Ana Sayfa / Yazılar / Tarih / Avrupa Tarihi / Stoa Felsefesi

Stoa Felsefesi

Stoacılık Helenistik dönemde ortaya çıkmış ve hem bu döneme hem de sonraki dönemlere birçok açıdan damga vurmuş bir felsefe sistemidir. Stoacılık, ismini kurucusu Zenon’un derslerini işlediği yer olan Stoa Poikile adlı yerden almıştır ve Stoa Poikile’ye de ismini veren “stoa” kelimesi esasen “üstü kapalı sütunlu yol” anlamına gelmektedir. Bugün bakıldığında erken dönem, orta dönem ve geç dönem (imparatorluk dönemi) olarak üç döneme ayrılan stoa düşüncesi, her döneminde bünyesinde çağına damga vuran filozoflar yetiştirmiş olup, bununla da kalmayarak halk düzeyinde de karşılık bulabilen nadir düşünce sistemlerinden birisi olmuştur. Gerek felsefi öğretileriyle gerek siyaset teorisine yaptığı katkılarla düşünce tarihinde yerini alan stoa felsefesi, aynı zamanda kişisel öğretileriyle etkin olduğu dönemde toplum yapısının oluşumunda da önemli bir yere sahip olmuştur.

Tarihsel açıdan bakıldığında ise Stoacılığın en etkin olduğu dönem Geç Stoacılık dönemi olarak da adlandırılan Roma İmparatorluğu dönemiydi. Başlı başına toplumda kabul gören hayat görüşü olması bir yana, doğadaki evrensel düzeni benimsediği için İmparatorluğun ideolojisi konumuna da gelmişti. Nitekim birçok tarihçi tarafından Roma’nın en parlak zamanı olarak kabul edilen Marcus Aurelius’un hükümdarlığı döneminde bizzat İmparator Marcus Aurelius’un Stoacı bir filozof olması da bu durumu kanıtlar nitelikteydi.

Stoacılık felsefi açıdan bakıldığında temel olarak insanın bağımsızlığını, yetkinliğini ve mutluluğunu amaçlayan öğretilerden oluşuyordu ve mantıkçılığıyla aklı ve erdem öğretisi ile ahlakı ön plana çıkartmaktaydı. Üstelik doğa ve insanın doğaya uyum sağlaması gerekliliği üzerine çokça eğilen stoacılara göre insan mutluluğunun temelleri yine kişinin kendi duygularını manipüle etmesiyle mümkündü. Daha doğrusu mantık sahibi bir varlık olarak insan doğadaki düzen ve dinginliğe ancak bu şekilde ulaşabilirdi. Doğadaki düzen ve dinginliğe ulaşan insanın başlıca erdemleri ise bilgelik, cesaret, adalet ve ölçülülük olmalıydı. Bu yazıda stoa felsefesinin düşünce yapısı genel özellikleri itibariyle incelenecektir.

Stoa Felsefesi

MÖ 3. yüzyılın başı Akdeniz havzası için siyasal iktidarsızlığın hâkim olduğu bir dönemdi. Zira Büyük İskender, 323 yılında ölmüş, imparatorluğu ise kendi içinde parçalara bölünmüştü. 1.Zenon’un Atina’ya gelişi de yaklaşık olarak bu döneme, yani 300’lü yıllara denk gelmektedir. Zenon’un geldiği dönemin Atina’sında da elbette mevcut güçlü bir merkezi otoritenin yokluğunun etkileri hissedilmekteydi ancak bu şehir düşünsel manada bir başkent olma statüsünü hiç kaybetmemişti.[1] Hatta bir açıdan bakıldığında tüm kriz dönemlerinde olduğu gibi böylesi bir siyasi boşluğun fikirsel tartışmaları alevlendirdiği bile söylenebilir.

Zenon’un Stoacı felsefesini oluşturmaya başladığı vakitlerdeki fikirsel atmosfere kısaca bakıldığında ise Sokrates’in, Aristoteles’in ve Platon’un fikirlerinin oldukça popüler olduğu görülebilir. Hatta sadece Sokrates bile dönemin fikir hayatına oldukça yön veren bir isim olarak kabul edilmekteydi. Örneğin, sofistlere karşı ironi silahını kullanan Sokrates’in bu yöntemini Kinikler toplumu ve düzeni eleştirmede bir öte adıma geçme aracı olarak kullanıyor, Megaralılar Sokrates’in öğütlediği şüpheciliği mantıkçılık ile kaynaştırmak suretiyle geliştiriyor, Kireneliler ise Sokrates’e ait olduğu söylenen ve Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde altın harflerle yazılı olan “Gnothi Seauton” yani “Kendini bil” vecizesini derinden inceliyor ve insanın iç huzurunu bulmasında önemli olduğunu iddia edip kendini bilme durumunun kişiyi hazza götürecek şeyleri bilmesine olanak sağlayacağını savunuyorlardı.[2]

Zenon böyle bir atmosferde Atina’ya gelmiş ve ilk başlarda Sokrates‘in öğrencisi olan Antisthenes‘in kurduğu kinizmin yer yer etkisinde kalmıştı. Tabi ki bu durum, kuracağı stoacı felsefede de görülecekti ancak kiniklerle temel bazı noktalarda ayrışmaya başlaması da çok uzun bir süre almayacaktı. Özellikle kiniklerin topluma ve ahlaki düzene oldukça katı bir eleştiri gözüyle bakmaları Zenon için bir ayrışma noktası olmuştu. Zenon’a göre kiniklerin yaptığı gibi toplumun ve sahip olduğu ahlaki düzen değerlerinin toptan reddedilmesi doğru değildi. Elbette insanın özgürlüğü ve bağımsızlığı bir ilke olarak kabul edilmeliydi ancak doğallığa ulaşarak yani doğaya uygun bir hal alarak pekâlâ toplum ve ahlak da yararlı ve doğru olacak şekilde inşa edilebilirdi. Tabi ki Stoacılıkta insanın özgürlüğü ve bağımsızlığı da dikkate alındığı için bu inşa süreci belirli bir otoritenin tepeden inme öğretileriyle olamazdı. Her kişi konumuna, yapısına ve statüsüne göre farklı biçimlerde de olsa kendi kendini değiştirerek, hatta gerekirse duygularını dahi manipüle ederek doğal ve ideal bir hale, yani mutlu hale gelebilirdi, gelmeliydi. Stoacı öğretinin her döneminde değişen ve gelişen öğretileri olsa da amaç her zaman bu olacaktı.

Stoacılığın felsefi konulardaki görüşlerine bakacak olursak, fizik öğretisi olarak atomist düşünceyi reddettiklerini, madde ve cisimsel olanı gerçek kabul eden materyalist bir düşünceyi savunduklarını görürüz.[3] Tabi ki Antik Yunan’daki materyalizm anlayışı günümüzdekinden farklıydı ancak esasen Platonculukta olduğunun aksine maddenin dışarılarda bir yerde olduğu iddia edilen özü veya ideasının yerine “öz” olarak bizzat maddenin kendisini esas alma durumunun da Stoacılık başta olmak üzere kimi düşünce akımlarında var olduğu söylenebilir. Stoacılığın maddesel bir yaklaşımı olması da pekâlâ normaldir, zira Stoacılara göre esas ve öz olan bir kere doğanın kendisiydi ve doğa tüm canlı ve cansız içeriğiyle maddesel olarak var olmaktaydı.

Stoacılığın ahlaki yaklaşımları ise Epikurosçuluğun tam tersi konumunda yer alıyordu. Epikurosculuğa göre insanın nihai amacı doğadaki tüm canlılar gibi acıdan kaçmak ve hazza ulaşmaktı. Stoacılık ise erdemli bir yaşamı her şeyin üzerinde tutuyordu ve kimi zaman erdemli olmak acıdan kaçmakla ve hazza ulaşmakla çatışabilirdi. Bu gibi durumlarda kesinlikle haz terk edilmeli ve gerekirse çekilecek acıya rağmen erdemli olan şey tercih edilmeliydi. Ayrıca özellikle geç dönem Stoacı düşünürlerinden Seneca’ya göre erdemli olan her davranış kendiliğinden insana zaten haz getirirdi, getirmeliydi.[4] Çünkü erdem biricik iyinin kendisiydi. Öbür taraftan bakıldığında ise erdemsiz davranışlar da kimi zaman insana haz verebilirdi ancak tam da bu yüzden haz erdemin ancak bir yan ürünü olabilirdi. Bir sebebi veya ödülü olamazdı. Stoacılığın erdem konusunda düşünceleri oldukça katı bir yapıdaydı. Mesela erdem ve erdemsizlik arasında bir ara derece kabul edilemezdi. Zira Stoacılar erdem meselesinde “erdem için erdem” fikrine sahiptiler. Bir insanın davranışı ya erdemli olabilirdi ya da erdemsiz. Stoacılara göre bir sopanın düz ya da yamuk olması dışında bir ihtimal nasıl söz konusu değilse insan davranışlarında da belirli bir oranda erdemlilik ya da erdemsizlikten bahsedilemezdi.[5]

Peki insanlar erdemli ya da erdemsiz davranışları seçebilecek özgür iradeye sahip miydiler? Stoacılığın en ilgi çekici taraflarından birisi de insanın özgürlüğü ve determinizm üzerine olan görüşleridir. Stoacı düşünürler doğadaki nedensellik ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar ve bu yüzden determinist bir dünya görüşüne sahiptirler.[6] Stoacılara göre evrende meydana gelen her şeyin önceden belirlenmiş olduğunu söylemekle ile her şeyin bir nedeni olduğunun söylenmesi arasında bir fark yoktur. Bakıldığı taktirde determinizmde oldukça popüler olan yazı tura örneği ile stoacıların bu konu üzerindeki fikirleri uyuşmaktadır. Örneğe göre bir para havaya atıldığında yazı veya tura gelme şansı diye bir şey yoktur. Zira paranın havaya atılma şekli, yer çekiminin paraya etkisi, uygulanan kuvvet gibi şartlar hesaplanabildiği taktirde sonuç kesin olarak söylenebilecektir. Yani bizler tüm şartları hesaplama becerisine her daim muktedir olamasak da aslında para havaya atılmadan önce bile sonuç bellidir. Stoacılar bu manada doğada meydana gelen her şeyin önceden belirli olduğunu ileri sürerler. Ancak ilginç olan kısım şudur ki, Stoacılar aynı zamanda insanın özgürlüğüne ve iradesine de inanırlar. Bu durum ilk başta bir çelişki gibi gözükmektedir. Eğer her şey önceden belirlenmiş ve belli ise insanın tercih edebilme yetisinden nasıl bahsedilecektir? Bu daha önce sorulmamış bir soru değildir ve Stoacı düşünürler de görünüşte ikilem gibi duran bu mesele üzerine sıkça düşünmüş ve fikir beyan etmişlerdir. Özellikle en ünlü Stoacı düşünürlerden Epiktetos’un düşünceleri oldukça açıklayıcıdır.

Epiktetos’a göre Tanrısal iradenin dizayn ettiği evrende -ki bu tanrı, doğayla bütünleşik bir şeydir- insan olarak elimizden gelmeyen şeyleri değiştiremeyiz. İnsanın çevresinde birçok şey olabilir ve hatta başına elinde olmadan pek çok şey gelebilir. Bunu tam manasıyla kontrol edebilmenin bir yolu yoktur. Ancak insanın elinde olan yegâne bir şey vardır ki o kontrol edilebilir ve değiştirilebilir. O şey insanın kendisidir. İnsan her türlü etkiye rağmen olayları ve durumları kendi gözüyle görür ve isteği taktirde bakış açısını değiştirebilir. Stoacılara göre dışarıya doğru bir özgürlükten söz edemeyiz, çünkü doğada nedensellik vardır, ancak içeriye doğru bir özgürlükten söz edebiliriz. Bu yüzden Stoacılığa göre harici manada determinist, dahili manada özgürlükçü olunabilir. Bunun için tek yapılması gereken insanın kendi hislerini manipüle etmeyi öğrenmesidir. Zira insanın duyguları pekâlâ başkaları tarafından değiştirilebilmekte ve hatta manipüle edilebilmektedir. O halde insanın kendi kendine duygularını değiştirmesi son derece mümkün ve doğal bir durumdur. Üstelik yapılması gerekendir de. Zira birçok arzu ve his insanın özgürlüğünü kısıtlayan zincirlerdir. Örneğin bir insan başına gelen bir olaydan ötürü öfkeleniyor ve bu durum ona zarar veriyorsa, öfke burada bir zincirdir. Bu zincirin kırılması, o insanın öfkesinden sıyrılarak doğru olan neyse onu yapması gerekmektedir. Epiktetos bu konuda, “Ayaklarımı zincirleyebilirsiniz ancak Zeus bile seçme hakkımı elimden alamaz.” demiştir.[7] Göründüğü üzere Epiktetos’un Stoacı düşüncesi bağımsızlığı ve iç özgürlüğü temel alır ve aynı zamanda oldukça pratiktir. Bu durum aslında Stoacılığın temel yapısını da özetlemektedir: Felsefi ve ideal/doğal olana dair fikirleri olan ancak aynı zamanda da son derece ayakları yere basan ve bizzat hayatta uygulanabilecek pratik prensipleri olan bir öğreti.

Stoacılığın determinizm ve özgürlüğe dair görüşlerinde de etkili olan ve aynı zamanda öğretisinde önemli bir yer tutan bir diğer mesele ise Tanrıya dair görüşleridir. Stoacılık kısaca söylenecek olursa panteist bakış açısını benimsemektedir.[8] Stoacılara göre her şey “bir” dir. Kâinatta var olan her şey tek bir noktadan çıkmıştır ve bu nokta Tanrıdır. Ancak Tanrı var olan her şeyin yani evrenin dışında bir varlık değildir. Aksine bizzat kâinatın yani doğanın kendisidir. Tabi Stoacılara göre doğa dendiği taktirde kendine dair aklı olmayan bir yapısal bütün akla gelmemelidir. Tanrının bir aklı ve muhakemesi vardır ve içinde meydana gelmiş her şey sebepler dairesinde olduğu için bu mantığa göre var olmuştur. Yani doğanın/tanrının aklı olduğunun kanıtı evrende bulunan nedenselliktir. Her şeyin bir nedeni vardır ve her şey doğanın ve tanrının kendisini oluşturur. Bu manada denebilir ki Tanrı ile tüm varlıklar da aynı cevherden meydana gelmiştir. İnsanda olan akıl ve mantık gibi özellikler de tıpkı doğada olan her şey gibi Tanrı’nın var olan özelliklerinin birer yansımasıdırlar. İnsan kendi içerisinde aklını kullanarak kendini şekillendirebilme özgürlüğüne sahiptir. Ancak diğer şeyleri yani doğada olan şeyleri değiştirme becerisine sahip değildir. O beceri tıpkı insanın kendi içinde yapabildiği gibi doğanın kendisinin “içi” olduğu tanrıya aittir.

Tabi ki insana, topluma ve doğaya böylesi değinen bir öğretinin siyasi tarafı da bulunmaktaydı. Zira yönetim ve egemenlik sorunu insanlığın her çağında başlı başına önemli bir noktada yer alıyordu ve sadece Stoacılık değil, o döneme kadar birçok fikir akımı siyasal görüşler barındırmaktaydı. Tarihsel açıdan baktığımızda Stoacılığın ön plana çıktığı noktalardan belki de en önemlisi ise bireysel öğretiler bazında uygulanabilir olduğu kadar toplumsal ve siyasal kuramları da pekâlâ devlet yapılarınca benimsenebilir nitelikte olmasıydı. Burada tabi ki benimsenebilirlikten kastımız Stoacılığın hem yöneten kısımda yer alan siyasal yapılanmanın hem de yönetilen kısmında yer alan bireysel ve toplumsal unsurların hepsine dair öğretileri olan bir fikirsel bütünlüğe sahip olmasıdır. Zira Stoacılık doğallığı hedeflediği için insanın doğa içindeki özgür konumunu desteklemekteydi ve stoacılığa göre tıpkı doğada olduğu gibi her ne kadar belirli hiyerarşiler normal ve doğal olsa da nihayetinde herkes özgürdü ve en başta kendinden sorumluydu. Yani Stoacılık hem bir bireyin özümseyebileceği bir fikir olurken hem de siyasi bir yapılanmanın egemenliğini de doğallıkla destekleyeceği için hem yönetimin başındakilerin hem de kendiliğinden bir kurum olarak devletin benimseyebileceği bir felsefeydi. Üstelik Stoacılığa göre doğal bir devlet tüm doğayı kabul etmeli, kısaca evrensel bir yönetim esas olmalıydı. Bu görüş ise tarihsel açıdan baktığımızda Antik Çağın en büyük yapılanması olan Roma İmparatorluğunun hem siyasi hem toplumsal hâkim fikri olarak Stoacılığı benimsemesini sağlamıştı.

Tabi ki stoacılığın evrensel bir yönetimi tabi ve ideal görmesi felsefesinde yatan evrenselci düşüncenin bir sonucuydu. Bir kere doğanın kendisi evrenseldi. Zira dünya üzerinde yaşamın olduğu her yerde doğa vardı. Yani doğa Stoacılıkta her şeyi kapsayan bir konumdaydı ve doğal olan şeyler de doğanın bu evrenselci ilkesini benimserdi. Bu görüş aslında bakıldığında birçok tabunun aşılmasına da sebep olacaktı çünkü doğacı ve evrenselci ilkeyi benimsemek ırk ve toplumsal konum gibi kavramların yeniden yorumlanması gerekliliğini beraberinde getirecekti. Zira doğada tüm canlılar aynı ve eşit konumda olmasalar dahi bir bütünün parçasıydılar. Canlı ve cansız olan her şeyin esasında parçası olduğu bu bütünde toplumsal konum, ırk ve cinsiyet gibi olgular bir çeşit üstünlük unsuru olamazdılar.

Sonuç

Stoacılık, Helenistik dönemde ortaya çıkan ve hem ilk ortaya çıktığı dönemde hem de sonrasında etkili olmuş bir felsefi akım ve öğretidir. Stoacılık genel olarak bakıldığında özgürlükçü, determinist, panteist, akılcı, maddeci ve evrenselci görüşlere sahiptir. Ayrıca denebilir ki bazı felsefi akımların aksine, varlık, bilgi veya tanrı felsefesine dair soyut düşüncelerden öte gidememiş bir düşünce sistemi değildir. Öğretileri insanlara yaşamın bizzat kendisine dair birtakım çözümlemeler sunmakta ve öneriler içermektedir. Bu öneriler ve çözümlemeler her türlü bireye hitap edecek şekilde dizayn edilmeye çalışılmıştır. İster sıradan bir insan olsun ister hükümdar, hatta bir köle, –ki stoacılık köleliğe karşıdır- Stoacılık insanlara yaşama dair çok değerli ipuçları sunma gayretinde olmuştur. Bu ipuçlarını ise yukarıda saydığımız ilkeleri doğrultusunda iletmiş, genel olarak ise doğaya uygun ve akla dayalı bir yaşam önerisinde bulunmuştur.

Kaynakça

Kaynakça

KAYNAKÇA

AKALIN Kürşat Haldun – “Stoa Felsefesinde Tanrının Doğası ve İnsanın Uyumu” – KOSBED, 2015, 30: 91 – 112

BRUN Jean – “Stoa Felsefesi” – İletişim Yayınlan, 1997

ARSLAN Murat- “Hellenistik Dönem’ e Damgasını Vuran Yaratıcı Felsefe Sistemleri:Epikurosçuluk ve Stoacılık” – Arkeoloji ve Sanat Dergisi, yıl 23 Sayı 100 –

KORKMAZ Ömer- “Tarihsel Süreç İçerisinde Evrensellik Düşüncesi” – Dokuz Eylül Üniversitesi Sssyal Bilimler Dergisi Cilt 4, Sayı 3, 2002

ÖZKAN Elif Burcu- “Stoa Ahlâkında ve Seneca’da Özgürlük Anlayışı” – Eskiçağ Yazıları 6 – Akron 8, Arkeoloji ve Sanat Yayınları,İstanbul, 2014, (s. 225-270)

DÜRÜŞKEN Çiğdem- “Stoa Mantığı” – DergiParkİstanbul Üniversitesi Felsefe Arkivi Dergisi – Yıl 1991, Cilt 0, Sayı 28,

ÖZTÜRK Fatih, ÇALIŞKAN Sadık, ÖZDEMİR Musa, Geç Dönem Stoa Anlayışında Yaşam Sanatı Olarak Etik Anlayışı, İnönü Üniversitesi Kültür ve Sanat Dergisi, Cilt/Vol. 3 Sayı/No. 2 (2017): 31-39

 

DİPNOTLAR

[1] Kürşat Haldun Akalın – “Stoa Felsefesinde Tanrının Doğası ve İnsanın Uyumu” – KOSBED, 2015, 30: 91 – 112, s.19

[2] Jean Brun – “Stoa Felsefesi” – İletişim Yayınlan, 1997, s.33

[3] Murat Arslan, “Hellenistik Dönem’ e Damgasını Vuran Yaratıcı Felsefe Sistemleri: Epikurosçuluk ve Stoacılık” – Arkeoloji ve Sanat Dergisi, yıl 23 Sayı 100, s.23

[4] Fatih Öztürk et al, Geç Dönem Stoa Anlayışında Yaşam Sanatı Olarak Etik Anlayışı, İnönü Üniversitesi Kültür ve Sanat Dergisi, Cilt/Vol. 3 Sayı/No. 2 (2017): 31-39, s.36

[5] age, s.35

[6] age, s.37

[7] Epictetus. (2014). Discourses, Fragments, Handbook. (R. Hard, Çev.) Oxford: Oxford University Press. s. 6

[8] age.s.37

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Coşkun Yavuzel

Coşkun Yavuzel
TESAD Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir