal Krizlerde İşsizlik ve Uygulanan Politikalar

Giriş

Kriz, önceden bilinmeyen ya da öngörülemeyen bazı gelişmelerin makro düzeyde devlet, mikro düzeyde ise işletmeleri ciddi olarak etkileyecek sonuçlar ortaya çıkarması anlamına gelmektedir. Amacına ve yaşanma durmana göre farkı isimlendirilmektedir. Bu çalışma finansal krizlerde işsizlik üzerine inceleme olacaktır. Finansal krizler; ters seçim ve ahlaki tehlike sorunlarının ileri boyutlara ulaşmasıyla, finansal piyasaların fonların en verimli yatırım fırsatlarına sahip olan ekonomik birimlere kanalize edilmesi ve etkinliğini kaybetmesiyle finansal piyasalarda ortaya çıkan doğrusal olmayan bir bozulmadır. Finansal krizler, herhangi bir mal ve hizmet, üretim faktörü veya finans piyasalarındaki fiyat ve/veya miktarlarda kabul edilebilir bir değişme sınırının ötesinde gerçekleşen şiddetli dalgalanmaları ifade etmektedir.

Çalışma yaşları arasında olan, çalışmaya engel bir özrü bulunmayan ve çalışma arzusuna sahip kişilerin iş bulamaması durumuna işsizlik denilmektedir. Bir başka ifade ile işsizlik, çalışabilecek durumda olan kişilerin çalışmamayı tercih etmelerinden dolayı gönüllü işsiz olmalarından kaynaklanmayıp aksine gayri iradi bir durumu ifade etmektedir. İşsizlik, bir ülkenin ekonomik yapısından doğmakta ve ekonomik yapıda gelişmiş veya az gelişmiş ülke ekonomisi olma durumuna göre işsizliği farklı nedenlerle meydana getirmektedir.[1]


1. 2000-2001 Krizi: Kara Çarşamba Genel Bakış

1990’lı yıllarda Türkiye ekonomisi ve dünya ekonomilerinin kötü gidişatı 2000’lere de yansımıştır. 1990’lı yıllarda sürekli olarak yükselen enflasyon oranı sorununu çözümlemek, sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak, ekonomide kronikleşen yapısal bozuklukları gidermek gibi amaçları gerçekleştirmek için ekonomik karar birimleri tarafından ekonomik istikrar programı hazırlanmıştır. Bu istikrar programının hayata geçebilmesi için gerekli olan mali desteğin sağlanabilmesi için IMF’ye başvurulmuştur. IMF ile Türkiye arasında 4 Milyar $ değerinde üç yıl süreli bir Stand-by anlaşması imzalanmıştır.[2] IMF ile imzalanan bu anlaşma ile 2000 yılı için belirlenen ana mali hedefler; yapısal reformlara hız verilmesi, vergilerin artırılması, kamu harcamalarının kısılması, özelleştirmeler yapılması, bütçeyi artırıcı politikalar izlenmesi, reel faiz oranlarının makul düzeylere indirilmesi,  merkez bankası ve kamu kesiminin faiz dışı fazlalarını artırmak gibi devletin kasasındaki geliri artıracak önlemler yer almıştır. IMF’ye sunulan raporda; “Stand-by anlaşmasındaki yapısal reformların; 2000 yılında uygulanan mali düzenlemenin orta vadede sürdürülebilir hale getirilmesi, kamu kesimi borcu üzerindeki faiz ödemelerinin azaltılması, şeffaflığın ve ekonomik verimliliğin arttırılması ve kamu sektörünün koşullu yükümlülüklerinin azaltılması amacıyla düzenlendiği” belirtilmiştir.[3]

1999 yılında IMF ile yapılan Stand-by anlaşmasının olumlu etkileri 2000 yılı TEFE enflasyon rakamlarında yankılanmıştır. IMF ile yapılan anlaşma ile beraber Dünya Bankası da söz konusu istikrar programı için 750 milyon $ tutarındaki krediyi, Türkiye’ye vermeyi uygun görmüştür. Kutluay, 2000 krizinin niteliği için; “Stand-by anlaşması ile ekonomide çok kısa sürede bazı olumlu gelişmeler yaşanmış ancak Kasım 2000 yılında mali piyasalarda likidite sıkışıklığının yol açtığı döviz talebindeki hızlı artış, uluslararası piyasalardaki bozulma ve içerde yaşanan olumsuz etkilerden kaynaklanan bir kriz yaşanmıştır. Dolayısıyla 2000 Kasım krizi bir likidite krizidir.” demiştir.[4]

Asya ve Rusya krizlerinin, Türkiye ekonomisinde bıraktıkları olumsuz etkilerinin azalacağı beklentisi hâkimken, 1999 yılında gerçekleşen 17 Ağustos Büyük Marmara Depreminin ekonomiye verdiği zarar ve hemen sonrasında Kasım 2000 ekonomik krizinin baş göstermesi tüm beklentileri boşa çıkarmıştır.

Türkiye ekonomisi ve ekonomik kararları vermekle yükümlü karar birimleri, Kasım 2000 krizinin etkileriyle boğuşurken Şubat 2001’e geldiğimizde yeni bir kriz patlak vermiştir. Bu krizin ana çıkış noktası 19 Şubat 2001’de Başbakan Bülent Ecevit ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in tartışması olarak düşünülmektedir. Ancak siyasi istikrarsızlığın yanında, ekonomik altyapının yetersiz oluşundan dolayı izlenen hatalı ekonomi politikaları da bu krizin yaşanmasında etkili olmuştur. Türkiye ekonomisinin kırılgan ve siyasal yönden istikrarsız olmasından dolayı Kasım 2000 krizinde alınan tedbirlere rağmen Şubat 2001 krizi kaçınılmaz olmuştur.

 

1.1. Kriz Sürecinde Ekonomik Durum

Türkiye Ekonomisi yaşanılan 1994 krizi sonrası önemli yol kat etmiş, alınan ekonomik tedbirler ve kararlar 1998 yılının son aylarına kadar ekonominin gelişmesini sağlamıştır. 1997 yılının sonlarına kadar kısa dönemli sermaye girişleri devam etmiş fakat yabancı sermayenin ufak bir kısmı TL cinsinden verdikleri krediler, yaptıkları yatırımlardan oluşmuş kur riskinin önüne geçilememiştir. Asya ve Avrupa krizlerinin 1998 yılında gerçekleşmesi ekonomimiz derinden etkilemiştir. Krizlerin etkisiyle iç talepte daralma, büyümenin yavaşlaması ve ihracatın gerilemesiyle 1999 yılında dış borçlanmamız artmıştır.

1999 yılı sonu itibariyle Türkiye ekonomisinde ekonomik büyüklüklerin görünümü hiçte iç açıcı olmamıştır. Türkiye ekonomik açıdan küçülmüş, enflasyon oranı iyice yükselmiş, istikrar yakalanamamıştır, bütçe açıkları artmıştır ve üretimde daralmalardan dolayı işsizlik seviyesinde artış görülmüştür. Yabancı paralar kriz dönemine kadar sürekli bir artış görmüştür. Yaşanan bu olumsuzluklardan dolayı hali hazırda imzalanmış olan Uluslararası Para Fonu Yakın İzleme Anlaşmasının bir uzantısı olarak, para ve kur politikası ekseninde IMF ile 16. Stand – By anlaşması imzalanmıştır. Ancak tüm önlemlere rağmen hedeflere uygun enflasyon oranı tutturulamamıştır. TÜFE cinsinden yıllık enflasyon, Şubat 2000 itibariyle yavaş yavaş düşmeye başlamış 2000 sonu itibari ile istenilen enflasyon hedeflemesinden yaklaşık 15 puan üzerinde kalmıştır. İstikrar ortamı ve kur çizelgesine  güvenin kısa dönemde gerçekleşmesi iktisadi ve otorite birimlerinin durumu algılayışları asimetrik bilginin açık bir göstergesi olmuştur. [5]

2000 yılı Ekim aylarında başlayan TCMB döviz rezervlerindeki azalma Kasım ayında hızlanmıştır. Türkiye 2000’li yılların başında krizlerin öncü göstergelerine bakıldığında göze çarpan önemli bir gelişme vardır. Şubat 2001 krizine kadar ki zamanda Ocak aylarında ülke ekonomisi döviz rezervlerini yükseltmiş 25 milyarın üzerine çıkarmış, 2000 Aralık ayın gecelik faiz % 199 olan İnterbank faiz oranları % 40’lara gerilemiştir. Zaten hassas olan piyasalar yaşanan bu siyasi gerginlikle alt üst olarak döviz krizi başlamıştır. Kasım krizinde TL pozisyonlarını koruyan insanların da Şubatta dövize hücum etmeleri sonucu döviz kuru üzerindeki baskı artmış, Merkez Bankası krizi izleyen iki gün boyunca rezervlerini eritmek pahasına piyasaya müdahale etmiş ancak 22 Şubat 2001 tarihinde, döviz kuru çıpasının yürürlükten kaldırıp dalgalı kura geçildiğini ilan etmek zorunda kalmıştır.

Bu süreçte Türkiye, bankacılık sistemi ve borçların çevrilebilirliği sorunları nedeniyle tarihindeki en önemli ekonomik ve finansal krizle karşı karşıya kalmıştır. Özellikle kamu bankalarının para piyasalarında yükümlülüklerini yerine getirememesi nedeniyle ödemeler sistemi çökmüş, menkul kıymet ve para piyasaları işlemleri durmuştur.[6]

 

1.2. 2001 Krizinde İşsizlik

2001 – 2006 yılları arasında TUİK verileri incelendiğinde ülke ekonomisinin 806 bin kişilik ek istihdam yarattığı gözlemlenmiştir. Altı yıllık dönem içerisindeki ek istihdamın bu denli az oluşu hem büyüme hem de işsizlik anlamında bir sorunun olduğunun göstergesidir. Yaşanan 2000 – 2001 krizlerinden sonra ülke ekonomisinin büyümesi aynı zamanda istihdam yaratmaması sıklıkla tartışılan bir konu olmuştur. Gerçekleşen mevcut büyümenin sadece verimlilik artışı ile gerçekleştiği belirlenmiştir. Türkiye’ de yaşanan 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizlerinin ardından yaşanan en önemli sorun kriz işsizliğidir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilerine göre 2001 yılının ilk altı ayında toplam 738 866 kişi işten ayrılmıştır. Ülkemizde bir siyasi parti tarafından yapılan bir araştırma sonuçlarına yer verilmesi, kriz işsizliğine ışık tutması bakımından yararlı olacaktır. Araştırma Kriz İşsizleri Projesi adını taşımakta ve kriz sonrasında işsiz kalan 2470 işsiz ile yüz yüze görüşülerek elde edilen verilerden oluşmaktadır. Araştırma sonuçlarına göre; işsizlerin üç de ikisi lise ve üstü eğitimli olup, aynı zamanda 35 yaşın altında olan bireylerden oluşmaktadır.

İşsizlerin % 96’sını özel sektör çalışanları oluştururken, krizden en çok etkilenen sektörler sırasıyla tekstil, inşaat, gıda, hizmet, finans ve bankacılık sektörleri olarak tespit edilmiştir. Kriz en etkin olarak İstanbul, İzmir, Kocaeli, Yalova, Ankara, Bursa, Adana gibi ülkemizin en gelişmiş yedi ilinde yaşanmıştır. Kriz işsizlerinin % 70’nin hali hazırda işsiz olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca bu söz konusu işsizlerin % 41’i aile içi ilişkilerinin olumsuz yönde etkilendiğini belirtirken, % 19,4’ünün ailesinden ayrıldığı belirlenmiştir.[7]

2001 krizinde toplam istihdam da gerileme yaşanmış olsa da istihdam hacmindeki gerileme çok yüksek değildir. 2001 yılında ekonomi % 10,3 oranın küçülmesine rağmen tarım dışı istihdam % 2,7 oranında (yaklaşık 400 bin kişi) azalmıştır. Benzer şekilde imalat sanayi üretim endeksi 2000 yılında 102,1’den 2001’de 92,4’e gerilemiş, imalat sanayi istihdam endeksi ise 89,1’den 81,7’e düşmüştür. Ancak istihdam endeksindeki gerileme üretim endeksindeki gerilemenin altında kalmıştır. Dolayısıyla istihdamdaki gerileme, üretimdeki düşüş kadar yüksek değildir. Başka bir ifadeyle işletmeler çalışan sayısını, üretimlerindeki düşüş kadar azaltmamış, daha az oranda çalışanı işten çıkarmıştır.[8]

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerin ardından kadın işgücünün % 33’ünün işsiz kaldığı, işsizlik oranının % 6’lardan % 10’lara çıktığı, en fazla etkilenen sektörlerin başında sanayi ve hizmetler ile bankacılık ve finans olduğu belirtilmektedir. Mevcut işsizlerin üzerine birde kriz sonrası işsiz kalanların da sayısı eklenerek işin içinden çıkılmaz bir sorun haline gelmiştir işsizlik sorunu. Bu durum kriz ardından yaşanılan istihdam sorununa ek olarak “kriz işsizliği” adı verilen başka bir sorun haline gelmiştir.

2000 krizinden önce 1999’da işgücüne katılım oranı % 52,7 iken 2000’ de ise % 49,9’lara düşmüştür. Tablo 3.13.’de 2000’li yıllarda işsizlik oranı % 6,5 iken 2001 yılına gelindiğinde % 8,4’ e, 2002 yılında ise işsizlik oranı % 10,3’e çıkmıştır. İstihdam oranı ise 1998 yılından itibaren belli oranda azalmıştır.[9]

 

 1.3. Uygulanan Politika

Türkiye IMF ile stand-by anlaşması yapmak zorunda kalmış ve anlaşma uyarınca 2000 yılından itibaren bütçe ve dış ödemeler bilançosunu kapatmak üzere yeni bir ekonomik program uygulanmaya başlanmıştır. İstikrar programının temel amaçları arasında; enflasyonla mücadelede ciddi önlemleri alarak enflasyonu düşürmek, ekonominin büyüme potansiyelini artırmak, reel faiz oranlarını makul düzeylere düşürmek, ekonomideki kaynakların daha etkin ve adil dağılımını sağlamak,  kamu açıklarının azaltılması,  özelleştirmeye hız verilmesi,  sosyal güvenlik reformunu gerçekleştirmek, kamu mali yönetiminde şeffaflığı sağlamak, bankacılık sisteminin güçlendirilmek ve bu alanda düzenlemeler yapmak, sıkı bir maliye politikası uygulayarak faiz dışı fazlayı artırmak, yapısal reformları gerçekleştirmeyi hızlandırmak sayılabilir. Bu istikrar programının önceki dönemlerde hazırlanmış olan istikrar programlarından en önemli farkı, uzun süreli bir istikrar programı olması ve enflasyonla mücadeledeki hedefleri ve stratejileridir. Ancak 2000 yılı istikrar programından beklenen sağlanamamıştır. Bunun nedenleri arasında özellikle ekonomi yönetiminin, hatalardan ders almamış olması ve programı katı bir şekilde uygulamaya devam etmesi önem arz etmektedir. Zira böyle bir tutum programın ekonomi üzerindeki maliyetini arttırırken, bir yandan da yeni kriz risklerini ortaya çıkarmaktadır.[10]

 

2. 2008 Krizi Genel Bakış

2008 tarihinde Eylül ayında ilk olarak ABD’de meydana gelen ve ardından tüm dünyayı saran küresel krizin özünde tarihteki en yüksek değerdeki inşaat sektörü kredi balonu yatmaktadır. Kriz ilk olarak mortgage krizi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak ilerleyen zamanlarda bir likidite krizine dönüşmüştü. Krizin nedenleri; likidite bolluğu sonucu verilen özensiz krediler, aşırı menkul kıymetleştirme, saydamlık eksikliği, derecelendirme kuruluşlarının faaliyetlerindeki ehliyetsizlik ve denetleyici kuruluşların müdahale etme konusunda geç kalmaları olarak sıralanabilir. Bunların yanında kişisel ve kurumsal borç seviyelerinde yükselme, para politikası uygulamaları, uluslararası ticaretteki dengesizlikler, düzenlemelerdeki sorunlardan meydana gelen eksiklikler, uluslararası piyasalarda yaşanan gelişmelerin en önemli nedenleri olarak sayılabilmektedir. Petrol fiyatlarının giderek artış göstermesi ve 2008 yılının yedinci ayından itibaren 150 dolar seviyesine ulaşması, gıda fiyatlarında belli artışlara neden olmuş ve ekonomik büyümede önemli düşüşler baş göstermiştir. Durum bu şekildeyken enflasyon oranlarındaki yükselmenin önüne geçilmesi faiz oranlarında bir artış yaşanmasını gerektirirken, ekonomik büyümedeki artışın yavaşlaması faiz oranlarında bir düşüşe neden olmuştur. ABD’de son 17 yılın en yüksek düzeyine ulaşan tüketici fiyatları %5,6 oranında tespit edilmiştir. Ancak beklenenin tersine FED faiz oranlarını, kredi sıkışıklığını gidermek amacıyla yaklaşık %2 seviyesine düşürmüştür. Konut fiyatlarında meydana gelen yükselmeler küresel krizin nedenleri arasında gösterilirken konut fiyatlarında ortaya çıkan düşüş ise bu krizin sonuçları arasında yer almaktadır. 2001-2007 yılları arasında ABD’de konut fiyatları hemen hemen %90 oranında artış göstermiştir. 2007 yılının başından itibaren de düşüş başlamıştır. Bu düşüş 2008 yılında da sürekliliğini sürdürmüştür. Küresel iktisadi faaliyetlerin yavaşlamayla beraber enflasyon oranlarında hızlı bir düşüş meydana gelmiştir. Küresel krizin büyümesi ile birlikte yurt dışı fonlarına ulaşım güçleşmiştir. Bu sebepten dolayı mali piyasalarda başlayan krizin reel sektöre yayılmış ve yurt içi mallara olan dış talepte azalma görülmüştür. Bu durum üretimin düşmesine ve gelirlerin küçülmesine sebep olmuştur. Üretimdeki daralmanın bir sonucu olarak tüm ülkelerde işsizlik oranları da hızla yükselmeye başlamıştır. 2007 yılında ABD’de işsizlik oranı %4,9 iken 2008 yılında %7,2 ve 2009 yılında %10’a yükselmiştir.[11]

 

2.1. Kriz Sürecinde Ekonomik Durum

2007 yılında ABD’de mortgage kredileri ile başlayan ve sonrasında bütün dünyayı etkileyen bu krizden Türkiye de çeşitli sebeplerle etkilenmiştir. Bunlardan birincisi, kredi anlamındadır. 2001 krizi sonrasında bankacılık anlamında yapısal anlamda bir bozukluk görünmese de sendikasyon kredileri ve döviz cinsinden borçlanmada birtakım sıkıntıları oluşturmuştur. İkinci olarak portföy yatırımı anlamında olup; Hedge fonlar ve özel yatırım fonlarından gelen finansmanın azalacak olması döviz likiditesi anlamında sorunlara yol açmıştır. Böyle olunca Türk lirasında değer kayıpları görülmüştür. Üçüncü olarak, dış ticaret anlamında sıkıntılar ortaya çıkmıştır. Tüm dünyada ortaya çıkan büyüme hızı tahminleri aşağı yönde olunca, ülkelerin resesyona girecek olması ile birlikte küresel ticaret hacminde daralma meydana gelmiştir. Bu durumda Türkiye’nin ihracat hacmi de olumsuz etkilenmiştir. Son olarak dördüncüsü ise, artan risk algısının tüketicinin davranışlarına etkisi olup, özel yatırım harcamalarında düşüş meydana gelmiştir.[12]

Türkiye 1990, 2001 ve 2008 yıllarında küresel krizin etkilerini yaşamıştır. Özellikle 2007-2008 yıllarında yaşanan uluslararası finansal kriz Türkiye’nin ekonomisini zorlamıştır. Fakat Türkiye karşılaşılan finansal krizlere yönelik toparlanmayı sağlayacak güçlü politikalar geliştirmiştir. A. Gallo’nun çalışmasında küresel ekonomik krizden etkilenmeleri anlamında Türkiye ve Brezilya karşılaştırılmıştır. İki ülkenin de ekonomik krizden etkilenmesine rağmen Brezilya’da işsizlik oranının çok düşük olmasından dolayı daha kolay toparlandığı ve Türkiye’de işsizlik oranı fazla olduğu için daha çok zorlandığı ifade edilmektedir.

Küresel krizin olumsuz etkilerinin yanı sıra olumlu etkilerinden de söz etmek mümkündür. Türkiye’de küresel krizin olumlu etkisi, Avrupa birliği ilerleme raporunda belirtilmiştir. Raporda, Türkiye’nin kriz süresince başarılı bir para ve maliye politikası bileşimini yönettiğine dair ifadeler yer almaktadır. Ayrıca, Türkiye küresel krizden olumsuz etkilenmiş olmasına rağmen, önceki dönemlerde gerçekleştirilen denetleyici ve düzenleyici reformlar sayesinde güçlü büyüme performansını tekrardan yakalamasına değinilmiştir. Mali şeffaflık konusunda daha fazla ilerleme sağlanması, para ve maliye politikası sürece göre düzenlenmesi, enflasyon hedeflemesi ve mali istikrarın korunması konusunda tavsiyeleri bulunmaktadır. Gelişmekte olan bir ekonomi olan Türk ekonomisinin 2001’de yaşadığı kriz neticesinde bankacılık kesiminde yaşanan yapısal dönüşümden dolayı küresel krizin Türk finans sektörüne etkisi diğer ülkelere göre daha sınırlı kalmıştır diyebiliriz. Türkiye’nin bu krizden etkilenme düzeyinin diğer ülkelere göre daha düşük olmasının iki nedeni bulunmaktadır. Bankaların yüklü miktarda dış piyasadan tahvil almaması ve yapısal olarak 2002 yılından itibaren gerçekleşen reformlar ile birlikte; kredi/sermaye oranı zorunluluğunun uygulanması ve bu oranın belirli bir düzeyde tutulmasıdır. 2001 krizine göre bu krizde diğer ülkelere kıyasla Türkiye’de daha az kırılganlık yaşanmış olsa da, işsizlik hızlı yükseliş göstermiş, ülke ciddi anlamda gelir ve refah kaybına uğramıştır.[13]

Krize sektör bazında bakıldığı zaman, ihracatta meydana gelen düşme ile birlikte sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerinde daralmalar meydana gelmiştir. Şöyle ki sanayi ve hizmet sektörüne bakıldığı zaman; 2006 yılında %8,3 olan büyüme hızı 2007 yılında %5,8’e, 2008 yılında ise %1,1’e düşmüştür. İmalat sanayiinde üretim artış hızı ise 2006 yılında %8,4 olmuşken, 2007 yılında %5,6’ya, 2008 yılında %0,8’e düşmüştür. Hizmet sektörü açısından ise; 2006 yılında %7,2 oranında büyürken, 2007 yılında %6’ya, 2008 yılında ise %0,4’e düşmüştür. [14] Buradan ortaya çıkan ise hem üretim sektörü anlamında hem de hizmet sektörü anlamında krizin olduğu yıllarda sektörel bazda büyümenin düşmesi ile daralmalar meydana gelmiştir. Bu daralmalar da krizin başta ABD olmak üzere bütün Avrupa ülkelerini etkilemesinden dolayı gerçekleşmektedir.

Ülkelerin GSYH’lerinin en önemli belirleyicisi olan sanayi üretim endeksine bakıldığında, Türkiye’de krizle birlikte ciddi düşüşler yaşanmış olduğu görülmektedir. Bu konuda ciddi düşüşlerin yaşanması küçülmenin itici noktası olmuştur. Sanayi üretim endeksi verileri Temmuz 2008’de 104,3’tür. Fakat sonraki süreçte düşüş başlamış ve etkilerin en şiddetli hissedildiği 2009 yılının Şubat ayına bakıldığında 72,9’a kadar düştüğü görülmektedir. Yine büyüme verilerinde gözlemlendiği gibi, 2009’un sonlarına doğru toparlanma sürecine girilmiş ve yükseliş başlamıştır. Şöyle ki, Aralık 2009’da 100,5 olarak tekrardan eski düzeyine gelmiştir.[15]

 

2.2. 2008 Krizinde İşsizlik

Krizin Avrupa ayağında meydana gelen işten çıkarmalar olduğu gibi Türkiye’de de göstergeler anlamında bakıldığında işsiz sayısında artış olduğu ve işten çıkarmaların gerçekleştiği görülmektedir. Bu artışta süregelen işsizlik sorunu üzerine birde dünyada meydana gelen küresel krizin etkisi yüksektir.[16]

2000 yılından itibaren artan işsizlik oranı 2002 ile 2008 yılları arasında aynı oranda ilerlerken; küresel krizin etkisi ile birlikte 2008 ile 2009 yılı arasından birden bire tırmanışa geçmiştir. 2009 sonraki süreçte işsizlik anlamında toparlanma meydana gelmiştir. İçsel anlamda tepkiyi veren ekonomik yapı sonraki süreçte toparlanma düzeyinde devam etmiştir. En yüksek oran %14 ile 2009 yılı olmaktadır. Ayrıca işsiz sayısı anlamında bakıldığında, 2008 yılında 2.611 milyon olarak bulunurken, 2009 yılında krizin etkisi ile birlikte 3.471 milyon seviyesine çıkmıştır. Sonraki yıllarda düşüş olmuştur fakat tekrardan günümüze doğru artışına devam etmesinde iyi bir istihdam programı ve düzenlemesi getirilerek bu sorunun çözülmesi gerekmektedir. Her ne kadar krizde tavan olarak en yüksek düzeyde olduğu görülürken, kriz sonrası süreçte de konu hakkında önlemler alınması gerekmektedir.[17]

Kriz döneminde işgücüne katılım oranlarına bakıldığı zaman, 2007 yılında %44,3 iken, 2008 yılında %44,9 ve 2009 yılında ise %45,7 olarak artış seyrinde olduğu görünmektedir. Yine aynı yılları istihdam oranı bazında değerlendirdiğimizde, 2007 yılında %40,3 iken, 2008 yılında %40,4 ve 2009 yılında %39,8 olmuştur. Ayrıca mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış istihdam oranına bakıldığında, Kasım 2008’de %40,2 iken, 2009 Nisanda %38,9’a kadar azalmıştır. Sonraki süreçte tekrardan %40’larda devam etmiştir. İşgücüne katılma oranında ise 2009 yılında %45’ler seviyesinde devam etmiş ve herhangi bir düşüş görülmemiştir.[18]

Avrupa ve ABD’de işten çıkarılmalar yaşanmış olsa da Türkiye’de genel anlamda etkisi 2001 krizi gibi olmamış ve hiçbir banka iflası gerçekleşmemiştir. Küçük işletmeler ve esnaflar açısından durum daha derin geçmiş olsa da yapısal anlamda daha sağlam bir duruş sergilenmiştir.[19]

 

 2.3. Uygulanan Politika

2008 yılında 700 milyar dolar piyasaya likit aktarılması işlemi gerçekleşti. Bu işlemin pek azı mortgage zararlarını karşıladı. Mortgage zararları, kendi yöntemleri ile giderilmeye çalışıldı. Bu amaçla 3 yöntem kullanıldı.

– Mortgage düzenlemesi: ödemelerin yeniden düzenlenmesi şeklindedir.

– Kısa satış: evlerin mortgage ödemesi ile beraber zararına satılmasıdır. Sadece ocak 2010 tarihinde tüm ev ödemelerinin %15,9’u kısa satış sonucu gerçekleşmiştir.

– Yeniden yapılandırma: tamamen kredinin yeniden yapılandırılmasıdır.

Kısa satış durumu mortgage piyasası için normal kabul edilen bir durumdur. Daha eski bir tarihe, 1995 yılına baktığımız zaman bile birincil mortgage piyasalarında 674 milyar dolar değerinde bir dönüşüm var iken ikincil piyasalarda 3.922,8 milyar dolar değerinde bir dönüşüm vardı. Birincil piyasalar, sadece kredi veren kurumlardır. İkincil ise, mortgage piyasalarına sigorta şirketleri de dahil olur. İkincil piyasalar oldukça geniştir. 1995 senesinin rakamlarının bu kadar farklı olmasının bir diğer nedeni de ikinci el mortgage piyasası konut fiyatlarında yükseliş beklentisi nedeniyle daha geniş olmasıydı. Zero-sumgame olarak adlandırılan bu durum, bir başkasının kaybının bir diğer kişi için kazanca eşit olacağı düşüncesine dayalıydı.[20] Kredisini ödeyemeyen mortgage sahipleri kredilerini zararına satıyor ve hazır bekleyen, bu durumu takip eden alıcılar da kazanç elde etmek için bu kredileri alıyordu. Oysa kriz sonrasında beklentiler yön değiştirdi. Bu nedenle de alımlar azaldı. Kimi zaman satıcının bile kar elde edebildiği bu satışlar artık tamamen zarar oluşturmaya başladı.

Mortgage piyasasında beklentilerin yön değiştirmesi tüm dünyadaki finansal piyasaları etkilemiştir. Lehman Brothers gibi büyük finans şirketlerinin batışı ile azalan para arzı mortgage sahiplerini olumsuz etkilerken, ikincil piyasaların da içine düştüğü bu durum bir kısır döngüsü içerisine girilmesine neden olmuştur. Kredi riski-piyasa riski ve banka batışı şeklinde gerçekleşen bu kısır döngüsü kendini hep başa almıştır.

 

3. 2020 Krizi Genel Bakış

Sağlık Örgütü tarafından 11 Mart 2020’de pandemi olarak ilan edilmiştir. COVID-19 Pandemisinin yayılmasının önüne geçebilmek için ülkeler son derece katı önlemler almak, ekonomik ve sosyal hayatı neredeyse tamamen durdurmak zorunda kalmışlardır. Pandeminin ortaya çıkışı hemen tüm dünyada eğitim, sosyal faaliyetler, çalışma hayatı, ulaşım, ticaret gibi alanların yanında özellikle ilk etapta sağlık sektörünü derinden etkilemiştir. Birçok Avrupa ülkesinde sağlık sistemi çökmüş, beraberinde ise devletler, ekonomik ve sosyal hayatın işleyişinin devam etmesini sağlam noktasında çaresiz kalmıştır.[21]

Türkiye de 11 Mart 2020’de ilk vakanın resmi olarak açıklanmasıyla birlikte salgının yayılımını azaltmak amacıyla, eğitimden ulaşıma, çalışma hayatından sosyal hayata kadar birçok alanda bir dizi önlemler alınmıştır. Esas itibarıyla insanların birbiriyle temasını, bir arada bulunmasını, diğer bir deyişle izolasyonunu temine matuf söz konusu önlemler neticesinde ekonomik faaliyetler de aynı şekilde durma noktasına gelmiştir. Bunların yanında, dijital teknolojilerin yardımıyla uzaktan verilen e-eğitim, e-ticaret, evlere yiyecek servisi gibi hizmetler bu dönemde devam etmiş, hatta ekonomik aktivitesini arttırmıştır. Özellikle çalışma sistemlerinde tam dijitalleşmenin olmaması hem dünyada hem de Türkiye’de ekonomiyi ve çalışma hayatını sekteye uğratan temel kısıt olmuştur.

2020 yazına gelindiğinde COVID-19 Pandemisine karşı genel olarak dünyada ve Türkiye’de tam bir zafer kazanılamasa da bir başarı sağlanmış ve vaka sayılarında önemli azalmalar gerçekleşmiştir. Bütün bu senaryoları belirleyecek husus pandeminin daha da zayıflaması ya da kötü senaryo olan ikinci bir dalga olarak karşımıza çıkmasıdır. Görüldüğü üzere COVID-19’un yol açtığı kriz, diğer krizlerden tamamen farklı olarak insan odaklıdır. Gerekli mesafenin sağlanabilmesi için de belirli bir süre online-uzaktan çalışma sistemleri kullanılarak dijital çalışma sayesinde iş ve çalışma süreçlerinin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. [22]

Dijital sistemlere adapte olamayan ya da salgın süreciyle birlikte geçiş sağlayamayan işletmeler ile hem emek-yoğun hem de müşterilerle ve genel olarak diğer insanlarla daha yakın temas içinde olan hizmet sektöründe faaliyet gösteren işletmeler yapılarını yeni şartlara göre revize etme durumuna gelmişlerdir. Zira karşımıza çıkan ekonomik kriz, sağlık sebeplerinden dolayı alınan tedbirler neticesinde hem mal ve hizmetlerin arzının, hem de bunlara yönelik talebin önemli ölçüde olumsuz yönde etkilenecektir. COVID-19 Pandemisine bağlı ekonomik faaliyetlerin daralması, şüphesiz istihdamı ve çalışanları da kuvvetle etkilemiştir. Ekonomik sektörlerdeki daralmalar işsizliğe yol açmış, ayrıca çalışanların sağlığı, iş sağlığı ve güvenliği bakımından da önemli sorunları gündeme getirmiştir.

2020’de, küresel bazda ve Türkiye için ekonomik büyüme ve istihdama ilişkin öngörüler doğal olarak azalma yönündedir. Ekonomide ve çalışma hayatındaki sağlık nedenleriyle alınan tedbirlere bağlı sorunlar, istihdam üzerinde ağır bir baskıya sebep olmaktadır. Bu bağlamda, krizden çıkış için özellikle doğrudan insanları ilgilendiren istihdam konusuna ağırlıklı olarak odaklanılmalı ve krizin yönetilme sürecinde istihdama yönelik tedbirler çok hızlı bir biçimde uygulamaya konmalıdır.[23]

 

3.1. Kriz Sürecinde Ekonomik Durum

Gerek daha önce yaşanan küresel çaplı krizler gerekse de ülke bazlı krizler yapıları bakımından COVID-19 Pandemisinin neden olduğu ekonomik krizden son derece farklıdır.

Dünya genelinde işsizlik hızla artarken, üretimde de hızla düşme yaşanmıştır. Bir başka ifadeyle, işsizlik artışının arkasında ekonomik büyümenin negatife dönmesi ve üretimin azalması yatmaktadır.

Türkiye’ye ulaşmasından itibaren çalışma hayatına dair alınan tedbirler bu düşüşte etkilidir. Nitekim yaşanan üretim azalmasıyla birlikte Türkiye’ye dair büyüme oranları da aşağı yönlü revize edilmiştir. Daha önce Dünya Bankası tarafından 2020 yılı için %3 olarak belirtilen Türkiye büyüme ilişkin oranı ‘‘Fighting COVID-19’’ raporunda %0,5, olarak aşağı yönlü revize edilmiştir. Türkiye’ye ilişkin büyüme oranının %4 olması beklenmektedir.[24]

IMF’in Türkiye’ye ilişkin büyüme oranı tahminlerine göre, 2020 yılı için %5 daralma ve 2021 yılı için ise %5 büyüme öngörülmektedir. Pandeminin büyüme üzerindeki etkisi üretimdeki düşüşten kaynaklanmakta olup, söz konusu düşüş de sektörlerin salgın sürecinde faaliyetlerini neredeyse tamamen durdurmaları sebebiyle ortaya çıkmıştır. Bazı sektörler süreçten çok daha fazla etkilenirken, bazı sektörlerde ise üretim ciddi oranda yükselmiştir. COVID-19 Pandemisiyle birlikte salgına karşı alınan ve daha sonra gevşetilen birçok önlem hizmetlerin arzını olumsuz etkilemektedir. [25]

 

3.2. 2020 Krizinde İşsizlik

Mart ayı ortasından itibaren alınan önlemler, zaman içinde gittikçe yaygınlaştırılmıştır. Alınan önlemlerin neden olduğu istihdam kaybı ise çok fazladır. İşletmelerde istihdam edilen ücretli çalışanlarda dikkate alındığında yaklaşık 1,35 milyon çalışanın, ticari faaliyetlerin durdurulmasından olumsuz etkilendiği tahmin edilmektedir. Şoför esnafının toplam esnaf ve sanatkâr sayısının yüzde 16,2’si olduğu dikkate alınırsa, 2020 yılı için şoför esnafı sayısının 345 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu şoför esnafı ve yanında çalışan muavin, hostes ve yedek şoför birlikte dikkate alındığında, tahminen 700 bin kişinin önemli bir kısmının eksik çalıştığı, işini kaybettiği ve gelir kaybına uğradığı tahmin edilmektedir.[26]

Ticari taşımacılığın devam etmesi nedeniyle, bu faaliyet dalında 450 bin kişinin iş ve gelir kaybına uğradığı tahmin edilmektedir. TÜİK işgücü istatistiklerine göre, 65+ yaş grubunda 850 bin kişinin istihdam edildiği görülmektedir. Bu kişiler, sokağa çıkma yasağı nedeniyle iş ve gelir kaybı yaşamıştır. TÜİK işgücü istatistiklerine göre 15-19 yaş grubunda 728 bin kişinin istihdam edildiği görülmektedir. DİSK-AR verilerine göre ise, 15-20 yaş grubunda 811 bin kişinin çalıştığı belirtilmektedir. 15-19 yaş grubunda kayıt dışı çalışan oranının %66 olduğu dikkate alınırsa, bu muafiyetin etkisinin sınırlı kalacağı, bu yaş grubunda 500 bin gencin iş kaybı ile karşılaşacağı tahmin edilmektedir. Bu kararla, kamu ve özel okullarda çalışan öğretmenler, taşeron hizmetliler ile kreşlerde çalışan tüm personel iş ve gelir kaybı ile karşılaşmıştır.

Salgınla ilgili tedbirlerden doğrudan istihdam ve gelir kaybına uğrayan sektörlerin yanı sıra, pek çok hizmet ve imalat sanayi sektörü dolaylı olarak salgından olumsuz etkilenmektedir. Bunların yaklaşık %20’ini oluşturan 1,9 milyon çalışanın da iş ve gelir kaybı ile karşılaştığı tahmin edilmektedir. İç talep ve ihracattaki bu düşüşün, imalat sanayi üretim ve istihdamını olumsuz etkilediği tahmin edilmektedir. Aralık ayı itibariyle özel kesim imalat sanayiinde çalışan 3,7 milyon kişinin %15’ini oluşturan 550 bin kişinin iş ve gelir kaybına uğradığı tahmin edilmektedir.[27]

2019 yılı TÜİK ve SGK verilerinden yararlanarak, 2020 Nisan Haziran döneminde, Covid-19 salgınından doğrudan ve dolaylı olarak etkilenebilecek çalışan sayısının 5,6 milyon kişi olabileceğine ilişkin tahmin yer almaktadır. İşgücü istatistiklerine göre, 2019 yılı genelinde tarım dışı sektörlerde yaklaşık 23 milyon kişi çalışmaktadır. Covid-19 salgınından tarım dışı sektörde çalışanların yaklaşık 1/4’ünün etkilendiği tahmin edilmektedir. Kriz karşısında korumasız olanlar özel kesimde ücretli-yevmiyeli çalışanlar ile kendi hesabına çalışanlardır. TÜİK verilerine göre özel kesimde tarım dışı sektörlerde çalışan ücretli-yevmiyeli ve kendi hesabına çalışan kişi sayısı 16,6 milyon kişidir. Bunların yaklaşık 3,1 milyonunun salgına yönelik tedbirler sonucunda doğrudan, 2,5 milyonunun ise salgından dolaylı olarak etkilendiği tahmin edilmektedir. 2020 yılı Nisan-Haziran döneminde, 5,6 milyon kişinin iş kaybı, eksik çalışma ve gelir kaybı ile karşılaşması beklenmektedir. Bu sayı 2019 yılında özel kesimde tarım dışı sektörlerde çalışan ücretli ve kendi hesabına çalışanların 1/3’üne karşılık gelmektedir. Nisan-Haziran döneminde özel kesimdeki iş kaybının 5 milyon adedinin hizmetler sektöründe, 550 bin adedinin ise imalat sanayi sektöründe olduğu tahmin edilmektedir.[28]

 

3.3. Uygulanan Politikalar

COVID-19 Pandemisinin istihdam üzerindeki etkilerine karşı alınan önlemler, aslında pandemi-ekonomi-istihdam arasındaki çok yakın ilişki nedeniyle bu 3 alanda alınan tedbirleri de içermektedir. İstihdamın korunması için ekonominin canlanması, ekonomik canlanma için COVID-19 Pandemisinin kontrol edilmesi gerekmektedir.

Türkiye COVID-19 Pandemisini hazırlıklı karşılamıştır. 11 Mart 2020’de resmi olarak ilk vakanın açıklanmasının hemen ardından, 12 Mart 2020’de okullar kapatılmış, daha sonra online uzaktan eğitime geçiş yapılmıştır. İnsanların bir araya geldiği, insanlar arasında temasın olduğu ve sosyal mesafenin korunamadığı, AVM, berber, güzellik salonu, kafe, lokanta ve eğlence merkezleri gibi çok çeşitli işyerleri geçici olarak kapatılmış, hava ve toplu karayolu ulaşımına yasaklar getirilmiştir. Sonrasında ise bulaşın yayılma riski olan yerlerde karantinalar, 30 büyükşehir ve bir kente giriş çıkış yasakları, yaşlı ve çocuklar için genelde, ayrıca daha çok hafta sonlarında ve ulusal/dini bayramlarda olmak üzere sokağa çıkma yasakları gibi salgının yayılmasını önlemeye matuf tedbirler uygulamaya konulmuştur. [29]

Daha sonra ilâve edilen çeşitli destek ve programlarla birlikte toplam desteğin 260 milyar TL’yi aştığı açıklanmıştır. Söz konusu paket ile genel olarak ekonomiyi ve sektörleri rahatlatacak muhtelif destekler sağlanmıştır. KOSGEB tarafından, pandemiye bağlı olarak ortaya çıkan krizden çok fazla etkilenen KOBİ’lerin geri ödeme yükümlülükleri ötelenerek, KOBİ’leri rahatlatacak bir tedbir alma yoluna gidilmiştir.

‘‘KOBİ Teknoyatırım Destek Program’’ dâhilinde, salgınla mücadele için etkili olan ürünlere herhangi bir kısıt olmaksızın üretim ve ticarileşme destekleri sağlanmaya başlanmıştır. ‘‘TÜBİTAK KOBİ AR-GE Başlangıç Destek Program’’ bünyesinde ihtiyaç duyulan tıbbi malzemenin yerli üretimi için, işletme başına 6 milyon TL’ye kadar destek sağlanmış ve COVID-19’un teşhis ve tedavisinde kullanılan ürünler için ‘‘KOBİ AR-GE Başlangıç Destek Programı’’ için 500.000 TL ile sınırlı olan proje desteği sağlanılmasına karar verilmiştir.

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan 18 Mayıs 2020 tarihinde, 5,5 milyon kişiye 1000’er TL tutarında nakdi destek ödemesi yapıldığını duyurmuştur.[30]

Yasaya aykırı bir şekilde çalışanını işten çıkaran işveren veya işveren vekiline, işten çıkarılan her işçi için aylık brüt asgari ücret tutarında idari para cezası verilecektir. COVID-19 salgınını pandemi olarak ilanından sonra ve Kanunun kabul edilmesinden önce, işten çıkartılanlar ve işsizlik maaşı alamayanlar için ise İşsizlik Sigortası Fonundan ödeme yapılacaktır. COVID-19 Pandemisinin neden olduğu istihdam daralmalarına karşı önemli bir tedbir olarak Kısa Çalışma Ödeneği uygulaması başlamıştır. Uygulama kapsamında ekonomik açıdan zorlayıcı sebepler dâhilinde, işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması ya da süreklilik koşulu aranmaksızın, işyerlerindeki faaliyetin tamamen veya kısmen en az dört hafta süreyle durdurulması durumunda uygulanmaktadır.

Ancak, işverenlerin ödenekten yararlanması için öncelikle mevcut istihdamı koruması ve bu dönemde işçi çıkarmaması gerekmektedir. Kısa Çalışma Ödeneği ile sigortalılar için üç ayı aşmamak ve çalışamadıkları dönemde geçerli olmak üzere gelir desteği sağlanmaktadır. Ayrıca, COVID-19 Salgını süresince Asgari Ücret Desteği şeklinde bir destek de uygulanmaktadır.

Bu sebeple ‘‘yeni normal’’ olarak ifade edilen pandemi sonrası koşullarda yaşamı mümkün kılmak ve çalışma hayatını sürdürmek için yeni önlemlerin dikkate alınması ve uygulanması gerekmektedir.

 

Sonuç

Bir ülkedeki potansiyel emek arzının tamamının iktisadi faaliyetlere katılması ve istihdam edilmesi mümkün değildir. İşgücü piyasasına emeğini arz eden ve belirli istihdam koşulları içerisinde iş bulup çalışanların toplamı istihdam seviyesini belirlemektedir. İşgücü seviyesinden istihdam seviyesi çıkarıldığında aradaki fark işsizlik miktarını vermektedir. Emek talebi değiştikçe istihdam seviyesi değişeceğinden emek arzı da değişmektedir. Kişisel ve sosyal yönden bakıldığında ise bireylerin işsizlik nedeniyle tüm toplum üzerinde etkili olan çeşitli sosyal, psikolojik ve fiziksel etkileri bulunmaktadır. Burada işsizlik kişilerin iradesi dışında kalan bir durumdur. Aksi durumda yani reel GSYİH arttığında üretilen mal ve hizmetler de artar, işsizlik azalır. Bu nedenle GSYİH ile işsizlik arasında ters yönlü ilişki bulunmaktadır. TÜİK tanımlamasına göre işsiz, ‘‘referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki fertler işsiz nüfusa dâhildirler.’’ olarak tanımlanmaktadır.[31]

2000–2006 döneminde üretimdeki artışın çalışan sayısına olan duyarlılığı daha yüksektir. Kasım 2000 krizi bir likidite krizi, Şubat 2001 krizi ise bir döviz krizi olarak tarihe geçmiştir.

Bu krizlere siyasi sorunlar eklenince uluslararası derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu düşürmüş yabancı sermayenin Türkiye’den çıkışına sebep olmuştur. 2008 yılında ABD’de meydana gelen konut kredilerinde ki kriz kısa süre içerisinde tüm dünyayı etkisi altına almıştır. Yaşanan bu durum tüm dünya genelinde büyüme oranlarını düşürmüş, istidamı azaltmış, işsizlik oranlarını ise artırmıştır.

Krizlerin işsizliğe yönelik yapmış olduğu etkiyi incelediğimizde krizin etkileri birbirinden farklı olmuştur. 1980’li yıllarda işsizlik oranları % 7 – % 8,5 bandında gerçekleşmiştir. 1994 krizine kadar işsizlik oranı % 8,6 olmasına rağmen 1994 krizi sonrası alınan önlemler ile 2000 yılına kadar işsizlik oranı % 6,5 kadar gerilemiştir. 2001 krizinden sonra işsizlik oranları % 10 bandında gerçekleşmiştir. 2008 küresel ekonomik krizle birlikte 2009 yılından bu oran %14’leri görmüştür.[32]

 

 

 



Kaynakça

Altaşlı, Yavuz, Murşit Işık, Türkiye’de Yaşanan Ekonomik Krizlerin İstihdam Üzerine Etkileri (1980-2013), ‘’Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi’’, 2017, cilt: 22.

Aydoğan, Gülfer, Kriz Dönemlerinde İşsizliği Önleyici Bir Araç Olarak Kısa Çalışma Ödeneği ve Etkinliği, ‘’T. C. Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’’, 2010.

Balcı, Yusuf, Güldenur Çetin, Covid-19 Pandemi Sürecinin Türkiye’de İstidama Etkileri ve Kamu Açısından Alınması Gereken Tedbirler, ‘‘İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’’, 2019, sayı: 37.

Göktaş, Özlem Yılmaz, Türkiye Ekonomisinde Büyüme ile İşsizlik Oranları Arasındaki Nedensellik İlişkisi, “İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Ekonometri ve İstatistik Dergisi” , 2005, sayı: 2.

Kesebir, Murat, 2008 Küresel Finansal Kriz ve Bu Krizin Türkiye’deki Ekonomik Göstergelere Etkisi, ‘’Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’’, 2018, cilt: 6, sayı: 4.

Özer, Mehmet Halis, Gülistan Kaba, Türkiye’de 2000-2001 Finansal Krizlerinde Uluslararası Sermaye Hareketliliğinin Rolü, ‘’Dicle Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Dergisi’’, 2010, cilt: 10, sayı: 9.

Özkan, Ahmet Hakan, 2008 Mortgage Krizi ve Beklenti Riski, ‘’İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi, Akademik Bakış Dergisi, Uluslar arası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi’’, Ocak-Şubat 2012, sayı: 28, http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423868075.pdf ( Erişim tarihi: 30.11.2020).

Uçan, Okyay, Gamze Nur Çebe, 2008 Krizi Öncesi ve Sonrası Türkiye’de Ekonomik Büyüme, İşsizlik ve Enflasyon Etkisi, ‘’Ömer Halisdemir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi’’, Temmuz 2018, cilt: 11, sayı: 3.

Yazıcı, Hediye Uğurlu, Türkiye’de İşsizlik ve Ekonomik Büyüme Arasındaki İlişki (1960-2015), ‘’Bartın Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı’’ 2018.
Yükseler, Zafer, Koronavirüs (covid-19) Salgınının İstihdam ve Büyüme Etkisi, Nisan 2020, https://www.researchgate.net/publication/340511319_KORONAVIRUS_COVID-19_SALGINININ_ISTIHDAM_VE_BUYUMEYE_ETKISI ( Erişim Tarihi: 28.11.20).

Dipnotlar

[1] Özlem Göktaş Yılmaz, Türkiye Ekonomisinde Büyüme ile İşsizlik Oranları Arasındaki Nedensellik İlişkisi, “İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Ekonometri ve İstatistik Dergisi” , (2005), sayı: 2, s.64

[2] Mehmet Halis Özer, Gülistan Kaba, Türkiye’de 2000-2001 Finansal Krizlerinde Uluslararası Sermaye Hareketliliğinin Rolü, ‘’Dicle Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Dergisi’’ , (2010), sayı:19, cilt:10, s. 3

[3] A.g.e., Özer, s. 4

[4] A.g.e., s. 5

[5] Yavuz Altaşlı ve Murşit Işık, Türkiye’de Yaşanan Ekonomik Krizlerin İstihdam Üzerine Etkileri (1980-2013),‘’Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi’’, (2017), cilt: 22, ss.575-577

[6] A.g.e., ss. 575-578

[7] A.g.e., ss.575-577

[8] A.g.e. s. 576

[9] A.g.e. s. 578

[10] Gülfer Aydoğan, Kriz Dönemlerinde İşsizliği Önleyici Bir Araç Olarak Kısa Çalışma Ödeneği ve Etkinliği, ‘’Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’’, (2010), s.21

[11] Okyay Uçan ve Gamze Nur Çebe, 2008 Krizi Öncesi ve Sonrası Türkiye’de Ekonomik Büyüme, İşsizlik ve Enflasyon Etkisi, ‘’Ömer Halisdemir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi’’, (Temmuz  2018), cilt:11, sayı: 3, ss. 6-17

[12] Murat Kesebir, 2008 Küresel Finansal Kriz ve Bu Krizin Türkiye’deki Ekonomik Göstergelere Etkisi, ‘’Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’’, (2018), cilt: 6, sayı: 4,  ss. 534-535

[13] A.g.e., Kesebir, ss.534-535

[14]A.g.e. s. 535

[15] A.g.e., ss. 562-564.

[16] A.g.e., Keşebir, ss. 535-536

[17] A.g.e., Kesebir, ss. 534-535

[18] A.g.e. s. 536.

[19]A.g.e., ss. 574-582.

[20] Ahmet Hakan Özkan, 2008 Mortgage Krizi ve Beklenti Riski, ‘’İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi, Akademik Bakış Dergisi, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi’’, (Ocak-Şubat 2012),  sayı 28., s.4

[21] Yusuf Balcı, Güldenur Çetin , Covid-19 Pandemi Sürecinin Türkiye’de İstidama Etkileri ve Kamu Açısından Alınması Gereken Tedbirler, ‘‘İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’’, (2019), sayı:37, ss.41-44

[22] A.g.e., Balcı, ss. 42-45

[23] A.g.e., ss.41-44

[24] A.g.e., s. 43

[25] A.g.e.

[26] Zafer Yükseler, Koronavirüs (covid-19) Salgınının İstihdam ve Büyüme Etkisi, (8 Nisan 2018), https://www.researchgate.net/publication/340511319_KORONAVIRUS_COVID-19_SALGINININ_ISTIHDAM_VE_BUYUMEYE_ETKISI (Erişim tarihi: 21.11.2020), ss.5-7,

[27] A.g.e. s. 6

[28] A.g.e., ss. 7-10

[29] A.g.e. s. 8

[30] A.g.e., s. 9

[31]Hediye Uğurlu Yazıcı , Türkiye’de İşsizlik ve Ekonomik Büyüme Arasındaki İlişki (1960-2015), ‘’T.C.  Bartın Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı’’, (2018),  ss.30-31

[32] Yavuz Altaşlı ve Murşit Işık,  Türkiye’de Yaşanan Ekonomik Krizlerin İstihdam Üzerine Etkileri (1980-2013), ‘’Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi’’, (2017), cilt: 22, ss.575-577