Ana Sayfa / Yazılarımız / Siyaset / Makaleler / Sünni Siyasi Geleneğin Oluşumu Ve Türk Siyaseti Üzerindeki Etkileri

Sünni Siyasi Geleneğin Oluşumu Ve Türk Siyaseti Üzerindeki Etkileri

1.İslamiyet’ten Önce Arap Yarımadasının Durumu

İslamiyet öncesi Arap Yarımadasının en belirgin özelliklerinden bir tanesi siyasal birlikten mahrum küçük devletlerin varlığıdır. Güçlü bir kabilecilik anlayışı ve birliğine dayanan bu küçük devletlerin siyasal birliktelik oluşturamamasının temelde 2 nedeni vardır. Bunlardan birincisi sıkı bir kabilecilik asabiyesinin var olmasıdır. Kabileler birbirleri ile bütünleşik güçlü bir devlet meydana getirmek yerine sterilize bir halde, dış etkilerden uzak bir şekilde, kabile içi kararlarını kendileri verebildikleri bir yapıyı tercih etmişlerdir. Bu kabilecilik anlayışı sadece İslamiyet öncesi dönemde kalmamış, İslamiyet döneminde ve Müslümanlarında hatta İslamiyet sonrası dönemlerde de kendini göstermiştir.

İkinci sebep ise bölgede bulunan halkların farklı inanç ve inanışlara sahip olmasıdır. Yaygın inanışın putperestlik olmasına karşın bunun yanında Hristiyanlık, Musevilik ve tek tanrılı dine mensup olanlarda bulunuyordu.

Bu iki sebeptendir ki, küçük yığınları bir araya getirecek, soy ve kabile bağının üzerinde bir bağla birleştirebilecek bir gücün olmaması mevcut sistemin meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Milliyet kavramının yerel ve soya dayanan boyutta kalması, Arap birliğine dayanan aşkın bir milliyetçilik anlayışının bulunmaması ve bunun yanı sıra dinsel boyutunda bütünleştirici bir konumda olmaması en büyük etkenler olarak sıralanabilir. Milli ve manevi bir birlik ve bütünlük sağlanamadığı için soy bağına dayanan duygusal etmenler ağır basmıştır ve dolayısıyla bu durum İslamiyet öncesi Arap yarımadasının siyasal karakterini meydana getirmiştir.

Arap yarımadasının en önemli şehirlerinden biri olan Mekke’de, şehrin yönetimi için Mekke’nin ileri gelenlerinden oluşan Darün Nedve adında bir meclis kurulmuş ve yönetimsel kararlar burada görüşülmüştür. Meclisin varlığı günümüzdeki anlamıyla demokrasiyi temsil etmemekle birlikte, Dârünnedve esas itibariyle bir asiller meclisiydi ve her türlü savaş ve barış kararının alındığı, görüşlerin belirlendiği, nikâh törenlerinin yapıldığı bu meclise Kusayoğulları’ndan başka Mekke’deki Kureyş boylarının kırk yaşından yukarı başkanları katılabilirdi. [1]

Bunun dışında kabilelerin kendi iç yapılarına ait ve her biri birbirinden farklı olabilmekle beraber, ilkel demokrasinin varlığı görülmektedir.

Bunların dışında sosyo-kültürel ve ekonomik anlamda bakacak olursak; şifahi (sözlü) kültürün hâkim olduğu, tarım, ticaret ve basit el sanatlarının geçim kaynağı görüldüğü, panayır, spor etkinlikleri gibi eğlence faaliyetleri ile Mekke’nin önemli bir ticaret ve din merkezi haline geldiği söylenebilir.

Halk yaşayış tarzlarına göre Bedevi(göçebe) ve Hadari(yerleşik) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Büyük bir kısmı bedevi olan Arap toplumunun göçer olanları hayvancılık ve basit el sanatları ile geçimini sağlarken, yerleşik olan Hadariler geçimini tarım ve ticaretten sağlamışlardır.

2.Sünni Siyasi Geleneğin Tarihsel Süreç İçerisinde Oluşumu ve Unsurları

Sünni siyasi geleneğin temel kaynaklarını büyük ölçüde Kuran ve sünnet oluştursa da Müslüman birey ve toplulukların tarih içerisindeki siyasi tecrübeleri de geleneğin gelişerek ilerlemesinde katkı sağlamıştır. Bunun yanı sıra bir takım coğrafi etkileşimler sonucunda da bir etkilenme ve aktarım olduğu yadsınamaz bir gerçektir. İslam siyasi düşüncesinin gelişimi, akabinde Sünni siyasi geleneğinde yükseliş basamaklarını oluşturmuştur.

Bünyesinde Sünni ve Şii siyasi geleneklerini barındıran İslam siyasi geleneğinin üst kimliğinin ‘’İslam’’ olmasına karşın kendi içerisinde iki farklı anlayış meydana getirmesinin en belirgin sebebi yönetim anlayışı ve uygulayışındaki farklılıktır. Kısaca bu iki ayrı görüşün zaman içerisinde siyasal geleneğe dönüşmesinin sebebi kendi içerisinde yaşadığı siyasal çatışmalardır.

Sünni siyasi geleneğin içerisinde barındırdığı ve gelişim inşasının mimarlığı görevini üstlenen unsurlar şunlardır:

-Hilafet Teorisi [2]

-Siyasetname/Nasihatname

-Felsefi Gelenek [3]

-Sosyal Bilimci Yaklaşım [4]

Geleneğin oluşumunda etki bakımından en önemli iki unsur Hilafet Teorisi ve siyasetnamelerdir. Felsefi geleneğinse hemen hemen hiç etkisi yoktur. İbn-i Haldun’un sosyal bilimci yaklaşımında ise devlet doğal bir zorunluluktur ve bu oluşumu asabiyete dayandırmaktadır. ‘’…devlet, ancak asabiyetin kuvvet ve kudretiyle kurulabilir…’’ diyen İbn-i Haldun; asabiyeti, önce akrabalık bağları çerçevesinde oluşturur, sonrasında genişleyerek akrabalık seviyelerini aşar ve ırki bir ideolojiye bürünür, akabinde genişleme sürdükçe inanç birliğine dönüşen asabiyet ‘’akrabalık-kabile’’ düşüncesinden tamamen farklı bir boyuta geçmiş olur. [5]

 Hilafet Teorisi ve siyasetname unsurları güvenlikçi bir sistematiğe sahip olduğundan bu durum Sünni siyasi geleneğe de doğrudan sirayet etmiş vaziyettedir. Bunun sonucu olarak ta genel anlamda Sünni siyasi gelenekte güvenlik anlayışı, adaletten önce gelmektedir.

Coğrafi etkileşim bakımından İslam siyasi geleneğine bakacak olursak; Sasani, Hint ve Bizans medeniyetlerinden etkilendiğini söyleyebiliriz. Dört halife döneminde Müslümanların Irak ve İran topraklarını fethetmesi, Hz Peygamber’in Arap Yarımadasında tesis etmiş olduğu idari yapının kısa zamanda hızlı bir devletleşme sürecine girmesini sağlamış ve oturmuş bir siyasi yapıya sahip olan Irak merkezli Sasani Devleti’nin düşmesi sonucunda bütün mirasının Müslümanların eline geçmesi de; Müslümanların bu yeni yapıyı, kendi idari organlarının teşkilatlanmasında örnek almalarına imkan sağlamıştır. [6]

Özellikle Abbasiler döneminde Bizans ve Sasani dönemlerinin siyaset anlayışı ve kurumları, dönemin bürokrat ve idarecileri üzerinde belirgin bir şekilde etkisini sürdürmüş ve devletin idari mekanizması bu yeni anlayış çerçevesinde yeniden şekillenmiştir.[7] Bunların yanı sıra Sasanilerde görülen hükümdarın tanrının temsilcisi kabul edilmesi ve Bizans’ın kutsal devlet anlayışı ilerleyen süreçlerde tamamı ile olmasa da İslami ve Sünni siyasi geleneği etkilemiştir. Örneğin; Emeviler Devleti teokratik bir yapıya oturtarak, tanrısal bir egemenlik anlayışı ile egemenliğin aidiyetinin hanedanda olduğu bir idari sistem kurmuşlardır. Emevî ve Abbâsî halifelerinin mevkilerini güçlendirmek ve itibarlarını arttırmak için “zıllullah fi’l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) tabirini tercih etmişlerse de genellikle İslâm âlimleri bu tabirleri tasvip etmemişlerdir.[8] İslami anlamda doğruluğu ve kullanımı tartışmalı olan bu durum etkileşim sonucu yerleşmiş olan, hükümdarın tanrının temsilcisi kabul edilmesi anlayışının tipik bir örneği olarak gösterilebilir.

Sünni siyasi geleneğin gelişim sürecinde geçirdiği evre ve etkileşimler, zamanla siyasetin itikatlaştırılmasına ve gerek yönetenler gerekse yönetilenler bakımından güvenliğin adaletten daha önemli bir konumda bulunmasına sebep olmuştur.

Bütün bunların yanı sıra İslam siyasi geleneğinin ve dolayısıyla Sünni siyasi geleneğin şekillenmesinde özek alınacak en önemli iki unsur Kuran ve sünnettir. Müslüman kişi ve toplulukların siyasi tecrübelerini, coğrafi etkileşim sonucu yerleşen siyasi ve idari unsurları, kendi bünyesinde barındırdığı siyasal ilkeleri ancak Kuran ve sünnet temelinin üzerine inşa edebiliriz. Fakat teorikte bize fayda sağlayan bu temel pratikte devletlerin ve hükümdarların tam anlamıyla, doğrudan uyguladıkları bir özeğin dışında kalmıştır.

Sünni siyasi geleneğin, Kuran ve hadis özeğinde meydana getirdiği yönetimsel ilkeleri çoğu zaman istikrar, fitneyi önleme, birliği sağlama ve güvenlik gibi çeşitli sebepler çerçevesinde değişimlere maruz kalmıştır. Müslümanların kurduğu, İslam Devleti olarak görülebilecek devletlerin bile ilkeler üzerinde uyguladığı bu değişim ve esnemeler siyasetin itikatlaştırılma konumuna geldiğinin göstergesi niteliğindedir.

3.Sünni Siyasi Geleneğin Kuran ve Sünnet Kaynaklı Yönetim İlkeleri ve Uygulamadaki Konumu

Sünni siyasi gelenek genel anlamda Kuran-Sünnet ve pratikten elde edilen bilgiler temelinin üzerine inşa edilmiştir.

Kuran ve sünnetten elde edilen bilgiler genel ve amaçsal ilkelerdir. Bu ilkelere uyulduğu takdirde kurulan devlet ve yönetme işi İslam’a uygundur. Yönetim şekli açıkça belirtilmemekle beraber toplumun inisiyatifine bırakılmıştır. Kuran ve sünnete uygun olduğu takdirde yönetimin şekli İslami açıdan bir önem arz etmemektedir. Topluma ve coğrafyaya en uygun olan yönetim biçimi toplum tarafından tayin edilebilmektedir.

Yönetimdeki amaç adalettir (iyi yönetim). İyi yönetimden kasıt; demokrasi, hukukun üstünlüğü, bireysel hak ve özgürlüklerdir.

3.1.Kuran ve Sünnetten Elde Edilen İlkelerin Teori ve Pratiğinin Karşılaştırılması

İlk ve temel ilke adalettir. Adalet meşruiyeti sağlama aracıdır. Kapsam olarak içerisinde; hukukun herkese eşit uygulanması, özel mülkiyetin varlığı, suçun şahsiliği, can, mal, nesil ve onurun korunması gibi temel konuları barındırır. Teoride bu şekilde sıralanan maddeler pratikte güvenlik ve istikrarın cebri altında olmaktan kurtulamamışlardır. Güvenliğin ve istikrarın sağlanması için bu maddeler üzerinde mevcut düzeni koruma eksenli faaliyetler uygulanmıştır.

Genel katılım neticesinde, çoğunluğun kararı ile sonuca varılan istişare sistemi de bir diğer ilkedir. Teoride bu yapıda birleşen istişare sistemi pratikte ilerleyen süreçlerde karar meclisi elitist bir hal almıştır.

Rızaya dayalı bir sözleşme olarak kabul edilebilecek olan diğer ilke ise biattir. Teorik manada biat karşılıklı bir sözleşme niteliğindedir ve bu sözleşme ilkeler üzerinedir. Teoride karşılıklı rızaya dayalı olan bu sözleşme uygulamada zımni biate dönüşmüştür. Yani bir vatandaş devletin uygulamalarından rahatsız olsa ve rıza göstermese dahi isyan etmediği sürece razı olduğu anlamına gelen bir anlayıştır.

İtaat ise diğer bir ilkedir. Bünyesinde şartı barındıran itaat ilkesi, yönetilenin yönetene sözleşmeye uygun yönettiği sürece itaat ettiği bir içeriği taşır. Fakat uygulamada şart ortadan kaldırılmış ve itaat mutlak bir hale dönüştürülmüştür.

Teorik anlamda şartlı olan itaatte, devletin sözleşmeye uygun yönetmediği durumlarda Kuran ve sünnetten elde edilen ilkelere göre yönetilenin isyan görevi ortaya çıkmaktadır. Bu durum istikrara sekte vurduğu ve fitneye yol açtığı gerekçesiyle ortadan kaldırılmıştır.

Yönetme görevinin en önemli unsuru ve meşruiyet gerekçesi olan Hilafet ilke olarak benimsenmiş fakat ilerleyen dönemlerde Emevi örneğinde de görülebileceği gibi yönetici kutsallaştırılmıştır.

Kuran ve Sünnetçe yöneticiyi tayin etmedeki temel kriter, yöneticinin ehil olmasıdır. Yönetme görevi liyakat sahibine verilmelidir. Genel anlamda bu ilke uygulanmıştır ve İslam tarihinde birçok çatışmanın sebebi de bu durum olmuştur. Sünni ve Şii olmak üzere iki siyasi geleneğin oluşmasına bile bu yönetimsel düşünce ayrılığının sebep olduğu söylenebilir.

Siyasal anlamda egemenlik halkındır. Kuran ve sünnete uygun olduğu takdirde halk; yönetim şeklini tayin edebilmekte, kendi karar organlarını kurabilmekte, ehil yöneticiyi kendi arasında, kendi kararıyla seçebilmekte, karşılıklı rızaya dayanan şartlı bir anlaşma yapabilmekte ve bu anlaşmaya uyulmadığı takdirde yönetilenin yönetene karşı isyan görevi meydana gelmektedir.

Burada dikkat çeken noktalardan birisi isyanın, haktan öte bir görev olarak vurgulanmasıdır. Hak olarak belirtilmesi durumunda, hak sahibinin, bu hakkını kullanıp kullanmaması durumu kendi inisiyatifindeydi fakat bir görev olarak kendisine yüklenen bu zorunluluğu uygulaması artık kendi inisiyatif sınırlarının dışına çıkmış vaziyettedir.

4. Hz. Muhammed ve 4 Halife Dönemi Siyasal ve Yönetsel Yapı

Hz. Muhammed’in Mekke döneminde vurguladığı mesajın temel özelliğinin siyasal merkezli olmamasına rağmen Mekke oligarşisi tarafından siyaset eksenli bir hareket olarak algılanmıştır ve Kureyş ittifakı içerisinde yer alan kabile liderlerinin birçoğu Hz. Muhammed’in tevhid-adalet merkezli mesajını, Mekke’deki kurulu düzene karşı peygamberlik iddiası altında başkaldıran ve kendi siyasal iktidarını kurmak isteyen siyasal bir proje şeklinde değerlendirmişlerdir. [9] Müşriklerin dayanılmaz baskı ve işkencelerinin, Müslümanlar açısından herhangi bir siyasal yapının oluşmasına imkân vermediği gibi Hz. Muhammed ve ashabını da Medine’ye hicret etmek durumunda bırakmıştır.

Hicretin akabinde Hz. Peygamber ve Müslümanlar sosyal ve siyasal hayata doğrudan iştirak edecekleri bir yapıya Medine’de kavuştular ve bu aşamadan sonra Hz. Muhammed bir devlet başkanı, Müslümanlar da devletin aktif üyeleri statüsünü kazanmışlardır. [10]

Hz. Muhammed’in Medine döneminde uygulamaya koyduğu Ensarlar ile Muhacirler arasındaki kardeşleştirme, Medine’deki tüm guruplar arasında ilan ettiği sözleşme, Medine civarındaki henüz Müslüman olmamış kabileler arasında barış sağlama gibi faaliyetleri ilahî mesajın tüm insanlara ulaştırılmasının yollarını aralayan siyasî girişimler olarak kabul edilebilir. [11]

Hz. Peygamber liderliğinde yürürlüğe giren ve genel anlamda kamu düzenlemelerini kapsayan Medine Vesikası siyasal bir proje olarak nitelendirilebilir. Medine Vesikası içerik bakımından 47 maddeden oluşmakta ve bu maddelerin 23’ü kabile içi meseleleri içermekle beraber, az miktarda evrensel ilkelerde bulunmaktadır. Vesikanın taraflarını; Müslümanlar, Yahudiler ve Medineli Araplar(putperestler) oluşturmaktaydı. Kabileler arası savaş ve genel düzensizliği ortadan kaldırarak tek toplum inşa etmek isteyen Hz. Peygamber, şimdiye kadar kan bağı ve kabile asabiyesine dayanan yönetimlere karşın yapılmamış bir şeyi meydana getirmiştir.

Hz. Muhammed’in bu vesikada ki konumuna bakacak olursak; siyasi liderlik ve devlet başkanlığı özelliklerinin peygamberlik özelliklerinden daha belirgin olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Onun siyasal önderliği, peygamberlik vasfından gelen bazı hususiyetler sebebiyle tüm insanlar tarafından kabul görmüştür ve bunda yüzyıllar boyu kan bağı eksenli bir hayat süren ve sürekli birbirleriyle rekabet halinde olan kabileleri inanç bağı altında bir araya getirmesi etkili olmuştur. [12]

Yönetim tarzının kavim asabiyesine ve herhangi bir ırkçı temele dayanmaması, vahiy-tevhit inancına bağlı olması ve ahlak esaslarına dayanması, siyasal otoritesinin kabul edilebilirlik seviyesini yükseltmekteydi. Hiçbir zaman bir araya gelememiş unsurları birleştirerek devlet inşasının mimarlığını üstlenen Hz. Muhammed, Arap yarımadasının kavim ve insanları tarafından ciddiyetle kabul görmüş ve peygamberliği dışındaki rolleri de kişi ve toplumlarca fark edilmiştir.

Hz. Peygamber’in vefatının ardından ona en yakın ve siyaseti Hz. Peygamber’in devamı niteliğin olan Hz. Ebubekir gelmiştir. Hz. Ebubekir genel dengeyi gözeten bir siyaset izlemekle birlikte dini konularda keskin kararlar vermiş ve hiçbir dış kaynaklı etkinin tesiri altında kalmadan uygulamıştır. Dinden dönmelerin ve kopmaların yaşandığı bu dönemde Hz. Ebubekir’in net kararları siyasi karakterini de aynı çerçevede oluşturmuştur.

Hz. Ebubekir, Hz. Peygamber’in ölümünden sonra ümmete şöyle seslenmiştir: ‘’Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisingeriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisingeriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.’’

Ümmet üzerinde soğuk duş etkisi yapan Âl-i imran Sûresi 144. Ayeti, Uhud Savaşı’nda ‘Muhammed öldürüldü’ şayiası üzerine nail olmuştu. Ümmetin bu ayeti defalarca tekrar etmesine rağmen durumun teessürü karşısında unutarak boşluğa düşmesi sonucu, Hz. Ebubekir’in bu çıkışını doğurmuştur. Derleyen ve toparlayan rolünü üstlenen Hz. Ebubekir, Hz. Peygamberin ölümünden sonra zekât vermeyi reddeden kabilelere karşı hiç iltimas göstermemiş, devlet olmanın gereklerini yerine getirmekte tereddüt etmemiştir.

Devlet idaresinde önemli konularda ashabın ileri gelenleriyle istişâre ediyor, elde ettiği kararı enine boyuna değerlendiriyor, Kur’an ve Sünnet’e uygun bulduğunda büyük bir azimle uygulama sahasına koyuyordu. [13]

Hz. Ebubekir’den sonra gelen Hz. Ömer’de siyasette genel dengeyi gözetmeyi sürdürmüştür. Hz. Ömer döneminde devletin coğrafi alanı başarılı seferler sonucunda genişlemiş devlet teşkilatı idarî ve siyasî yapılanması son derece düzenli, disiplinli bir şekilde ilerlemiş adeta coğrafi, adlî, idarî ve siyasî teşkilat açısından “zirve” noktasına gelmiştir.[14]

Fethedilen ülkelere valiler atayan Hz. Ömer, ilk defa devletten emekli olma sistemini uyguladı ve askerlere ganimet yerine hazineden maaş verme sistemine geçirdi. Müslüman toplumlar ve Müslüman olmayanların kendi hukuklarına göre muhakeme edilmesini sağlayan bir adlî ve hukukî teşkilat kuran Hz. Ömer, devlet işlerinin müşavere ile ele alındığı divan kurmuştur. [15]

Hz. Ömer’e suikastın ardından devlet başkanını seçmek ve karışıklığı önlemek için 6+1 kişilik bir şura kuruldu. Adaylar Hz. Ali ve Hz. Osman’dı ve kendilerine bir oyları bulunuyordu. Geriye kalan 4 kişiden 2’sinin Hz. Ali’ye 2’sinin ise Hz. Osman’a oy vermesi sonucunda adaylar eşit oya sahip oldular. Yedek üye olan Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın oyu Hz. Osman’ı halife yapmıştır.

Hz. Osman’ın yönetimine yapılan en büyük eleştiriler idarede kendisinden önceki iki halifeye muhalif olarak Emevi sülalesine mensup şahısları iktidar işlerinde istihdam etmesi, onların da halifenin iyi niyetlerini ve yönetimden aldıkları yetkilerini suiistimal ederek geniş dairede kullanmasıdır. [16]

Hz. Peygamber’i taklit etmesi, evini gözetlemesi ve Müslümanların sırrını ifşa etmesi yüzünden Resûlullah tarafından Tâif’e sürülen, Hz. Ebû Bekir ve Ömer tarafından da Medine’ye dönmek için yaptıkları müracaatları kabul edilmeyen Hakem ve ailesinin, Medine’ye dönmesine Hz. Osman halife olunca izin verdi ve onlara çeşitli ihsanlarda bulundu; o sırada yirmi yaşlarında olan Mervan’ı da devlet kâtipliği gibi önemli bir göreve getirdi. [17]

Bu ve bunun gibi birtakım rahatsızlıklar Hz. Ali ve diğer sahabe büyüklerine aktarıldı. Hz. Ali ve diğer sahabe büyüklerinin bu durumu halifeye aktarmasına rağmen bir sonuca varılmadığını düşünen bir kesim Hz. Osman’ın evini kuşatıp, onu şehit etmişlerdir.

Hz. Osman döneminin önemli iş adamlarından sayılabilecek konumda ve ticaretten çok iyi anlayan bir insandı. Hz. Osman’ın yönetimini tartışmaksızın ufak bir yorumda bulunulacak olursa, yönetimsel organlar arasından Hz. Osman’a en uygun olan görev maliye işleridir, denilebilir.

Fakat Hz. Osman’a karşı yükselen seslerin tamamının; Hz. Osman’ın şahsından ve yönetiminden kaynaklanan problemlerden dolayı olduğunu söylemek son derece yanlış olacaktır. Coğrafi alanın genişlemesiyle büyük medeniyetlere merkezlik yapmış olan topraklarda eski din ve kültürlerin etkisinin yeniden gün yüzüne çıkması, o büyük coğrafyadaki insanların beklentilerinin tamamen gerçekleşememesi, uzak yerlerin merkezin kontrolünden çıkması ve kontrol dışı uygulamaların tezahürü gibi daha birçok olay, çıkan itiraz ve rahatsızlıkların sebebi olarak gösterilebilir.

Bu durumun tek taraflı gösterilmesi mümkün olmadığı gibi Hz. Osman’ın yönetimsel bazı uygulamalarının ve memurlarının suiistimallerinin de bir sebep olduğunu göz ardı edemeyiz. Bütün bunların sonunda 3. Halife evinde şehit edildi.

Hz. Osman’ın şehadetinden sonra halifelik makamına layık görülen Hz. Ali tamamen karmaşanın zuhur ettiği bir ortamda başa gelmişti. Hz. Peygamber’in vefatıyla başlayan ilk iki halife döneminde de görülen Hz. Osman döneminde yükselerek şehadetine sebep olan karmaşa ortamı Hz. Ali döneminde de devam ederek tüm uğraşları kendi ekseninde toplamıştır.

Hz. Ali’nin karşılaştığı ilk sorun, şehit edilen halîfenin katillerini bulmak, isyancıları cezalandırmak ve ihtilalcileri dağıtmaktı ancak toplumun infial hali, istediği gibi temkinli ve tedbirli davranmaya, işi zaman içinde halletmeye fırsat vermediği gibi Muaviye ve bazı valilerin azledilmesi, azledilen valilerin duruma itiraz etmesi, sorunların büyümesine ve iç savaşın başlamasına sebep oldu. [18]

Bu karmaşa durumu Hz. Ali’nin yaşamını bu yönde çabalarla sürdürmesine ve güçlü bir iktidarı elde etmesine mâni olmuştur.

5. Siyaset Pratiğinin Hilafete – Hilafetin Saltanata Dönüşümü

Kendisini halife ilan eden Muaviye, hilafeti; ümmetin rızası, onayı veyahut ta seçimi ile değil bilek gücüne dayandırdığı bir anlayış ve Hz. Osman’dan kendilerine kalan bir miras olduğu görüşüyle yönetimine meşruiyet sağlamaya çalışır. Sempati toplamak amacıyla Hz. Peygamber’in yakın akrabası olduklarını, dolayısıyla varis olarak ancak kendilerinin olabileceği görüşünü de ortaya atar. Hz. Osman’ın kan davasını güderek yönetimsel anlamda hak iddia eden Muaviye hilafeti siyaset tabanına taşımış ve yönetimine bu perspektiften devam etmiştir.

4 Halife döneminde ki yönetimi dini hilafet olarak adlandıran İbn-i Haldun, Muaviye devletini siyasal hilafet olarak adlandırmıştır.

Kan bağına dayanan siyasal meşruiyetlerinin yetersiz kaldığının farkına varan Emeviler iktidarlarını dini bir zemine oturtma gereksinimi hissetmişlerdir. Çünkü dayanak olarak öne sürdükleri gerekçeler tatmin edici düzeyde değildi. Kan bağına dayanan bir meşruiyet anlayışı öne sürüldüğünde, Hz Peygamberle kan bağı olan Haşimoğulları’nın da tabii olarak yönetime ortak olma arzusu doğabilirdi. [19] Bu durum kan bağına dayanan tezi çürütmüştür. Yönetim şura sistemine uymadığı ve toplu kabul anlayışına da dayanmadığından teolojik bir meşruiyet bulma çabası zorunlu hale gelmiştir.

O halde Emevîler için yapılması gereken, siyasal iktidarlarını dinî açıdan meşrulaştıracak bir teoloji tesis etmekti ve bu teoloji tesis etme düşüncesi, ‘Cebriyye’ olarak kelam literatüründeki yerini alan fikrî akımı gün yüzüne çıkardı ve bu akıma saltanat ideolojisiyle din arasında bir köprü olma misyonu yüklendi. [20] Yönetimin dayanağı kılıç zoru (güç)dur ve bu en zayıf tezdir.

Cebriyye şekilsel olarak; yönetimin Allah tarafından Emeviler’e verildiği, Allah’ın rızası doğrultusunda yönetme organının işlevini sürdürdüğü, yönetime karşı gelmenin Allah’a karşı gelmek olduğu konuları etrafında şekillenir. Dini bir temel üzerinde şekillendirilmeye çalışılan bu siyasi manevranın muhalefeti ve şurayı ortadan kaldırdığı yadsınamaz bir gerçektir.

İlahi iradeyi temsil ettikleri tezini savunan Emevi Halifeleri; Halifetullahi fi’l – Arz , İmamü’l-Müslimîn, Emînullah, İmamu’l-İslam, Cünnetu’d-Din (Din in kalkanı), el-Halifetu’l-Mübarek, el-İmamu’l-Mustafa, Veliyyu’l-Hak, İmamu’l-Hüda, İmamu’l-Adl, Halifetu’l-Hak, el-Halifetu’l-Efdal gibi dini unvanları alıyorlar ve dönemin propaganda aracı olan şiirlerde bu isimleri kullanıyorlardı. [21]

Genel anlamda Emevi Devleti’nin yönetimini kendisinden önce İslam Devleti ile karşılaştıracak olursak; bireyin katılım hakkına sahip olduğu bir devletten, muhalefetin ortadan kaldırıldığı bir yönetimsel anlayışa geçilmiştir. Emevi Devleti’nde tanrısal egemenlik yoluyla hanedana atfedilirken, önceki İslam Devleti’nde egemenliğin sahibi ümmet konumundaydı. Teokratik egemenliğe sahip Emevi Devleti’nde halk tebaa konumuna gelmiştir ve halk katılımı söz konusu değildir.

Muaviye’nin başa geçmesiyle hilafet saltanata dönüşmüştür ve Aliyyu’lKârî Muaviye ile diğer Emevî ve Abbasî yöneticilerinin kâmil halife olmadıklarını, onlar hakkında “halîfe” kelimesinin kullanılmasının şer’î değil mecazî ve örfî manada olduğunu belirtmektedir. [22]

Ölümünde yıllar önce oğlunu veliaht tayin eden Muaviye’nin hilafet anlayışı aile asabiyeti ve kan bağına dayanıyordu. Muaviye, hilafeti saltanat şekline dönüştürme gerekçesini iç karışıklığı önlemek ve devleti bir arada tutmak isteğiyle meşru bir zemine oturtmaya çalışmıştır.

Fakat bunların yanı sıra doksan yıllık bir zamanı kapsayan bu dönemde yukarıda bahsedilen olumsuz gelişmelerin yanı sıra birçok olumlu gelişme de yaşanmıştır: Örneğin Hz. Osman döneminde başlayan iç çatışmalarla parçalanan İslâm toplumunun siyâsî birliği yeniden gerçekleştirilmiş, Hz. Ömer devrinde fethedilen ve Hz. Osman döneminde arttırılan, Hz. Ali döneminde de elde tutulan topraklar daha da genişletilmiş, özellikle Hz. Muaviye’nin çabaları ile devlet, büyük bir imparatorluk halini almış, Emevî halîfeleri, bir dizi uzlaşma ve düzenlemeyle birliği sağlamış, fetih yapmayı sürdürmüş, imparatorluğa özgü bir toplum, kültür ve yönetim yapısının temelini atmışlardır. [23]

Yönetimin dini temellere dayanmasından çok siyasi uygulamaların dini bir zemin üzerine oturtularak yönetme işlevinin sürdürüldüğü Emevi Devleti’ne siyasi perspektiften bakıldığı zaman başarılı bir siyasi profil çizdiği söylenebilmektedir. Yönetme sürecindeki uygulamalar, yapılan işlemlerin dayandığı esaslar tartışmaya açıkken; genel anlamda 90 yıllık bir sürecin içerisinde gerek fethedilen topraklar gerek teşkilatlanma yapısı gerekse birliği sağlama adına yapılan çalışmaları ele alacak olursak başarılı bir siyasal hayatın geçirildiği görülmektedir.

6.İslam ve Sünni Siyasal Geleneğinin Türkiye Siyaseti Üzerindeki Etkileri

Din, hiç şüphesizdir ki; toplumları millet olma yolunda birleştiren ve ortak ülkü etrafında toplayarak o ereğe uygun bir biçimde, varılmak istenen noktaya kadar çalışmaya motive eden bir olgudur. Dinin, toplumları ortak bir ülkü etrafında birleştirme kuvveti olduğu gibi suistimal edildiği ve siyasetin itikatlaştırıldığı toplumlarda ise büyük bir ayrımcılık silahına dönüşebilmektedir.

Bu sebeptendir ki; millet olma ve milleti bir arada tutma yolunda ilerlerken, bunu tek bir dayanak üzerine bina etmek son derece yanlış olacaktır. Örneğin; sadece din veyahut ta kavmî bir asabiye üzerine kurulan bir devlet yönetimi milleti oluşturan fertlerin tümünü kapsamayacak ve her fert tarafından kabul edilebilir olmayacaktır.

Her devletin, kendi milletini oluşturan her ferde eşit mesafede yaklaşması, devlet olmanın gereklerindendir. Bu tutumu devlet politikası haline getirmediği takdirde toplumsal huzurun ve birlikteliğin sağlanması olanaksızdır. Kuran ve Sünnetten çıkarılan yönetimsel ilkelere de bakıldığı takdirde yöneten ile yönetilen arasında karşılıklı bir sözleşme olması gerektiği görülmektedir. Biat ilkesi karşılıklı sözleşme temeline dayanır ve uyulmadığı takdirde yönetilenin yönetene karşı isyan görevi doğar. Yöneten, yönetme iradesine sahip olurken yönetileni adil yöneteceğine, yönetilen ise adil yönetildiği takdirde yönetime biat edeceğine dair söz verir.

Buradan toplamda çıkarılacak sonuç; devletin kapsam alanının tek fert göz ardı edilmeksizin bünyesinde barındırdığı bütün toplum olduğu ve yine bu toplumu yönetme görevini ifa ederken, yönetme dayanağını toplumun her kesimini kapsayacak şekilde bina etmesi gerektiğidir. Devlet toplumun genel düşünce ve yaşayış yapısının farkında olmalı, ona eğilmeli fakat tamamı ile genel görüşün etkisinde kalmamalıdır. Yüzdeler üzerinden yönetme işine kalkışmak toplumun birliğine kast etmekten başka bir şey değildir.

Devlet her türlü bağın üzerinde, fertleri bir arada tutan bir çatı görevi gördüğünden, yelpaze genişliği fertlerinin toplumsal-düşünsel genişlik ile orantılı olmalıdır. Fakat şu detay kesinlikle atlanmamalıdır; sekülerleşme adı altında toplumun milli ve manevi değerlerinden mahrum bırakılması kültürel bir soykırım olacaktır.

Kişilerin düşünüş yapıları karakterlerini oluşturduğu gibi yaptığı iş ve yaşayışlarını da etkilemektedir. Bunun yanı sıra toplumda var olan ve temelleri yüzyıllar öncesine dayanan bir gelenek, onu kabul etmeyen bir fert veya topluluk içerisinde bile kendisini göstermektedir. Örneğin Raşid Halifeler sonrasında özellikle Emevi Devleti döneminde belirgin olarak görülen siyasal gelenek şu an Türkiye siyasetinde sekülerlik iddiasıyla siyasi hayatına devam eden partilerde bile görülmektedir. Kuran ve Sünnetten çıkarılan ilkeler doğrultusunda yönetimde şura ve muhalefetin varlığı desteklenirken, Hz. Ali’nin vefatıyla devam eden süreçte bu ilkeler ortadan kalkma durumuna gelmiştir.

Yüzyıllar öncesinde oluşmuş ve günümüzde büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bir devlet olan Türkiye’de bu geleneğin varlığından söz etmek mümkündür. Muhafazakâr siyasal hareketlerde görülmesi yadsınamayacağı gibi sekülerlik iddiasında bulunan siyasal yapılarda bile görülmektedir. Bir topluma yüzyıllar içerisinde yerleşmiş bir geleneğin bir çırpıda ortadan kalkması söz konusu değildir. Türkiye siyasetinde yaygın olarak görülen ve temelleri yüzyıllar öncesine dayanan bu siyasi gelenek, partiler arasında görülebildiği gibi parti içi muhalefet hareketlerinde de görülmektedir. Dünya görüşü ayırt etmeksizin Türk siyasetine nüfuz etmiş bu geleneğin bir sonucu olarak, parti içi muhalefet hareketleri hizipçilik adı altında değerlendirilmekte ve genel başkanlık seçimleri kaosa dönüşmektedir.

Muhalefet bir denetim organı çalışmalı ve hükümeti besleyen bir destek görevi görmelidir. Fakat Türkiye siyasetinde muhalefete genel bakış iktidarın doğru veyahut ta yanlış bütün kararlarına karşı çalışan bir cephe olduğu yönündedir. Fakat bu görüş yanlıştır ve bir ön yargıdır. Bu genel görüşün arkasına sığınan iktidarlar muhalefetin ikazlarının içeriğine bakmaksızın karşı saldırıya geçmeyi siyasi bir propaganda haline getirmişlerdir. Bu durumda ne iktidar ne de muhalefet gerçek anlamda görevlerini yerine getirememekte ve siyasi bir sakatlık meydana gelmektedir.

Muhalefet sorun yaratan değil sorunlara çözüm üreten olmalıdır. İktidar muhalefeti ortadan kaldırmak yerine destekleyici bir kuvvet haline getirmelidir. Her türlü farklılığı bir kenara bırakıp, refah ve düzen eksenli gelişim vaadiyle talip oldukları yönetme iradesi etrafında birleşerek ortak bir eser yaratılmaya çalışılmalıdır.

İktidarların muhalefet kaygısıyla yaptıkları yanlışlardan bir tanesi de liyakatsiz atamalardır. Kuran ve Sünnet ilkelerine göre atamaların liyakat esaslı yapılması esastır. Fakat gerek güvenlik gerekçesiyle gerekse işlerin koordine bir vaziyette ilerlemesi bahanesinin arkasına sığınılarak liyakat ilkesine özen gösterilmemektedir. En küçük örnek olarak; bir belediye başkanın değişmesi sonucunda belediyede ki çaycıya kadar bir değişim olduğu sıklıkla görülmektedir. Yöneticilerin rahat ve koordine çalışmak gerekçesiyle birtakım kurmaylarını seçmesi veyahut ta değiştirmesi doğal hakkıdır. Fakat bir birimde yaşanan yönetimsel bir değişim sonucu bütün birim elemanlarının değiştirilerek yerlerine yandaşların yerleştirilmesi bu hakkın suistimal edildiğinin açık örneğidir. Bu değişimlerin sık yaşanması bürokraside ciddi aksamalara ve yetişmiş personelin kaybına yol açma riskini taşır.

Tüm bunların yanı sıra bu sirkülasyon bürokrasinin içine tamamı ile sirayet etmiş bir siyaseti meydana getirdiği gibi yapılacak olan iş ve tutumları da büyük bir ölçüde etkilemektedir. Memur alımlarında her ne kadar merkezi sınav sistemi ve yerleştirmeler uygulansa da fiiliyatta yaşanan olumsuz gelişmeler toplum bazında hayal kırıklıklarının oluşmasına sebebiyet vermektedir. Usulsüz atamalar, o mevkilere talip olan liyakatli kişiler tarafından güven kaybına yol açmaktadır. Bir devletin yaşayabileceği en acı durumlardan bir tanesi, onu meydana getiren toplumda güven kaybının zuhur etmesidir.

Siyasi iktidara yakınlık çerçevesinden bürokraside belirli kademelere gelmiş olan kişilerin görevlerini sürdürdükleri süreç içerisinde bir takım kişi ve kesimlere iltimas göstermesi durumu kaçınılmazdır. Bürokratik sakatlığa yol açan bu durum sistematik işleyişe sekte vuran en önemli unsurlardan bir tanesi olarak görülebilir.

İşe girerken de devlet üzere olan herhangi bir işi hallettirirken de meydana gelen torpil algısı beraberinde rüşveti de getirmiştir. Bir gereksinim olarak görülen torpil ve rüşvetin oluşumu; hukuki, idari ve ahlaki bir boşluğu da açık etmektedir. Kamu otoritesinde rüşvet olarak görülen yolsuzluk faaliyetleri mikro çapta görülebileceği gibi makro boyutlara ulaşan ve tüm ülkeyi kapsayan boyutları da görülmektedir.

Yapılan araştırmalar sonucu Türkiye’nin Yolsuzluk Algı Endeksi puanı ve sıralamadaki yeri 2013 yılından beri hızlı bir biçimde gerilemeye devam ederken, 2016 yılı Endeks sonuçlarına göre, bir puanlık düşüşle 41 puan alan Türkiye, 9 basamak daha gerileyerek 176 ülke arasında 75. sırada yer aldı ve böylece Türkiye’nin yolsuzlukla mücadele alanındaki gelişmeleri takip edememesi nedeniyle, önceki yıllarda alt sıralarda bulunan birçok ülke bu yıl ön sıralara geçti. [24] Bu sonuç rüşvet ve yolsuzluğun toplumsal anlamda idrakinin gerilediğine yavaş yavaş kabul edilebilirlik seviyesinin yükseldiğine dalalettir.

Sünni siyasal geleneğinin Türk siyasi hayatında ve Türk toplumun etkisini sürdürdüğü konulardan bir tanesi de güvenliktir ve Sünni siyasi gelenekte güvenlik her zaman adaletin önünde tutulmuştur. Anarşi ve iç savaş fitne olarak adlandırılmış ve mevcut yönetimin devamlılığına ket vuracak her muhalif görüş fitne olarak nitelenmiştir. Örneğin şu an Fransa’da yaşanan, vergi artırımı kaynaklı olan gösteri ve eylemlerin Türkiye bazında karşılığını görmek zor olacaktır. Çünkü geleneğe dayalı bir güvenlik anlayışı topluma bir takım razı oluşlar getirmektedir. Türk toplumunun sinir uçlarını oluşturan; milli ve manevi mukaddesat gibi konulara dokunulmadığı sürece ekstrem bir toplu eylemsel davranış görmek zor olacaktır.

Liderlik teorisini içeren Sünni siyasal gelenek toplumu da bu eksenli düşünmeye teşvik etmektedir ve toplumda bu eksenli görüşlerin hâkim olduğu söylenebilmektedir. Sünni siyasal gelenek lider merkezlidir ve tabiri caizse iyiyi de kötüyü de yönetenin payına yüklemektedir. Kurumsal yaklaşımın olmadığı bu görüşte durumlar kişilere yüklenmiştir.

Bu durum iyi hallerde yönetenlerin lehineyken kötü sayılabilecek durumlarda da yönetene ciddi külfetler yüklemektedir. Fakat bu durumda da yönetenin imdadına başka bir gelenek koşmaktadır. İslam ve Sünni siyaset geleneğine komplo bazlı teoriler sirayet etmiştir. Örneğin tüm Müslüman toplumunda meydana gelen karışıklıkların kaynağının Abdullah b. Sebe adlı bir kişinin üzerine kurulması bunun tipik bir örneğidir. Günümüzde gerek ekonomik gerek siyasi gerekse askeri bir yanlışlık ve düzensizlik meydana geldiğinde dış kaynaklı sebepler ortaya atılmaya başlanır. Ülkemizde de örneklerine sıkça rastlanılabilecek olan bu durumun kaynağı yüzyıllar öncesine dayanan bir geleneğim ürünü sayılabilir.

Siyasetin itikatlaşması ve yüzyıllar öncesinden günümüze kadar gelerek yerleşmiş olan siyasi geleneklerin tezahürü sonucunda ortaya çıkan birtakım kalıplar toplumu ve yönetim faaliyetlerini doğrudan etkilemektedir. Toplum ya da fert kabul etsin ya da etmesin kendi kültür ve değerlerinden ayrı sayılamaz. Yüzyıllar boyunca varlığını sürdürerek bir topluma tesir eden gelenekler artık o toplumun ayrılmaz bir parçası haline gelmektedir.

KAYNAKÇA

Altungök, A. (2014). SÂSÂNÎ KÜLTÜR VE MEDENİYETİNİN İSLÂM KÜLTÜR VE MEDENİYETİNE ETKİLERİ. Tarih İncelemeleri Dergisi, 446.

Aycan, İ. (2004). MERVAN I. İslam Ansiklopedisi, 226.

Aydın, M. Â. (1991). İslâm Tarihinde Anayasa. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/maddesnc.php?MaddeAdi=anayasa adresinden alındı

Çaylak, R. (2018). İslam Siyasi Düşüncesine Hakim Olan Genel ve Temel İlkeler. R. Çaylak içinde, İslam Siyasi Düşünceler Tarihi Ankara: Savaş Yayınevi.

Fığlalı, E. R. (1993). Darün Nedve. İslam Ansiklopedisi

Geçit, M. S. (2016). İSLÂM DÜNYASINDA DİN-SİYASET İLİŞKİSİNİN TARİHÇESİNE GENEL BİR BAKIŞ. Universal Journal of Theology

seffaflik.org. (2017, Ocak 27). Uluslararası Şeffaflık Derneği: http://www.seffaflik.org/cpi2016/ adresinden alındı

Tekeli, T. I. (2016). Dünya’da ve Türkiye’de Yolsuzluk Algısı. Adnan Menderes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi

Theology, U. J. (2016). İSLÂM DÜNYASINDA DİN-SİYASET İLİŞKİSİNİN TARİHÇESİNE GENEL BİR BAKIŞ. Mehmet Salih GEÇİT

Yıldırım, R. (2011). İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. Sünni Siyaset Düşüncesinin Tarih İçindeki Gelişimi ve Etkinliği

Yumuk, R. (2010). İbn Haldun’da devlet görüşü (Birinci Kısım). Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi

DİPNOTLAR

[1] Fığlalı Ethem, Darün Nedve, İslam Ansiklopedisi, 1993, s.556

[2] Ramazan Çaylak, İslam Siyasi Düşüncesine Hâkim Olan Genel ve Temel İlkeler, İslam Siyasi Düşünceler Tarihi, Savaş Yayınevi, Ankara (2018), s.72.

[3] Ramazan Çaylak, a.g.e , s.72.

[4] Ramazan Çaylak, ag.e , s.72.

[5] Yumuk Recep, İbn Haldun’da devlet görüşü (Birinci Kısım), Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 2010, s.245.

[6] Altungök Ahmet, SÂSÂNÎ KÜLTÜR VE MEDENİYETİNİN İSLÂM KÜLTÜR VE MEDENİYETİNE ETKİLERİ, Tarih İncelemeleri Dergisi, 2014, s.446.

[7] Yıldırım Ramazan, Sünni Siyaset Düşüncesinin Tarih İçindeki Gelişimi ve Etkinliği, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2011, s.18.

[8] Aydın M.A, İslâm Tarihinde Anayasa, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, 1991, s.161.

[9] Yıldırım, a.g.e, s.9.

[10] Geçit Mehmet Salih, İSLÂM DÜNYASINDA DİN-SİYASET İLİŞKİSİNİN TARİHÇESİNE GENEL BİR BAKIŞ, Universal Journal of Theology, 2016, s.33.

[11] Yıldırım, a.g.e, s. 10.

[12]Yıldırım, a.g.e, s.10.

[13] Geçit, a.g.e, s.36.

[14] a.g.e, s.36.

[15] a.g.e, s.37.

[16] a.g.e, 37.

[17] Aycan İrfan, MERVAN I, İslam Ansiklopedisi, 2004, s.226.

[18] Geçit, a.g.e, s.38.

[19] Yıldırım, a.g.e, s.14.

[20] a.g.e, s.14.

[21] a.g.e, s.15.

[22] Geçit, a.g.e, s.39.

[23] a.g.e, s.40.

[24] Uluslararası Şeffaflık Derneği, seffaflik.org, http://www.seffaflik.org/cpi2016/, (27 Ocak 2017).

Yazar Hakkında

Batuhan Yaşar / TESA Siyaset Birimi Araştırmacı Yazarı

Sakarya Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi

TESAD

Tarih Ekonomi ve Siyaset Araştırmaları Derneği

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir