Trump ve Ortadoğu

Trump’ın Orta Doğu’daki “Böl ve Yönet” Politikası

ABD Başkanı Donald Trump, tutarsızlıklarla ve çelişkilerle dolu bir dış politika izledi, ancak bu Orta Doğu’ya yaklaşımı için geçerli değil. Sürekli olarak İran’ı bir tehdit olarak hedef aldı. Tahran ve müttefiklerine karşı bir Arap-İsrail ittifakı kurdu. Peki stratejisi işe yarayacak mı?

Trump, yurt içi ve yurt dışında “böl ve yönet” politikasıyla başarılı oldu. Bazı Körfez Arap krallıklarını “İran tehdidi” ile yüzleşmek için İsrail ile el ele vermeye ikna etmekte iyi kazanç sağlayan ilk Amerikan lideri oldu. Dolayısıyla, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasındaki ilişkilerin normalleşmesini amaçlayan anlaşmalara aracılık ediyor.

Trump, Tahran’ın 2018’de ABD’yi geri çektiği, dönüm noktası niteliğindeki 2015 İran Nükleer Anlaşması’nın yeniden müzakere edilmesini ve Amerikan çıkarlarına göre askeri kapasitesini ve bölgesel nüfuzunu azaltmasını istiyor.

İran’ın Covid-19 tarafından sert şekilde vurulduğu bir dönemde artan ABD yaptırımlarının ağırlığı altında sıkışması için Tahran’ı bir “maksimum baskı” politikasına maruz bıraktı. Tahran, meydan okuyan bir tavır sergilediğinden dolayı da ABD’nin artık anlaşmaya taraf olmamasına rağmen, JCPOA (İran Nükleer Anlaşması) öncesi Birleşmiş Milletler’in İran’a yönelik tüm yaptırımlarını eski haline getirmek için JCPOA’nın “snapback (geri tepme)” maddesini kullanmaya çalışarak baskıyı artırdı.

Tahran’ı, eylemlerine cevaben, anlaşmadaki taahhütlerinden bazılarını küçümsediği için eleştirirken, anlaşmaya taraf olduğu sürece İran’ın aynı “snapback” hükmü uyarınca yasal haklarını görmezden geldi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, JCPOA’nin diğer üyeleri İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve Çin, Trump’ın BM yaptırımlarını yeniden uygulamaya yönelik herhangi bir girişiminin “yasa dışı” olduğunu ve anlaşmanın önemli bir bölgesel istikrar ve uluslararası güvenlik önlemi olarak korunmasına verdikleri desteği bir kez daha teyit ettiler.

Trump, barışçıl ve istikrarlı bir Orta Doğu inşa etmek için bu politika eylemlerinin gerekli olduğunu söylüyor. Ancak, birçok cephede geri tepmeye hazır durumdalar.

Başkanın İran İslam rejimine boyun eğmesi ya da yıkılması için baskı yapma politikası, rejimin beka kabiliyetini zorunlu olarak tehlikeye atmadan İran toplumuna azami zararı vermiştir. İktidardaki ulema sınıfı, 1979’dan beri Amerikan yaptırımlarını nasıl atlatacağını ve bunlarla nasıl başa çıkacağını öğrendi. İç muhalefeti sınırlama, dış güçlüklere karşı koyma kapasitesine sahip, kendini korumak için gereken tüm dini temelli pragmatik, milliyetçi mekanizmaları ve önlemleri geliştirmiştir.

İran, ABD’nin baskısına yanıt olarak Amerika’nın en büyük düşmanları Çin ve Rusya ile stratejik bağlarını güçlendirdi. Geniş bir güvenlik mimarisinin parçası olarak, Suriye’de Beşar Esad hükümeti, Iraklı Şii milisleri, Lübnan Hizbullah’ı ve Yemen Husileri dahil olmak üzere bölgesel müttefiklerine destek çıkmaya önemli bir bedel ödemiş olsa da devam etti.

Trump, İran’ı bir çatışma için kışkırtmayı kendi çıkarına uygun bulabilir, ancak buna Tahran’ın yaklaşımı, Kasım ayında yapılacak ABD seçimlerinin sonucunu beklemektir. Demokrat aday Joe Biden, seçimi kazanırsa Amerika’nın JCPOA’ya katılımını geri getireceğini belirtti. Her ne kadar Trump bunu yapmasını imkânsız kılmak için elinden gelen her şeyi yapıyor olsa da.

Trump yönetimi bugün uluslararası alanda Tahran’dan daha izole durumda. Yalnızca, Amerika’nın geleneksel Avrupalı müttefikleri olan İngiltere, Fransa ve Almanya değil, küresel topluluğun çoğu İran’ı uluslararası hukukun haklı tarafında sayarak arkasında duruyor. Trump, uluslararası normları ve hukuku istediği zaman ısrarla ihlal eden biri olarak kabul ediliyor. Atlantik ötesi uçurumu hiç bu kadar geniş çaplı ve Amerika’nın düşmanları da hiç bu kadar cesaretli olmamıştı.

Trump’ın görünen İran karşıtı bölgesel cephe hedefi, bölgesel istikrar ve güvenlik davasına hizmet edemez. 1979 İsrail ve 1994 Mısır ve Ürdün barış anlaşmaları İsrail-Filistin ihtilafına bir rahatlama getirmedi. İsrail ile yapılan son BAE ve Bahreyn anlaşmalarının da bunu başarması pek olası değil.

Ayrıca Suudi Arabistan, İsrail ile barış anlaşmaları korosuna katılırsa, Riyad’ın Sünni İslam’ın lideri olduğu tarihsel iddiası göz önüne alındığında, bu aşamada bu bir Yahudi-Hristiyan ve Sünni İslamı ittifakı olarak görülebilir. Bu, sadece İran tarafından savunulan Şii İslam ile arasındaki anlaşmazlığı derinleştirme riskini taşımakla kalmaz; aynı zamanda El Kaide ve IŞİD gibi şiddet ve aşırılık yanlısı grupların da eline koz verme riskini taşır.

Trump’ın hızlandırılmış Orta Doğu politika eylemleri, Amerika’nın geçmiş “terörist” düşmanı, Taliban ile ABD birliklerini Afganistan’dan geri çekmekle birleştirildiğinde, bölgede barışın temelini atmaktan çok, Trump’ın ülke içinde kazanç elde etmesini sağlamaya yöneliktir. Bir tarafta ABD ile müttefikleri, diğer tarafta İran ve destekçileri arasındaki düşman çizgilerini derinleştirmeye mahkumdurlar.

Bu, Basra Körfezi’ni ve hatta daha geniş olan Orta Doğu’yu bir ‘‘dost-düşman’’ bölgesinden barış ve istikrar bölgesine dönüştürebilecek anlamlı bir bölgesel iş birliği oluşturma şansını ortadan kaldıracaktır.

Yazar: Amin Saikal

Amin Saikal, Batı Avustralya Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler ve Ortadoğu uzmanı yardımcı profesördür. Iran Rising: The Survival and Future of the Islamic Republic kitabının yazarı ve James Piscatori ile Islam Beyond Borders: The Umma in World Politics kitabının ortak yazarıdır.

Kaynak: The Strategist