ekonomik sistem
Blog Maxi Educa'dan Alınmıştır.

Türk Ekonomisinin Açmazları 1: Borçluluk Sorunu

GİRİŞ

Türkiye’nin 1960 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte uluslararası ekonomik sisteme olan entegrasyonu başlamış oldu. Bu dönemden sonra Türkiye gerek tarım modernizasyonu gerekse altyapı hizmetleri sağlamak amacıyla dış finans kuruluşlarından borç ithal etme yoluna gitmiştir fakat zamanla ödenemeyen borçlar beraberinde IMF ile 19 standy-by sözleşmesini gündeme getirdi. Özellikle 1980 küreselleşmenin dünyada bir sistem haline geldiği yıldan itibaren Türkiye’de bu sisteme müdahil olmuş fakat küresel sistemde olan bu bağdaşmanın gerekliliklerinden biri olan hukuksal ve yapısal altyapı oluşturulamadığı için Türkiye, verilen borç tipinin dönemsel farklılıklar göstermesiyle beraber, kimi zaman yüksek bütçe kimi zaman ise yüksek cari açıklar vermiş ve dış finans kuruluşlarından sağladığı finansmanla bu açıkları kapatma yoluna gitmiştir. Bu durum beraberinde sürdürülemez bir ekonomik modeli getirmiş ve Türkiye bu süreçte hem Demokrat Parti döneminin son çeyreğinde hem de doksanlı yıllarda yüksek borç yükünün getirmiş olduğu kırılganlık kaynaklı olarak birçok kriz yaşamıştır. Son olarak 2001 krizinin getirdiği ağır faturayı ödemek zorunda kalan Türkiye bankacılık alanında ciddi reformlara girişmiş ve 2008 yılına kadar bankacılık sistemini bir ölçüye kadar şoklara dayanıklı hale getirmiştir.Gerek reformların vermiş olduğu  gerekse de 2008 yılının son çeyreğinde çıkan büyük dünya finans krizinden dolaylı olarak etkilenmesinin vermiş olduğu avantajla birlikte krizden yıkıcı bir etki almadan kurtulmuş ve makro ekonomik değerlerinde 2011 sonrasında ciddi bir dengelenmeye gitmiştir.Fakat geçmiş dönemdeki krizlerden alınmayan dersler Türkiye’nin eski sürdürülebilir olmayan ekonomi politikalarına tekrar dönmesine sebep olmuş ve bu durum ileride yaşanacak olan yeni bir ödemeler dengesi krizine kapı aralamıştır.Yazı bölümler şeklinde yayınlanmasıyla birlikte ilk bölümde Türkiye ekonomisinin borçluluk sorunu üzerinde durulacaktır.

YÜKSEK BORÇLANMAYA DAYALI BÜYÜME ÇIKMAZI

Türk ekonomisinin 2002 sonrasındaki en önemli sorunlarından biri, cari açık vermeden büyümenin mümkün olmadığı bir ekonomi modeli izlemesidir. Bu model inşaat sektörü ve iç tüketim baz alınarak büyümeye dayanan dolayısıyla ihracat yoluyla iç pazara döviz girdisi sağlamaya yönelik olmamasından dolayı sürekli olarak borçlanma gereksinimi duyan ve ihtiyacı olduğu finansmanı da dış finansörlerden temin eden bir ekonomi resmi çizmektedir. Her defasında çevrilen borçlar kartopu etkisiyle büyümekte ve borcun üzerine binen her yük beraberinde Türkiye’nin kredi maliyetlerini yükseltip dış finansmana erişim noktasında zora düşmesine sebep olmaktadır ve gerek yüksek borçlulukla beraber gerekse de politik ve yapısal sorunlarla beraber gelen kredi notlarındaki düşüşler ekonominin ucuz krediye ulaşımını güçleştirmekte ve Türk ekonomisini kırılgan bir yapıya bürüyüp ekonomiyi şoklara karşı dirençsiz hale getirmektedir. Kırılgan ekonomik yapı beraberinde ekonomiye ve ekonomi yönetimine olan güvensizliği tazelemekte ve tüketicinin güvenli yatırım araçları olarak gördüğü altın, döviz gibi yatırım araçlarına olan talebini arttırıp zamanla ekonomiyi işlevsiz bir hale getirmekte ve Türk Lirasına olan güveni sarsmaktadır. Kırılgan yapının getirdiği güvensizlikle beraber TL kredilerinde ciddi daralma yaşanmakta, daralmayla beraber üretim olanakları sekteye uğrayıp alternatif yatırımlar daha cazip hale gelmektedir. Kredi akışlarındaki daralma özellikle Türk ekonomisinde özel bir yeri olan inşaat sektörünü durma noktasına getirmekte ve sektör elinde bulundurduğu stokları eritmekte bile ciddi zorluklar yaşamaktadır. Aşağıdaki grafikte Türkiye’nin 2003-2018 yılları arasında vermiş olduğu cari açık göstergeleri verilmiştir.

Tablo 1: 2003-2018 Tarihleri Arası Türkiye’nin Cari Açık Rakamları

2003-2018 Tarihleri Arası Türkiye’nin Cari Açık Rakamları

Kaynak: Mustafa Murat Kubilay, Rhetorica, Kâr Patronun Zarar Kamunundur, 27 Ağustos 2018, https://rhetorica.blog/2018/08/27/kar-patronun-zarar-kamunundur-2/, (ET: 30.08.2019).

Grafiğe göre Türkiye 16 yıllık süre zarfında yıllık bazda ortalama 40 milyar dolar cari açık vermiştir. Bu miktar seneden seneye farklılık göstermekle beraber 2009 yılı gibi durgunluk dönemlerinde 11.3 milyar dolarlara kadar gerilerken ekonomi 2011 ve 2013 yıllarında sırasıyla 74,4 ve 63,6 milyar dolar cari açık vermiştir. Yıllara göre verilen cari açık miktarları ise aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Tablo 2: 1985-2015 Yıllarındaki Cari Denge Miktarları

1985-2015 Yıllarındaki Cari Denge Miktarları

Kaynak: Bengi Cengiz, Dogruluk Payı, Ak Parti Öncesi Cari Açık Ne Durumdaydı, 19 Ağustos 2016, https://www.dogrulukpayi.com/iddia-kontrolu/erhan-usta/son-13-yillik-donemde-turkiye-468-milyar-dolar-acik-vermistir, (ET:30.08.2019).

Tabloya göre Türk ekonomisin 2003 yılı öncesinde oldukça düşük cari açık miktarlarına sahiptir fakat bu Türk ekonomisinin o dönemde borçlanarak büyüme ihtiyacına sahip bir ekonomik görünüm sergilemediği anlamına gelmemektedir. Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere Türkiye 2003 öncesinde düşük cari açıkları vermesine rağmen verilen bütçe açıkları astronomik rakamlara ulaşıp yönetilemez bir hal almıştır. Dolayısıyla 2003 öncesi dönemde de temel analiz bakımından sonrasından bir fark gözükmemektedir. Bu durum Türk ekonomisinin yüksek borç yükünün yapısal bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim 2001 yılında yaşanan kriz de ödemeler dengesi kaynaklı olup yüksek bütçe açıkları sonucunda patlak vermiştir.

Tablo 3: 1991-2005 Yılları Arasında Verilen Bütçe Açıkları

1991-2005 Yılları Arasında Verilen Bütçe Açıkları

Kaynak: Mehmet Cavlı, Mynet, Cumhuriyet Tarihinin Bütçe Analizi, 25.01.2011, http://finans.mynet.com/haber/detay/ekonomi/cumhuriyet-tarihinin-butce-analizi/957/, (ET:01.09.2019).

2018 yılının ağustosundaki kur şoku milat olarak kabul edilirse 2003’ten 2018 yılına kadarki geçen dönemde Türkiye ekonomisindeki temel ekonomi politikasını 2 kanatta incelemek mümkün. Bunlardan ilki hanehalkı ve inşaat firmalarına ucuz kredi açıp pozisyon almalarını sağlamak böylelikle yeni konut varlıkları yaratıp tüketiciye dağıtılan kredilerle bu varlıkların alımını sağlamaktı. Böylelikle ekonomiyi kredi büyümesine bağlı dinamiklere oturtup kolayca büyüyebilir hale getirilecekti. Bu büyüme modeli gerek inşaat sektöründeki çoğu girdinin ithal edilmesi ve ithal ikamesi yolunda gerekli olan politikaların uygulanması noktasındaki eksikler gerekse inşaat sektörünün yapısından kaynaklı olarak ülke ekonomisine döviz kazandırmaması sebebiyle sürdürülebilir bir büyüme modeli olmaktan uzaktı. Böylelikle hane halkının borcu yönetilebilir seviyelerde olmasına rağmen ilgili borç arttırılıp ekonomi üzerinde palyatif bir zenginlik yaratıldı. İkinci kanat ise yine aynı temelli olup döviz kurlarındaki makul seviyelerden faydalanarak dışarıdan ucuzluk ithal edip iç piyasada bunları yeni kredi imkanlarıyla veya kredisiz bir şekilde göreceli olarak düşük fiyattan satmak böylece ülke piyasasını sürekli canlı tutup refahı arttırmak olarak tanımlanabilir.

Tüm bunlar 2008 yılındaki küresel krizden çıkmak için gelişmiş ülkelerin uyguladıkları genişleyici para politikalarının ve bu suretle yabancı yatırımcının Türkiye gibi yüksek reel getiri elde edebileceği ülkelere dolaylı yatırım yapmasının devamıyla mümkündü. Böylelikle ülke ekonomisinde yeni krediler için kaynak yaratılacak ve döviz bolluğunun vermiş olduğu düşük kurlardan yararlanıp iç piyasa zinde tutulacaktı. 2008 sonrasında niceliksel genişleme adıyla yürütülen genişlemeci para politikaları dünyada şimdiye kadar görülmemiş derecede likidite bolluğu yaratıp ülkelerin finansmana erişim olanaklarını son derece kolay hale getirdi. Bu durum Türkiye’nin uygulamakta olduğu ekonomik politikanın uygulanabilirliğini son derece kolay hale getirdi.

Dünyada teknolojik imkânların gelişmesiyle beraber kazanan ve kaybeden, gelişmiş ve gelişen arasındaki makas her geçen gün genişlemektedir. Bu genişleme teknolojiye olan yatırımla ve teknolojiye sahip olmakla çok sert bir nedensellik halindedir. Yukarıda bahsettiğimiz dünyadaki bol likidite döneminde yapılması gereken AR-GE yatırımlarıyla desteklenen teknolojiye dayalı yüksek katma değerli ürün üreten bir büyümeyle yüksek üretim odaklı, ülke ekonomisine döviz girdisi sağlayan bir ekonomi politikası izlemek ve böylece cari fazla vererek büyüyen ve kırılganlıklardan arınmış bir ekonomiyle dünya pazarında Türkiye’nin yerini sağlamlaştırmaktı. Fakat 2017 gibi geç bir tarihte bile hazineden AR-GE için ayrılan miktarın GSYH içerisindeki payı %0.34 gibi son derece yetersiz bir rakama tekabül etmektedir. Özel sektör odaklı baktığımızda ise 2017 yılında en çok ARGE harcaması yapan Türkiye’deki 250 firmanın yapmış olduğu AR-GE harcaması 4 milyar TL gibi hiçbir anlam ifade etmeyen bir rakamla sınırlı kalmaktadır. Firmaların AR-GE yatırımlarına ayırdığı bütçeleri toplam ciroları içerisindeki payla karşılaştırdığımızda TUSAŞ, ASELSAN, ROKETSAN gibi savunma odaklı sektörler haricindeki pay %1’i geçmiyor. Bu durum Türkiye’nin gelişen ve değişen dünya şartlarına ayak uydurmakta zorlanmasına, küresel piyasanın modern ihtiyaçlarına cevap verememesine, uluslararası pazarda rekabet gücünün zayıflamasına ve toplam ihracatındaki yüksek katma değerli ürün oranının %3’lerle sınırlı kalmasına sebep oluyor.[1]

Türkiye’de AR-GE harcamalarına kullanılan sermaye miktarını diğer şirketlerle kıyasladığımızda ortaya çıkan vahim tablo aynı zamanda ülke ekonomisinin sağlam temelli, sürdürülebilir bir yapıya kavuşması için yapılması gerekenlerin anahtarından biri olma özelliği taşıyor. Türkiye’nin 2017 yılı AR-GE harcamaları toplamı yaklaşık olarak 4 milyar dolar düzeylerindeyken Amazon 22,5 milyar dolar, Alphabet 16 milyar dolar, Volkswagen 15,3 milyar dolar AR-GE harcaması yapmaktadır. Tablo bize bu firmaların tek bir tanesinin bile yapmış olduğu AR-GE harcaması Türkiye bünyesindeki tüm şirketlerin ve hazinenin AR-GE için yapmış olduğu harcamasından kat ve kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Yabancı firmaların AR-GE harcamalarına bu kadar önem vermelerinin nedenleri arasında kendilerini gelecek dünyaya taşımak, değiştirilen değil değiştiren olmak, dünya pazarındaki paylarını arttırmak, küresel dünyada talepleri yönlendirici güce sahip olmak yatıyor.[2]

2013 sonrasında FED başkanı Ben Bernanke’nin niceliksel genişlemenin duracağı sinyalini vermesi başta gelişmekte olan piyasalar olmak üzere dünya piyasalarında ciddi etkilere yol açtı. İlgili açıklama sonrasında yaşanan gelişmelere paralel olarak küresel sermaye kademeli bir şekilde güvenli liman olarak gördüğü ABD dolarına kaymaya başladı ve iç piyasada azalan döviz miktarına karşın dövize olan artan talep karşısında gelişmekte olan piyasaların para birimleri dolar karşısında değer kaybına uğradı.[3] Aşağıdaki grafik bahsedilen durumu açık bir şekilde özetlemektedir. Grafik dünya piyasası genelinde hangi para biriminin ne kadar değer kaybettiğini göstermektedir. Grafiğe göre 2013 sonrasında yuvarlak rakamlarla dolar karşısında  Rus Rublesi yaklaşık olarak %80 Türk Lirası %70 Meksika pezosu %55 Polonya Zlotisi %35 Brezilya Reali %30 ve Güvey Afrika Randı %25 oranında değer kaybetmiştir.

Tablo 4: 2014-2017 Yılları Arasındaki Gelişmekte Olan Ülkelerin Para Birimlerinin Ve ABD Dolarının Değer Kayıpları.

2014-2017 Yılları Arasındaki Gelişmekte Olan Ülkelerin Para Birimlerinin Ve ABD Dolarının Değer Kayıpları.

Kaynak: Finansal Göz, Dolar Neden Değer Kazandı, 28 Şubat 2017, https://www.finansalgoz.com/2017/02/dolar-neden-deger-kazandi.html, (ET:01.09.2019).

Türkiye özelinde bu değer kayıpları zaman içerisinde Türkiye’nin o döneme kadarki borçluluk miktarlarını katlamış, döviz kredilerini ödemek için gerekli olan TL cinsi para miktarı artmış ve Türkiye’nin borç stoku zamanla Türk ekonomisinin belini büküp kambur bırakmıştır. Tüm bu gelişmeler beraberinde Türkiye’nin kredi maliyetlerini yükseltip dış finansmana erişimini zorlaştırmış ve Türk lirasına olan güveni zedeleyip döviz tevdiat hesaplarında ciddi sıçramalara sebep olmuştur.

Aşağıdaki grafik Türkiye’nin girdiği borç yükünün ağırlığını göstermektedir. Grafik bize Türkiye’nin içerisinde bulunduğu borçluluk oranının 2002 seviyelerinde olduğunu gösteriyor. Öte taraftan mevcut seviyelere gelmiş dış borç yükünün nereden kaynaklandığına baktığımızda bütçe ve cari açık grafikleriyle uyumlu bir tablo çıkıyor karşımıza.Borç yükünün büyük bir kısmı, %70 kadarı, özel kesime ait.Yani şirketler borçlu konumda fakat şirketlere ait pozisyonların büyük bir kısmı gerek 2013’ten bu yana açılan kredilerin ezici çoğunluğunun kamu bankaları aracılığıyla açılması gerekse KGF teminatlı kredilerinden gelen miktar dolayısıyla devlet teminatlı kredilerden oluşmaktadır.Bu durum olası bir ödemeler krizinde özel sektörün üzerindeki borç yükünün büyük bir bölümünün hazinenin üzerine kalacağını işaret etmektedir.

Tablo 5: 2002-2018 Yılları Arasındaki Türkiye’nin Sahip Olduğu Borçluluk Oranları.

2002-2018 Yılları Arasındaki Türkiye'nin Sahip Olduğu Borçluluk Oranları.

Kaynak: Mustafa Murat Kubilay, RHETORICA, İktidarın En Sıcak Yaz Mevsimi, 12 Haziran 2019, https://rhetorica.blog/2019/06/12/iktidarin-en-sicak-yaz-mevsimi/, (ET:01.09.2019).

Tablo 6: 1993-2017 Yılları Arasındaki Türkiye’nin Kamu Ve Özel Kesim Bazlı Sahip Olduğu Dış Borç Oranları.

1993-2017 Yılları Arasındaki Türkiye'nin Kamu Ve Özel Kesim Bazlı Sahip Olduğu Dış Borç Oranları

Kaynak: Alaattin Aktaş, Dünya, Dış Borca İlişkin Bu Tabloyu İyi Okumak Gerek, 5 Nisan 2018, https://www.dunya.com/kose-yazisi/dis-borca-iliskin-bu-tabloyu-iyi-okumak-gerek/410237, (ET:02.09.2019).

Sağlıklı bir ülke ekonomisinde krediler gerek hanehalkı gerekse şirketler düzeyinde yatırım amaçlı kullanılır. Vatandaşların kullandığı bireysel krediler ise uzun vadeli ödeme araçları oldukları için ancak ve ancak ekonomik güvenin tesis edildiği ve bireylerin önlerini görebildiği durumlarda kullanılabilir. Bireyler ekonomik güvensizlik ortamı oluşmasıyla beraber ülke ekonomisine duydukları güvensizlikten dolayı farklı yatırım araçlarına yönelirler ve ekonomide talep ve buna bağlı olarak yatırımlar durma noktasına gelir. Aşağıdaki grafik bize 2013 sonrası kademeli olarak bozulmaya başlayan ekonomik güvenin birey ve kurumlarda yaratmış olduğu refleksi gösteriyor. Grafikteki görünüme göre DTH oranları 2002 düzeylerine kadar yükselip %58’ler civarında ve hala yükseliş eğilimindedir. Ekonomik güvenin tekrar tesis edilmesi ekonomi yönetimi tarafından mali çıpanın sıkı tutulacağı gibi verilen sözlerin yerine getirilmesi, sağlam ve kredibilitesi yüksek hedeflerin koyulması, merkez bankasının bozulan itibarının iade edilmesi gibi kurumlara atfedilen şeffaflığa, sürdürülebilir bir büyüme modelinin tertibine ve gerekli hukuksal, eğitim kökenli ve ekonomik reformların hayata geçirilmesine bağlıdır.

Tablo 7: Yıllara Göre DTH’lardaki Değişim.

Yıllara Göre DTH'lardaki Değişim

Kaynak: Hakan Özyıldız, Döviz Tevdiat Hesapları ve Furbol, 28 Nisan 2019, http://www.hakanozyildiz.com/2019/04/doviz-tevdiat-hesaplar-ve-futbol.html, (ET:01.09.2019)

SONUÇ

Bu yazıda Türk ekonomisindeki kırılganlıkların nedenlerinden biri olan borçluluk üzerinde durulup yüksek borçlanmaya sebep olan mefhumlarla ilgili grafiklerle desteklenen savlar öne sürüldü. Buna göre Türk ekonomisinin yapı taşını oluşturan sektörlerin ekonomiye döviz girdisi kazandırmasından ziyade ekonominin vermiş olduğu cari açık miktarlarını katlayıcı etkide bulunup bu sektörlerin kredi havuzu yarattığı incelendi. Yüksek katma değerli ürünün toplam ihracat içerisindeki payının neden bu kadar düşük oranlara sahip olduğu incelenip izlenilen ekonomik politikaların sürdürülebilir olmadığı ortaya koyuldu. Bu bağlamda Türkiye’nin odaklanması gereken nokta her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de küreselleşmeyle beraber dış etkilere açık hale gelen ekonomisini dış etmenlere karşı bağışıklı hale getirmek, en azından bahsedilen etkiyi minimize etmektir. Bu durum ithal ikamesine dayalı, yüksek katma değerli ürünler üretebilen ve bunları pazarlayabilen, etkin ve entegre para ve maliye politikaları sürdürebilen, iç siyasette politik riskler taşımayan, kurumlara atfedilen yetkilerin siyasetten arındırılmış, ehliyet ve liyakate dayalı, piyasa ekonomisi çerçevesinde yürütülen politikalara sahip, vergi sistemini adaletli bir biçimde tesis etmiş şeffaf bir ekonomiye sahip olmaya bağlıdır.

 


Kaynakça

Turkishtime, Ekonomi ve İş Kültürü Portalı, ARGE 250, Türkiye’nin Arge Harcamaları En Yüksek 250 Şirketi, 2017, http://www.turkishtimedergi.com/wp-content/uploads/2018/12/arge250_2017_low.pdf (ET: 30.08.2019).

Tunçer, Can: Log, 2018’de En Çok Arge Harcaması Yapan Teknoloji Şirketleri, 30 Kasım 2018, https://www.log.com.tr/2018de-en-cok-ar-ge-harcamasi-yapan-teknoloji-sirketleri/ (ET: 28.08.2019).

Bloomberg HT Fed Başkanı Bernanke’nin Bugün Yaptığı Açıklamaların Ardından Dolar Euro Karşısında Değer Kazandı, 22 Mayıs 2013, https://www.bloomberght.com/haberler/haber/1360183-dolar-bernanke-sonrasinda-yukseldi, (ET:01.09.2019).

Dipnotlar

[1] Turkishtime, Ekonomi ve İş Kültürü Portalı, ARGE 250, Türkiye’nin Arge Harcamaları En Yüksek 250 Şirketi, 2017, http://www.turkishtimedergi.com/wp-content/uploads/2018/12/arge250_2017_low.pdf (ET: 30.08.2019).

[2] Can Tunçer, Log, 2018’de En Çok Arge Harcaması Yapan Teknoloji Şirketleri, 30 Kasım 2018, https://www.log.com.tr/2018de-en-cok-ar-ge-harcamasi-yapan-teknoloji-sirketleri/ (ET: 28.08.2019).

[3] Bloomberg HT Fed Başkanı Bernanke’nin Bugün Yaptığı Açıklamaların Ardından Dolar Euro Karşısında Değer Kazandı, 22 Mayıs 2013, https://www.bloomberght.com/haberler/haber/1360183-dolar-bernanke-sonrasinda-yukseldi, (ET:01.09.2019).