Ana Sayfa / Çeviriler / Makale Çevirileri / Tiranlık ve Popülizm Üzerine
tesa çeviri birimi

Tiranlık ve Popülizm Üzerine

ABD Eski Dışişleri Bakanı ve ‘‘Faşizm: Bir Uyarı’’ kitabının yazarı Madeleine Albright ile bir röportaj ve kitaptan bir alıntı…

Albright 1997-2001 arası ABD’nin ilk kadın Dışişleri Bakanı olarak görevini üstlendi. Prag’ta doğan genç ‘‘Marie Jana’’, II. Dünya Savaşı’nda Naziler’den kaçmak için Britanya’ya gönderildi. Savaştan hemen sonra Çekoslovakya’ya döndü fakat bu kez de komünistlerden kaçmak için ailesiyle ABD’ye gitti.

Bir Katolik olarak yetiştirilmiş Albright, derin bir aile geçmişi araştırması sonrası aslen Yahudi olduğunu ve çoğu akrabasının toplama kamplarında öldürüldüğünü öğrendiğinde 59 yaşındaydı.

20. yüzyıl siyasetiyle paralel ilerleyen kişisel öyküsü, günümüzdeki illiberal trendleri anlamak ve araştırmak için onu eşsiz bir insan yapıyor. Son çıkardığı ‘‘Faşizm: Bir Uyarı’’ kitabı ışığında Albright’a beş soru sorduk. Cevapları sonrasında kitaptan bir alıntı koyduk.

Faşizm nedir?

Madeleine Albright: Faşizm üzerine anlaşılmış bir tanım yok. Kitabımda faşizm, sağ-sol veya merkez ideoloji değildir; onun yerine bir kişinin ya da milleti temsil ettiğini söyleyen bir partinin gücü eline alması ve konsolide etmesi olarak tanımlanan bir yaklaşım.

Etiketlerine layık olmak için aktörler, şiddeti amaçlarına ulaşmayı sağlayacak bir araç olarak kullanmakta istekli olmalı. Bir faşist hükümet demokratik yollarla gücü elde etse bile faşizm son derece anti-demokratiktir.

tesa çeviri birimi

Bu 20. yüzyıl kavramı günümüzün illiberal siyasetine uygulanabilir mi? Siyasi krizimiz belki neler olup bittiğini açıklayan bir kavrama sahip olmadığımızdan mı derinleşti? Ya da ‘‘faşizm’’ hala geçerli mi?

M.A: Kuzey Kore hariç hiçbir hükümeti faşistlikle suçlamıyorum. Buna karşın Hitler ve Mussolini’nin doğuşuna sebep olan koşullarla günümüzün koşulları arasında benzerlikler görüyorum. Buna ekonomik zorluklar, ana akım siyasi partilere olan güvenin azalması, kamusal söylemin aşınması, azınlık gruplarının karalanması ve baskıcı liderlerin özgür düşünceyi bastırmak, mantığı ve doğruyu değiştirmek için çaba sarf etmesi dahil.

Bu gelişmeleri gözlemlemek ve faşizmin geri dönüşünden bahsetmek alarm verici olabilir belki ama kitabımın başlığı olan ‘‘Bir Uyarı’’ gerçek anlamıyla var. Neslimden milyonlarca insan yoK. Çünkü eski zamanlarda benzer gelişmeler önemsenmemişti.

Tiranlığa tanıklık eden bir çocuk ve otoriter liderlerle temas kuran bir diplomat olarak birisi faşizmle nasıl başa çıkabilir? Sadece siyasetçilerle değil, aynı zamanda onların takipçileriyle de…

M.A: Duygusal görünme riskine karşın yalanlara karşı en doğru cevap doğruluktur ve nefrete karşı en iyi cevap ise güçlü bir sevgi duygusuna sahip olmaktır. Kadife Devrimi sırasında Václav Havel, her ne kadar komünist yetkilileri ‘‘Biz sizin gibi değiliz.’’ diye protesto eden demokratlar olsa da, aynı yetkililere demokratlardan korkmamaları gerektiğini söylemişti.

Eğer kurumlara ve bizi tiranlıktan koruyan demokratik değerlere karşı inancımızı terkedersek kayboluruz. Tarih onurlu erkek ve kadınların sessiz cesaretlerini önemsizleştirmeye çalışan ve onlara saldıran zorbalarla doludur. Bu noktada endişelenmek için çok sebep görüyorum, umutsuz olmak için ise hiçbir şey.

Liberaller ve demokratlar çok mu pasif? Siyasetin demokratik değerleri daha çok savunan güçlü bir maskülen cevaba mı ihtiyacı var? Yoksa birisi, diğerinin zorbalığının seviyesine boyun eğerek ruhunu mu kaybediyor?

M.A: Hem sağ hem solun alaycılığını bir kenara bırakmamız lazım. Sosyal güven olmadığında, medyanın sürekli yalan söylediği, mahkemelerin yolsuzluğa giriştiği, demokrasinin boş bir iş, kurumların şeytana köle olduğu ve sadece ‘‘güçlü’’ bir adamın ‘‘ötekileri’’ (Müslüman, Yahudi, siyahi, elit, taşralı, beyaz olsun olmasın…) bize karşı koruyacağı algısı gelişirse faşizm o zaman ortaya çıkar. Kurumlarımız dalgalansa bile onlar, 4000 yıllık bir medeniyetin ortaya çıkardığı en iyi şeylerdir ve daha kötü bir şeye kapı açmadan bir kenara bırakılmaz.

Zorba siyasete en doğru cevap zorbalığın daha fazlası değildir: Demokrasileri daha işlenebilir hale getirmeye çalışan farklı ideolojilere sahip insanları bir araya getirmektir. Şunu unutmamalıyız ki, değer verdiğimiz liderler – Lincoln, King, Gandi ve Mandela – bize karşı en iyi şekilde konuşanlardı.

Çoğu insan demokrasi karşıtı tehditlerin güçlü kurumlar için bir çağrı olduğunu savunuyor. Hükümette çalıştınız ve kurumlar hakkında da konuştunuz. Ama insan kalbinin zaaflarına ve zor zamanlardaki sıradan insanların sorumluluklarına ilgili görünüyorsunuz. Sebebi nedir?

M.A: Savaş sonrası kurumları şekillendiren tecrübeler o kadar çabuk unutuldu ki çoğu insanın neden bu kurumların oluşturulduğuna dair bir fikri bile yok. Yalnızca bu gerçek alarm verici olmamalı. Geçmişe sabitlenerek geleceği inşa edemeyiz. 70 yıllık kurumlar yenilenmeli ve arada onlara yeni şeyler öğretilmeli.

Fakat her dönemdeki kurumlar, kuşkusuz o dönemin özelliklerini yansıtır. Sivil sorumluluğun, uluslararası arkadaşlıkların, hukuka saygının ve birileri gözetmenin aciliyetinin farkına varmak için başka bir II. Dünya Savaşı travması geçirmeye ihtiyacımız olmadığı için duacıyım. Eğer ortak insanlık değerlerimizi kaybedersek ve insanlar intikam için diğerlerinin haklarını çiğnemek amacıyla kendini kurban rolünde görürse; o zaman kurumlar, çok iyi inşa edilse bile, bize yardım edemez. Tarihten çıkardığımız ders; bilgili ve kararlıların sistemi tuğlalarla yapıcı bir şekilde inşa etmesi, buna karşın korkakların ve bencillerin sistemi alelacele samanlarla inşa etmesi.

Kitaptan Bir Alıntı

tesa çeviri birimi

‘‘Mussolini gücü elde etmenin, bir tavuğu yolmak gibi bilgece bir yoldan olması gerektiğini gözlemledi – teker teker yolmak. Taktikleri, ‘yeni olmayan’ yüzyılımızda yaşıyor. Her sabaha uyandığımızda dünya genelinde faşizmin erken belirtilerini görüyoruz: ana akım siyasetçilerin itibarlarının sarsılması, birleştirmekten ziyade ayrıştırmaya odaklı liderlerin yükselişi, her bedelde siyasi zafer elde etme amacı ve ‘büyüklüğün’ ne anlama geldiğini çarpık bir şekilde anlamış görünen insanların ‘milli bilinç’ aşılaması. Genellikle bizi alarma geçirmesi gereken işaretler rahatsız edicidir: reform için değiştirilmiş anayasa, ‘güvenlik’ gerekçelendirilmesiyle özgür basına yapılan saldırılar, ‘ötekilerin’ ahlaki savunma maskesiyle şeytanlaştırılması ya da demokratik sistemin altını oymak. Böylece her uygulama silinir ama sadece etiket kalır.

Faşizmin ve kendisine yol açan eğilimlerin taklide tabi olduğunu deneyimlerden biliyoruz. Bugün dünyaya baktığımızda, 15 yıl önce denemelerini Venezuela ve Rusya’da gösteren baskıcı taktikleri kullanan acemi liderleri görüyoruz. Anti-demokratik uygulamalar, her biri ABD’nin müttefiki olan Macaristan, Polonya ve Filipinler’de yükselişte. Bazıları şiddetli, bazıları ise şiddete başvurmadan radikal milliyetçi akımları şöhret kazanıyor. Çünkü medyanın dikkatini çekiyor, parlamento baskınları yapılıyor ve kamusal tartışmaların sınırlarını nefret ve öfkeye itiyor. Geçen yüzyılda faşizmin parçalandığı kaya olan ABD de düşüşe geçebilirdi.

Çok az lider, faşizmin ruhunu tamamen benimsedi. Mussolini ve Hitler’e benzeyen birisi olmadı. Ama bu rahatlığın bir dayanağı yok. Faşizm yünündeki her adım bireylere ve toplumlara zarar verir; her adım gittikçe hızlanır. Mevcut durumu korumak için despotların gerçek niyetlerini gizlediklerini ve güzel başlayan iktidarlarının zamanla otoriterleştiğinin farkında olmamız gerekir. Aynı zamanda anti-demokratik kararların bazı zamanlarda kendi çıkarlarını tatmin ettiği için bazı insanlar tarafından desteklenebileceğini kabullenmeliyiz.

Bugün alınan kararların gelecek hakkındaki beklentilere dayanabileceğini hatırlamak önemlidir. Eğer bir ülke ABD tarafından yalnız bırakıldığını hissederse ya da liderliği hakkında kararsızsa, o ülke kendi başına kaba kuvvete dayanma ihtiyacı hissedebilir. En azından ülke başka bir çözüm görmeyebilir ve ABD’yi dışarda bırakan, diğer ülkelerle bağlarını güçlendirmeyi sağlayan dış politika araçlarına yatırım yapabilir. Aynı zamanda sert sözlerin ve tehditlerin tansiyonları bir anda yükseltebileceği, bazılarını paniğe sevketmesi ve herkesi savaşın eşiğine getirmesi ihtimali var. Orta Doğu ve Kore Yarımadası’ndan başlayıp günümüze kadar süren sorun yaratan noktalar var. Soğuk Savaş sırasında ABD Başkanı’nın yabancı liderlerle direkt konuşup yanlış anlamaları düzeltmesi için acil arama hatları kurmuştuk. Bugün bu seçeneğe ne kadar güvenebiliriz, ondan emin değilim.

Son ve daha ciddi olarak, ABD’nin uluslararası arenadan çekildiği ve diğer devletlerin uzun ve sürdürülebilir amaçlar olmaksızın kendi çıkarlarını gözettiği 1920 ve 1930’ların iklimine dönüşten çok korkuyorum. İtalyan yazar ve Holokost’tan sağ kurtulan Primo Levi, her çağın kendi faşizmi olduğunu savunurken, aynı zamanda kritik noktaya ‘sadece polis tehditleriyle değil ama bilgiyi inkar etmek ve değiştirmek, adalet sistemini bozmak, eğitim sistemini yapboz hale getirmek ve düzenin sağlandığı yerlerin bilgisini gizlice yaymak’ yoluyla ulaşılabileceğini ekliyor. Eğer haklıysa (ki bence haklı), bugün bizi kaygılandıran siyasi ve sosyal gelişmelerden dolayı endişelenmek için sebeplerimiz var – teknolojik devrimin karanlık arkaplanı, gücün aşınan etkileri, Amerikan Başkanı’nın gerçeğe karşı gösterdiği saygısızlığı ve ettiği hakaretlerinin herkes tarafından kabulü, İslam ve Yahudi karşıtlığı’nın kamusal söylemlerde sınır olması. Daha o sınırlara gelmedik ama bu gelişmeler, faşizmin kabul gördüğü ve bireysel trajedilerin milyonlara dönüştüğü zamanlara geri dönüşün işaret sinyallerine benziyor.’’

Kaynak: https://www.economist.com/open-future/2018/07/30/on-tyranny-populism-and-how-best-to-respond-today

Çevirmen Hakkında

Sinan Karaoğlu / TESA İngilizce Çevirmeni

Sabancı Üniversitesi

Siyaset Bilimi & Uluslararası Çalışmalar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir