suyu arayan adam
Kitaptan alınmıştır.

“Suyu Arayan Adam” Kitap Analizi

Künye

Kitap Adı: Suyu Arayan Adam

Yazar: Şevket Süreyya Aydemir

Yayınevi: Remzi Kitabevi

Basım: 1959, (15.bs) 2004

Sayfa Sayısı: 488

 

“Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç, beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı.

On kulaç, on beş kulaç kazdı. Gene suyu bulamadı.

Sonra yerin derinliklerinde kara kaya tabakalarına rastladı. Yeise düştü, gücü sona erdi ve suyu bulmaktan ümidini kesti.

Fakat bir ses ona:

– Daha derinlere in, daha derinlere, dedi.

Daha derinlere indi ve suyu buldu’.

Rama Krişma”[1]

 

Giriş

Türk Edebiyatında çoğunlukla biyografi çalışmalarıyla bilinen Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam adlı otobiyografik çalışması ilk olarak 1959 yılında yayınlanır. Geç Osmanlı’dan başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili dönemine uzanan bu hayat hikâyesi okuyucusuna, dönemin genç aydınının heyecanları, tutkuları, ilke ve idealleri, sorunları ve sorumlulukları, ülkeye ve hayata bakışını anlamak açısından incelikli bir yol haritası sunar. En nihayetinde Aydemir’in bu yolculuğu, suyu ararken derinlerde bulunan bir benliğin hikâyesidir.

Arayış

Aydemir’in 1897 Osmanlı-Yunan Harbi sırasında Edirne’de bir göçmen mahallesinde başlayan yolculuğu askerlik için bulunduğu Kars’a, idealist bir öğretmen olarak gönüllüce tayin olduğu Azerbaycan’a, oradan Batum ve üniversite eğitimi için gittiği Rusya’ya (SSCB), mahkûmiyet yıllarını geçireceği Afyonkarahisar’a ve en nihayetinde vekâlet muavinliği yapacağı yeni cumhuriyetin kalbi Ankara’ya uzanır. Bu yolculuğa Nazım Hikmet’ten Troçki’ye, Yakup Kadri’den Enver Paşa’ya birçok isim fikren veya doğrudan yarenlik edecektir.

Ağabeylerinin yolunu izleyerek askeri rüştiyeye yazılan Aydemir’in “suyu arama”  macerası büyük heyecanlar ve tutkularla başlar. Geç Osmanlı döneminin savaşlar ve çatışmalarla dolu yıllarında büyümüş olmasından mütevellit Aydemir de diğer yaşıtları gibi çocukluk yıllarından itibaren -bedensel ve zihinsel olarak- askerliğe hazırlanmıştır. Askeri rüştiye boyunca “Osmanlı İmparatorluğunun kutsiyeti” üzerinden vatan ve millete bağlılık ve kendini ona koşulsuzca adama fikirlerini içselleştiren Aydemir’in dünya görüşü, askeri rüştiyedeki eğitimi ilerledikçe radikalleşir.

“Bu yeni mektebimde, en büyük fatihler, dünyanın en büyük adamları olarak öğretiliyordu. En büyük milletler de en muharip milletlerdi. Biz muharip milletlerden biriydik. Dünyada kılıç her şeydi ve gaye, cihangirlikti. Biz de cihangir olacak, dünyayı zaptedecektik . . .”[2]

Kitapta söz konusu neslin gelişiminde intikam duyguları üzerinden azim ve umut aşılanmaya süreci okuyucuya ince detaylar üzerinden aktarılır. Çocuklar sınıflardaki haritalara baktıkça vatan, millet, ordu düşünceleri etrafında heyecana kapılır, her biri ordunun hizmetinde vatanı için birer cihangir olmaya hazırdır. Ordunun ulaştığı her toprak parçası vatan sayılırken, onlar ordunun her yere ulaşmasını istemektedir. Bununla birlikte, başından beri büyük imparatorluk hayaline sıkı sıkıya inanan genç idealist, imparatorluğun kayıplarının artmasıyla birlikte bu inancı ve Osmanlıcılığı sorgulamaya başlayacaktır.

“Bu yıkılış, artık, sadece bir devletin mağlubiyeti değildi. Mesnetsiz bir hayalin sona erişiydi. Bir ruhun, bir zihniyetin tamamen çöküşüydü. Bir masal, bir imparatorluk masalı sona eriyordu. Meğer bizim saltanat zannettiğimiz şey, sadece bir gaflet uykusuymuş. Bir devlet ve bir zihniyet olarak imparatorluk, daha Cihan Harbinden önce ve Balkan yenilgisiyle zaten sona ermiş oluyordu. . .”[3]

Bilindiği üzere Osmanlı’nın son döneminde yaşanana ayrılıklar ve milliyetçi fikirlerin yükselmesiyle birlikte Türk kimliği kalan toprakların bağlayıcısı olarak işlevsel hale gelmiştir. Aydemir’in Türk kimliğinin kadimliğinin yeniden üretildiği bu sürece ışık tutması, dönemin hâkim düşünce dünyasının analiz edilebilmesi açısından büyük önem taşır.

“Fakat bütün bu karışıklıklar içinde, biz insanların kafalarında yeni bir anlayış doğuyordu. Bu, yeni bir vatan, yeni bir millet anlayışıdır. Bu yeni anlayışa göre vatan, artık sadece devletin sınırlandırdığı topraklar demek değildi. Yani vatan, sadece ordunun hâkim olduğu yer demek değildi. Hem de asıl olan vatan değil milletti. Millet; tarihleri, dilleri, dilekleri, ırkları bir olan insanların tarihi topluluğudur deniliyordu.

Mademki eski Osmanlı kalabalığını teşkil eden milletlerden her biri artık kendi benliğine dönüyordu. O halde bu milletler arasında Türk olan kütle için de bir milli ruh, bir milli benlik duygusu lazımdı. Bu bir kendine dönüş ve kendini buluş demekti.”[4]

“Öyle ya, diyordum, Osmanlılık; seferleri arlık sona ermiş bir çürük tekne olabilir. Fakat biz sadece Osmanlı değiliz ki? Biz Osmanlı olmadan önce Türktük. Bugün de Türküz. Kaybolmakta olan sadece Osmanlı vatanıdır. Halbuki Türkün vatanı işle dünyayı kaplıyor. Çünkü, Türkün yaşadığı her yer, hangi bayrak altında olursa olsun Türkün vatanıdır. Bu vatanın sınırları Tuna’dan, Meriç’ten, Altaylara, Çin seddine, hatta Sarı denize kadar uzanıyor. Arap çöllerinden ve Himalayalardan Kuzey Buz denizine kadar uzanıyor. Buraları kimin elinde olursa olsun Türkün vatanıdır….”[5]

Böylece Osmanlıcılığın hakimiyet alanının zayıflamasıyla birlikte Turan fikrinin yükselişi ve “Osmanlı yurdunun Türk yurduna dönüşmesi” Aydemir’in yolculuğu üzerinden detaylıca işlenir. Kitapta yeni kurulan cumhuriyetin millet, dil, tarih gibi yapısal unsurlarının kadimleştirilmesi sürecinde yapılan çalışmalar yerinde eleştirilerle değerlendirilir.

Kitabın hayallere ve hayal kırıklıklarına ayırdığı paye cumhuriyet aydınının düşünce dünyasına dair önemli ipuçları sunmaktadır. Genç aydının yıllarca okul sıralarında hayranlıkla dinlediği, kitaplarda okuduğu “cennet Anadolu” fikrinin yıkılış süreci kitap boyunca farklı örneklerle gösterilir. Anadolu’nun türlü güzelliklerini dinleyen nesil, 1.Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte ülkenin farklı yerlerine yaptığı yolculuklarla Anadolu’nun hayallerine asla temas etmeyen, yoksul ve acılı yüzünü üzülerek görür. Bu vesileyle, tarihte Viyana’dan Hazar Denizine kadar uzanan fetih maceraları peşinden gidilirken Anadolu’nun yüzyıllardır ihmal edilmesini eleştirir.

“Demek ki Anadolu buydu. Anadolu gerçeğinin artık karşısında ve içinde bulunuyorduk. Fakat ne var ki, gördüğüm Anadolu, benim mektepte öğrendiğim, yahut şiirlerde okuduğum, mektep şarkılarından haykırdığımız Anadolu’ya hiç benzemiyordu. Çağlayan sular, öten bülbüller, altın başaklar, altı üstü birbirinden zengin ve dünyanın hazinesi olan Anadolu her halde buraları olmasa gerekti. Burası, dünya kabuğunun çoktan ölmüş bir parçasıydı ki, yakan güneş, kavuran soğuk altında, kumları, kireçleri şerha şerha ufalanarak her gün biraz daha çölleşiyordu.

Köy denilen şey, bozkırın boşluklarında kaybolmuş birtakım kovuklardı. Ara sıra rastlanan küçük istasyon kulübelerinin önlerinde kımıldaşan insanlar, bu çorak toprakların yürüyen parçalan gibiydiler.”[6]

-Peki ama, dersiniz; biz bin yıl önce girdiğimiz şu Anadolu topraklarına ne verdik?

Selçuklular, Anadolu beylikleri, son imparatorluk hayalinizde canlanır. Basra Körfezi’nden Viyana’ya, Habeşistan’dan Hazer Denizi’ne kadar uzanan sahada geçen ve sizi bütün çocukluk hayallerinizle o kadar sarhoş eden şeyler, fetihler, istilalar, şanlar, alaylar; sarayların, vezirlerin hikayeleri gök yakuttan taçlar, köprüler, medreseler, camiler?..

Peki ama, bu yayla ki imparatorluğun, hem temeli, hem mihveriydi. Bütün yollar bu yaylada toplanır, bu yayladan dağılırdı. Burası kan ve can hazinesiydi. Buraya ne bıraktık? Birkaç yıkık kümbet, birkaç harap kervansaray, birkaç kale kalıntısı?

Bir büyük masal ki, sonu hiçlikle biter . . .”[7]

Aydemir derinden inandığı Turan idealinin bir ütopyadan ibaret olduğunu yine kendi arayışları ve bulamayışları üzerinden teslim eder.

“Yavaş yavaş fakat her gün biraz daha iyi anlıyordum ki, kafamızda yıllardan beri yaşattığımız hayal yapısının gerçekleşebilmesi için, birçok unsurları eksiktir. Büyük Turan, bir illüzyon, bir hayal yapısı, bir his manzumesi olarak ne kadar güzel, ne kadar çekiciydi? Fakat gerçekleştirilmesi gereken bir inşa ve kuruluş davası olarak ele alındığı zaman, eksikliği ve bağdaşıklık yetersizliği kendini derhal gösteriyordu. Potaya atılan maddeler birbirini tutmuyordu. Bir arada erimiyorlardı.”[8]

Aydemir’in ilk gençlik yıllarında savaşa ve savaşmaya inanılmaz bir hevesle hazırlanması savaş yıllarda yetişen hemen her gencin hissettiklerinden farklı değildir. Yıllarca savaşma hayalleriyle yetişen gençlerin cephedeki vaziyeti ve savaşın gerçeklerini görmeleriyle hayal kırıklarına yenileri eklenir.

“Küçük yaşlarımda onu nasıl hayal etmiştim? Şimdi nasıl buluyordum? O zamanlar, cenk olunca kumandan atına binip, kılıcını çekecek öne düşecek diye düşünüyordum. Arkasından, allı, yeşilli bayrakların altından tekbir sesleri gelecekti. Allah! Allah! diye hücuma kalkan gaziler, düşman saflarını biçecek diye düşündüm. Mızrakların, borazanların hücum havaları dağları çınlatacaktı. Her taraftan kumanda sesleri gelecekti. Kılıçların, süngülerin parıltısından güneş görünmeyecekti. Bayrağımızı ya bir düşman kalesine dikecektik, yahut da sıra sıra düşmanlar, önümüzde dize gelip bizden aman dileyeceklerdi.

Bütün çocukluk yıllarımda beni çeken bu muharebe masallarının yanında, bugünkü boğuşma ne kadar başka bir şeydi? Ne mızıkalar, ne tekbir sesleri… Çünkü, binlerce insanın birbirinin gırtlağına atılmak için pusuya yattıkları bu engin dağlarda, sanki hiç kimse yaşamıyormuş gibi bir tenhalık vardı. Yalnız toplar, yalnız tüfekler konuşuyordu. İnsanlara gelince? Herkesin bir yere gömülmesi, bir yere gizlenmesi, yok olması şarttı. Hatta düşman üstümüze atıldığı zaman bile, sayınızı belli etmemek için, sesinizi çıkarmayacak, yalnız silahınız; süngünüzle savaşacaktınız.

Hayır, bu harp, hayalimdeki harp değildi. Bu, belki bize talimgahlarda öğrettikleri şeydi ama, bunun hiç bir şiiri, hayale hitap eden hiç bir tarafı yoktu.”[9]

Rusya’da üniversite eğitimi sırasında katıldığı konferanslar ve toplantılarla derinleşen sosyalizm idealleri de Anadolu gerçeğine dönmesiyle birlikte diğerleri gibi hayal kırıklığına dönüşür. Velhasıl, Anadolu, Turan ve savaşlarda bulacağını ümit ettiği şiirselliğin yerini her aşamada hayal kırıklığının alması, söz konusu neslin aydınlarının kolektif tecrübesidir.

Kitap, I.-II. Dünya Savaşları, 1929 Ekonomik Krizi, Çin’in ekonomik ve siyasal durumu gibi noktaları tarihsel ve sosyolojik olarak incelerken; Azerbaycan’ın Bolşevik kuvvetleri tarafından zapt edilmesi, Ekim Devrimi’nin arka planı ve gelişimi, devrim Rusya’sı, Stalin’in yükselişi gibi konularda olumsuz eleştiriye mahal verecek düzeyde detaylı açıklamalar içermekte ve bu durum metnin bütünlüğünü yıpratmaktadır. Bununla birlikte otobiyografi türünde yazılmış olmasına rağmen yazarın kendisi hakkında sunduğu bilgiler kısıtlıdır.

Sonuç

Osmanlı’dan, Azerbaycan’a, Rusya’ya ve en nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan hayat hikâyesi boyunca Aydemir, her koşulda bilginin peşinden gitmeyi görev edinen ve savaşlar, yoksulluklar, acılar içindeki yurdunun cumhuriyet çağına geçişine şahitlik eden nesil içinden genç aydınların dünya görüşünü aktarması açısından derinlemesine ve nitelikli bir bakış açısı sunmaktadır. Sınıflarda, cephelerde, eğitimlerde geçen ömrü boyunca “suyu” arayan bu idealist aydın, yolculuk sonunda suyun varış noktasından ziyade “yolculuğun kendisi” olduğunun farkına varmıştır. Şehirler, ülkeler, insanlar tanıdıkça; Osmanlıcı, Turancı, sosyalist, devletçi fikriyatı anladıkça, yaşadıkça, gördükçe ve tecrübe ettikçe kendini keşfetmiş ve bu vesileyle suya, yani kendi benliğine ulaşmıştır.

 

Yazarın Diğer Kitapları

  • Lenin ve Leninizm (1924)
  • İnkılap ve Kadro (1932)
  • Türkiye Ekonomisi (1940)
  • Toprak Uyanırsa (1963)
  • Tek Adam (3 Cilt) (1963-65)
  • İkinci Adam (3 Cilt) (1966-68)
  • Menderes’in Dramı (1969)
  • Kırmızı Mektuplar ve Son Yazılar (1969)
  • Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa (3 Cilt) (1970)
  • İhtilalin Mantığı (1973)

 

 


Kaynakça:

Aydemir, Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, (15.bs) 2004

Dipnotlar

[1] Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, (15.bs) 2004, s.7

[2] A.g.e., s. 39.

[3] A.g.e., s. 49.

[4] A.g.e., s. 55.

[5] A.g.e., s. 58.

[6] A.g.e., s. 75.

[7] A.g.e., s. 79.

[8] A.g.e., s. 152.

[9] A.g.e., s. 98.