Ana Sayfa / Yazılarımız / Siyaset / Trump Ortadoğu ile İlgili Ne Düşünüyor?

Trump Ortadoğu ile İlgili Ne Düşünüyor?

Yazan: Hatice Büşra TÜRK

Amerika’da dört yılda bir yapılan başkanlık seçimleri çok uzun metrajlı bir filmmişçesine tüm dünya tarafından büyük bir ilgi ile takip edilmekte. Uzun metrajlı bir filmmişçesine diyorum; çünkü Amerika’da başkanlık seçimi için yapılan çalışmalar bizim seçim kampanyası anlayışımıza ve geleneğimize göre çok farklı işliyor. Bizde birkaç aya sıkıştırılan, her gün birkaç il gezilerek yapılan yoğun kampanyalar Amerikan kamuoyunun pek alışkın olduğu bir süreç değil. Şüphesiz bunda hükümet sisteminin büyük bir payı var; ancak bu yazı hükümet sistemleri üzerine değil. Yine de buna da bir değinmek gerektiği kanaatindeyim.

Amerika’da bilindiği üzere ülkemizde de çokça tartışılan başkanlık sistemi geçerli. Bu sistemde başkan adayları partili olmakla ya da partiden adaylık koyabilmekle beraber bizim genel seçimlerimizdeki gibi parti başkanı değiller. Bu da bir partiden birden fazla aday çıkmasına, o adayların kendi içlerinde bir yarışa girmelerine ve en nihayetinde partilerin kesin adayları belli olduğunda adaylar arasında çetrefilli bir yarışın başlamasına neden oluyor. Takdir edersiniz ki bu durum süreci oldukça uzatıyor. Burada bir parantez açmak gerekirse bağımsız adaylarda gayet tabi çıkabiliyor; fakat şansları gayet düşük oluyor. Nitekim Amerikan başkanlık geleneğinde henüz en güçlü iki parti olan Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti dışından çıkmış bir başkan bulunmuyor.

Amerikan kamuoyu 8 Kasım’da da geleneği bozmadı ve Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Donald Trump’a, her ne kadar bazı Amerikalılar ve dünya kamuoyu bunu kabullenmekte zorlansalar da, yeşil ışık yaktı. Meseleye seçim sonucunu kabullenemeyen kitle açısından bakacak olursak onları pek de haksız bulamayız aslında. Çünkü bu çok uzun süreç boyunca, özellikle geçirdiğimiz bir yıl boyunca, Trump o kadar sansasyonel söylemlerde bulundu ki siyasetle hiç ilgisi olmayan, “Amerika’dan bana ne!” diyen pek çok insanın bile ilgisini çekmeyi, hiçbir şey yapmadıysa bile söylemleriyle onları eğlendirerek dikkatleri kendi üzerinde toplamayı başardı. Lakin bunu yaparken bahsettiğimiz kitleyi de fena halde korkuttu. Yine de Trump’ın bu yaptığının mükemmel bir reklam stratejisi olduğunu da vurgulamak zorundayım. Zira Donald Trump bir iş adamı, bir şovmen, dikkatleri üzerine nasıl çekeceğini biliyor ve seçim kampanyasına başlamadan önce “Hiçbir kanala para ödemeyeceğim ama hepsi her gün benden bahsedecek” diyerek, devamında iddiasını da ispatlayarak hareket etmeyi başarmış bir şahsiyet. İşte bizde bu yazıda Trump’ın seçim kampanyasında kullandığı sansasyonel söylemlerden bazılarını ne kadar doğru algıladığımızı analiz etmeye çalışacağız.

Amerika’daki seçimlerde başkan adaylarının bağış toplaması gibi bir durum söz konusu. Bu bağışlara, ekonomi camiası dilini de işin içine karıştıracak olursak, Wall Street’in ağır abileri de katılıyorlar diyebiliriz. Bu ağır abilerin arasında teknoloji devleri, silah şirketleri, ağır sanayi gibi bir sürü dev sektör var fakat bizi esas ilgilendiren medya camiası. Tabi medya patronlarının sadece medyaya sahip olduklarını düşünecek olursak yanılırız, pek çok alanda atılım yapan şahsiyetler kendileri. Ve bu abiler “I am with her”[1] dediler. Trump’ın açıklamalarını güven verici bulmadılar, dolayısıyla desteklemediler. Trump da bir Kasımpaşalı edası ile çıkıp “Siz hepiniz, ben ve seçmenlerim tek; kampanyamı da kendim finanse edeceğim, beş kuruş da istemiyorum, hodri meydan!” temalı çıkışlarda bulundu. Tam da bu noktada belki de algılarımız yönetildi, belki de griyi bize siyah olarak gösterdiler diye düşünüyorum. Bu iddia burada yazının devamında ispat edilmeye çalışılacak bir tez olarak kalsın. Velev ki sizi bu yazının sonunda buna ikna edemedim, yine de medyanın kesin olarak yaptığı bir şey var: gri olan Hillary Clinton’ı bembeyaz gösterdi, hatta pamuklara sardı.

Donald Trump, hepimizin bildiği gibi Cumhuriyetçi Parti’nin adayıydı. Amerika’da partilerin politikalarına yönelik algı Cumhuriyetçilerin daha çatışmacı, Demokratların ise daha barışçıl olduğuna dair. Öyle olup olmadığını da başka bir yazıda başkanların politikalarını karşılaştırarak tartışabiliriz pek tabi. Ama şimdi 2017 ve beraberinde gelecek olan dört sene için elimizde kesin olan bir gerçek var: “Donald Trump, Amerikan’nın yeni başkanı”. Peki Trump koltuğa oturduğunda neler yapacak? Gelin biraz Trump gibi düşünmeye çalışalım.

Tüm dünyada popüler olan Ortadoğu politikalarına bakalım. Trump, Suriye’de rejimi değiştirme çabasını ve bunun için fon aktarımını gereksiz buluyor. Cumhuriyetçi Başkan Bush’un Irak’a girmesini de, Hillary Clinton’ın Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemdeki Libya müdahalesini de eleştiriyor.[2] Saddam ve Kaddafi yaşasaydı, Ortadoğu’nun çok daha istikrarlı bir yer olacağını savunuyor.[3] Buradan Trump’ın çokça savunulan “Demokratik ülkeler istikrarlıdır.” tezini tam olarak desteklemediğini, en azından istikrar için demokrasinin bir şart olduğu düşüncesine katılmadığı gibi istikrara demokrasiden daha fazla önem verdiği sonucuna varabiliriz. Trump’ın bu düşüncesi aslında ABD Irak’a girmeseydi, Saddam’ı idam ettirmeseydi El Kaide ortaya çıkmazdı tezine dayandırılabilir. Çünkü Trump Ortadoğu’da oluşan İslami terör örgütlerinin kendilerine de zarar vereceğini, bu terör örgütlerinin çıkışına da Ortadoğu’daki devletlerin istikrarsızlığının sebep olduğunu öne sürüyor. Belirli bir noktada haklı bulunabilir; zira lider yokluğunda gruplar bağımsız davranışlar sergileyerek örgütleniyorlar ve daha sonra kontrol altına alınamıyorlar. Bunun günümüzde en yakın örneği Suriye. Suriye’deki halk ayaklanması başladıktan sonra güçlü bir parçalanma başladı. Bir sürü farklı grup ortaya çıktı, bunlar silahlandılar ve çatışmaları hâlâ daha devam ediyor. Yine de bu düşünceye itirazları duyar gibiyim. “Eğer Esad gitseydi, yeni bir hükümet kurulabilir ve istikrar yeniden sağlanabilirdi. Zira diğer Ortadoğu ülkelerinde öyle oldu, o zaman kötü liderin devamlılık sağlaması soruna çözüm değildir.” diye düşünebilirsiniz. Arap Baharında devrilen liderlerin ardından kurulan hükümetlerin ne denli istikrar sağlayabildiğini tartışmak Ortadoğu uzmanlarına kalsın zira sadece Mısır’ı düşündüğümde Arap Baharı’nın ne denli istikrar getirdiğini ya da istikrar getirse bile gerçek amacına ne denli ulaştığını sorgulamak gerekir diye düşünüyorum. Şahsi fikrim darbe ile devletin başına gelen Sisi ile Mübarek arasında demokratik anlamda pek de bir fark olmadığına yönelik. Trump’ın da olaya bu yönden baktığını düşünüyorum. Bu ayaklanmalar hiç yaşanmasaydı, böyle bir çatışma ortamı ve istikrarsızlık olmayacaktı, yani Saddam ve Kaddafi yaşasaydı Ortadoğu daha istikrarlı olacaktı diye düşünüyor. İşte tam da bu yüzden Trump’a göre Amerika, enerjisini Esad’a harcamak yerine IŞİD’le mücadeleye harcamalı; çünkü onun deyimi ile İslami terörizm ABD’ye zarar veriyor.

İslami terörizm deyiminin bir ucu da Amerika’daki Müslümanlara dokunuyor tabi. Çünkü Trump’ın, Amerika’da İslami terörizm eylemlerinin organizasyonuna ve tabi ki varlığına engel olmak için Amerika’ya Müslümanların göçmesine karşı olduğu biliniyor. Ayrıca Trump’ın söylem ve açıklamalarıyla Müslümanların Amerika’da zan altında kaldıklarını da söylemek pek ala mümkün. Bir tanesine örnek verecek olursak Cumhuriyetçi partinin aday adayları yarışırken Trump’ın sarf ettiği sözlerden birisi de “İslam bizden nefret ediyor, büyük bir nefret var.”[4] söylemi olmuştu. Yine Trump’ın dünya kamuoyunda çok tepki toplayan agresif çıkışlarından bir tanesi de “camilerin takip altında tutulması”[5] gerektiği söylemiydi. Trump bunu teröristlerin organizasyonuna engel olma amacıyla düşünüyor. Kendi toplumsal hafızamızı yoklayacak olursak Osmanlı Devleti’ndeki pek çok ayrılıkçı grubun kendi dini mabedlerinde ve okullarında organize olduklarının anlatıldığını, bu mekanlarda saklanan silahların resimlerinin gösterildiğini hatırlarız. Bu noktada Trump’ın camilerle alakalı söyleminin ibadete ilişkin değil güvenliğe ilişkin bir konu olduğu kanaatindeyim. Yine de bunun insan hakları ile çelişen bir uygulama olduğu ve bu söylemlerin popülist söylemler olduğu ortada duran bir gerçeklik. Tüm bunlar ve çok daha fazlası da biliniyorken Trump’ın Müslüman karşıtı söylemlerinin devam edip etmeyeceği, ederse Körfez ülkeleri ve Türkiye ile olan ilişkilerini nasıl etkileyeceği de merak edilen konulardan birisi. Zira Trump her iki grupla da ilişkilerini arttırmayı amaçlıyor.

Tabi ki Trump sadece Türkiye ve Körfez ülkeleri ile ilişkilerini arttırmayı hedeflemiyor. Onun bu konudaki hedeflerinden birisi de Rusya. Üstelik Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, seçim sonuçları belli olduktan sonra yaptığı açıklamalardan birinde Putin ve Trump’ın dünyaya bakışlarının “çok benzer” olduklarını söylemişti. Trump’ın IŞİD’le mücadelede de Rusya ile işbirliğinin mümkün olduğunu düşündüğünü biliyoruz. Bunun mümkün olması halinde dolaylı olarak Esad’la çalışmak anlamına geleceğini düşünenler de var. Trump’ın Esad’a net bir karşıtlığı olmadığı ve IŞİD’i yenmek için gerekirse Esad ile çalışmayı düşünebileceği kanaatindeyim. Çünkü Trump, Esad’ın IŞİD’e karşı savaştığını ve Esad’a karşı olan grupların desteklenmemesi gerektiğini düşünüyor.[6] Suriye’nin ya da diğer devletlerin iç işlerine karışmak istemeyen izolasyoncu bir tutum sergiliyor ve Ortadoğu’da istikrar için güçlü liderlerin olması gerektiğini düşünüyor. Trump koltuğa oturduğunda da izolasyoncu bir politika sergileyecek olursa bence bu çok da kötü olmayacaktır. Zira Amerika, İngiltere gibi Batılı güçlerin demokrasi ve insan hakları getirmek için girdikleri ülkelerde güvenlik açmazı oluşuyor. Bu ülkelerin askerleri girdikleri yerlerde terörist gözüyle baktıkları vatandaşa da çok rahat bir şekilde zulmedebiliyor ve bu devletler yapılanları neo-realist politikalar aracılığı ile aklayabiliyor. Vatandaşın güvenliğini sağlamak ile askerin güvenliğini sağlamak arasında bir çıkmaz oluşuyor. Demokratik güçlerin müdahale etmemesi sorunun çözümüne engelmiş gibi görünebilir tıpkı Suriye iç savaşındaki gibi. Ancak unutulmamalı ki Irak’a yapılan müdahale de güçlü ve gerçek bir demokrasi de getirmedi, onun yerine IŞİD’i ve pek çoklarını doğurdu. Yine de eklemek gerekir ki ABD politikalarından bu kadar büyük bir U dönüşü Trump için bile zor; zira tercih etmek ile yapmak arasında büyük farklılıklar bulunuyor.

Ortadoğu denilince Kürtleri de unutmamamız gerekir tabi ki. Coğrafyanın aktörlerinden birisi de onlar. Kürt güçlerine yönelik olarak Trump’ın hayranlığını belirttiğini biliyoruz.[7] IŞİD ile mücadele de Kürtlerden de yararlanarak Obama döneminden kalan bu politikayı sürdürebilir. Ancak YPG güçleri kendi devletlerini kurmak için bir savaş veriyorlar. Bu da Ortadoğu’da yeni bir harita demek. Elbette Suriye’den de Irak’tan da belirli bölümler ellerinde olacak. Bu da Suriye’nin de Irak’ın da toprak bütünlüğü politikasını zedeleyecek. Eğer Trump, Esad ile çalışacak olursa buna rağmen YPG’yi desteklemesi beklenemez. Eninde sonunda iki taraftan birine sırtını dönmek zorunda kalacaktır.

Ortadoğu ile alakalı önemli konulardan birisi de ABD ile İran arasındaki anlaşma meselesi. Obama döneminde yapılan bu anlaşma Amerikan kamuoyunda çok tartışılmıştı. Yeni başkan Trump ise bu anlaşmaya hiç de sıcak bakmıyor. Trump, seçim çalışmaları yaptığı dönemde Musevi lobisi AIPAC’ta yaptığı konuşmasında “Birinci önceliğim tam bir felaket olan İran anlaşmasını ortadan kaldırmak olacak.”[8] demişti. Trump, anlaşmayı hem Amerika, hem İsrail hem de bütün Ortadoğu açısından bir felaket olarak nitelendiriyor. Tabi ki bu noktada bu anlaşmanın neleri içerdiğine, getirilerine ve götürülerine her iki ülke açısından da bakmak gerekiyor.

Trump’ın iptal etmeyi düşündüğü anlaşma imzalanmadan önce ABD, İran’a uranyum zenginleştirme çalışmalarından dolayı yaptırım uyguluyordu. İran’ın NPT’ye (Nükleer Silahsızlanma Anlaşması) taraf olmasına rağmen uranyum zenginleştirme çalışmaları yapması, ABD ve onun müttefiki olan İsrail tarafından büyük bir tehdit olarak algılanıyor.

İran ile yapılan anlaşma sayesinde BM Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, İran’ın askeri üslerine kontrollü giriş yapabilme hakkına sahip oldu. Yine de İran isterse kurumun giriş hakkına itiraz etme hakkına da sahip. İran’ın bu anlaşma ile kabul ettiği şeylerden bir diğeri ise uranyum zenginleştirmede kullanılan santifrüj sayısını 2/3 oranında azaltmak. Tabi ki İran bu tavizleri ekonomik gücünü arttırmak için kabul etti. Zira bu anlaşma ile ambargo da kalkmış oldu, İran yurtdışındaki pek çok değerine yeniden sahip olma hakkı elde etti ve AB’nin İran’a uyguladığı petrol ambargosu da kalkmış oldu.[9] Ufak bir parantez açmak gerekirse petrol konusu ile ilgili, petrolün fiyatının artması amacıyla petrol arzını kısmayı düşünen OPEC ülkeleri arasında bu düşünceye en uzak olan iki ülkeden biri İran’dı. Ambargodan yeni kurtulmuş olmasının bu noktada etkili olmuş olabileceğini düşünüyorum. Zira İran’a uygulanan yaptırımların sonucunda İran’ın petrol ihracatı %50 düşüş yaşamıştı. Petrolün getirisinden en büyük payı alacağı dönemlerde yüksek miktarda satış yapamayacak olması İran’ı etkileyecek bir durum fakat petrolün fiyatının yükselmesi için buna katlanacak gibi görünüyor, zira OPEC ülkeleri üretimi kısmayı kabul etti. Ayrıca Obama, bu anlaşma kongre engeline takılır mı sorusu tartışıldığı sıralarda İran’ın nükleer malzemelerinin %98’ini yok edeceğini bu yüzden de bu anlaşmanın engellenmesinin sorumsuzluk olacağını söylemişti.[10] Ancak İran’ın böyle bir şey yapacağı kulağa pek de inandırıcı gelmiyor.

Anlaşmayı bu şekilde ele aldıktan sonra Trump’a geri dönecek olduğumuzda, kendisinin hem Amerikan halkına hem de İsrail’e şirin görünmek adına İsrail’in kınadığı anlaşmayı kaldırma hamlesini yaparak hem İsrail’in hem de dünyanın nükleer güvenliğini ne kadar önemsediği mesajını verebileceğini pek ala düşünebilir. Zira İsrail’de Trump’a karşı ön yargılı bir bakış var. AIPAC’ta verdiği mesajlardan da “İsrail’in en büyük, en iyi dostu benim” temalı çıkışlarından da İsrail ile iyi geçinmeyi amaçladığını görebiliyoruz. Amerika’da Yahudi lobisinin ne kadar önemli olduğunu da göz önünde bulunduracak olursak, Trump’ın güvenlik temalı çıkışlarını da beraberinde düşünerek anlaşmanın iptalini olası görebiliriz. Böyle bir durumda çoğunluğu Cumhuriyetçilerden oluşan kongre de iptali destekleyecektir, zira onlar Obama’nın bu anlaşmayı yapmasına karşıydılar. 

Yazının başında size reklam stratejisinden ve medyanın taraf tuttuğundan bahsetmiştim. Yazıyı yine aynı noktada toparlamak istiyorum. Özgür basın dediğimiz kavramın hiçbir zaman var olmadığına inanıyorum; çünkü basın yayın araçları her zaman en büyük propaganda araçları[11] olma özelliği taşımıştır. Ayrıca kapitalist düzende medya patronları ya medya dışında da yatırımlara sahiptir ya hükümetle işbirliği yapar ya da reklam aldığı kuruluşlara reklam dışında yardımcı olacak yayınlarda bulunur. Para ile iş tutan bir yapıdan özgürlük beklenemez aslında. Günümüzde neo-liberalizme anlamını veren DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü), Dünya Bankası, IMF, küresel bankalar, kredi derecelendirme kuruluşları gibi pek çok ekonomik grubun devletlerin üzerindeki büyük yaptırım gücünü yok sayamayız. Bu bağlamda medyanın Trump’ın deli olduğuna yönelik yarattığı algıya katılmıyorum. Trump kendi deyimi ile siyasette “political correct” dediğimiz “siyaseten doğru” olan açıklamalar yapmamayı tercih ediyor.

Şimdi burada “siyaseten doğru” ve “demokrasi” kavramları arasında bir ilişki kurmak istiyorum. Demokrasi denilen kavram ortaya çıkışından itibaren eleştirilmiştir. Çünkü herkesin yönetim kabiliyetine sahip olmadığı düşünülmüştür. Burada siyaset felsefesinin temellerini atan Antik Yunan dönemine bir atıfta bulunmamız ve Platon’u hatırlamamız gerekebilir. Platon, bir demokrasi karşıtıdır. Ona göre var olması gereken devlet modeli, iki önemli ütopyasından ilki olan “Devlet” adlı kitabında anlattığı “ideal devlet” modelidir. Ancak yaşlandığı zaman Platon, böyle bir devletin var olabileceğine dair umudunu yitirmeye başlar ve “Yasalar” adlı ikinci kitabını yazar. Bu kitapta görüntü de pek çok unsur demokratiktir. Günümüz parlamenter sistemlerinin, hukuk sistemlerinin ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin temelleri atılır. Lakin Platon araya tabir-i caizse bir şey sıkıştırır. O şey “Gece Konseyi” dir. Gece Konseyi aslında bütün gerçek kararların alındığı alandır. Ayrıca halk normalde diğer meclise gelme hakkına sahip olmasına rağmen meclisin toplandığı saatler halkın çalıştığı, işinin olduğu, gelemeyeceği zamanlara göre ayarlanır.[12] Yani aslında ortada bir siyaseten doğru vardır. Halkın istekleri yapılıyormuş gibi gösterilir, halk ikna edilmeye çalışılır ama gerçek anlamda halkın düşüncelerine realist siyaset olgusunda pek değer verildiği söylenemez. İç politikadaki demokrasi söylemi ile dış politikadaki realist akım aslında birbiri ile çelişir. Zira konu güvenlik olduğunda devreye realizm girer ve ne demokrasi tanır, ne de insan hakları. Bir bakmışsınız demokrasi ve insan hakları sadece yapılmak istenilen şeyi meşrulaştırmak amaçlı bir zemin olarak kullanılmış, siyaseten doğruyu yaratmış. Aslında Donald Trump’ın, Hillary Clinton’a tercih edilmesi artık insanların siyaseten doğru görünen söylemlere inancını kaybetmesinden kaynaklanıyor. Bütün devletler aslında bir şekilde otoriter bir yönetim izliyor. Kimisi bunu batılı devletler gibi demokratım diye kalıbına uydurarak yapıyor. Kimisi ise Kuzey Kore gibi “Ben bunu böyle yapıyorum” ya da “Yapacağım” diye ilan ederek, meydan okuyarak yapıyor. Ama netice de hepsi yapmak istedikleri şeyi bir şekilde yapıyorlar. Donald Trump, halkın bu duruma olan tepkisini ve tüm dünyada ortaya çıkmaya başlayan otoriterleşme eğilimini iyi bir şekilde analiz etti ve halktan birisi gibi siyaseten doğruyu hesaplamadan konuşmalar yaptığını iddia etti. Çoğunlukta olan ancak sesini çıkarmaya korkan, sindirilmiş grubu temsil ederek gitti sandığa. Bu şekilde klasik siyasetin söylemlerinden birini yıkarak büyük bir başarı elde etti. Ama sadece seçimden önce Hillary Clinton’ın e-mail skandallarının peşini başkan olduğunda bırakmayacağını, onu hapse attıracağını söylemesine rağmen, başkanlığı kazandıktan sonra e-mail skandalı ile ilgili soruşturma emri vermeyeceğini açıklamasına[13] baksak bile bazı şeylerin hiç değişmeyeceğini, popülist açıklamaların seçim zamanı halkın desteğini kazanmak için daima kullanılacağını ve siyaseten doğru kavramının asla varlığını yitirmeyeceğini görebiliriz. Yani bunu Trump’ta yaptı ve çok kurnazca yaptı. Hillary örneğinden yola çıkarak Trump’ın her vaadini gerçekleştirmeyeceğini, medyanın ileri sürdüğü gibi Trump’ın başkanlığının “10 Küresel Risk’[14] arasında bulunmayacağını savunuyorum. Trump’ı da diğer liderleri okuduğumuz gibi siyaset ve uluslararası ilişkiler parametrelerine bağlı olarak okumak lazım önyargılarla değerlendirmek yerine diye düşünüyorum.

Dipnotlar

[1] Hillary Clinton’ın seçim sloganı. ”Onunlayım”’ diye çevrilebilir.

[2] Bkz. http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37891917

[3] Bkz. https://tr.sputniknews.com/abd/201510261018585515-abd-donald-trump-saddam-kaddafi-isid/

[4] Bkz. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160311_cumhuriyetciler_islam

[5] Bkz. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/02/160210_donald_trump_10_gch

[6] Bkz. http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37895002

[7] Bkz. http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37891917

[8] Bkz. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160321_trump_iran

[9] Bkz. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150714_bes_soruda_iran_nukleer

[10] Bkz. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150714_iran_anlasma

[11]Bkz. http://www.tesadernegi.com/single-post/2016/12/04/PROPAGANDA

[12] Mehmet Ali Ağaoğulları, Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler, İletişim Yayınları, s.116-125

[13] Bkz. https://tr.sputniknews.com/abd/201611221025933756-trump-clinton-emailleri- pesini-birakacak/

[14] http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160317_donald_trump_kuresel_risk

Kaynakça

http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37891917

http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37895002

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160321_trump_iran

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160311_cumhuriyetciler_islam

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150714_bes_soruda_iran_nukleer

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150714_iran_anlasma

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160317_donald_trump_kuresel_risk

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/02/160210_donald_trump_10_gch

https://tr.sputniknews.com/abd/201510261018585515-abd-donald-trump-saddam-kaddafi-isid/

https://tr.sputniknews.com/abd/201611221025933756-trump-clinton-emailleri-pesini-birakacak/

Yazar Hakkında

Hatice Büşra TÜRK

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir