platform
beyazperde.com' dan alınmıştır.

The Platform Filmi Analizi

Künye

Filmin Adı: The Platform

Tür: Bilimkurgu

Yönetmen: Galder Gaztelu-Urrutia

Yapım Yılı: 2019

Ülke: İspanya

Oyuncular: Ivan Massagué, Zorion Eguileor, Antonia San Juan, Emilio Buale

 

Giriş

İspanyol yönetmen Galder Gaztelu-Urrutia’nın orijinal adı El Hoyo olan 2019 yapımı yeni filmi The Platform geçtiğimiz günlerde Netflix’te seyircilerle buluşmuştu. İlk sahnesinden son sahnesine kadar sembolizmin en başarılı örnekleriyle bezeli olan film, barındırdığı metaforlar ve sonunda bıraktığı gizem ile sinema seyircisini adeta büyülemişti. Yeni koronavirüsü salgınına bağlı karantina ve sosyal izolasyon hususlarının küresel siyaseti ve toplumsal gündemi hayli fazla meşgul ettiği ve ‘gönüllü karantina’ söyleminin eleştiri konusu olduğu şu günlerde temelde gönüllü karantinaya bağlı olarak şekillenen film, son derece derin anlamlara sahip felsefi, sosyolojik ve psikolojik mesajlar vererek neo-liberal dünya düzenini, sosyal adaleti ve kapitalist yaşam tarzını sorgulamaya açmaktadır.

Bu yazıda ise, temel sınıf teorileri ve disiplin toplumu ile disipline edici iktidar düşüncesinden yola çıkılarak neo-liberal politik ekonominin küresel dünya düzenini toplumsal tabakalar ve sınıflar bağlamında nasıl şekillendirdiği analiz edilecektir.

Filmin Konusu

Film, her katta birbirini daha önce hiç görmemiş 2 mahkûmun kaldığı dikey olarak inşa edilmiş bir ‘hapishanede’ geçmekte. Bu yapının ortasındaki boşluğa yerleştirilen ‘platform’, her gün çok çeşitli yemekle doldurulup en üst kattan en alt kata doğru indiriliyor. Her katta kısa bir süreliğine duran platformdaki yemekler alt katlara doğru inerken ‘mahkûmlar’ tarafından adeta talan ediliyor. Delik’in ortasında yer alan platform, sıfır noktasından yani en üst kattan aşağıya doğru indiği için üsttekiler gerçek bir ziyafet çekiyor. Tüm güzel yemeklerin tadını üst kattakiler çıkarırken orta kattakiler ancak üsttekilerin artıklarını yiyor. En alt katta kalanlar ise yemeklerle dolu olan platform çoğunlukla onlara boş vaziyette ulaştığı için adeta açlıktan ölmeye mahkûm ediliyor. 300 küsur katlı olan bu yapıda herkese yetecek kadar çok yemeğin her gün mahkûmlara iletilmesinin aksine, üst kattakilerin platforma hunharca saldırmaları ve alttakileri asla düşünmemeleri sebebiyle alt katlarda barınan mahkûmlar zor anlar yaşamaktadır. Seyirci ise tüm bu olup biten hakkaniyetsizliklerle dolu anları sistemin içine yeni düşen birinin gözünden izlemektedir. Bu da seyircinin kendisini yeni mahkûmun yerine koyarak olaylara anlam yüklemesi işini kolaylaştırıyor.

Her ay bir çeşit gazla uyutularak katları değiştirilen mahkûmların her biri üst katlara denk gelebilmek için can atıyor zira üst kattakilerin elde ettikleri sağ kalım açısından daha büyük bir avantaj oluşturmakta. Hapishanede geçirecekleri süre içerisinde mahkûmlara bir eşya seçme hakkı tanınıyor. Filmin başkarakteri olan Goreng (Ivan Massagué), yapıda kalacağı süre içerisinde okumak için Cervantes’in Don Kişot romanını yanına almayı seçiyor. Goreng’in aksine diğer mahkûmlar bıçak, kesici aletler gibi eşyalar alıyor. Film sırasında katlar arasında dolaştırılan seyirci birçok vahşete tanıklık ediyor. Hayatta kalma dürtüsüyle kat arkadaşını yiyenler ya da platform boşluğundan aşağı atarak öldürenler yapının vahşet dolu sistemini gözler önüne seriyor.

Analiz

Filmin analizi açısından en kritik öneme sahip noktaların başında filmin sonundaki yarım bırakılış gelmekte ancak bu sahneye dek olup bitenlerin çeşitli kuramsal sistemler açısından belli başlı değerlendirmelerinin yapılmasına öncelik verilmesi, son sahnede yönetmenin neden bu yarım bırakmayı tercih ettiğinin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Filmin analize tabi tutulacağı bu yazıda temel izlek, teorik açıdan benzer örüntüye sahip sahnelerin bir arada değerlendirilmesi şeklinde olacaktır. Öncelikle sınıf ve sosyal tabakalaşmaya dair kuramsal yaklaşımlar ışığında birtakım analizler yapılacak sonrasında ise disiplin toplumu düşüncesi kapsamında yorumlar yapılacaktır.

1. Sosyal Tabakalaşma ve Sınıf Mefhumları Bağlamındaki Çözümlemeler

Filmde ilk göze çarpan şey neredeyse birebir olarak kapitalist toplum düzeni içinde şekillenen sosyal tabakalaşmanın ve sınıflaşmanın yansıtılmasıdır. “Üç tür insan vardır: aşağıdakiler, yukarıdakiler ve düşenler.” şeklindeki giriş bunun ispatı niteliğindedir. İnsanların kimisi gönüllü olarak bu yapıda kalmak için başvuruda bulunup mülakata alınırken kimisi de (ör. Goreng’in ilk uyandığı kattaki kat arkadaşı Trimagasi rolündeki Zorion Eguileor gibi) seçim yapmak durumunda kalarak bu yapıda kalmayı tercih etmiştir. Kapitalist dünya düzeninin insanları tahakküm altına alan gündelik pratikleri ışığında bu yapı değerlendirilecek olunursa bu yapı adeta bir hapishane, yapıda kalanlar ise birer mahkûmdur.

Filmde hapishanenin her bir katında kalan 2 kişi esasında bir grubu oluşturmaktadır. Filmdeki her katta ya da üst, orta ve alt şeklinde kategorize edilen katlarda barınanlar, 21. yüzyılın toplumsal sınıflarına tekabül ediyor diye bir yorum da yapılabilir. Bu noktada filmde temel olarak insanlar arasında günümüz dünyasında da net bir şekilde görülen tabakalaşmaya özel bir vurgu yapıldığı aşikârdır. Aron’ın sınıf analizinin temel unsurlarını oluşturan sosyolojik yaklaşımlardan nominalist ve realist yaklaşımların her ikisine de bu filmde rastlamak mümkündür.[1] İlkin uzaktan bakıldığında hapishanede barınan mahkûmlar nominalizmin öne sürdüğü şekilde adeta bir yığına işaret etmektedir. Sınıf kavramının sosyal tabakaları kapsayıcı bir unsur olduğu yönündeki realist yaklaşımın izlerine ise, hapishane katlarının alt, orta ve üst şeklinde kategorize edilmesi işaret etmektedir.

Karmaşık toplumsal ilişkiler bağlamında feodal sistemi sınıf analizine tabi tutan Huberman, serflerin üstünde bulundukları topraklarla birlikte satıldıklarını yani üretim ilişkilerine bağlı bir tabiiyet sonucu el değiştirdiklerini söylemektedir.[2] Her ne kadar The Platform’da yansıtılan sosyal hiyerarşi ve tabakalaşmaya göre çok uzak kalsa da feodal sistemin sınıf analizinin filmin analizi noktasında yazıya katkıda bulunabileceği söz konusu olmaktadır. Feodal sistemde serflerin adeta birer mal gibi el değiştirmesi, üstünde bulundukları topraklara bağlıyken yani serfler üstünde yaşadıkları ortamdan bağımsız olarak yer değiştiremezken filmde, her ay bir çeşit gazla uyutularak katları değiştirilen mahkûmların feodal sistemin bu kuralını yapıbozumuna uğrattığı şeklinde bir yorum yapılabilir.

Perelman feodal toplum yapısında toplumsal kategorilerin çok katı bir şekilde ayrıştığından ve her sınıfın alnına yazılan kaderi yaşamak zorunda olduğundan bahsetmektedir. Aynı zamanda hiçbir sınıfın bir diğeri olmadan zenginleşemediğini de ekler.[3] Imoguiri’nin (Antonia San Juan) de belirttiği gibi, temelde bu yapısal sistemde insanlar ancak birlikte hareket edebilirlerse zenginleşeceklerdir. Yani 0’ıncı katta hazırlanmış vaziyette platforma konularak indirilmeye başlanan yemekler, her kattaki mahkûmlar ihtiyaçları oranında alırlarsa en alt katlardaki mahkûmlara da yeterli sayıda ulaşacaktır.

Bu noktada Marx’ın sınıf teorisine film bağlamında atıfta bulunulacak olunursa temelde Marksist sınıf kuramına dair düşünceleri özetleyen sahnelerin pek mevcut olmadığı açık bir şekilde görülecektir. Yine de Goreng’in, Imoguiri’nin ve Baharat’ın (Emilio Buale) platformda sunulan besin maddelerinin diğer katlarda kalan mahkûmlara da ulaşabilmesi için verdikleri mücadele ile 0’ıncı kata iletilmek üzere hazırladıkları mesaj için verdikleri mücadele Marksist sınıf teorisi açısından irdelenebilir. Zira kapitalist tüketim kültürüyle içli dışlı bir şekilde, içinde yaşadığı dünyadaki haksızlıkları, adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri sorgulamaya tenezzül etmeden yaşayıp filmde üst katlardaki mahkûmlarla özdeşleştirilen insanları harekete geçirmeye dönük güdü, tüm katlardaki mahkûmların ortaklaşa çabaları sonucu sınıfsız bir toplum tasavvurunun gerçekleşme ihtimaline atıfta bulunmaktadır.

Marksist kuramda sınıf analizi temel olarak artı-değer sömürüsüne dayanmaktadır. Filmde ne bir üretim ilişkisi ne de üretim ilişkilerinin şekillendirdiği toplumsal sınıflara rastlamak mümkün değildir. Ancak metaforlarla sembolik olarak aktarımın yapıldığı göz önünde bulundurulunca Marksist teorinin temel nosyonlarından olan artı-değer sömürüsü filmde karşımıza, üst katlarda kalan mahkûmların alt katlarda kalanları düşünmeden hareket ederek 0’ıncı kattan platform aracılığıyla gönderilen yemeklerden olabildiğince çok yemeleri noktasında çıkmaktadır. Temelde bu mahkûmlar da herhangi bir üretim ilişkisi ağına bağlı olarak bir artı-değer ortaya çıkarmamıştır ancak neo-liberal politik ekonomiye dair Marksist teoriden yola çıkılarak yapılacak kapsamlı yorumlar, filmde tabakalar arasındaki ilişki dinamiğinin bu sömürüyle bağlantılı olarak şekillendiğini gözler önüne serecektir. Nihayetinde altta kalanlara nazaran üstte kalanların herkese yetecek sayıdaki besin maddelerini artı-değer katarak ihtiyaçları fazlası oranında tüketmeleri, her katın altı ve üstü ile ilişkisinden yola çıkılarak değerlendirilirse artı-değer sömürüsüne referans verilebileceği aşikâr olmaktadır. Bu nokta filmde tam anlamıyla yansıtılamıyor zira katlarda kalan mahkûmlar üretim tarafından yoksun vaziyette salt bir sözleşmeye bağlı olarak katlarda barınmakta ve tüketim yapmaktadırlar.

Günlük hayatın sosyopolitik analizlerine bakıldığı zaman ise sözleşme dâhilinde mevcudiyet kazanmış toplumsal birlikteliklerde her sınıf veya tabakanın belli bir üretim-tüketim dizgesi dâhilinde oluştuğu görülmektedir. Filmde katlarda barınan ve üretim-tüketim dizgesinde tek taraflı olarak salt tüketim noktasında konumlanan mahkûmların, Saint Simon’un toplumsal yaşamdan ayıklanmaları gerektiğinden bahsettiği aylaklara tekabül ettikleri ortaya çıkmaktadır. Bir farkla ki Saint Simon’un bahsettiği aylaklar temelde üretim tekellerini elinde bulunduran ancak üretime herhangi somut bir katkısı bulunmayan toprak ağalarına, feodal beylere karşılık gelmektedir. Cemil Meriç, Saint Simon’un bu düşüncesini ”Siteyi üreticiler yönetmeli. Onların dışında meşru toplum yok. Parazitleri, aylakları uzaklaştırmak gerek, bunlar düpedüz “hırsız” , bereket ihtilalden beri sayıları çok azaldı, yakın bir gelecekte tek aylak kalmayacağını ümit edebiliriz.” şeklinde belirtmiştir.[4]

Filmde alegorik bir biçimde metaforlarla aktarılan kapitalist toplumsal yaşam biçimi, üretim-tüketim dizgesinden yönetime değin devletin gerçekliğinin toplumun gerçek yaşamında yer aldığına ilişkin Marksist düşünceyi olumlar nitelikte karşımıza çıkmaktadır.[5] Yani filmde sembolik olarak izleyiciye sunulan ve temelde sınıfsal ayrışmalar bağlamında şekillenen kapitalist dünya düzenini aktaran sahnelerde çok net bir biçimde gerçeklikle özdeşim kurulabilmesi, Marksist düşüncedeki devletin ve toplumun gerçekliğinin bütünselliği kavrayışını açıklığa kavuşturmaktadır. Kısacası devletin gerçekliği ve yapılanmasıyla sivil toplumun yapısal gerçekliğini özdeş ve birlikte gelişen dinamik oluşumlar olarak gören Marksist düşünce, filmde aktarılmak istenen sosyal sınıflar alegorisini netleştirmektedir.

Frank Parkin’in sınıf analizi çalışmalarında Weber’e atfen kullandığı sosyal kapatma (social closure)[6] esasen bu filmin ana çekirdeğini resmetmektedir. İnsanların dış dünyadan, hatta alt ve üst katlarında kalanlardan soyutlanmaları ve mülksüzleştirilerek salt kendilerine verilen ‘bir eşya seçme hakkı’ bağlamında tek bir şeye sahip olmaları buna işaret eder. Böyle bir ortamda ise mülkün temelini oluşturan paranın işlerlik kazanamadığını açık bir şekilde, katın birinde yanında getirmeyi seçtiği paralarını ortalığa amaçsızca savuran bir adamın olduğu sahnede görmekteyiz. Bu noktada hapishanedeki mahkûmlar mülksüzleştirilme bağlamında dışlayıcı kapatmayı (exclusionary closure)[7] deneyimlemektedir.

Adam Smith’e göre, mülkiyet hakkı sınıf farklılaşmasının temelini oluşturmaktadır.[8] Ancak filmde her katta barınan insanların mülakat aşamasında kabul edilince yanlarında birer eşya getirmeleri hakkının onlara tanındığı görülmektedir. Temelde mahkûmların yapıya girerken yanlarında getirmeye hak kazandıkları eşyalar onların yapıda kalacakları süre dâhilinde mülkiyetlerini oluşturmaktadır. Yine de sahip olunan bu mülkler bağlamında, ayrı ayrı katlarda kategorik olarak barınan mahkûmların bir sınıfsal ya da tabakasal ayrışmaya tabi oldukları söylenemez. Yanında kitap taşıyan Goreng en aşağı katlardan en yukarı katlara dek seyahat etmiştir. Benzer şekilde yanlarında kitap harici kesici, delici vb. aletler olan mahkûmlar da bu yolculuğu yapmaktadır ve burada mülkiyete ya da mülkün niteliğine bağlı bir seyahat ayrıcalığı veya farklılaşması görülmemektedir.

2. Gözetim Toplumu ve Disiplinci İktidar Modeli Bağlamındaki Çözümlemeler

İnsanların en basit gündelik eylemleri geçmişten günümüze dek gözetime maruz kalırken bu gözetim de bir denetleme ve disipline etme işlevi görmüştür.[9] Filmde platformda sunulan yiyecekler katlar arasında ilerlerken bir kattan bir alt kata indiği süreçte eğer mahkûmun elinde platformdan aldığı yiyecek varsa bir uyarı verilmekte ve ortam ısınmaya ya da soğumaya başlamaktadır. Bu da hem en temel ihtiyaç maddelerinin dahi mülkiyete dâhil edilememesini hem de tam anlamıyla gündelik gözetim ilişkisinin mahkûmların içinde bulundukları sistemin yapısını teşkil eden temel unsurlardan birisi olduğu gerçeğini aktarmaktadır. Kapitalist toplumsal düzenin başarılı bir şekilde aktarıldığı bu film, modern gözetim mekanizmasının varlığının kapitalizm ile koşut bir şekilde ortaya çıktığı hakikatini[10] de yansıtmaktadır. Kapitalist tüketim toplumunu ve bu toplumsal yapının diğerlerini önemsemeyen vahşi yapısını gözler önüne seren filmde, bireylerin gönüllü olarak içinde bulundukları bu sistemin hiyerarşisinde en tepede olan görünmez iktidar tarafından gözetlenmeleri çarpıcıdır.

Orwellyen açıdan bakılınca, filmde esas olarak denetleme ve gözetleme mekanizmasını yürüten kurucu işlevin uyarıları doğrultusunda mahkûmların davranışlarının bir noktada kontrol edildiği görülmektedir. Adeta bir Büyük Birader çoğunlukla pasifize bir biçimde yaşamaya bırakıp ölüme terk ederek[11] mahkûmları kendi gerçeklikleriyle, vahşi güdüleriyle baş başa bırakmış durumdadır.

Foucault, Bantham’ın Panoptikon hapishane mimarisinden etkilenerek gözetim toplumunun belkemiğini oluşturan iktidar mekanizmalarını yaptığı arkeolojik kazılarla açığa çıkartmıştır. Foucault’ya göre, Panoptikon hapishane mimarisinin temsilinde vücut bulan iktidar düzenekleri, geliştirdikleri göz tekniği ile bireyleri ve onların bedenlerini kontrol altında tutup disipline etmektedir.[12] Filmde mahkûmların barındığı yapının, Foucault’nun Bantham’ın Panoptikon hapishane mimarisinden esinlenerek oluşturduğu gözlem modeli çözümlemesinin temsili biçimde olduğu görülmektedir. Burada katlar arasında geçiş yaparak mahkûmlar üzerinde bir denetim aracı olarak işlev gören temel unsur, üzerinde besin maddelerini barındıran platformdur. Bu noktada ise gözetlemenin, hayatı idame ettirme noktasında en çok önem arz eden besin maddelerinin taşınması yoluyla gerçekleştirilmesi temsil edilmektedir denilebilir. Bu temsilden anlaşılması gereken nokta ise; toplumsal ilişki ağları içinde hayati bir zorunluluğa işaret eden beslenme ve barınma gibi unsurların temin edilmesinin oluşturduğu emek ve işgücü pratiklerinin, iktidar düzenekleri aracılığıyla insan yaşamının kontrol altına alınmasını öngören biyopolitik denetim mekanizmasına bağlı kılındığıdır.

Modern dönemde iktidar mekanizmalarının insanları yönetebilmek için onlara ve davranışlarına dair bilgi sahibi olma zorunlulukları[13] bilgi-iktidar ilişkisi bağlamında filmde karşılaşılan bir diğer husustur. Burası da, en başta hapishaneye girmeden evvel potansiyel mahkûmlara mülakat yapılması ve Panoptikon iktidar modelinin temel kurucu unsuru olan platformda onlara sunulacak yiyeceklerin belirlenmesi için en sevdikleri yiyeceğin sorulması kısımlarında karşılığını bulmaktadır. Hapishaneye girmeden önce mülakata tabi tutulan potansiyel mahkûmlara sevdikleri yiyeceğin sunulması aynı zamanda kapitalist toplumsal düzenin tüketici davranışları bağlamında oluşturduğu gözetim ve denetleme mekanizmalarının işlerliğini[14] de gözler önüne sermektedir.

Modern dönemdeki iktidar merkezi bir konuma sahip olmayıp düzenekleri aracılığıyla insanların bedenleri ve yaşamları üzerinde bir tahakküm kurmaktadır. Bu iktidar mekanizmalarının baskı ve zorlamadan ziyade gönüllülük esası üzerine[15] inşa edildiği Foucault’nun felsefesinin köşe taşı düşüncelerinden birisidir.[16] Film bazında bu noktalar değerlendirmeye tabi tutulacak olunursa açıkça görülecektir ki Foucault’nun disipline edici gözetleyen, denetleyen ve kontrol eden Panoptik iktidar temsili seyirciye net bir şekilde alt metinler yoluyla aktarılmaktadır. Hapishaneye gönüllü olarak başvuran insanlar arasında yapılan seçimler, insanların mülakat sırasında vermiş oldukları bilgiler doğrultusunda hazırlanan yemekler ve hapishaneye seçilen mahkûmların katlarda yaşam mücadelesi verirken -içinde bulundukları hapishanenin iktidarının salt belli noktalarda uyarılarına maruz kalmalarıyla beraber daha çok- kendi yaşamları üzerinde söz söyleme hakkını ellerinde bulundurmaları buna işaret etmektedir. Bazı insanlar bu hapishaneye bir seçim dolayımında gelmiş olsalar da (Goreng’in ilk uyandığı kattaki kat arkadaşı Trimagasi akıl hastanesiyle burası yani hapishane arasında tercih yapması istendiğinde burayı seçtiğini söylemiştir) burayı seçmeleri görünürde bireysel bir tercih sonucudur.

Foucault’nun modern iktidara ilişkin kavrayışı; bu iktidar türünün disipline edici, gözetleyen ve kontrol eden tahakkümcü yapısına atıfta bulunmanın yanı sıra mikro düzeydeki davranış ve düşünüş biçimleri üzerinden kendini var ettiğini söylemektedir.[17] Goreng’in hapishanede kaldığı süre içerisinde geçirdiği değişimler ışığında Foucault’nun burada bahsi geçen görüşleri değerlendirilecek olunursa iktidarın mikro düzeydeki kendini idame ettirme pratikleri netlik kazanacaktır. İlk başlarda her türlü sağkalım gerekliliklerine rağmen platformda sunulan yemeklerden almayı reddeden, gerektiği durumda kat arkadaşının etini yemeyi reddeden, alt ve üst katlarda kalan mahkûmlar arasındaki verili hiyerarşiyi sorgulayarak üstel tahakkümü reddeden Goreng kendini bir süre sonra, iktidarın ölüme terk etme sarmalından kurtulmak amacıyla yaşama çabası içinde bulmaktadır.

Foucault’nun iktidar ve iktidar düzeneklerinden kast ettiği şeyin salt devletin kendisi olmadığı bilinmektedir. Devlet, ona göre önemli bir kurumdur ancak iktidar ilişkilerinin çözümlenmesi devletin var oluş sınırlarının çok daha ötesinde yer almaktadır.[18] Nitekim neo-liberal dünya düzenine ışık tutan bu söylemler incelendiği zaman Foucault’nun siyasal etik tartışmalarına yeni bir boyut getirerek piyasa etiği kavramına işaret etmekte olduğunu anlayabiliriz. Zira Foucault düşüncesi, her türlü tahakküm ve hükmetme biçimini devletin tekelinden alarak soyut bir düzlemde içten dışa gelişen iktidar mekanizmasına bağlı kılmaktadır. Filmde aktarılan böylesine bir hapishanenin varlığının nasıl mümkün olabileceği, ahlaki sınırlar ve siyasal etik ışığında tartışma konusu olmaktadır. Devlet sınırlarını aşan karmaşık iktidar ilişkilerinin bir ürünü olan neo-liberal dünya düzeni ile bu düzenin özgürlük ve serbesti pratikleri bağlamında oluşturduğu etik ilkeler ışığında bu film değerlendirilirse Foucault’nun aktarmak istedikleri daha net anlaşılacaktır. Bu noktada ise, insanların özgür iradeleriyle böyle bir yerde kalmaya ilişkin seçim yapmaya nasıl güdülenebildikleri ve sağkalım sorunsalı temelinde insanların birbirlerini öldürmeye varan edimleri uygulamak konusunda nasıl özgür bırakılabildikleri gibi sorular, Foucault’nun devleti-aşkın iktidar ilişkilerine atıfta bulunan söylemleri ışığında cevaplanabilmektedir.

İktidarın ona sahip olamayanlar üzerinde bir baskı aracı olmadığını, aksine gönüllülük esasına dayalı olarak iktidara sahip olamayanların bedenleri ve yaşamsal pratikleri bağlamında idame ettirildiği Foucault felsefesini oluşturan temel düşüncelerden birisidir.[19] Trimagasi’nin Goreng ile uyandıkları bir sonraki katta Goreng’i yatağa bağlaması ve bu vaziyette uyanan Goreng ile olan konuşmaları neticesinde Trimagasi’nin sağkalım gayesiyle Goreng’i bağlamış olduğu anlaşılmıştır.[20] Bu da hapishanede insan-dışı koşullarda yaşamsal pratiklerini idame ettirmek zorunda kalan mahkûmların, iktidarın bedenleri ve zihinleri üzerinde uyguladığı görünmez tahakkümü ve yönetimsel edimleri bizzat deneyimledikleri gerçeğini açığa çıkartan bir sahnedir. Goreng’in Trimagasi’nin bu davranışı karşısında; olacaklardan yönetimin ve sistemin değil Trimagasi’nin bizzat kendisinin sorumlu olacağını belirtmesi, bireysel edimlere sirayet eden iktidar tahakkümünü deşifre etmektedir. Bu noktada Trimagasi’nin kendisinin; özelde içinde bulunduğu hapishane yönetiminin sistemini, genel anlamda ise bedeni ve zihni üzerinde tahakküm kuran iktidar sarmalını devam ettirerek özgül olarak Goreng’in bedeni, düşünceleri ve yaşama hakkı üzerinde somutlaşan bir iktidarı inşa ettiği görülmektedir.

Filmin sonuna doğru Foucault düşüncesinin alternatif muhalif pratikler ile direniş pratikleri arasına çizdiği sınır kendini daha çok belli etmektedir. Foucault’ya göre, var olan iktidar düzeneklerine alternatif önerilmesi yine aynı iktidarın çelişkilerini kendi içinde barındıracaktır.[21] Bu nedenden ötürü muhalefet yerine direnişi ön plana çıkartmak gerekmektedir.[22] Bu noktada; direniş ile alternatif muhalif pratikler arasında yaratılan ayrımın, filmin sonunda mesajın 0’ıncı kata gönderilmesinin sonuçsuz bırakılması konusunda bizlere fikir vereceğini düşünebiliriz. Filmde; Goreng ile Imoguiri ve Baharat’ın hapishanedeki sağkalım mücadelesinde sistemi sorgulamak ve yıkıp yeniden inşa etmek yerine alternatif bir sağkalım pratiğini devreye sokmaları[23], sistemin kendisine yönelik sitemlerin değil sistem içinde daha insanca yaşama koşullarının nasıl yaratılabileceğine yönelik bir çabanın yansımasından ibarettir.

Bununla birlikte; direniş ile devrim arasındaki boşluğa işaret eden Foucault düşüncesi, filmin son sahnelerinin ele alınışı açısından son noktayı koyarken aynı zamanda yeni soru işaretlerine de kapı aralamaktadır. Foucault bu konuda, “demektedir. Film bazında bu düşünceler değerlendirilirse de açıkça görülecek olan özgül bazı noktalar mevcuttur. İlkin Goreng ile Imoguiri sonrasında ise Goreng ile Baharat platformda sunulan besin maddelerinin adil dağılımı konusunda mücadele vermişlerdir. Sonrasında da Goreng ile Baharat, hapishane koşullarında sağkalımı her mahkûm açısından eşitleyecek taleplerini 0’ıncı kata iletmek amacıyla hapishanenin son katına kadar inerek mesajı platforma yerleştirmişlerdir.

Ancak tüm bunlar olurken; ne Goreng ne Imoguiri ne de Baharat, hapishanenin oluşum koşullarını ve yönetimden alt katlara dek ilerleyen hiyerarşiyi reddetmelerine rağmen tam anlamıyla sorgulamaya açmamışlardır. Yani bir direnme pratiği olarak insanları adil dağılıma teşvik etmişler ve hapishanenin en alt katına inip mesajı 0’ıncı kata iletmek üzere platforma yerleştirmişlerdir. Bununla birlikte mevcut yapının varlığının sorunlu yanları ile bu yapıya gönüllü olarak girmeleri, tam anlamıyla bir devrim düşüncesini idrak ederek eyleme dökmeleri önünde engel teşkil etmiştir. Goreng’in idealize kahraman formunda izleyiciye sunulması ise devrimci pratikleri harekete geçirecek bir iktidar ilişkisi içinde insanları yönlendirmemesi noktasında eksik kalmaktadır. Bu da bir nevi, Foucault’nun “iktidar ilişkilerine dokunmadan olduğu gibi bırakır” şeklindeki beyanının olumlandığını göstermektedir.

Sonuç

The Platform, izleyici ile buluştuğu günden bu yana sembolik aktarımlarının gerçeklik payı olması noktasında birçok sinema izleyicisinin ve eleştirmeninin dikkatlerini çekmiştir. Bu yazıda; filmde temel olarak kapitalist tüketim toplumu, neo-liberal dünya düzeni, sosyal tabakalaşma ve sosyal sınıfların yarattığı ayrımcılık ile ayrıcalıklar, gözetim toplumu ve son olarak da disipline edici iktidar pratikleri bağlamında çeşitli irdelemelerin yapıldığı öne sürülerek birtakım analizler yapılmıştır. Yapılan analizlerin birçoğu filmin metaforlar üzerinden inşa ettiği sembolizmin geniş olmasının tanıdığı serbestlikten kaynağını alarak ufuk açıcı yorumlamalara ve eleştirilere kapı aralayacaktır.

Teorik yorumlar ışığında yapılan değerlendirmeler ve günümüz dünyasında bizzat deneyimlenen haksızlıklar, adaletsizlikler, aşırı tüketim ve hiyerarşinin neden olduğu sorunlar da göz önünde bulundurulunca filmin sinema izleyicisine aktarmak istediği post-modern eleştirilerin oldukça değerli olduğu görülmektedir. Diğer insanlarla mesafeli bir şekilde hayata devam edilmesinin zorunlu olduğu şu dönemde; neo-liberal düzenin ekonomi-politiğinin yanılsamaları, kapitalist tüketim dizgesinin sebep olduğu çözülüş ve insanları tahakküm altına alarak yönetim pratiklerini devreye sokan iktidar ilişkilerinin iç yüzü The Platform’da çok net bir şekilde anlatılarak eleştirilmektedir. Bu noktada ise filmin, içinde bulunulan dönemde siyasi, ekonomik, sosyal ve bireysel olarak deneyimlenen içe dönüş pratikleri kapsamında değerlendirilmesi ve dünyanın yüz yüze olduğu kötü gidişata bir dur denilmesi oldukça önemlidir.

 


Kaynakça

İnternet Kaynakları

Koşar, Arif, “Marx’ın sınıf kavrayışı, temel çizgileri ve güncelliği”, Teori ve Eylem, 2018, https://teoriveeylem.net/2018/05/marxin-sinif-kavrayisi-temel-cizgileri-ve-guncelligi/ (E.T. 06.04.2020).

Kitaplar

Agamben, Giorgio, “Belirsizliğin politik topolojisi”, Utku Özmakas, Biyopolitika: İktidar ve direniş içinde, İletişim Yayınları, İstanbul: 2018.

Aron, Raymond, Sınıf mücadelesi. çev. E. Güngör, MEB Basımevi, İstanbul: 1973, akt. Anıl Başaran, “Adam Smith ve Karl Marx’ın düşüncelerinde sınıf kavramının yeri”, Politik Ekonomik Kuram, 1: 1, 2017.

Burchell, Graham D., Gordon, Colin, Miller, Peter, The Foucault effect: Studies in governmentality, Chicago University Press, 1991.

Dolgun, Uğur, İşte Büyük Birader, Hayy Kitap İstanbul: 2005, s. 127, akt. Meral Tümurtürkan, “Gündelik hayatın gözetimi: “Panoptikon toplumu””, ETHOS, 3: 2, 2010.

Graham D. Burchell, Colin Gordon, Peter Miller, “The Foucault effect: Studies in governmentality”, Chicago University Press, 1991.

Foucault, Michel, The order of things, Tavistock Publication, London: 1970.

Foucault, Michel, Language, counter-memory, practice, Basil Blackwell Publishing, Oxford: 1977.

Foucault, Michel, Power-knowledge: Selected interviews & other writings, Ed. Colin Gordon, Tr. C. Gordon ve ark., Pantheon Books, New York: 1980.

Foucault, Michel, Discipline and punish: The birth of the prision, Tr. Alan Sheridan, Penguin Boks, London: 1991.

Huberman, Leo, Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, çev. Murat Belge, Bilim Yayınları, İstanbul: 1974, akt. Anıl Başaran, “Adam Smith ve Karl Marx’ın düşüncelerinde sınıf kavramının yeri”, Politik Ekonomik Kuram, 1: 1, 2017.

Meriç, Cemil, Saint-Simon: ilk sosyolog, ilk sosyalist, İletişim Yayınları, İstanbul: 2012.

Parkin, Frank, Marxism and class theory, Tavistock Publication, London: 1979, akt. D. Ali Arslan, “Temel sorunları ve açılımları ile sınıf teorisi, sınıf bilinci ve orta sınıflar”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 8, 2004.

Smith, Adam, Milletlerin zenginliği. çev. H. Derin, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul: 2012, akt. Anıl Başaran, “Adam Smith ve Karl Marx’ın düşüncelerinde sınıf kavramının yeri”, Politik Ekonomik Kuram, 1: 1, 2017.

Makaleler

Coors, Marilyn E., “A Foucauldian foray into the new genetics”, Journal of Medical Humanities, 24: 3, 2003.

Hülür, Himmet, “İktidar/bilgi sarmalı: Michel Foucault’da disiplinsel doğruluk ve özne”, EKEV Akademi Dergisi, 35, 2008.

Perelman, Michael, “Adam Smith: Class, Labor, and the Industrial Revolution”, Journal of Economic Behavior & Organization, 76, 2010.

Tümurtürkan, Meral, “Gündelik hayatın gözetimi: “Panoptikon toplumu””, ETHOS, 3: 2, 2010.

Dipnotlar

[1] Raymond Aron, Sınıf mücadelesi. çev. E. Güngör, MEB Basımevi, İstanbul: 1973, akt. Anıl Başaran, “Adam Smith ve Karl Marx’ın düşüncelerinde sınıf kavramının yeri”, Politik Ekonomik Kuram, 1: 1, 2017, s. 218.

[2] Leo Huberman, Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, çev. Murat Belge, Bilim Yayınları, İstanbul: 1974, s. 15, akt. Anıl Başaran, “Adam Smith ve Karl Marx’ın düşüncelerinde sınıf kavramının yeri”, Politik Ekonomik Kuram, 1: 1, 2017, s. 220.

[3] Michael Perelman, “Adam Smith: Class, Labor, and the Industrial Revolution”, Journal of Economic Behavior & Organization, 76, 2010, s. 494.

[4] Cemil Meriç, Saint-Simon: ilk sosyolog, ilk sosyalist, İletişim Yayınları, İstanbul: 2012, s. 54.

[5] Arif Koşar, “Marx’ın sınıf kavrayışı, temel çizgileri ve güncelliği”, Teori ve Eylem, 2018, https://teoriveeylem.net/2018/05/marxin-sinif-kavrayisi-temel-cizgileri-ve-guncelligi/ (E.T. 06.04.2020).

[6] Frank Parkin, Marxism and class theory, Tavistock Publication, London: 1979, s. 45, akt. D. Ali Arslan, “Temel sorunları ve açılımları ile sınıf teorisi, sınıf bilinci ve orta sınıflar”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 8, 2004, s. 132.

[7] Bu kavram, bir sınıfın diğer sınıflara rağmen imtiyazlı bir pozisyonu ikincil konuma itme yoluyla gerçekleştirmesi olarak ifade edilmektedir. Film bağlamında ise uzak bir değerlendirme gibi görülebilen bu kavramsal yaklaşım, mahkûmların bulunduğu hapishane yapısal çözümlemeler ışığında analize tabi tutulup günümüz post-modern kapitalist toplumu göz önünde bulundurulunca anlamlı olmaktadır.

[8] Adam Smith, Milletlerin zenginliği. çev. H. Derin, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul: 2012, s. 135, akt. Anıl Başaran, “Adam Smith ve Karl Marx’ın düşüncelerinde sınıf kavramının yeri”, Politik Ekonomik Kuram, 1: 1, 2017, s. 224.

[9] Meral Tümurtürkan, “Gündelik hayatın gözetimi: “Panoptikon toplumu””, ETHOS, 3: 2, 2010, s. 3.

[10] A.g.e., s. 6.

[11] Giorgio Agamben’in kamp nosyonu bağlamında Foucault’nun biyopolitika felsefesine yönelik değerlendirmeleri ışığında bakılınca hapishanedeki mahkûmların her türlü siyasal kimliklerinden (çünkü insan zoon politikon yani politik bir hayvandır) arındırılarak çıplak hayata indirgendikleri görülecektir. Hapishanenin yönetsel yapısı bu noktada tam anlamıyla mahkûmları zoē’ye indirgeyen bir iktidar mekanizmasının temsilidir. Daha detaylı bilgi için bakınız: Giorgio Agamben, “Belirsizliğin politik topolojisi”, Utku Özmakas, Biyopolitika: İktidar ve direniş içinde, İletişim Yayınları, İstanbul: 2018, s. 183-205.

[12] A.g.e., Meral Tümurtürkan, s. 8.

[13] A.g.e., s. 8.

[14] Uğur Dolgun, İşte Büyük Birader, Hayy Kitap İstanbul: 2005, s. 127, akt. Meral Tümurtürkan, s. 14.

[15] Bu noktada Foucault’nun yönetimsellik kavramında çözümlemesini yaptığı yönetim pratiklerinin anılması son derece yerindedir. Foucault, yönetim sanatının bugünkü olumsuz kavrayışımızla özdeş bir anlama bürünmesinden ziyade olumlu saiklerle idame ettirilen bir mefhuma işaret ettiğini aktarmaktadır. Detaylı bilgi için bakınız: Graham D. Burchell, Colin Gordon, Peter Miller, The Foucault effect: Studies in governmentality, Chicago University Press, 1991.

[16] Himmet Hülür, “İktidar/bilgi sarmalı: Michel Foucault’da disiplinsel doğruluk ve özne”, EKEV Akademi Dergisi, 35, 2008, s. 150.

[17] Michel Foucault, The order of things, Tavistock Publication, London: 1970, s. 353.

[18] A.g.e., Himmet Hülür, s. 155.

[19] Michel Foucault, Discipline and punish: The birth of the prision, Tr. Alan Sheridan, Penguin Books, London: 1991, s. 25-28.

[20] Bu sahnede Trimagasi ve Goreng çok aşağı bir katta uyanmıştır. Platform üzerinde sunulan yiyeceklerin de aşağı katlara hiç ulaşamadığını bildiğinden ötürü Trimagasi, Goreng’i yatağa bağlayarak Goreng’in güçsüz düşmesini sağlamaya çalışmış ve onun etini zamanı gelince yemeyi planlamıştır.

[21] Michel Foucault, Language, counter-memory, practice, Basil Blackwell Publishing, Oxford: 1977, s. 230.

[22] Marilyn E. Coors, “A Foucauldian foray into the new genetics”, Journal of Medical Humanities,

24: 3, 2003, s. 288.

[23] Alt kattakileri uyarıp herkesin ihtiyacı oranında yemesini söylemeleri ve bir sonraki katta kalanlar için porsiyon hazırlamalarını tembih etmeleri ile en son çare olarak 0’ıncı kata mesaj yollamaları bu noktaya işaret etmektedir.

[24] Michel Foucault, Power-knowledge: Selected interviews & other writings, Ed. Colin Gordon, Tr. C. Gordon ve ark., Pantheon Books, New York: 1980, s. 93-96.