Ana Sayfa / Makale Çevirileri / Trump Demokrasimiz İçin Bir Tehdit Değil Histeridir

Trump Demokrasimiz İçin Bir Tehdit Değil Histeridir

Donald Trump’ın seçilmesinden beri, Birleşik Devletler despot lider korkusu(tyrannophia) ile sarmalanmış durumda. Demokrasiye karşı kurulan komplolar her yerde; gerçekler kuşatma altında; totalitaryanizm geri dönüyor; “direniş” vatandaşların son sığınağı.
Despot lider korkusunun, oldukça önemli bir siyasal konu olarak özgür iradelerimize ve kurumlarımıza bir tehdit oluşturduğu inancı, Birleşik Devletler’de her zaman güçlü bir kuvvet olagelmiştir. Bununla birlikte, tarihin gösterdiği gibi temel sosyal ve ekonomik problemleri dikkatimizden kaçırma yönündeki eğilim sıklıkla tehlikenin gerçek kaynağını oluşturmuştur. Demokrasinin kuşatma altında olduğuna inanmak, Trump’ı iktidara getirenin demokrasi olduğunu – ve yalnızca daha fazla ekonomik adalet ve dayanışmanın onun gibi popülistleri dışarıda tutabileceğini kabul etmekten daha kolaydır.

Trump’ın seçilmesine gösterilen korku dolu ilk tepkiler anlaşılabilirdi. Güncel politika içerisindeki yeni bir figürdü. Vatandaşlarına karşı savunulamaz hakaretleri ve zayıflar için öngördüğü saldırgan planları bir şoktu. Siyasal normları sıklıkla ihlal etmesi demokrasi için eli kulağında bir tehdit olarak görüldü. Bunlar gerçekten zararlı olmak için oldukça karmaşık görülebilirlerdi ama tehlike apaçık ortadaydı.
Trump’ın Başkanlığında geçen altı aydan biraz fazla zamana rağmen, şimdi Birleşik Devletler’deki olağan politikaya yönelik en korkunç tehditlerin boş ya da kolaylıkla durdurulabilir olduğu açıkça görülüyor. Trump yönetiminin seyahat yasağının ilk versiyonuyla başlayacak olursak, Başkan’ın en acayip politikaları, yürütme aracılığıyla herhangi bir Cumhuriyetçi Başkan’ın uygulamaya sokacağı hale getirilerek başarılı şekilde engellendi. Kuzey Kore’ye yaptığı düşüncesiz uyarıların gösterdiği gibi, başkomutanın dünyaya saçtığı tehditler başka bir konu olabilir. Ama burada Trump’ın anayasal olmayan yollardan gücü ele geçirmeyi arzuladığına dair bir kanıt bulunmadığı gibi bunu başarabileceğini düşünmek için bir neden de yoktur.
Seçimlerde Rus müdahalesinin olduğuna dair kesin kanıt var ve Demokratik Ulusal Komite’nin hacklenmesi ciddi bir durum. Ne var ki bu durum Amerikan demokrasisi üzerinde iç düşmanlar tarafından uzun zamandır çalışmalar yapıldığı anlamına geliyor. Bu çalışmaların arka planında Moskova’nın yalan haberlerle propogandasını yürüttüğü otoriterlik ve küresellik yer alıyor. Rusya’nın Başkanı Vladimir Putin’in liberal bir darbeye teşebbüs ettiği doğruysa bile kendisi bu amaca ulaşmaktan hala oldukça uzaktadır. Tek başına paranoya, cumhuriyetin yaklaşmakta olan bir tehlike içinde olduğu korkusunun baskın düşünce olmasının nedenini açıklar.
Gökyüzü yere inmiyor ya da ışıklar kırmızıya dönmüyor ama Amerikalılar demokrasi ve totalitaryanizm arasındaki “yeni Soğuk Savaş” olarak politikaya bakmanın kendilerine zarar veren oldukça yüklü düşünce yolunu yine de sahipleniyorlar. Hannah Arendt ve George Orwell’in yapıtları en çok satanlar arasında yükselmekteler. Her haber hikâyesi korku ve titreme üretiyor.
Tarih, bu tiranofobik odaklanmanın felaketlere yalan haberlere, totalitarizme ve bu tiranofobik(despot lider korkusu) odaklanmanın beceriksiz, deli fişek bir başkanın bir belirtisi olduğu popülist sağın yükselişine nasıl yardımcı olduğuna dair ciddi şüpheler uyandırıyor. Hukukun egemenliği, temel haklar gibi liberal köktencilik üzerine aşırı odaklanma kendi kendini yenilgiye uğratabilir. Despot lider korkusu, sosyal adalete daha büyük önem verecek ciddi çabaları erteleyerek, asıl hastalığın iltihaplanmasına izin veriyorken, uyarı işaretlerine bir idam cezası gibi davranır.
Eğer 20. Yüzyıldan alınacak bir ders varsa, o da varsayılan totaliter tehlikeye karşı liberal değerlerin savunulmasına aşırı odaklanılmasının sıklıkla liberalizmin çözmeye çalıştığı uluslararası ve sosyal anlaşmazlıkları arttırıyor olduğudur. Politikaya bu yaklaşım popülist sağ politikaları ateşleyen ekonomik eşitsizlikler ve statü kızgınlıkları başta olmak üzere derin köklü kuvvetlerden dikkati dağıtıyorken liberal gruplar ve rakipleri arasındaki derin boşluğun genişlemesi tehdidini taşır.
1950’lerin başında Birleşik Devletler’deki anti-komünist politikalar, bugün anti-Trumpizminkilerle birçok noktada ortak olan varsayımlara dayanıyordu. Kışkırtıcı yalanları Rusya ile müttefik olanlar dışında satarak Amerikan yıkımının liberal demokrasi için ciddi bir risk olduğu iddia edildi. Daha adil ve eşit bir toplum yaratmak gibi diğer amaçlar ülkenin askeri tutumunda ikincil bir yerde kaldı.
Anti-despot afişini destekleyenlerin çoğu Amerikan refah devletini yaratma ihtiyacına olan samimi inançlarından dolayı bunu yapan çok önemli bir merkezin liberalleriydi. Oysa, özgürlüğe karşı abartılmış tehditlere odaklanmak ve düşmanı komünist olarak lekelemek ilerlemeci amaçları zayıflattı. Örneğin, 1950’deki Ulusal Güvenlik Raporu (NSC68), Soğuk Savaş’ın, refahın da dahil olduğu “temel arzu edilen programların tecili” aracılığıyla askeriye dışı harcamaların azaltılmasını haklılaştırdığını savundu. Henüz Yeni Düzen(New Deal) yürürlükten kaldırılmamışken, Yeni Düzen’i genişletme çabaları-Harry Truman’ın görevindeki ilk yıllarında halen gerçek bir ihtimal olarak görülen- demokrasi pahasına devlet gücünü arttıran pembe despotluk olarak açıkça suçlandı. Kayıplar ulusal sağlık hizmeti programı oluşturma teşebbüslerini de içeriyordu.
Bir de, liberal köktenciliğe verilen kesin öncelik dünyanın geri kalanının ciddi yanlış anlamalarına sebebiyet verdi. Yabancılar çoğunlukla beyin yıkama, manipülasyon ve kitlesel mantıksızlığa-sadece bugün bizim Amerika’da korktuğumuz şeyler- tabi olarak görülüyorken, kapitalizm (demokrasi olmasa da) her ne pahasına olursa olsun savunulmak zorundaydı. Bu varsayımlar korkunç hatalara ve Amerika’nın askeri müdahalelerinde milyonlarca can kaybına yol açıyorken, Soğuk Savaş’ın sonu yalnızca despot lider fobik dünya görüşünü hem de daha saf bir form-şimdi liberal demokrasi ve hatta daha özgür piyasaları içeren- içerisinde kuvvetlendirdi.
Sovyet bloğu rejimlerinin kolaylıkla yıkılması komünizmin manipülasyon ve baskıdan başka bir temeli olmadığını kanıtlamış oldu. Mademki despotlar devriliyordu; eşitlik önemsizdi ve piyasalar büyülerini ortaya koyabilmeleri için bırakılabilirdi. Doğu bloğundaki komünizm kesinlikle ölmek üzereydi ama piyasa köktenciliğinin onun yerini almasını arzu eden liberallerin öğrenecek dersleri vardı, öğretecek değil.
Sert uyanış uzun zamandır oluş halinde ama şimdi bile tam olarak gerçekleşmiş değil. Piyasa dostu politikaların iyi işleyen bir demokrasiye temel teşkil eden sosyal hareketlilik ve ekonomik fırsatı yıkmaya yardımcı olduğu açık hale gelmiş olmasına rağmen bile, 2008 mali krizi siyasal yerleşiklerin rahatını bozmakta başarılı olmadı.
2016 seçimlerinin şoku eşi görülmemiş bir ruh arayışına sebep oluyorken, despot lider korkusu birçoklarını seçimin gerçek uyarılarına karşı kör ediyor: Gizlenmiş bir despot değil, işlevsiz bir ekonomi, eğer yakın zamandaki seçim tercihleri açıklanacaksa-ve oy verme modelleri gelecekte değiştirilecekse- dikkat edilmesi gereken şeydir. Her iki partide de yeni yön ihtiyacının çok az bir kabulü söz konusu. New York Senatörü Chuck Schumer yakın zamanda Demokratların yalnızca mesajlarını karşıya iletmekte başarısız olduğunu ifade etti. Birçok Cumhuriyetçi partinin serbest piyasa ve sosyal muhafazakârlığın önceki durumunu tekrar gündeme getirerek Trump’a yönelik sapmayı düzeltebileceğine inanıyor. Öyle görünüyor ki, her iki taraf da onun önceki uzlaşısından ayrılmaya hazır.
Zulüm tehdidi yeterince gerçek olabilir. Ama demokrasi sürekli olarak uçurumun kenarındaymış gibi hareket edenlerin yalnızca daha tam bir adalete değil bir de gerçek güvenliğe ulaştıran yolu kaçırmaları muhtemeldir.

Kaynak: https://www.nytimes.com/2017/08/11/opinion/sunday/trump-hysteria-democracy-tyranny.html?mcubz=0

Çevirmen Hakkında

Feyza Nur Atabay

Marmara Üniversitesi 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölümü Mezunu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir