Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.

Stefan Zweig İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar / Kitap Analizi / Bölüm 1

Giriş

Bu kitap tarihin gidişatını değiştiren, insanlığın kaderini belirleyen on dört anı anlatan on dört farklı hikayeden oluşmaktadır. Bu hikayelerde başka zamanlarda kendi halinde, peş peşe ve yan yana gelişen olaylar, her şeyi belirleyen ve her şeye karar veren o bir tek anlık zaman dilimi içerisine sıkışıverir: Tek bir evet, tek bir hayır, bir anlık erken davranma ya da bir anlık geç harekete geçme, bu anı, yüzlerce kuşak da geçse, asla geri getiremez ve bu yitirilen an, bireyin ve ulusların yaşamını ve hatta bütün bir insanlığın yazgısını belirler.[1] Bu kitabı incelerken her hikayeyi tek tek ele alarak inceleyeceğim.

1. Ölümsüzlüğe Sığınış

Büyük Okyanusun Keşfi 25 Eylül 1513

Kolomb Amerika’yı keşiften döndükten sonra Sevilla ve Barcelona’nın sokaklarında bir tören havası hakimdi. Kolomb’un getirdiği tuhaf ve paha biçilemez pek çok şeyi, o ana kadar görülmemiş bir ırkın, kızıl derililerin tütünleri, yiyecekleri ve farklı hayvan derileri büyük bir şaşkınlık ile karşılanır. Kolomb’un dönüşünden sonra, Amerika’da sonsuz altın ve gümüş madenleri olduğu, orada yaşayan kralların altına kurşun kadar bile değer vermediği söylentileri başta İspanya’ya daha sonra tüm Avrupa’ya yayılmaya başlar. Avrupa’da iş tutturamayan tüm insanlar bu yeni kıtaya akın eder. Ancak burada da sanılanın aksine toplanmayı bekleyen külçe altınlar yoktur. Buraya gidip hayal kırıklığına uğrayan bir diğer maceracı ise Vasco Nunez de Balboa’dır. Balboa’nın hikayesi diğer maceracılardan daha farklı gelişecektir. Balboa İspanya Kralı’nın yeni sömürgeye atadığı vali Enisco’nun gemisine bir erzak sandığının içine saklanarak gizlice biner. Gemi kıyıdan geri dönülemeyecek kadar uzaklaşınca Balboa kendini gösterir. Enisco başta bu adama aldırış etmez ve gemide kalmasının bir sorun olmayacağını düşünür. Gemi henüz keşfedilmemiş boğazlardan yeni sömürgeye doğru ilerlerken, yanlarında Francisco Pizarro[2] adında bir adamın yönetiminde içi hıncahınç dolu bir sandalla karşılaşırlar. Sandal Enisco’nun yeni sömürgesinden, San Sebastian’dan gelmektedir, sandaldakiler Enisco’ya kötü haberi verir, artık San Sebastian diye bir sömürge yoktur. Enisco adamlarını oranın sıtmalı iklimine ve yerlilerin zehirli oklarının arasına atmak istemez. Tek çıkar yol geri dönmektir, işte tam bu sırada Balboa ortaya atılarak Orta Amerika kıyılarını çok iyi bildiğini ve son seyahatinde sularında zengin altın cevheri bulunan bir nehrin kıyısında, üzerinde barışçıl yerlilerin yaşadığı Darien adında bir yer keşfettiğini ve yeni sömürgenin orada kurulması gerektiğini söyler. Tayfa hemen Balboa’ya yan çıkar. Balboa’nın önerisine göre Panama kıstağındaki Darien’e dümen kırılır, oradaki yerliler kılıçtan geçirilir ve ele geçirilen ganimetler arasında altın da bulunduğundan, desperadolar[3] yeni sömürgenin burada kurulmasına kararlaştırırlar. Balboa birkaç hafta içinde bu yeni sömürgenin yönetimini ele geçirip Enisco’yu kovar.Balboa’nın bu isyancı hareketinin bedeli İspanya’da ölümdür. Ancak Balboa İspanya kralını çokça altın ile bu karardan vazgeçirebileceğini bilmektedir, bu yüzden yerlileri soyup köleleştirmeye başlar. Kabile reislerinden birisi Balboa’ya dağların arkasında sonsuz denize bakan bir altın ülkesi olduğunu bu ülkenin nehirlerinden okyanusa altın akıttığını ve bu krallıkta altının değersiz bir maden olduğunu söyler. Bu cümleleri duyan Balboa’nın adeta kalbi duracak gibi olur, yıllardır hayalini kurduğu altın ülkesini sonunda bulmuştur. Kolomb gibi çağın en ünlü bütün denizcilerinin aradığı ancak bir türlü bulamadıkları şu öteki okyanusun varlığı da anlaşılacak ve böylece dünyayı çevreleyen yol da keşfedilmiş olacaktı. Bu yeni denizi ilk gören ve ülkesi adına el koyan kişinin adı, yeryüzünde hiçbir zaman unutulmayacaktır. Balboa, işlediği bütün suçlardan kendini kurtarmak ve ün kazanmak için ne yapması gerektiğini bilmektedir: boğazı herkesten önce geçip Hindistan’a giden denize, Mar del Sur’a açılmak ve İspanya kralı adına yeni altın ülkesini ele geçirmek. İşte bu kabile reisinin yanında geçirdiği bu sürede Balboa’nın yazgısı kesin olarak belirlendi.[4]Balboa’nın tek seçeneği bu maceraya çıkmaktır aksi takdirde kendisini İspanya’da giyotin beklemektedir. Balboa’nın yürüyüşü 6 Eylül’de silahlı 190 kadar adam ve yol gösteren yerliler ile birlikte, tehlikeli ve sarp kayalıklarla doğru başlar. Yolculuk esnasında adamlarının yarısını kaybeder sayıları neredeyse yetmişe iner. Tarihler 25 Eylül’ü gösterdiğinde artık en tepeye çok yakın olan ekip biraz daha ilerledikten sonra, en tepede ufak ve çıplak bir tepecik görürler, Balboa askerlerine emir verir ve kimsenin gelmemesini söyler bu anı gören ilk kişi o olmalıdır. Tepeye çıktığı anda karşısında uçsuz bucaksız maviliği görür ve büyülenir, Hindistan yolunu ve Avrupa’nın bilmediği son okyanusu da bulan ilk kişi Vasco Nunez de Balboa adında, kellesini kurtarmak için keşfe çıkan maceraperest bir İspanyol olmuştur.

2. Bizans’ın Fethi – 29 Mayıs 1453

Konstantinopolis’in Fethi şüphesiz insanlığın yazgısını değiştiren en büyük olaylardan birisidir. Konstantinopolis Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans’ın son toprağı, devasa surlarla çevrili, Avrupa’nın en büyük katedrallerinden birisi olan Ayasofya’ya ev sahipliği yapan Bizans başkentidir. Bu şehrin alınması her Osmanlı Padişahı gibi Sultan ikinci Mehmet için de çok önemlidir. Hem peygamber Muhammed’in sözüne layık olmak hem de babasının ve dedelerinin deneyip alamadığı bu şehri alma şerefine erişmek için, tahta geçtiği andan itibaren bu şehri fethetme hırsıyla ve gayesiyle çalışmıştır. İlk önce Bizans’a Avrupa’dan gelecek yardımı kesmek için boğazın Avrupa kıyısına gelen gemileri vurabilmek için bir hisar yaptırtmıştır. Bu hisar ile boğazın kontrolünü eline almıştır. Duvarları elinde bulunan mancınıklar ile yıkamayacağının bilincinde olan Sultan Mehmet, Konstantinopolis’te yaşayan Macar top döküm ustası Urban’ı büyük bir ustalıkla ikna edip kendisi adına daha önce dünyanın görmediği büyüklükte ve kuvvette kuşatma topları dökmesini istemiştir. Bizans’ın surlarının zayıf olduğu diğer nokta ise Haliç’e bakan tarafıdır, ancak Haliç’in girişini Bizans tarafından çekilen kalın bir zincir koruyordu. Bu zincir buraya gemilerin girmesini imkansız kılmaktaydı, Sultan Mehmet’in ordusu önceki saldırılarda pek bir başarı elde edemedi ancak döktürdüğü topların surlarda ciddi gedikler açtığını gördü fakat bu yeterli değildi. Şehrin düşmesi için her yönden saldırması gerekliydi, zinciri aşmak için savaş tarihinde örneğine yalnızca Hannibal ve Napoleon kişiliklerinde görebildiğimiz atak bir plan yaptı.[5] Mehmet donanmasını Beyoğlu tepesinden yürütüp Haliç körfezine indirmeyi planlar. Mehmet büyük bir gizlilik içinde çok sayıda yuvarlak odunlar getirtir, marangozlarına denizden çıkıp hareket edecek gemiler için, adeta bir kara tersanesi yaptırtır. Bu sırada bu planı fark edilmesin diye şehri gece gündüzGalata üzerinden top atışına tutar. Saldırının sadece karadan yapılacağını varsayan düşman böylece oyalanırken, iyice yağlanmış kızaklar harekete geçecek ve sayısız denizcinin çektiği bu gemiler birbirinin ardı arkasına Haliç’e inecekti. Ertesi sabah Bizanslılar Haliç’te tam teçhizatlı bayraklı Türk donanmasını görünce gözlerine inanamazlar, adeta sihirli bir elle dokunulmuş gibi Türk donanması dış denizden iç denize geçmiştir. Böylece şehrin en zayıf kanadına da yüklenilecek ve sayıca zaten az olan Bizans askerleri bu taraf ile de ilgilenmek zorunda kalacak. Tarihler 29 Mayıs 1453’ü gösterdiği zaman Sultan Mehmet saldırı emrini verir. Savaş tüm şiddetiyle devam ederken, insanlık tarihinde zaman zaman karşılaşılan gizemli anlardan birine, çok acıklı bir olaya tanık olunur ve bu olay, Bizans’ın yazgısını kesin olarak belirler. Dış surlarda açılan ve asıl saldırı yerinin hemen yanında bulunan bir gedikten içeriye birkaç Türk askeri sokulur. Bu askerler iki sur arasında dolaşırken Kerkaporta denilen küçük bir kapının anlaşılmaz bir tedbirsizlik yüzünden açık kalmış olduğunu görürler. Bu kapı barış zamanında yayaların geçişi için kullanılan bir kapıdır, askeri anlamda hiçbir önemi bulunmadığı için de varlığı son gecenin büyük telaşı içinde unutulmuş olmalıdır[6], bu ihmal anı, Bizans’ın canına mal olur ve Sultan Mehmet’in orduları şehri ele geçirir.

3. Georg Frıedrıch Handel’in Dirilişi – 21 Ağustos 1741

Handel’in uşağı öğleden sonra Brook Sokağı’ndaki evin zemin katında oturmuş bekliyordu. Handel kan basıncıyla yüzü kıpkırmızı olmuş şakaklarındaki damarlar dışarıya çıkmış bir durumda öfkeyle provadan eve dönmüş durumdaydı. Uşağı onun bir ileri bir geri gittiğini işitiyordu, bir süre sonra birdenbire korkudan donup kaldı; ağır bir şeyin çarpmasıyla bütün ev titriyordu, üst katta kocaman bir şey yere fırlatılıp parça parça edilmiş olmalıydı. Merdivenleri hızlıca çıkıp efendisinin çalışma odasına giden uşak, yerde boylu boyunca uzanmış gözlerini tavana dikmiş bakan Handel’i gördü. Bu koca adam yerde yatmış inliyordu, bu sırada Handel’in asistanı Christoph Schmidt odaya girdi ve Handel’i o halde görünce doktor bulmak için aceleyle dışarı fırladı. Schmidt’in getirdiği doktor, Handel’e felç teşhisi koydu ve bir daha eser vermesinin mümkün olmadığını söyledi. Handel tam dört yıl boyunca böyle yaşadı. Ne konuşabiliyor ne hareket edebiliyordu. Tek bir tuşa dahi dokunmadan geçirdiği dört yıl. Bu dört yılın ardından doktor, Handel’in Aachen’daki sıcak su kaplıcalarına gönderilmesini önerdi. Aachen’da bulunan doktorlar bu adamın sıcak suyun içinde günde üç saatten fazla kalmamasını önerdi, üç saatten fazla kalmayı bu yaşlı adamın kalbi kaldıramazdı, ancak Handel’in yaşama isteği onu ölüme meydan okumaya itti ve günde dokuz saat bu sıcak su havuzunun içinde kaldı. Bu irade örneğinden sonra yavaş yavaş toparlamaya başladı önce bedeninin bazı kısımlarını iki hafta sonra da kollarını hareket ettirmeye başladı, Aachen’dan ayrıldığı son gün bedenini tamamıyla hareket ettirebiliyordu. Handel hiç vakit kaybetmeden üretmeye koyuldu, ancak bu yattığı sürede biriken borçlar kapıdaydı, yazdığı operalara eskisi gibi ilgi yoktu, tiyatro salonlarının çoğu batmıştı, bu gibi üst üste yaşanan hadiseler Handel’in borçlarının iyice kabarmasına neden oldu. Bu gibi olaylar Handel’in sanat çeşmesini kurutmuştu, o koca besteci neredeyse hiç üretemez kıvama gelmişti. Tamamen umutsuzluğa kapılan Handel artık sonunun geldiğini bilmekteydi. Umutsuzlukla sokakta dolaşıp geç saate eve geldiği bir akşam, zar zor kendini yatağa attı ancak uyuyamıyordu, birden bire yatağından kalkıp çalışma odasına giden bu umutsuz ve çaresiz adam, önünde genç bir besteci tarafından incelemesi için gönderilen binlerce kez karşılaştığı sıradan bir besteyi buldu, bunu da diğerleri gibi önemsiz ve sıradan olduğunu düşünüyordu ancak o anda metinin ‘’Comfort ye’’[7] diye başladığını gördü ve bu sözde bir mucize kudret olduğunu düşündü. Mektubun devamını okudukça Handel ağlamaya başladı ‘’Gloryto God!’’[8] şeklinde devam ediyordu. O an Handel in odasına gümüş kanatlı bir ilham perisi geldi ve Handel’e dokundu. Mektubu okuduktan sonra Handel hemen notaları yazmaya başladı, Handel üç hafta boyunca çalışma odasından çıkmadı, önüne yemek gelince sol eliyle yemeğini yerken sağ eliyle yazmaya devam ediyordu, üç haftanın sonunda bu eserinin son kelimesini koydu ‘’Amen’’. Bu kelime tam Handel’İ anlatıyordu, eseri bittikten sonra bu yaşlı adam ne işitebiliyor ne de doğru dürüst görebiliyordu, adeta bir kör gibi duvara tutunarak yatağına gitti ve yattı. İki gün boyunca sadece uyuyan Handel kalktıktan sonra Messiah isimli eserini çalmaya başladı. Bu eser Handel’in başyapıtı olarak bilindi ve bu güçten düşmüş adamın tanrı tarafından ikinci kez kurtarılışı da denilebilirdi.

4. Bir Gecelik Dahi ‘’Marseillaise’’ – 25 Nisan 1792

Tarih 20 Nisan 1792, Fransa kralı Avusturya İmparatoru’na ve Prusya Kralı’na savaş açma kararı alır. Paris bu karardan sonra ateşli tartışmaların merkezi haline gelen ve savaş bulutlarının tepesinde gezdiği bir şehir haline gelmiştir. Ancak Paris’ten ziyada sınır bölgesi, Alsace ve Strasbourg savaş psikolojisini ve her an işgal edilme korkusunu yaşayan başlıca bölgelerdir. Paris’ten yola çıkan kuryelerin savaş çıktığı haberini Strasbourg’a getirdikleri 25 Nisan 1792 tarihi, unutulmaz bir gündür. Halk bütün sokaklardan ve evlerden boş alanlara akın eder, bütün garnizon savaşa hazır son bir geçit yürüyüşü yapar, bunlar yapılırken Belediye Başkanı Dietrich, kent alanında beklemekte ve gelenleri selamlamaktadır, bu sırada etrafta devrimin şarkıları bando tarafından çalınmakta ve tüm halk askerlere şarap ve çeşitli hediyeler vermektedir. Bütün bu söylevlerin ve karmaşanın arasında Belediye Başkanı Dietrich, birden, bir köşede kendi başına oturmakta olan genç bir subaya, Rouget adında bir yüzbaşıya döner. Belediye Başkanı bu subayın altı ay önce yeni rejimin ilanı dolayısıyla çok hoş bir özgürlük marşı yazmış olduğunu ve bunun alay mızıkacısı tarafından bestelenip çalındığını anımsatmıştır. Bu sade yapıt herkesin övgüsünü kazanmıştır. Başkan bu adama dönüp ertesi sabah düşmana karşı ilerleyecek olan Rherin ordusu için bir savaş şarkısı bestelemesini ister. O akşam Rouget odasına çekilip o gün duyduğu ve hissettiği duyguları kağıda döker. Kendisinden değil, o gizemli, o büyüleyici güçten kaynaklanan bir büyük heyecan, bir büyük yaratıcılık bir anda bir araya gelivermiş ve bu zavallı amatör müzisyeni, gücünü yüz bin kez aşarak bir saniyelik bir ışık demeti gibi parlayarak ta yıldızlara kadar sürüklemiştir.[9] Bu marşı Belediye başkanı Strasbourg’da dinletir ve marş çok beğenilir, marşın yayına ve söylenmeye hazır olduğunu belirten Belediye Başkanı’na rağmen Rherin’a gidecek olan generaller marşı orduda çaldırmaz. Bir ay geçer iki ay geçer, kopyaları elden ele dolaşır ancak kimsede ilk yazıldığı günün coşkusu yoktur. Ancak Fransa’nın öteki ucunda, Marsilya’da gençlerden oluşan bir birlik, Paris’e yürürken gür bir sesle bu marşı söylemeye başlarlar. Geçtikleri Paris banliyölerinden gençler onları karşılamak için sokaklara dökülür, marşın etkisi çığ gibi büyür ve marşın bu Marsilyalı gençlerin hayatını anlattığı sanılır, ismi bilinmeyen bu marşa ‘Marseillaise’ denir. Marş tüm Fransa’da çığ gibi büyür ve çok beğenilir, bunlardan uzak Strasbourg da bir köşede bulunan subay Rouget 26 Nisan 1792’nin o gizemli gecesinde yarattığı şeyi, belki de artık hatırlamamaktadır.

5. Waterloo: Dünyanın Yazgısını Belirleyen An Napoleon – 18 Haziran 1815

Viyana Kongresi çeşitli entrika ve çeşitli çekişmelerle, dans ve aşk serüvenleri arasında devam ederken Napoleon’un bir aslan gibi zincire vurulup konulduğu Elbe Adası’ndaki kafesinden kaçtığı haberi, delegeler arasında bir bomba gibi patlar ve arkasından gelen haberler birbirini izler: Napoleon, Lyon’u ele geçirdi; Napoleon, kralı kovdu; bütün birlikler ellerinde sancakları, Napoleon’un saflarına geçiyor; Napoleon Paris’te; Napoleon Tuilleries Sarayı’nda. Bir an öncesine kadar birbirleriyle çekişen delegeler, bir aslanın pençesinden kendilerini kurtarmak istiyorlarmış gibi bir araya gelirler.[10] İngilizler, Prusyalılar, Avusturyalılar ve Ruslardan oluşan bir ordu derhal silah altına alınmasına karar verirler.Napoleon tehlikeyi hemen kavrar. Bekleyip bu ordunun birleşmesine meydan vermenin tarihin bağışlamayacağı bir hata olacağını farkındadır. Tüm ordusunu düşmanın üzerine sürmelidir. Bunu düşünen Napoleon toplarını hemen Belçika’ya, Avrupa’nın bu en kanlı savaş alanına doğru harekete geçirir. 17 Temmuz sabahı Napoleon, soğukkanlı ve sinirleri sağlam bir komutan olan Wellington’ın yerleştiği Quatre-Bras tepelerine doğru, bütün ordusuyla birlikte yürür. Napoleon’un savaş planı hiçbir zaman bu kadar kusursuz, askeri buyrukları bu kadar kesin olmamıştır. Planında yalnızca saldırıyı düşünmekle kalmamış, aynı zamanda bozguna uğratılan ancak tamamen imha edilmemiş bulunan Bülcher’in ordusunun Wellington’la birleşebileceği olasılığını ve bu durumda karşılaşacağı tehlikeyi nasıl savuşturabileceğini de göz önüne almıştır. Napoleon bu olası tehlikeyi daha baştan ortadan kaldırmak için ordusunun bir bölümünü bu iş için ayırır ve bu orduyu, kaçmakta olan Prusya ordusunu, adım adım izleyerek İngilizlerle birleşmesine engel olmakla görevlendirir.[11]Napoleon bu görevi Mareşal Grouchy’ye verir. Grouchy orta düzey bir komutandır. 17 Haziran öğleden önce, saat on birde, Waterloo Savaşı’ndan bir gün önce Napoleon, Maraşel Grouchy’ye ilk kez olarak bireysel sorumluluk gerektiren bir askeri görev verir. Grouchy bir an için, bir tek gün için, alışık olduğu askeri düzenin dışına çıkıyor, dünya tarihinde yer alıyordu. Yalnızca bir an için; fakat nasıl bir an için! Napoleon’un buyruğu çok açıktır. Kendisi İngilizlere saldırdığı bir sırada, Grouchy de komutasındaki kuvvetlerle, yani ordunun üçte biriyle Prusya ordusunu izleyecek, onların İngilizlerle birleşmelerine fırsat vermeyecektir. Waterloo’da saat on birde Napoleon’un topçuları düşman tepelerini dövmeye başlar ve Napoleon için o çok önemli an gelmiştir. Korkunun ve gerilimin hat safhada olduğu dehşet verici bir savaştır Waterloo, Fransız birlikleri saat on birden bire kadar karşıdaki tepelere saldırılarını sürdürürler, ancak iki ordu da çok yorulmuştur, her iki taraf da ilk yardımı alacak olanın kim olduğunu merakla beklemektedir. Napoleon Grouchy’ye yeni emir subayları gönderir ve onu Waterloo’ya çağırır, eğer Grouchy gelirse savaşı Fransa kazanacaktır. Bu sırada Grouchy, bir köy evinde kahvaltı yaparken, uzaktan boğuk sesler duymaya başlar. Bunlar üç saat uzaklıktan gelen ateş eden topların sesidir. Bu sesler Waterloo’nun başladığına dair bir işarettir. Grouchy’nin komutanlarından birisi hızla top seslerinin geldiği yöne gidilmesi gerektiğini söyler, ancak Grouchy imparatorun buyruğuna göre hareket etmekte kararlıdır, komutan ısrar eder en azından kendi birliği ve bir miktar atlı ile savaş alanına koşmak için Grouchy’ye yalvarır. Grouchy düşünür. Bir saniye boyunca düşünür. Bir ana sığan dünya tarihi. Grouchy bir tek saniye düşünür. Bu bir tek saniye, kendi yazgısıyla birlikte Napoleon’un ve dünyanın yazgısını da belirlemiştir.[12]

6. Marıenbad Ağıdı Goethe Karlsbad ile Weımar Arasında – 5 Eylül 1823

Goethe, Şubat 1822’de ağır bir hastalık geçirmişti; bedeni, şiddetli ateş nöbetleri içinde tir tir titriyordu, hastalığına tam bir tanı koyamayan ancak sonunun iyi olmayacağını sezen doktorlar şaşkınlık içindeydiler. Ama hastalık birdenbire geçer ve Goethe, haziran ayında tamamen değişmiş bir insan olarak Marenad’a gider. Bu ağır hastalığın ruhsal bir gençleşme olduğu sonucuna varılabilir. Yaratıcılığı körelmiş bu yaşlı adam, uzun yıllar sonunda tekrardan duygularına kulak verebilecek konumdadır. Bu gençleşme yetmiş dört yaşındaki şairin tekrar aşık olmasına neden olmuştur. Bu sefer on beş yıl önce annesini taparcasına sevdiği, daha bir yıl önce baba gibi davrandığı on dokuz yaşındaki Ulrikevon Levetzow’a aşık olmuştur. Yetmiş dört yaşındaki şair, tıpkı bir delikanlı gibi kadınlarla gönül eğlendirmektedir. Goethe yakın dostu grandükten ona, Frau Levetzow’un kızı Ulrike’yi kendisi için istemesini rica eder. Kızın annesi Goethe’ye geçiştirici bir yanıt verir. Goethe’nin ayrılma zamanı gelmiştir. Bu ayrılık yetmiş dört yaşındaki bu adam için üzücü ve yıkıcıdır. Fakat en acılı anlarında, en zor ve en karanlık günlerinde yardımına koşan, onu teselli eden o eski ruh, o koruyucu melek tekrar ortaya çıkar: Dünyevi yaşamda aradığını bulamayan bu insan, şimdi Tanrı’ya seslenmektedir. Goethe, pek çok kez yaptığı gibi, son bir kez daha yaşamdan kaçıp şiire sığınır.

7. Eldorado’nun Keşfi A. Suter Kaliforniya, Ocak 1848 Avrupa’da Bezginlik

Bir Amerika vapuru, Le Havre Limanı’ndan kalkıp New York’a doğru yol alıyor. Yaşamdan umutlarını kesmiş yüzlerce yolcunun arasında Johann August Suter adında biri var[13]; Basel yakınlarında oturan bu 31 yaşındaki adamın, kendini yargıçların elinden kurtarması için bir an önce okyanusa açılıp yeni kıtaya gitmesi gerekiyordu. Gırtlağına kadar borca batmış olan Suter, karısını ve üç çocuğunu geride bırakıp evinden ayrılır. 7 Temmuz’da New York’a varır. Burada 2 yıl boyunca çok çeşitli işlerde çalışır. Biraz para sahibi olunca Missouri’ye giderek çiftçi olur ve kendine ufak bir çiftlik alır. Evinin önünden çeşitli serüvenciler, tüccarlar ve nice gezgin geçer. Hepsi Batı’ya gitmektedir, anlatına göre Batı’da uçsuz bucaksız manda dolu bozkırlar ve Kızılderililer dışında kimsenin olmadığını söylerler. Damarlarında bulunan serüven tutkusuna engel olamayan Johann August Suter malını mülkünü satıp, arabalar, atlar, manda sürüleri ile bu bilinmez ülkeye Kaliforniya’ya doğru ilerler. Yol boyunca, grubunda bulunanlardan sadece Suter, San Francisco adında ıssız bir yere ulaşabilir. San Francisco o sıralar ufak bir balıkçı kasabasından fazlası değildir, buranın verimli ve ucuz topraklarında bir çiftlik alıp işletmeye başlar. Gittikçe zenginleşen Suter’in aklına İsviçre’de bıraktığı karısı ve çocukları gelir. Artık zengin bir adam olan Suter karısını ve çocuklarını yanına davet eden bir mektup yazar. Karısı çiftliğe vardığı akşam yol yorgunluğunda ölür. Bir gün Suter’in oduncusu nehirden akan kumda sarı taneler gördüğünü, bunların elekten geçirince altın olduğunu anladığını söyler. Suter suya gidip bakar ve oduncu haklıdır. O anda Suter dünyanın en zengin adamı olduğunu düşünmeye başlar. En zengin adam mı ? Hayır, hayır Suter dünyanın en yoksul, en acınacak insanıdır[14]. Sekiz gün sonra gizini herkes öğrenmiştir. Bu haber çığ gibi yayılır. İspanya’dan İngiltere’den gemiler gelir, hepsi Suter’in tapulu arsasını kendi malıymış gibi eşelemeye başlar. Altına hücum korkunç bir hal alır. Haber tüm dünyaya yayılır. Her ırktan ve her dilden insanların bir araya gelerek oluşturdukları kervanlar, kıtayı geçerek Suter’in topraklarını kendi topraklarıymış gibi eşelerler. Resmi mühürlü bir belgeyle kendisine verilmiş olan San Francisco toprakları üstünde çok hızlı bir şekilde bir kent yükselmeye başlar. Çaresiz bir biçimde bu altın arayan canavar sürüsünü seyreden Suter, çağırdığı üç çocuğu ile yeni bir çiftlik kurar ve canla başla çalışır. Büyük oğlunu Washington’a hukuk okuması için gönderir. 1850 yılında Kaliforniya Birleşik Devletleri’ne katılmıştır. Altın arama çılgınlığı durulmuş ve kanunlar gelmiştir. İşte tam bu sırada Johann August Surter ortaya çıkar ve elinde mühürlü olarak bulunan Kaliforniya tapusu ile Kaliforniya topraklarını işgal eden bu altın arayıcılarından şikayetçi olur. Tarihte eşine rastlanmamış bir dava başlar. Yeni kurduğu çiftlikten kazandığı tüm parayı bu büyük davaya harcayan Suter, 4 yıl sonra davayı kazanır. Ancak mülklerinin elinden alınacağını duyan San Francisco’da yaşayanlar, adliye sarayını basar, üç oğlundan ikisi bu yağmacılar tarafından öldürülür, üçüncü oğlu kaçar ancak İsviçre’ye dönerken denizde boğulur. Suter’in tüm malvarlığı talan edilir, evleri ateşe verilir. Bu olaydan canını zor kurtaran Suter’in tüm hayatı yıkılmış bu adam tam yirmi beş yıl Washington’daki adliye sarayı çevresinde dolaşıp duracaktır. En sonunda bir gün adliye merdivenlerinde kalp krizi geçirip hayata gözlerini kapar. Ölenin bir dilenci olduğu düşünülür ama cebinde, kendisine ve bütün varislerine dünya tarihinde bir eşine rastlanmayan büyüklükte serveti her türlü hak ve hukuka karşı güvence altına alan bir belge bulunan bir dilenci ölür[15].

[1] Stefan ZWEIG, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Can Yayınları, İstanbul 2017, s. 11-12

[2]https://www.britannica.com/biography/Francisco-Pizarro

[3] Gözü dönmüş haydutlar

[4]A.g.e, 22-23

[5]A.g.e, 55

[6]A.g.e, 66-67

[7] Teselli bul

[8] Tanrıya Övgü

[9]A.g.e, 103-104

[10] A.ge, 115-116

[11]A.g.e, 116-117

[12]A.g.e, 122-123-124

[13]A.g.e, 145

[14]A.g.e, 150

[15]A.g.e, 154-155

Yazar Hakkında 

Uğur Pamukel / TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler