islam

Türk-İslam Sentezinin Yarattığı İdeolojik Çerçevenin Türk Siyasal Hayatına ve Dış Politikaya Yansımaları

Özet

Bu çalışmanın ana amacı; çok yönlü meşrulaştırma gücüne sahip olan İslam inancının, Türk-İslam sentezi vesilesiyle, Türkiye’de din-siyaset ilişkisinin politika yapımına ve toplumsal hayattaki etkilerine değinerek bu politik kültürün etken/edilgen şekillerde getirdiği siyasal İslam anlayışının ve beraberinde etkilediği İslamcı görüşlerin Türk siyasal hayatında ne derecede söz hakkına sahip olduğunu açıklamak ve bu görüşlerin ulus-devlet mekanizmasına hâkim olan Türkiye Cumhuriyeti devlet felsefesiyle uyumunu tartışmaktır. Bu amaca ulaşmak için ilk olarak 1980 darbesinin Türkiye’de din ile bütünleşmeyi sağlayan sağ ve sola alternatif ideoloji olan İslamcılığın, Türk-İslam sentezi ışığında iç-dış politikada ve Kürt sorununda araç olarak kullanılmasından bahsedilmiştir. Ardından bu sentezin fikir dünyasını oluşturan Aydınlar Ocağı’nın yarattığı iklimde dış politikada “Yeşil Kuşak”, “Panislamizm” ve “Yeni Osmanlıcılık” gibi ideolojik görüşlerin seslerini duyurmasıyla beraber Türk siyasal hayatında kendini göstermeye başlayan cemaat ve tarikatların siyasal ve toplumsal hayattaki etkilerine değinilmiştir. Bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti’nin sacayaklarını oluşturan “ulus-devlet”, “üniter devlet” ve “laiklik” unsurları göz önünde bulundurulunca; Cumhuriyet Dönemi’nde ilk olarak çok partili hayata geçişten sonra ortaya çıkıp 1980 darbesi sonrası Türk-İslam sentezi ile yükselişe geçen siyasal İslam’ın ülkedeki ulus-devlet yapısı ile uyumsuz olduğu sonucuna varılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Türk-İslam sentezi, Yeni Osmanlıcılık, Panislamizm, Siyasal İslam, Ulus-Devlet

Giriş

Türkiye, demokrasiye geçiş süreci sonrasında asker-sivil ilişkisinde problemli dönemler geçirmiştir. Bundan ötürüdür ki ülke 1960’tan itibaren hemen her 10 yılda bir askeri darbelerle yüz yüze kalmıştır. Darbe sonrasında askerler tarafından yapılan anayasalar ve oluşturulan kurumlar askerin kontrolünü ve vesayetini sağlayacak şekilde planlanmıştır. Darbeler, kendilerinden sonraki dönemlere tesir etmekte, yarattığı etkilerin izdüşümleri de ülkenin bütün iç dinamiklerinde görülmektedir. Nitekim 12 Eylül 1980 askeri darbesi Türk siyasal hayatında yadsınamayacak ölçüde kalıcı izler bırakmıştır. Özellikle Türk-İslam sentezi, Türkiye’nin sonraki çeyrek asırlık politik duruşunun ilham kaynağı olmuştur. Bununla birlikte gelişen siyasal ortamdaki ideolojik dönüşümlerle birlikte yükselen İslamcılık akımı, Türkiye’nin politik ve sosyolojik yapısını da derinden etkilemiştir.

Bu çalışmada ilk olarak genel dinamikleriyle birlikte 12 Eylül’e giden süreç, darbe sonrası mevcut konjonktürde gelişen olaylar silsilesinde ülkenin iç ve dış yapısındaki dalgalanmaların oluşturduğu yeni oluşumlar incelenecektir. Ardından 1980 sonrası Türkiye’de din-siyaset ilişkisinin Türk-İslam sentezi ve Aydınlar Ocağı çerçevesinde gelişmesinden ve Yeni Osmanlıcılık ideolojisinin araç olarak kullanılmasından bahsedilecektir. Bununla birlikte Türk-İslam sentezi sonrası ülkedeki etkisini ciddi şekilde göstermeye başlayan ve kendinden sonraki dönemlerin de anahtar ideolojisi konumuna gelen siyasal İslam’ın iç ve dış politikadaki etkileri incelenerek bu kavramın ulus-devlet yapısı ile uyumuna cevap aranacaktır. Bu aşamada Türkiye Cumhuriyeti’nde din siyasetinin dönemlere göre gelişim kurgusunu daha iyi anlamak adına çok partili hayat öncesi ve sonrası ayrımına gidilecektir. Bununla birlikte Türk-İslam sentezinin milliyetçilik, insan hakları ve radikalleşme ışığında Kürt sorununa etkilerine genel hatlarıyla değinilecek ve son kertede siyasal İslam’ın bir ürünü olan bu kültürün günümüzdeki yansımalarına bakılarak ve yarattığı bumerang etkisinden bahsedilerek sonuca gidilecektir.

1. 12 Eylül’e Giden Süreç ve İç ve Dış Yapıda Meydana Gelen Gelişmeler

Türkiye 1970’li yıllardan itibaren ağır bir dönem geçirmiştir. Mevcut demokratik yapının kurumsallaşamaması ve her geçen dönem kötüye gidişi, ülke sisteminin iflasa sürüklenmesinde önemli rol oynamıştır. Yapılan seçimlerde neredeyse hiçbir adayın yeterli oy alamaması siyasal istikrarsızlık bunalımlarını ortaya çıkarmıştır. Toplumsal çatışmaların da şiddetle yaşandığı bu dönemde şiddetin ve gerginliğin artmasında 1977’de sol ve sağdan sembolik isimlere düzenlenen suikastlar etkili olmuştur.[1]1980 yılının darbeye kadar olan döneminde terör nedeniyle 1606 kişi hayatını kaybetmiştir. Güvenliğin insanlar adına hayati bir öneme sahip olduğu bu dönemde siyasal iktidar ile muhalefet bir araya gelerek çözüm üretme yoluna gitmemişlerdir. Bu kargaşa ortamından çıkmanın tek yolu erken seçim olarak görülmüştür. Erken seçim önergesine de tüm partilerden destek gelmesine rağmen Ecevit’in, Demirel’in işine yarayacağını düşündüğü için karşı çıkması krizden demokratik yollarla çıkmanın yollarını tıkamıştır ve darbe kaçınılmaz hale gelmiştir.[2] Darbeye karşı toplumsal kesimlerden tepki gelmemiştir. Bunun yanı sıra, vatandaşlar artan terör dolayısıyla darbeyi destekleyen konumda olmuşlardır. Aynı şekilde üniversiteler ve pek çok kurum da yayınladıkları bildirilerle darbeye desteklerini dile getirmişlerdir. Bu darbenin kabul görmesinde etkili olan en önemli faktör şüphesiz darbenin toplumun herhangi bir kesimine yönelik meydana gelmemesidir.

Darbeyle meclis ve hükümetin faaliyetine son verilerek yasama-yürütme yetkisi komutanlardan oluşan Milli Güvenlik Konseyi’ne verilmiştir. Bununla birlikte 24 Ocak Kararlarının mimarı Turgut Özal ise Başbakan Yardımcısı görevine getirilmiştir.[3] Milli Güvenlik Konseyi (MGK) yönetime geldikten sonra siyasal partiler, Meclis ve dernekler kapatılmıştır. Akabinde MGK, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunu (AYK) kurmuştur.[4] Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumuna biçilen rol, toplumdaki boşluğun Türk-İslam senteziyle doldurulması olmuştur. Ülkedeki ekonominin ve bu çerçevede gerçekleştirilen reformların yetersizliği toplumu yoksullaştırmış ve geleceğe dair umutlarını etkilemiştir. Bu çerçevede bu toplum kaçınılmaz olarak din faktörüne sığınmıştır. Ayrıca 12 Eylül rejimi, ülke içi meşruiyetini güçlendirmek amacıyla din faktörüne özel bir vurgu yapmıştır. Dış politikada komünizme ve radikalliğe karşı bir ‘‘toplumsal tutkal’’[5] olarak algılanan bu sentez, o dönemde ABD Başkanı Carter’ın SSCB’ye karşı sürdürdüğü “Yeşil Kuşak” stratejisiyle de uyumlu olmuştur.

İki kutuplu dönemde gerçekleşen bu darbe en çok Batı kutbunun, yani ABD’nin işine yaramıştır. Uluslararası ortamda İran İslam Devriminin yaşanması ve Sovyet Rusya’nın Afganistan’ı işgali, “Çekiç Güç” bağlamında Türkiye’nin Batı nezdinde güvenlik açısından önemini artırmıştır. Bu aşamada darbe sonrasındaki siyasal düzende Türkiye, darbe öncesi hükümetlere oranla Batı’nın isteklerini yerine getirebilecek bir konumda olmuştur. Özellikle Soğuk Savaş sırasında Ortadoğu bölgesinde meydana gelen olaylar neticesinde Türkiye hem askeri hem ekonomik hem de ideolojik olarak yeni bir döneme girmiştir. 12 Eylül sonrası ABD ve Batı ekseninde kuruluşlar olan IMF ve Dünya Bankası, darbe yönetimine destek çıkarak ilişkilerini daha da kapsamlı bir hale getirmişlerdir. Bir diğer yandan Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne yeşil ışık yakılmış ve Batı’nın desteklediği politikalar uygulanmıştır. Bu dönemde Türkiye, darbe öncesi hükümetlere oranla Batı’ya daha da yakınlaşmıştır. Bununla birlikte Türkiye, darbe sonrası NATO ile ilişkilerini güçlendirmekle beraber çevik kuvvetin örgüt nezdindeki manevralarını ülkede gerçekleştirmek üzere “Rogers Planı”nı ve “Wohlstetter Doktrini”ni geliştirmiş ve bunların da bir uygulaması olarak Doğu Anadolu’ya havaalanları inşa etmiştir.[6] İslam ülkeleri ile de ilişkilerini geliştiren Türkiye, darbeden sonra Amerika’nın bölgedeki amacı doğrultusunda Ortadoğu’da İslam etkisinden faydalanarak Sovyetlere karşı mücadele etmek için çaba sarf etmiştir. Bu hususta kilit rolü oynamak isteyen Türkiye, ülkede darbe sonrası oluşan uygun zemin aracılığıyla Batı’nın çıkarlarını maksimum seviyede tutmuştur. ABD’nin İslami hareketlerle olan bağlantısı bu dönemde daha da kuvvetlenmiştir. Özellikle 1980 sonrası sosyalizm ve SSCB ile rekabet çerçevesinde bölgedeki rejimleri kendi eksenine almak, kendisine yakın rejimleri ayakta tutmak ve komünizme kalkan olarak rakipleri zayıflatmak için İslam’ı politik çıkar haline getirmiştir. “ABD’nin bu stratejisi 1980’lerde Türkiye’ye iki açıdan yansıyacaktır: Dış politikada Türkiye ılımlı sayılan Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirecek, iç politikada ise olay daha radikal olarak gerçekleşecektir: İktisadi açıdan Türkiye uluslararası kapitalist sisteme eklemlenecek bir yapısal değişikliğe gidecek, siyasal açıdan bu yapısal değişikliğin toplumsal tepkilerini engelleyecek olan 12 Eylül baskı yönetimi kurulacak, ideolojik açıdan ise 12 Eylül yönetimi Türk-İslam sentezine başvuracaktır.[7]

2. 1980 Sonrası Din-Siyaset İlişkisinde Türk-İslam Sentezi ve Aydınlar Ocağı

Amerika ile olan müttefiklik çerçevesinde Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü, ideolojik anlamda birçok dönüşümün yaşanmasına sebebiyet vermiştir. Bu ideolojik yönelimde dinin toplumsal etkilerinden yararlanılırken siyasal İslam, devletin bütün kademelerinde hissedilmiş ve politika yapımında da önemli bir güç kaynağı haline gelmiştir. Soğuk Savaş sırasında SSCB’yi çevrelemek için bir araç olarak görülen İslam dini, “Yeşil Kuşak Doktrini” çerçevesinde ABD tarafından destek görmüştür ve bu hususta iç dinamiklerde de İslam anlayışı kendisini göstermeye başlamıştır. Bu doğrultuda ülkede İslamcı partiler kurulmuştur. Bu partiler iktidara geldiğinde devletin ideolojik görüşlerini etkilemiştir. Nitekim 12 Eylül yönetiminin ekonomiyi Milli Selamet Partisi’nden milletvekili adayı olan Turgut Özal’a teslim etmesi, amaçlarının ülkeyi uluslararası ekonomiye eklemlenmek olduğunu göstermiştir. Bu şekilde Türk ekonomisinde de İslamcılığın önü açılmıştır.

Milli Kültür Komisyonu, 1983’te Türk toplumu için ‘‘milli bir kültür’’ rotasını oluşturan bir rapor ortaya koymuştur. Bu raporda ve yaklaşımın temelinde Türk ve İslam kültürünün milli kültürün temel kaynakları ve karşılaştığı sorunlarla birlikte bu sorunlara nasıl çözüm üretildiğine dair görüşler yatmaktadır. Buna göre Türkiye yabancı ve özellikle emperyalist kültür saldırısı altındadır ve buna yanıt olarak Türk-İslam sentezi önerilmektedir. Bununla birlikte İslam olmadan Türklerin kimliklerini korumaları mümkün olmadığı gibi, Türklere en uygun din de İslam olarak görülmektedir. Değişmeyen bir kültür birliğinin vurgusu yapılmış ve işlevsel anlamda bu kültüre sahip çıkılması amaçlanmıştır. Nitekim bu işlevi de yerine devlet getirecek ve ‘‘milli kültür’’[8] devlet eliyle yaygınlaştırılacaktır. Bu yaklaşımda ağırlık, dönemin iç ve dış siyasal koşullarının etkisiyle ‘‘İslam’’ öğesine verilmeye başlanmıştır.

Türk-İslam sentezi, kendilerine kaynak olarak Kemalizm’i ya da İslam’ı göstermeleriyle ayırt edilen farklı aidiyetler tarafından üretilmektedir. Bu sentez, pek çok kitap, gazete vb. gibi yerlerde ne kadar açık ifade edilirse de eğitsel ve akademik açıdan bu fikir kapalı bir şekilde tartışılmaktadır. Türk-İslam sentezi, İslam’ın ideolojik bir hale gelmiş durumu olarak adlandırılmakta ve kısmen de Batı karşıtı bir tepki olarak tanımlanmaktadır. Ancak sadece Kuran’daki değerlere kapanmak yerine, Türklerin kendi geçmişleriyle İslamiyet arasındaki sentezin bir ürünü olarak görülen Türk “milli kültürü”ne dönüşü ön plana çıkartmaktadır. Bu görüşlere göre İslam, Türk kültüründen üstündür. Bununla birlikte Türk kültürü de İslam’ı korumuş ve güçlendirmiştir. Türk-İslam sentezinin söylemi, ağırlıklı olarak tarihe ve özellikle de Türklükle İslamiyet arasındaki buluşmanın yaşandığı dönemin tarihine dayanmaktadır. Bu bağlamda Türk kişiliğini dinsel, ahlaksal ve kimliksel bir kaynak haline getirmiştir. Bu açıdan kendisini İslamcılıkla tanımlayan milliyetçi bir ideoloji bahsi söz konusudur. Hıristiyan değerler Avrupa’daki çeşitli tutucu akımlara (İtalyan Hıristiyan Demokrasisi, Alman CDU’su gibi) nasıl kaynak oluşturuyorlarsa, burada da İslam bir siyasetin içine katılmıştır ve onunla bütünleştirilmiştir.[9]

 

Sosyalist akımların güçlendiği ve kendisini iyiden iyiye göstermeye başladığı 1970’li yıllardaki gelişmeler, Türk-İslam Sentezi düşüncesinin olgunlaşmasına katkıda bulunmuştur. İslamcılık ve milliyetçilik sol hareketlere karşı bir araya getirilmiş ve tek blok halinde ortaya konulmuştur. Bu blokun fikir beşiği Aydınlar Ocağı olmuştur. Bu yıllarda sosyo-ekonomik ve politik koşulların sonucu olarak ortaya çıkan çatışmaların çağrıştırdığı “vatan elden gidiyor, bir şeyleryapmak lâzım” söylemiyle oluşturulan bütünleştirme ihtiyacı yaratılmıştır. Din derslerinin zorunlu kılınması ve kuran kurslarının yaygınlaştırılması girişimi, faaliyet ve uygulamalarla İslamiyet’i bütünleştirici bir unsur olarak kabul eden anlayışın hâkim kılınmasına ve buna bağlı pratiklerle bu ideolojik kurgunun daha güçlü olmasına ortam hazırlanmıştır. Aydınlar Ocağı’nın kuruluşundaki bir diğer temel etken; Batı’nın ve bu bağlamda solun giderek artan entelektüel-kültürel hegemonyasından rahatsız olan kuşağın, sola karşı örgütlenme talepleridir.[10] Sağ kesimden aydın çıkmayacağına dair söylentinin yarattığı karşıtlık ve tepkisellikle birlikte esasında sağın da bir aydın hareketi olduğu görüntüsünün verilme arzusu, Aydınlar Ocağı’nın kuruluşuna ilham kaynağı olmuştur. Aydınlar Ocağı ideolojisi, 1983’te “milli kültür raporu” ile resmileşmiştir. Buna göre: Devletin kültür politikasında, Orta Asya değerleri ve İslamiyet’in oluşturduğu milli kültürün uygulanması, Batı ile ilişkilerin ihmal edilmemesiyle birlikte Türk ekonomisine yararlı tekniğin getirilmesi sonucu bu ilişkilerin sınırlanması hedeflenmiştir. Bu bağlamda Aydınlar Ocağı’na göre Türk kültürünün Batılılaşması milli eğitim, radyo-televizyon ve Türk Dil Kurumu gibi kuruluşlar aracılığıyla gerçekleşmiştir. Bu nedenle darbe sonrası bu kurumların daha fazla denetlenmesinin gerekliliği vurgulanmıştır.[11]

Bu dönemde Aydınlar Ocağı, pek çok dini kuruma etki göstermiştir: “1982’de okullarda din derslerini zorunlu kılınmasına karar verilmiştir. Ayrıca yatılı okullarda yemekten önce: ‘‘Tanrımıza Hamdolsun, Milletimiz Var Olsun’’ ibaresi kabul edilmiştir. Bunun ardından; 1982 Anayasasının 24. Maddesiyle din dersleri liselerde ilk kez zorunlu kılınmıştır. Bu dönemde din dersi cezaevlerine de girmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi bu dönemin sonunda görülmemiş boyutlara ulaşarak Dışişleri Bakanlığı bütçesinin 1,5 katına varmıştır. Bu fark 2019 yılında yaklaşık 3 katına çıkmıştır.[12]– Yılda 1500 cami, yani 6 saatte 1 cami inşa edilmeye başlanmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı bu dönemde, yemeğe ve cinselliğe ilişkin alışkanlıklardan, banka ve faiz konularına kadar çeşitli alanlarda fetva kitapları yayınlamaya başlamıştır. İslam konusundaki bu resmi tutum, toplum katına da yoğun biçimde yansımıştır.[13] Dönemin Milli Eğitim Bakanı okullara genelge göndererek Darwin’in evrim kuramına “bir kanun gibi yer verilmemesini” istemiştir; Uşak Banaz Kaymakamı, derste Darwin’i anlatan öğretmenin maaşının onda birini kestirmiştir.[14] Ayrıca Milli Eğitim Bakanı, gayrimüslimlerin de zorunlu din eğitiminden geçeceklerini açıklamıştır. Yürütülen bu uygulama, özellikle Almanya’dan gelen tepkiler üzerine 1987’de son bulacaktır.[15]

 

  • Sentezin İdeoloji ve Kürt Sorunu Üzerindeki Etkileri

Türk-İslam sentezi, milliyetçilik noktasında ortaya çıktığı dönem itibariyle ideolojik açıdan birtakım toplumsal ve siyasal özellikler göstermiştir. Bu özellikler Berkes’in “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı eserinde başvurduğu “direnme” ve “ikililik” kavramlarıyla açıklanmaktadır. “Berkes, ikililik kavramıyla, Tanzimat Fermanı’yla başlayan süreçteki düzenlemelerin, Osmanlı toplumunu toplumsal ve kültürel açıdan iki yapılı bir görünüme soktuğunu anlatmaktadır.[16]Bahsi geçen bu ikililikte ikinci tarafının mensupları, devleti İttihat ve Terakki’den miras alan pozitivist, aydınlanmacı ve modernist bir kuşağın tepeden inmeci yaklaşımının yönettiğine dair oluşan algıları gereği, uzun bir süre devlet ile sürekli kavga içerisinde olup onu kendi tarzlarına düşman olarak değerlendirmişlerdir. 1970’lerin başından itibaren bu kesimin devlete dair algı biçimlerinde değişim meydana gelmiştir. Bununla birlikte; Atatürkçü geleneği İslamcı kurumlarla bağdaştırabilmenin zorluğu, bu grup mensuplarının ortak bir ideoloji meydana getirebilme ihtimallerini azaltan bir etken olmuştur. Bu kapsamda Türk-İslam sentezini, İslam ile milliyetçiliği birleştirerek, Türk ve İslam’ı anti-komünizmin paydaşı ve popüler söylemi olarak yeniden üretecek bir ideoloji oluşturma gayreti olarak tanımlamak mümkündür.[17] İdeoloji oluşturma gayretleri de farklı tarihsel dönemlerde, farklı çağrışım ve anlamlara sahip olmuştur. Bu doğrultuda bahsi geçen dönemde ideoloji oluşturma emellerinin radikalizm ve şiddet ışığında Kürt sorununa da etkileri yadsınamaz bir gerçek olmuştur.

Komünizmde olduğu gibi Kürt sorununda da İslam kullanılmıştır ve böylece Türk-İslam sentezinin bir diğer işlevi daha ortaya çıkmıştır. Bu dönemde devlete itaati telkin eden Kur’an sureleri ve hadisler askeri uçaklarla havadan atılmaya başlanmıştır. Bahsi geçen ikilik kavramı neticesinde Kürt milliyetçiliği, çeşitli dönemlerde tepki boyutlarını artırmıştır. Kürt milliyetçiliğinde tepkiler özellikle 1960’larda ortaya çıktıktan sonra, 1969’da Devrimci Doğu Kültür Ocaklarının kurulmasıyla sol hareketten ayrılarak bağımsızlaşmıştır. 1970’lerde ciddi bir yayın faaliyetine girişen ve örgütler kuran Kürt milliyetçiliğinin çeşitli kolları, Güneydoğu’da birtakım Kürt aşiretlerine karşı çeşitli eylemlere girişmişlerdir. 12 Eylül darbesi sonrası bu topluluklar, güvenlik kaygılarından ötürü Arap coğrafyasına doğru dağılım göstermişlerdir.[18]

1980’lerde Kürtler bir ‘‘Türk boyu’’, Kürt sorunu da yalnızca ‘‘PKK terörü’’ olarak algılanmıştır. Kürt sorunu bir süre boyunca II. Abdülhamit tarafından 1890 yılında kurulan korucu sistemleri ile çözülmeye çalışılmıştır. Bu çalışmalar ve tedbir alma girişimleri süregelirken PKK hareketi, 1985 yılında siyasallaşmıştır. PKK siyasallaştıktan sonra kısa bir süre ülkede “Kürt” sözcüğünün telaffuz olarak kullanılması dahi siyasal ve toplumsal açıdan risk olarak görülmüştür. O dönem Turgut Özal, Kuzey Irak Kürtlerini kastetmek için “Güneydoğudaki vatandaşlarımızın Kuzey Irak’taki soydaşları” söyleminde bulunmuştur. 1988’de Saddam’dan kaçan Kürtler, Türkiye’ye sığınmaya geldiğinde genelkurmay başkanının ilk defa “Kürtler” sözcüğünü telaffuz etmesi, söylem krizini fiilen ortadan kaldırmıştır.[19] Terörü bu tarz yöntemlerle önleme çabaları, insan hakları, demokrasi ve hukuk konusunda Türkiye’yi olumsuz etkilemiştir.

12 Eylül sonrası cemaat ve tarikatların ortaya çıktığı ve kendilerini iyiden iyiye göstermeye başladıkları dönem olarak bilinmektedir. Bu açıdan toplumsal bazda da bir destek vardır çünkü siyasi partilerin kapatılması neticesinde halk, desteği kendisini yakın olarak gördüğü toplumsal din ögelerinde ve gruplarında bulmuştur. Bu şekilde insanlar, kendilerine siyasi partiler yerine tarikat ve cemaatleri muhatap almıştır. Bununla birlikte 12 Eylül’ün baş aktörü Kenan Evren de darbe sonrası ihtiyaç duyulan desteği, din öğesinde aramıştır. Evren, imam hatiplerin yaygınlaşması ve din derslerinin zorunlu hale getirilmesi gibi toplumsal düzenlemeleri de hayata geçirmeyi hedeflemiştir. Din eğitimi anayasal bir zorunluluk haline getirilirken, imam-hatip mezunlarına ilahiyat dışındaki üniversitelerin kapıları açılmıştır. Böylece dini eğitim, bir meslek okulu olmaktan çıkarılıp, alternatif bir eğitim sistemi haline getirilmiştir. Dini vakıf, dernek ve oluşumların da darbeye destekleri karşılık bulmuş, bu destek cemaatleri güçlendirmiştir.[20]

Bu gelişmeler, siyasal İslam’ın yükselmesine ve tarikatların siyasal bir işlev görmesine sebebiyet vermiştir. 1983 seçimleri sonrası siyasal işlevlerinde azalmalar görülen cemaat ve tarikatlar, devlet kurumlarıyla iyi ilişkiler kurarak ülkede gerek kamusal gerekse toplumsal alanda İslamcı anlayışın yaygınlaşması için hükümetlerden destek talep etmişlerdir. Özal’dan sonraki dönemlerde siyasal İslam, ülkede bir rejim bunalımı yaratmakla birlikte ülkedeki demokrasiyi ve ulus-devlet yapısını tehdit edecek bir boyuta ulaşmıştır.

 

  • Siyasal İslam’ın Yükselişi

1980’den itibaren siyasal İslam’ın ciddi bir yükseliş kazanması yadsınamayacak bir gerçektir. Bu da siyaset ve İslam ilişkilerini daha sıcak bir ortama taşımaktadır. Nitekim Kenan Evren, başkan olduktan sonra “Kültür Politikasının Tespitinde Uygulanacak Yöntem ve Sorumluluklar” başlıklı AYK raporunda; “Milli kültürün oluşturulması ve kuşakların uyum sürecinde, İslam’ın sekülarizasyon vasfından yararlanmayı bilmeliyiz: Bunların Batı’da örnekleri vardır. Fransa’da Kalvin, Almanya’da Luther, sanayileşmenin tekelini sekülarizasyon ile kurmuşlardır. Kültür de bir hayat tarzı olduğuna göre din unsurunu da kültüre eklemeliyiz.” ibareleri yer almıştır.[21] Türkiye’de İslam anlayışının yükselişe geçmesine dair diyalektik ilişkiler kurulmakta, birbiriyle bağlantılı ve tamamlayıcı olan tarihsel olaylar-olgular Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar gelinen süreç neticesinde incelenip tartışılmaktadır.

  1. Yüzyılda siyasal İslam’ın rolünü anlamak için Osmanlı’nın Batılılaşma çabalarından başlanarak irdelenmesi gerektiği savunulmaktadır. Cumhuriyet dönemi, devletin laikleşme girişimleriyle “radikal modernleşme” olarak adlandırılırken, çok partili dönem ise “popülist modernite” olarak nitelendirilmiştir. 1980 ve sonrasında ise siyasal İslam’ın devlet eliyle desteklenen diyalektik gelişimi vurgulanmıştır. Nitekim Huntington Türkiye için Batı uygarlığının içerisinde ikinci sınıf bir ülke olmaktansa, İslam ülkeleri içinde bir merkez-lider ülke olmanın daha uygun olduğunu söylemiştir. Ancak bu anlayış, Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ile ters düşmektedir. Nitekim Cumhuriyet’in kuruluşu, Müslüman bir toplumda dinin siyasal açıdan kullanılıp istismar edilmesini yasakladığından dolayı doğrudan “siyasal İslam”a karşı bir hareket olarak nitelendirilmektedir. “Neticede dine dayalı merkezi bir feodal ve kozmopolit bir imparatorluk yerine, halk egemenliğine dayalı bir ulus-devlet kurulmuştur. Aydınlanma Hareketi ve Sanayi Devrimi’nin bir ürünü olan ulus-devlet olgusu, imparatorluk anlayışını ortadan kaldırıp, Birinci Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyaya egemen olmuştur. Osmanlı Devleti de bu gelişmeleri yaşayamadığı ve uzak kaldığı için güçsüzleşmiştir. Bu süreç içerisinde ulus-devletlerin Osmanlı üzerinde hegemonya kurma çabalarını Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele dönemi ve sonrasındaki çağdaşlaşma girişimleriyle sonuçsuz bırakmıştır. Ardından Saltanat ve Hilafetin kaldırılması ile Osmanlı ailesinin egemenliğine ve bu egemenliğin kaynağı olan “siyasal İslam’a” son verilmiştir.[22]

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından itibaren toplumsal yaşamda dinsel ve siyasal alanın kesin hatlarının çizilerek birbirlerinden ayrılmaları için bilinçli ve yoğun bir çaba gösterilmiştir.[23] Bu çerçevede Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” kavramlarından, “İslamcılık” yerine “Laiklik” alınmış ve seküler-Batılı bir toplum amaç edinilmiştir. Değişen siyasi konjonktürde Türk siyasal hayatında dinin siyasal alana olan etkisinde dönemsel bazda canlanmalar meydana gelmiştir. Cumhuriyet sonrası siyasal İslam, ilk büyük etki olarak çok partili hayata geçişten sonraki dönemde kendisini göstermiştir. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin yüksek oranda oy alması, çoğunluğun “Kemalizm” ve “Laiklik” fikrini kabul etmediğini ve geleneksel kimliğe büyük bir önem verildiğini göstermiştir.[24]

Demokrat Parti’nin 1950’lerde iktidara gelmesi, toplumun dinsel kesimlerini de sevinç ve beklenti içerisine sokmuştur. Bu aşamada bir diğer etken Soğuk Savaş sürecinin başlangıcı ve Türkiye’nin güvenlik endişeleri neticesinde kendisini Batı kutbuna entegre etme girişimleri olmuştur. Ardından 1961 Anayasası sonrası sağ ve soldaki gruplaşmaların neticesinde oluşan siyasi iklim ve peşinden gelen 12 Mart Muhtırası sonrası Türk-İslam sentezi düşüncesi, ideolojik olarak İslamcılık anlayışını yeniden canlandırmıştır. Ancak 1950-1980 arasındaki iki hükümet, Demokrat Parti-Adalet Partisi, dinsel fanatizmin yaşanmasının önüne geçmeye çalışmıştır.[25]

Türk siyasal hayatının asıl belirleyicisi olan dönem 1980 askeri darbesiyle başlamıştır. 1950’li yıllarda doğan İslamcı hareketler, 1980 sonrasında büyüyerek gelişim göstermişlerdir (Göle 1997, 52). “Popülist modernite” olarak da adlandırılan bu düşünce 1990 sonrası da Türk siyasal hayatında yer etmiş 2000’lerin başından günümüze kadar gelinen süreçte politika yapımında ve toplumsal yaşam dinamiklerinde temel ve belirleyici bir ideolojik etken olarak kendisine yer bulmuştur. Özellikle 1990 sonrası dünyada gerçekleşen dönüşüm; siyasal İslam’ın yeniden yorumlanması ve ABD’nin de SSCB’yi çevrelemek için başvurduğu “Yeşil Kuşak” stratejisinden sonra bölgedeki çıkarları gereği siyasal İslam’a yönelik yorum ve yöntemlerin değişmesi üzerinde etkili olmuştur.[26]

Sovyetlerin dağılması siyasal İslam’ın dış dinamiklerden aldığı desteği azaltmıştır. Ancak Nitekim siyasal İslam düşüncelerinin bu dönemden sonra çeşitlenme göstererek devam ettiği görülmüştür. ABD bir siyasal etken olarak gördüğü siyasal İslamcı hareketlerle bağlantısını bu dönemde de korumaya çalışmıştır. Bu bağlamda ABD, İslam’ı katı bir şekilde yorumlayan Afganistan’daki Taliban rejimiyle bağlantı kurmaya çalışırken, Kafkasya’da Dağıstan ve Çeçenya’daki radikal sayılabilecek İslamcı gruplarla da bağlantılarını sürdürmüştür. ABD’nin önde gelen Ortadoğu ve Türkiye uzmanlarından Graham Fuller’ın da öncülüğünü yaptığı bu yaklaşım, tüm bu hareketlerin siyasal sistemin içine çekilmesini amaçlamıştır. Bu şekilde, İslamcı hareketlerin ahlaki normlar ve kültürel değerler çerçevesinde Batı Avrupa’daki Hıristiyan demokrat partiler gibi bir kimliğe bürünmesi hedeflenmiştir. ABD’de 1989 yılında RAND kuruluşuna hazırlatılan ‘‘Türkiye’de İslamcı Akımlar’’ başlıklı bir raporda Türkiye’deki İslamcı hareketlerle birlikte ılımlı İslamcılarla iletişim kurulması gereğinden söz edilmiştir. Bu çerçevede ABD’nin, Türkiye’deki İslamcı hareket içinde bir cemaat örgütlenmesi biçiminde hareket eden gruplar ile ilişki ve temasları önem kazanmıştır. ABD’nin özellikle Gülen cemaatiyle kurduğu bağlantılar, yalnız Türkiye içinde değil, Orta Asya’daki eğitim faaliyetlerine verilen destekte de net bir şekilde görülmüştür. ABD’nin kendisine bağlı daha kolay denetleyebileceği ılımlı bir İslami yönetimden yana olması ve Kemalizm uygulamalarının döneminin geçtiğini vurgulaması, Türkiye’deki rejimden memnun olmadığı yolunda endişeler yaratmıştır. Buna ‘‘Yeni Osmanlıcılık’’ gibi 1980 sonlarında ortaya atılan kavramların eşlik etmesi ise bu endişeleri artırmıştır.[27]

 

2.1.1. Dış Politikada Yeni Osmanlıcılık ve Panislamizm

Soğuk Savaşın sonra ermesi, Türkiye’nin Batı ittifakında oynadığı rolün öneminin azalmasına neden olmakla birlikte dış politikasında yeni arayışların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Meydana gelen ağır güvenlik sorunları ve sınırlayıcı olmayan uluslararası ortam, Türkiye’yi pragmatizme ve aktif dış politikaya yöneltmiştir. Balkanlar ve Kafkasya’da aktif dış politika, Ortadoğu’nun tarihi sorunları ve komşu ülkelerle ilişkilerin geliştirilme isteği Türkiye’yi uluslararası yalnızlıktan kurtaracak hamleler olarak algılanmıştır ve nitekim bu yaklaşımlar Batı’dan karşılığını bulmuştur.[28]

Temellerini Türk-İslam sentezinden alan Yeni Osmanlıcılık; Soğuk Savaş sonrası dönemde “Pax Ottomana” görüşü çerçevesinde Osmanlı topraklarına sahip çıkmayı ve bu bölgelere liderlik etme girişimlerini gündeme getirmiştir. Bu görüş kimi dönem, “Adriyatik’ten Çin Seddine” kimi dönem de “Şam’da namaz kılınacak” söylemleriyle dış politikaya tesir etmiştir. Bu dönemlerde Türkiye’deki din-siyaset ilişkisi, Panislamizm politikalarını da beraberinde getirmiştir. “Türk İslamcılığı”, öncelik olarak Türkiye’nin güçlenmesini, büyümesini ve rol model bir ülke olmasını hedeflemiş ve diğer Müslüman ülkelere de bir koruyucu hamilik amacı gütmüştür. Türkiye’de görülen ve yeniden canlandırılmaya çalışılan Panislamizm duruşu bu noktada önemlidir. İlk olarak Osmanlı Dönemi’nde II. Abdülhamit tarafından kullanılan bu anlayış, teorik olarak dönemin pek çok düşünürü tarafından desteklenmiştir. Osmanlı’nın 19. yüzyılda dış politikasını oluşturan “Panislamizm”, imparatorluğun kurtuluşunu gerçekleştirmek için öne sürülen ve gerekli görülen pragmatik bir yaklaşım olmuştur.[29]

Abdülhamit, İslami duyarlığa sahip kitleleri toparlamak için bu ideolojiyi teorik olarak ön plana atmıştır. Pratiğe bakıldığında dış politikada büyük devletlerin sömürgesi altında yaşayan Müslümanlar bu akımı engellemeye çalışmıştır ve başarısız olmuştur. Bununla birlikte Osmanlı topraklarında yaşayan Müslüman toplulukların da milliyetçilik akımını benimsemesi, bu akımın başarısız olmasına sebep olan bir diğer etken olmuştur ve Osmanlı’daki Panislamizm anlayışı, 1909 yılında önemini yitirmiştir. Aynı durum Türkiye Cumhuriyeti’ne de tesir etmiştir ve dış politikada gerekli görüldüğü takdirde İslam, bir araç olarak kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nde bu anlayış, başta Ortadoğu olmak üzere ortak kültür-din tandemi oluşturmak amacını taşıdığı tüm ülkelere yönelik olarak canlandırılmıştır. Özellikle Türkiye’de 1990’lı ve 2000’li yıllarda tartışılan ulusal kimlik tartışmaları çerçevesinde alt ve üst kimlik tartışmalarında gündeme gelen Yeni Osmanlıcılık, tarihî arka plân olarak geçmişin Osmanlıcılık fikrinden referans olarak alınmıştır.[30]

1980 sonrası Yeni Osmanlıcılık ideolojisinin Türk siyasal hayatındaki en önemli temsilcisi Turgut Özal olmuştur. Yeni Osmanlıcılık fikri, Sovyetlerin dağılması neticesinde ortaya çıkan devletlere yönelik tutumlar açısından yeniden belirleyici olmuştur. Turgut Özal sonrası 2000’li yıllarda Yeni Osmanlıcılık fikrine sahip olan isim, Osmanlı devletinin İslam ülküsünü miras olarak tanımlayan Ahmet Davutoğlu’dur.[31] Dış politikada gerçekçi değişimlerin yaşandığı 2000’li yıllarda geleneksel güvenlik anlayışı değişmiştir ve “eksen kayması” tartışmaları başlamıştır. Bu tartışmaların temelinde Türk siyasal hayatında Batıcı ve laik seçkinlerin yerine İslamcı ve muhafazakâr seçkinlerin daha fazla söz hakkı sahibi olmasıyla birlikte Yeni Osmanlıcı dış politika anlayışı yatmaktadır.[32] Bununla birlikte bu anlayış, Panislamizm olgusuyla birlikte 2007 yılından sonra Balkanlar ve Ortadoğu bölgesine tesir etmiştir. 2008 Dünya Ekonomik Forumu’nda Başbakan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na “one minute” çıkışı, başta Türk toplumu olmak üzere Müslüman Arap toplumlarını da mobilize etmiştir. Keza Arap Baharının Mısır cephesinde “Müslüman Kardeşler”in desteklenmesi, “Rabia” simgesinin yoğun bir şekilde araç olarak iç politikada dahi kullanılması ve mevcut iktidar partisinin sembolü haline gelmesi, 2011 yılından itibaren başta Suriye Krizi olmak üzere Ortadoğu’daki proaktif tutumlar bahsi geçen anlayışının tezahürü niteliğindedir. Bu politikaların bu denli kararlı bir şekilde uygulanmasının sebepleri arasında hem halk tabanından hem de mevcut iktidar partisi tabanından onay ve destek alınmasının yanında farklı görüşlerin ve yapıcı önerilerin dikkate alınmaması etkili olmuştur ve liderlik diplomasisini pekiştirmiştir.

 

  • Türkiye Cumhuriyeti’nde Ulus-Devlet Unsuru

Türk siyasal rejiminin varoluş nedeni toprak bütünlüğünün ve bağımsızlığının korunmasıdır (Erol ve Ozan 2011). Bu uğurda imparatorluk mirasının reddi ve modern bir ulus-devlet yaratılması hedeflenmiştir. Aydınlanmacı fikir akımları ve Fransız Devrimi’nin etkileri ile yaygınlaşan ulus-devlet fikri ve siyasal yapısı, Osmanlı İmparatorluğu’nu da ciddi bir şekilde etkisi altına almıştır. Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda dağılma süreci içerisindeyken ulus-devlete dönüşmenin de evrelerini yaşamıştır. Bu hususta savaşlarda peş peşe gelen yenilgiler, toprak kayıpları ve reform çabaları Osmanlı’nın son dönemlerine denk gelmektedir. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve Meşrutiyet bu dönemlerin en önemli kırılma noktaları olmuştur. Bu noktada Misak-ı Milli sınırları ile tesis edilmiş ulus-devlet ile sıfırdan var edilmiş ülke imajı oluşturmak amaçlanmıştır.[33]

Bu amaç neticesinde gerçekleşen bu dönüşüm sonrası Türkiye Cumhuriyeti’nde ulus-devlet mantığı oturtulmaya çalışılmıştır. Özellikle 1923-45 yılları arasındaki laiklik girişimlerinin ve popülist modernleşme taleplerinin artış gösterdiği dönem, Türkiye’deki ulus-devlet mantalitesinin inşa edilmesinde büyük bir öneme sahip olmuştur. Nitekim Türkiye, bu yapının güçlü bir şekilde sürdürüldüğü önemli ülkelerden birisi konumunda olmuştur. Tek parti iktidarı boyunca ülke, askeri-sivil bürokrasi ile yönetilmiştir. Çok partili hayata geçildikten sonraki dönemde asker çeşitli sebeplerle siyasete müdahale etmiş ve kendi otoritesini devlet mekanizmasında genişleterek hissettirmiştir. Bu hususta “popülist modernite” neticesinde İslamcı görüşlerin kendilerini ifade etmek, devletle ilişkilerini geliştirmek ve politika yapımında söz hakkı sahibi olmak için uygun zemini bulduğu söylenebilmektedir. Türk toplumuna etki eden İslamcı görüşler, Türk-İslam sentezi ideolojisi ve bu çerçevede siyasal yaşama yansıyan İslamcı yaklaşımlar, tarikat-cemaatlerin gündelik yaşam içerisinde etkinliğinin artmasına neden olmuştur. Şüphesiz ki bu durum, ülkenin kuruluş yıllarında tesis edilen ve ortadan kaldırılma olasılığı az olan ulus-devlet anlayışını sekteye uğratmıştır.

Dinin bir kimlik ve amaç olarak yaşandığı toplumlar ulus-devlet olgusuna uzak toplumlardır ve nitekim Arap yarımadasında devlet yapısı çoğunlukla bu şekilde meydana gelmektedir. Bununla birlikte bu toplumların çeşitli nedenlerden ötürü yaşadığı karışıklıklar, kendilerini dünyadaki değişim ve gelişmelerden uzak tutmalarına sebep olmaktadır. Ancak ulus-devlet, dinsel fanatizmi hümanizm ile dengeleyen, laik, demokratik ve uluslararası gelişmelere açık bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye de özü itibariyle gerek siyasal gerek toplumsal açıdan ulus-devlet mantığını oturtmuş bir ülkedir. Normal bir cumhuriyette yetki ya zoraki bir şekilde ya dine/kutsal mite bağlı bir şekilde ya da direkt halktan alınmaktadır. Türkiye’de ise, cumhuriyetin sacayaklarını oluşturan “ulus devlet”, “üniter devlet” ve “laiklik” unsurları yetkinin sadece halktan alındığını göstermektedir. Nitekim bu üç unsur, 1923-45 yılları arasında cumhuriyetin kuruluş felsefesinin inşa edilmesinde ve dinin siyasallaşıp otorite kazanmasının engellenmesinde önemli bir niteliğe sahip olmuştur. Türkiye’nin güvenlik politikası, coğrafi etmenlerden ötürü realist ve pragmatist bir biçimde işlemektedir. Bu doğrultuda ulus-devlet kurma süreci ulusal düzeyde de barış ve bütünlüğün sağlanmasını gerektirmektedir. Türk dış politikasındaki belirleyici nitelik olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, ulus-devlet mantığının tercihten ziyade bir zorunluluk olduğunu göstermektedir. Nitekim Oran’a göre “savunmacı”, “dengeci diplomasi” ve “statükoculuk[34] Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne miras olarak kalmıştır.

Lewis, Müslümanların modernitenin değişiklik arz eden yapısını kavrayamadıkları için, tek yol İslam gibi totaliter ve mutlakiyetçi çözüm yollarına başvurduğunu ve böylece çoğulcu ve demokratik bir toplum yapısından gitgide uzaklaştıklarını düşünmektedir. Lewis’e göre, İslamî kimliğini önceleyen grup ve partilere sosyal iktidar yolunun kesinlikle kapatılması gerekmektedir.[35]Şerif Mardin, değişen ve çağdaşlaşan toplumlarda dinin kaçınılmaz bir biçimde işlevini sürdürdüğü görüşündedir ve çağdaşlaşma yönündeki değişmenin laikliği getirdiği boyutta dini de bireysel yaşamın dışına çıkardığı düşüncesindedir. Bu nedenle Cumhuriyet sonrası İslamcı bireyin devletle bağlantısının koptuğunu düşünmektedir.[36] Devlet ile bağlantısını koparan birey, dini bir topluluk ile bağlantı arayışına doğru sürüklenmektedir. Bu arayışlar bireyin, tarikat ve cemaat gibi unsurlarla bir araya gelmesini tetiklemektedir. Şüphesiz bu durum etken ya da edilgen bir şekilde toplumun seküler yapısına zarar vermekle birlikte sosyolojik ve kültürel yapıyı da bozma eğilimi göstermektedir.  Bu noktada Said Nursi’nin Nurculuğu ile bu bağlantı örtüşmektedir. Böylece Mardin’e göre “Nurculuk”, birey-devlet bütünleşmesini gerçekleştiren bir araç olarak görünmektedir.[37]

Bu bakımdan Gülen hareketi, Nurculukta yeni bir akım olarak, Said Nursi’nin Cumhuriyet döneminde otoriteye sorun çıkarmayan, bunu yaparken de bireyi eğiterek toplumu alttan dönüştürmeyi amaçlayan düşüncenin etkisindedir. 12 Eylül’ün Türk-İslam sentezi ve ABD’nin “Yeşil Kuşak” ortamı içerisinde bu mesajlar bu hareket çevresindeki kitleyi çoğaltırken ahlaka, dine, sadeliğe, disipline ve para kazanmaya yönelik Protestan/Kalvinist eğilimleriyle bu hareket uyuşmuştur. Amacı, yeni nesil üzerinde hâkimiyet kurmak için kendi belirledikleri manevi değerleri öğreterek en alttan başlayacak toplumsal dönüşümü sağlamaktır. Fakat bu eğitim bireyin özgür iradesi yerine kolektif bilincini desteklemektedir ve kişiye kendisinden daha yüce değerler ve sorumluluk duygusu öğütlemektedir. Bu eğitim, İslam’ın çerçevesinde bir Türklük içermiş ve kapitalizmin nimetlerini belli bir dinsel anlayışa oturtmuştur. Bu çerçevede 16. Yüzyıl Kalvinizm ile örtüşmektedir.[38] 1980 sonrası güçlenen ve daima arayışlar içerisinde olan bu oluşumun, ülkedeki siyasi rejimi kendi eksenlerine göre dizayn etme düşüncesi karşılık bulmamış ve bunun üzerine bu hareket, siyasal ve demokratik iradeye zarar vermek suretiyle 2016 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ne bir bumerang etkisi yaşatmıştır. Bu etki Türk siyasal hayatında derin bir ize sebebiyet vermiştir.

Sonuç

Osmanlı’nın son dönemlerinde imparatorluğun çöküşüne şahit olmuş Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’na öncülük ederek yeni bir devletin kurulmasında büyük bir role sahip olmuştur. Bu süreçte ilk yıllarda radikal bir modernleşme yaşayan ülkede aktif bir politika yerine, Osmanlı’dan miras kalan dengeci ve ılımlı bir politika güdülmesi ve pragmatik adımların atılması tercih edilmiştir.[39] Dinin Türk siyasal hayatındaki rolünü anlamak açısından 1950 öncesi ve sonrası dönemler incelendiğinde iç-dış politikada temel farklar ön plana çıkmaktadır. Bu fark Kılınç’a göre Kemalizm’in daha elitist, İslamcılığın daha popülist tabana dayanmasıyla açıklanmaktadır.[40] Nitekim Kemalist seçkinler daha rekabetçi bir şekilde iktidara gelmiş ve toplumun mobilize edilip meşruiyet kazanılmasına ihtiyaç duymamışlardır. İslamcı ideoloji ise toplumdan karşılık almaya odaklı popülist bir politika yapımını hedeflemiştir. Bu yaklaşımdan hareketle İslamcı siyasal seçkinlerin, ülkedeki gelenekselci tabandan destek alabilmek adına ideoloji temelli politika güttüğü söylenmektedir.

Cumhuriyet döneminin çok partili hayat sürecine kadar gelişen evrede İslami faaliyetler sınırlı bir ölçüde olmuştur. Sınırlı ölçüde yaşanmasının sebebi, Ocak’a göre halkın jandarma korkusu ve hapis baskısı olmuştur ve bu dönemde İslami hareketler, gizli kapaklı bir şekilde şeyh ve ulemalar vasıtasıyla ayakta kalmıştır. Ayrıca toplum, 1960 yılına kadar geleneksel ve muhafazakâr yapısını korumaya devam etmiştir. 1960 sonrası ortaya çıkan ve kendisini “Müslüman Aydınlar” olarak adlandıran entelektüel kesim, “Klasik İslam” anlayışından koparak İslami hareketlere akademik bir boyut getirmeye çalışmıştır. Kazanılan akademik boyutta Demokrat Parti’nin önemli bir rolü olmuştur. Nitekim parti, köylerden şehirlere olan iç hareketliliği başlatmıştır. Bu durum 1960’lardan itibaren Türkiye Müslümanlığının şehirlileşmesi yerine adeta “arabeskleşmesine[41] sebep olmuştur. Bu gelişme de şehirlerin serbest ve modern hayatıyla yüzleşmekten kaçanların içinde toplandığı bir “cemaatleşme” hareketleriyle karşı karşıya kalmasına yol açmıştır.

1980’le birlikte Türkiye’deki İslami düşünce yepyeni bir boyut kazanmıştır. Siyasal İslam’ın yükselişe geçmesi ve “İslami Rejim” meselesi bu boyutların en göze çarpan nitelikleri olmuştur. İslam’ın yükselişinin bir diğer gerekçe ise 12 Eylül sonrası siyasal alandaki boşluğu dolduran başka veyahut daha kuvvetli bir alternatifin olmayışıdır. Nitekim Kemalist Batılılaşmanın başarısızlığa uğradığı düşüncesi ve siyasal İslam’ın Türkiye’ye daha uygun olduğu anlayışı ve görüşlerinin hâkim olduğu bu dönemlerde 80 darbesinin en önemli gerekçesi olan solculuk ve aşırı milliyetçiğin güçlenmesine uygun siyasal ortam hazırlamayan ideoloji İslamcılık olmuştur. Türk-İslam senteziyle gerçekleştirilmeye çalışılan bu dönüşüm kısaca “Türklüğün İslamileştirilmesi” olarak adlandırılmaktadır.[42] Öte yandan 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi, siyasal açıdan İslam dünyasıyla birlikte Türkiye’yi de etkilemiştir. 1979 ihtilali, özellikle 1980 sonrası Türkiye’deki Müslüman aydınların kendi kimliklerini yaşayabilmek hususunda İslam’ın siyasal bir rejim haline gelmesini talep edebilecek ortamı hazırlayan gelişmelerden biri olmuştur.[43]

1990’lı yıllarda Millî Görüş içerisinde kendilerini “yenilikçi” olarak adlandıran muhalif grubun parti içinde liderlik yarışına girmesi ve sonrasında partiden ayrılarak bağımsız bir siyasi örgütlenme kurması meydana gelmiştir. Muhalif grubun kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi bu sürecin en önemli gelişmesidir. Siyasal İslam’ın temsil edildiği bir dönem olarak adlandırılan 2000’li yıllar, muhafazakâr eğilimlerle birlikte dinin siyasal hayatta var oluşunu etkin bir biçimde özetlemektedir.[44] 2000’li yıllardan bu yana politika yapımında siyasal İslam önemli bir rol oynamış ve pek çok sorunun çözümü inşasında İslamcılık araç olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Kürt sorununun çözülememesinden de Kemalist milliyetçilik sorunlu bulunmuştur. Bu tutum da beraberinde İslam’ın ortak paydasında buluşmak gibi kendi çözüm önerisini getirmiştir. Özellikle Güneydoğu bölgesindeki muhafazakâr ortamın da sağladığı imkânlarla çözüm için yeni bir kapı açılmaya çalışılmıştır.[45] Kürt sorununun İslam perspektifi ile çözülmeye çalışılması, sorunu bitirmekle bir araya getirilmeye çalışılan her iki kanatta da yeni sorunların yaşanmasına sebebiyet vermiştir.

Toplumdan alınan güvence, iktidarları politika yapımında daha cesur kararlar almaya yöneltmiştir. Türk-İslam sentezi, bunun etki ettiği politik dönemlerden özellikle 28 Şubat Krizi ve 2007 sonrası, iç ve dış politikada din siyasetinin fazlasıyla yükseldiği bir dönem olmuştur. Türkiye’de de bu yıllarda yeni dış politik dönüşümler meydana gelmiştir. Dış politikayı tanımlamak için; “vizyon sahibi politika, tutarlı-sistematik çerçeve-yumuşak güç” temel argümanları benimsenmiştir. “Ritmik-önleyici-proaktif diplomasi” ve “çok yönlü dış politika”, bu argümanları destekleyen temel ilkeler olmuştur. Bu çerçevede İslamcılık bir araç olarak Ortadoğu bölgesinde kullanılmış ve etkileri hedeflenen konjonktürden çok uzak bir yerde neticelenmiştir. Bu bağlamda doğru-yanlış dış politika dikotomisinin, aktif-pasif dış politika dikotomisinden daha önemli olduğu anlaşılmıştır. Nitekim proaktifliğin fırsat yaratabildiği düşüncesi, her bölgede her koşulda ve her olayda fırsat yaratacağı anlamına gelmemektedir. Bu çerçevede bu durum başta Suriye olmak üzere bölgedeki politikalarda net bir şekilde görülmüştür ve Türkiye, kontrol edemediği dış dinamiklerin harekete geçmesi sonucunda pek çok sorunla karşı karşıya kalmıştır.

Yanlış dış politika tercihleri, İslam’ın geleneksel dış politikadaki rolü ve etkisi hususunda çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Bu doğrultuda Koçer’e göre: İslam’ın Türk dış politikasına etkisi kaçınılmaz bir olgu olmakla birlikte sınırlı bir nitelikte olmuştur.  “İslam, Türk kimliğinin belirleyicisi olmasına karşın, Türk dış politikasının -aynı derecede- belirleyicisi olmamıştır. Ayrıca dış politikada laik devlet duruşu, bu duruşun gerekliliği ve zorunluluğu, özellikle Soğuk Savaş sonrasında daha açık olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin, her zaman için dünyanın en sorunlu üç bölgesiyle (Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu) çakışan koordinatları, laikliği, bu coğrafyada bir “varlık nedeni” olarak ortaya koymaktadır. Ayrıca İslamcı ideolojiye mensup siyasal seçkinlerin iktidar oldukları zamanlar ideolojilerini dış politikaya aktarmaya çalıştıkları görülmektedir.[46] Bu aktarım, iç siyasette rakipleri tarafından tehdit altında olmayan ve uluslararası ortamın da sınırlamadığı 2010’lu yılların, ideoloji eksenli geçmesine sebep olmuştur.[47]Kuşkusuz bu durum da dış politikada “eksen kayması” tartışmalarına yol açmıştır.

 

Bununla birlikte 2010 sonrasının Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’ya yönelik politikalarda Türkiye’ye özellikle bölgesel bir güç ve statüsü kazandırmak amacıyla Pax Ottomana (Osmanlı Barışı) veya Panislamizm gibi kavramalar şeklinde tezahürü söz konusudur. Tıpkı İngiltere’nin “İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth)” gibi bir “Osmanlı Milletler Topluluğu” yaratmak amaçlanmıştır. Bu bağlamda dış politikaya doktrin getirmek amacıyla ortaya atılan “Stratejik Derinlik” söyleminin ilham kaynağı Osmanlıcılık ideolojisi olmuştur. Türkiye’de ulus-devlet yapısının tasfiye edilmesi için araç olarak İslamcılığın kullanılması ve bununla birlikte Ortadoğu’da “Komşularla Sıfır Sorun” politikasının buhran yaratması, bu buhranı daha az zararla atlatmak için, ülkeyi telafi arayışlarına sürüklemiştir. Özellikle Suriye ekseninde gelişen politikaların bir neticesi olarak dış politikada doğru-yanlış dikotomi çerçevesinin, aktif-pasif dikotomiye göre daha önemli ve hayati olduğu anlaşılmıştır.

 


Kaynakça

Akça, İsmet, Türkiye’de ordu-siyaset ilişkisi, Türk Siyasal Hayatı, 2013.

Çağlar, Ali, Uluçkar, Mustafa, ‘‘Günümüzde Türkçülüğün İslam’la imtihanı: Türk-İslam sentezi ve Aydınlar Ocağı’’,Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi,2017, s.120-140.

Copeaux, Etienne, Türk tarih tezinden Türk-İslam sentezine, (Çev. A. Berktay), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. 1998.

Cumhuriyet Gazetesi, 07.11.1985, Cumhuriyet Arşivi: www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/192/sayfa/1985/7/11(Erişim Tarihi: 25.11.2019).

Davutoğlu, Ahmet, Stratejik derinlik: Türkiye’nin uluslararası konumu, İstanbul: Küre Yayınları, 2011.

Dursun, Davut, 12 Eylül Darbesi, İstanbul: Şehir Yayınları, 2005.

Kongar, Emre,21. Yüzyılda Türkiye,İstanbul: Remzi Kitabevi, 2001.

Erol, Mehmet Seyfettin, Ozan, Emre, ‘‘Türk dış politikasında süreklilik unsuru olarak siyasal rejim’’, Akademik Barış Dergisi, 2011, s. 13-38.

Güvenç, Bozkurt,Gemcay, Saylan, Tekeli İlhan, Turan Şerafettin, Türk İslam sentezi, İstanbul: Sarmal Yayınları, 1991.

İlter, Turan, Türkiye’de din ve siyasal kültür, İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1993.

Karaman, Mehmet Ali, ‘‘Fransız İhtilali’nin Osmanlı İmparatorluğu’na Etkileri’’,SDÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2018, s. 62-79.

Kılınç, Ramazan, “İdeoloji ve dış politika: Türkiye’de Kemalist (1930-1939) ve İslamcı (2011-2015) dış politikaların karşılaştırmalı bir analizi”. Uluslararası İlişkiler Dergisi, 2016, s. 67-88.

Koçer, Gökhan, ‘‘Türk dış politikası’nda din unsuru’’, Akademik Ortadoğu,2006, s. 131-157.

Lewis,BernardMüslümanların Avrupa’yı keşfi, (Çev. İhsan Durdu), İstanbul: Ayışığı Kitabevi, 2000.

Mardin, Şerif, Din ve ideoloji, İstanbul: İletişim Yayınları, 1983.

Mardin, Şerif, Bediüzzaman Said Nursi olayı, modern Türkiye’de din ve toplumsal değişim (Çev. Metin Çulhaoğlu), İstanbul: İletişim Yayınları, 1992.

Milliyet Gazetesi, 08.10.1985, http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1985/08/10
(E.T. 25.11.2019).

Ocak, Ahmet Yaşar, Türkler, Türkiye ve İslam, İstanbul: İletişim Yayınlar, 1999.

Oran, Baskın, ‘‘Kemalizm, İslamcılık, küreselleşme (‘Türkiye’de yüce sadakat odağı’ kavramı üzerine düşünceler)”, SBF Dergisi, 1999, s.24.

Oran, Baskın,Türk dış politikası cilt-II, İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.

Oran, Baskın, Türk dış politikası cilt-III, İstanbul: İletişim Yayınları, 2013.

Öğün, Seyfi, Modernleşme, milliyetçilik ve Türkiye, İstanbul: Bağlam Yayınları, 1995.

Sakallıoğlu, Ümit Cizre, “Parameters and strategices of Islam-state interaction in Republican Turkey”, International Journal of Middle East Studies, 1996, s. 237-241.

Şen, Ali,24 Ocak Kararlarının siyasal ekonomisi: 1980’li yıllardaki reformlar sürecinin ekonomik gelişmeleri, iç ve dış siyasal faktörlerle etkileşim,Bursa: Aktüel Yayınları, 2005.

T.C Resmi Gazete, 31.12.2019 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/12/20181231M1 (E.T. 06.01.2020).

Türk, Resul, ‘‘Türkiye’de siyasal İslam’ın örgütlenme faaliyetleri’’, Akademik Hassasiyetler Dergisi, 2015, s. 100-128.

Uçar, Fuat, ‘‘Türk düşüncesinde Osmanlıcılık fikrinin ortaya çıkışı ve Türk siyasal hayatına etkileri’’, Dergipark,2018, s. 20-21.

Yıldız, Aytaç, Berkes ve Türkiye’de çağdaşlaşmanın gelişimi,Sosyoloji Konferansları No:46/1-33, İstanbul, 2012.

Dipnotlar

[1] İsmet Akça, Türkiye’de ordu-siyaset ilişkisi, Türk Siyasal Hayatı, 2013, s. 170-199.

[2] Davut Dursun, 12 Eylül darbesi, İstanbul: Şehir Yayınları, 2005.

[3] Ali Şen, 24 Ocak Kararlarının siyasal ekonomisi: 1980’li yıllardaki reformlar sürecinin ekonomik gelişmeleri, iç ve dış siyasal faktörlerle etkileşim, Bursa: Aktüel Yayınları, 2005.

[4]Baskın Oran, ‘‘Kemalizm, İslamcılık, küreselleşme (‘Türkiye’de yüce sadakat odağı’ kavramı üzerine düşünceler)’’, SBF Dergisi, 1999, s.24.

[5] Baskın Oran, Türk dış politikası cilt-II,İstanbul: İletişim Yayınları, 2001, s.48.

 

[6]A.g.e., s. 51-54

[7] A.g.e., s. 51-54.

[8]Güvenç Bozkurt (, Gemcay Saylan,İlhan Tekeli, Şerafettin Turan), Türk İslam sentezi, İstanbul: Sarmal Yayınları, 1991, s.24-37.

[9] Etienne Copeaux, Türk tarih tezinden Türk-İslam sentezine, (Çev. A. Berktay), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, s. 156.

[10] Ali Çağlar (, Mustafa Uluçkar), ‘‘Günümüzde Türkçülüğün İslam’la imtihanı: Türk-İslam sentezi ve Aydınlar Ocağı’’, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2017, s.120-140.

[11]A.g.e., Etienne Copeaux, 1998, s.175.

[12]T.C Resmi Gazete, 31.12.2019 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu,https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/12/20181231M1 (E.T. 06.01.2020).

[13]A.g.e., Baskın Oran, 1999, s.25-32.

[14] Cumhuriyet Gazetesi, 07.11.1985, Cumhuriyet arşivi, www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/192/sayfa/1985/7/11 (E.T. 25.11.2019).

[15] Milliyet Gazetesi, 08.10.1985, http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1985/08/10
(E.T. 25.11.2019).

[16] Aytaç Yıldız, “Berkes ve Türkiye’de çağdaşlaşmanın gelişimi”.Sosyoloji Konferansları No:46/1-33, İstanbul, 2012, s. 1-33.

[17] A.g.e., Ali Çağlar (, Mustafa Uluçkar), 2017, s.120-140.

[18]A.g.e., Baskın Oran, 2001, s.23.

[19]A.g.e., Baskın Oran, 2001, s. 23-24.

[20] Emre Kongar, 21. Yüzyılda Türkiye, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2001, s. 135.

[21]A.g.e., Güvenç Bozkurt (, Gemcay Saylan, İlhan Tekeli, Şerafettin Turan), 1991, s. 23-34.

[22]A.g.e., Emre Kongar, 2001, s. 135.

[23] İlter Turan, Türkiye’de din ve siyasal kültür, İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1993, s. 28-32.

[24]Ahmet Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslam, İstanbul: İletişim Yayınlar, 1999, s. 103.

[25] Ümit Cizre Sakallıoğlu, “Parameters and strategices of Islam-state interaction in Republican Turkey”, International Journal of Middle East Studies, 1996, s. 237-241.

[26]A.g.e., Emre Kongar, 2001, s. 136-140.

[27]A.g.e., Baskın Oran, 2001, s. 21

[28]Mehmet Seyfettin Erol (, Emre Ozan), ‘‘Türk dış politikasında süreklilik unsuru olarak siyasal rejim’’, Akademik Barış Dergisi,2011, s. 13-38

[29] Şerif Mardin, Din ve ideoloji, İstanbul: İletişim Yayınları. 1983, s. 112.

[30]Fuat Uçar, ‘‘Türk düşüncesinde Osmanlıcılık fikrinin ortaya çıkışı ve Türk siyasal hayatına etkileri’’, Dergipark,2018, s. 20-21.

[31]Ahmet Davutoğlu, Stratejik derinlik: Türkiye’nin uluslararası konumu, İstanbul: Küre Yayınları, 2011.

[32]A.g.e., Erol ve Ozan, 2011, s.13-34.

[33] Mehmet Ali Karaman, ‘‘Fransız İhtilali’nin Osmanlı İmparatorluğu’na etkileri’’, SDÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2018, s. 62-79.

 

[34]A.g.e., Erol ve Ozan, 2011, s.13-34.

[35] Bernard Lewis, Müslümanların Avrupa’yı keşfi, (Çeviri: İhsan Durdu), İstanbul: Ayışığı Kitabevi, 2000, s. 124.

[36] Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi olayı, modern Türkiye’de din ve toplumsal değişim, (Çev. Metin Çulhaoğlu),İstanbul: İletişim Yayınları, 1992, s. 282-285.

[37]A.g.e., Emre Kongar, 2001, s. 136

[38] Baskın Oran,Türk dış politikası cilt-III, İstanbul: İletişim Yayınları, 2013, s.112-113.

[39] Ramazan Kılınç, “İdeoloji ve dış politika: Türkiye’de Kemalist (1930-1939) ve İslamcı (2011-2015) dış politikaların karşılaştırmalı bir analizi’’, Uluslararası İlişkiler Dergisi, 2016, s. 67-88.

[40]A.g.e., s.71-75.

[41]A.g.e., Ahmet Yaşar Ocak, 1999, s.124

[42] Seyfi Öğün, Modernleşme, milliyetçilik ve Türkiye, İstanbul: Bağlam Yayınları, 1995, s. 56-68.

[43]A.g.e., Ahmet Yaşar Ocak, 1999, s. 126.

 

[44] Resul Türk, “Türkiye’de siyasal İslam’ın örgütlenme faaliyetleri”, Akademik Hassasiyetler Dergisi, 2015, s. 100-128.

[45]A.g.e., Baskın Oran, 2013, s. 121.

[46]Gökhan Koçer, ‘‘Türk dış politikası’nda din unsuru’’, Akademik Ortadoğu, 2006, s. 131-157.

[47]A.g.e.,Ramazan Kılınç, 2016, s.71-75.