Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Kitap Analizi / Stefan Zweig İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar / Kitap Analizi / Bölüm 2

Stefan Zweig İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar / Kitap Analizi / Bölüm 2

Giriş

Bu kitap tarihin gidişatını değiştiren, insanlığın kaderini belirleyen on dört anı anlatan on dört farklı hikayeden oluşmaktadır. Bu hikayelerde başka zamanlarda kendi halinde, peş peşe ve yan yana gelişen olaylar, her şeyi belirleyen ve her şeye karar veren o bir tek anlık zaman dilimi içerisine sıkışıverir: Tek bir evet, tek bir hayır, bir anlık erken davranma ya da bir anlık geç harekete geçme, bu anı, yüzlerce kuşak da geçse, asla geri getiremez ve bu yitirilen an, bireyin ve ulusların yaşamını ve hatta bütün bir insanlığın yazgısını belirler.[1] Bu kitabı incelerken her hikayeyi tek tek ele alarak inceleyeceğim.

Ölümsüzlüğe Sığınış

Büyük Okyanusun Keşfi 25 Eylül 1513

Kolomb, Amerika’yı keşiften döndükten sonra Sevilla ve Barcelona’nın sokaklarında bir tören havası hakimdir. Kolomb’un getirdiği tuhaf ve paha biçilmez pek çok şeyi, o ana kadar görülmemiş bir ırkın, kızıl derililerin tütünleri, yiyecekleri ve farklı hayvan derileri büyük bir şaşkınlık ile karşılanır. Kolomb’un dönüşünden sonra, Amerika’da sonsuz altın ve gümüş madenleri olduğu, orada yaşayan kralların altına kurşun kadar bile değer vermediği söylentileri başta İspanya’ya daha sonra tüm Avrupa’ya yayılmaya başlar. Avrupa’da iş tutturamayan tüm insanlar bu yeni kıtaya akın eder. Ancak burada da sanılanın aksine toplanmayı bekleyen külçe altınlar yoktur. Buraya gidip hayal kırıklığına uğrayan bir diğer maceracı ise Vasco Nunez de Balboa’dır. Balboa’nın hikayesi diğer maceracılardan daha farklı gelişecektir. Balboa, İspanya Kralı’nın yeni sömürgeye atadığı vali Enisco’nun gemisine bir erzak sandığının içine saklanarak gizlice biner. Gemi kıyıdan geri dönülemeyecek kadar uzaklaşınca Balboa kendini gösterir. Enisco başta bu adama aldırış etmez ve gemide kalmasının bir sorun olmayacağını düşünür. Gemi henüz keşfedilmemiş boğazlardan yeni sömürgeye doğru ilerlerken, yanlarında Francisco Pizarro[2] adında bir adamın yönetiminde içi hıncahınç dolu bir sandalla karşılaşırlar. Sandal Enisco’nun yeni sömürgesinden, San Sebastian’dan gelmektedir, sandaldakiler Enisco’ya kötü haberi verir, artık San Sebastian diye bir sömürge yoktur. Enisco adamlarını oranın sıtmalı iklimine ve yerlilerin zehirli oklarının arasına atmak istemez. Tek çıkar yol geri dönmektir, işte tam bu sırada Balboa ortaya atılarak Orta Amerika kıyılarını çok iyi bildiğini ve son seyahatinde sularında zengin altın cevheri bulunan bir nehrin kıyısında, üzerinde barışçıl yerlilerin yaşadığı Darien adında bir yer keşfettiğini söyler ve yeni sömürgenin orada kurulması gerektiğini söyler. Tayfa hemen Balboa’ya yan çıkar. Balboa’nın önerisine göre Panama kıstağındaki Darien’e dümen kırılır, orada ki yerliler kılıçtan geçirilir ve ele geçirilen ganimetler arasında altın da bulunduğundan, desperado’lar[3] yeni sömürgenin burada kurulmasına kararlaştırırlar. Balboa birkaç hafta içinde bu yeni sömürgenin yönetimini ele geçirip Enisco’yu kovar. Balboa’nın bu isyancı hareketinin bedeli İspanya’da ölümdür. Ancak Balboa İspanya kralını çokça altın ile bu karardan vazgeçirebileceğini bilmektedir, bu yüzden yerlileri soyup köleleştirmeye başlar. Kabile reislerinden birisi Balboa’ya dağların arkasında sonsuz denize bakan bir altın ülkesi olduğunu bu ülkenin nehirlerinden okyanusa altın akıttığını ve bu krallıkta altının değersiz bir maden olduğunu söyler. Bu cümleleri duyan Balboa’nın adeta kalbi duracak gibi olur, yıllardır hayalini kurduğu altın ülkesini sonunda bulmuştur. Kolomb gibi çağın en ünlü bütün denizcilerinin aradığı ancak bir türlü bulamadıkları şu öteki okyanusun varlığı da anlaşılacak ve böylece dünyayı çevreleyen yol da keşfedilmiş olacaktı. Bu yeni denizi ilk gören ve ülkesi adına el koyan kişinin adı, yeryüzünde hiçbir zaman unutulmayacaktır. Balboa, işlediği bütün suçlardan kendini kurtarmak ve ün kazanmak için ne yapması gerektiğini bilmektedir: boğazı herkesten önce geçip Hindistan’a giden denize, Mar del Sur’a açılmak ve İspanya kralı adına yeni altın ülkesini ele geçirmek. İşte bu kabile reisinin yanında geçirdiği bu sürede Balboa’nın yazgısı kesin olarak belirlendi.[4]Balboa’nın tek seçeneği bu maceraya çıkmaktır aksi takdirde kendisini İspanya’da giyotin beklemektedir. Balboa’nın yürüyüşü 6 Eylül’de silahlı 190 kadar adam ve yol gösteren yerliler ile birlikte, tehlikeli ve sarp kayalıklarla doğru başlar. Yolculuk esnasında adamlarının yarısını kaybeder sayıları neredeyse yetmişe iner.Tarihler 25 Eylül’ü gösterdiğinde artık en tepeye çok yakın olan ekip biraz daha ilerledikten sonra, en tepede ufak ve çıplak bir tepecik görürler, Balboa askerlerine emir verir ve kimsenin gelmemesini söyler bu anı gören ilk kişi o olmalıdır. Tepeye çıktığı anda karşısında uçsuz bucaksız maviliği görür ve büyülenir, Hindistan yolunu ve Avrupa’nın bilmediği son okyanusu da bulan ilk kişi Vasco Nunez de Balboa adında, kellesini kurtarmak için keşfe çıkan maceraperest bir İspanyol olmuştur.

Bizans’ın Fethi 29 Mayıs 1453

Konstantinopolis’in fethi, şüphesiz insanlığın yazgısını değiştiren en büyük olaylardan birisidir. Konstantinopolis Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans’ın son toprağı, devasa surlarla çevrili, Avrupa’nın en büyük katedrallerinden birisi olan Ayasofya’ya ev sahipliği yapan Bizans başkentidir. Bu şehrin alınması her Osmanlı Padişahı gibi Sultan ikinci Mehmet için de çok önemlidir. Hem peygamber Muhammed’in sözüne layık olmak hem de babasının ve dedelerinin deneyip alamadığı bu şehri alma şerefine erişmek için, tahta geçtiği andan itibaren bu şehri fethetme hırsıyla ve gayesiyle çalışmıştır. İlk önce Bizans’a Avrupa’dan gelecek yardımı kesmek için boğazın Avrupa kıyısına gelen gemileri vurabilmek için bir hisar yaptırtmıştır. Bu hisar ile boğazın kontrolünü eline almıştır. Duvarları elinde bulunan mancınıklar ile yıkamayacağının bilincinde olan Sultan Mehmet, Konstantinopolis’te yaşayan Macar top döküm ustası Urban’ı büyük bir ustalıkla ikna edip kendisi adına daha önce dünyanın görmediği büyüklükte ve kuvvette kuşatma topları dökmesini istemiştir. Bizans’ın surlarının zayıf olduğu diğer nokta ise Haliç’e bakan tarafıdır, ancak Haliç’in girişini Bizans tarafından çekilen kalın bir zincir koruyordu. Bu zincir buraya gemilerin girmesini imkansız kılmaktaydı, Sultan Mehmet’in ordusu önceki saldırılarda pek bir başarı elde edemedi ancak döktürdüğü topların surlarda ciddi gedikler açtığını gördü fakat bu yeterli değildi. Şehrin düşmesi için her yönden saldırması gerekliydi, zinciri aşmak için savaş tarihinde örneğine yalnızca Hannibal ve Napoleon kişiliklerinde görebildiğimiz atak bir plan yaptı.[5] Mehmet, donanmasını Beyoğlu tepesinden yürütüp Haliç körfezine indirmeyi planlar. Mehmet, büyük bir gizlilik içinde çok sayıda yuvarlak odunlar getirtir, marangozlarına denizden çıkıp hareket edecek gemiler için, adeta bir kara tersanesi yaptırtır. Bu sırada bu planı fark edilmesin diye şehri gece gündüz Galata üzerinden top atışına tutar. Saldırının sadece karadan yapılacağını varsayan düşman böylece oyalanırken, iyice yağlanmış kızaklar harekete geçecek ve sayısız denizcinin çektiği bu gemiler birbirinin ardı arkasına Haliç’e inecekti. Ertesi sabah Bizanslılar Haliç’te tam teçhizatlı bayraklı Türk donanmasını görünce gözlerine inanamazlar, adeta sihirli bir elle dokunulmuş gibi Türk donanması dış denizden iç denize geçmiştir. Böylece şehrin en zayıf kanadına da yüklenilecek ve sayıca zaten az olan Bizans askerleri bu taraf ile de ilgilenmek zorunda kalacaktı. Tarihler 29 Mayıs 1453’ü gösterdiği zaman Sultan Mehmet saldırı emrini verir. Savaş tüm şiddetiyle devam ederken, insanlık tarihinde zaman zaman karşılaşılan gizemli anlardan birine, çok acıklı bir olaya tanık olunur ve bu olay, Bizans’ın yazgısını kesin olarak belirler. Dış surlarda açılan ve asıl saldırı yerinin hemen yanında bulunan bir gedikten içeriye birkaç Türk askeri sokulur. Bu askerler iki sur arasında dolaşırken Kerkaporta denilen küçük bir kapının anlaşılmaz bir tedbirsizlik yüzünden açık kalmış olduğunu görürler. Bu kapı barış zamanında yayaların geçişi için kullanılan bir kapıdır, askeri anlamda hiçbir önemi bulunmadığı için de varlığı son gecenin büyük telaşı içinde unutulmuş olmalıdır[6], bu ihmal anı, Bizans’ın canına mal olur ve Sultan Mehmet’in orduları şehri ele geçirir.

George Frıedrıch Handel’in Dirilişi 21 Ağustos 1741

Handel’in uşağı öğleden sonra Brook Sokağı’ndaki evin zemin katında oturmuş bekliyordu. Handel kan basıncıyla yüzü kıpkırmızı olmuş şakaklarındaki damarlar dışarıya çıkmış bir durumda öfkeyle provadan eve dönmüş durumdaydı. Uşağı onun bir ileri bir geri gittiğini işitiyordu, bir süre sonra birdenbire korkudan donup kaldı; ağır bir şeyin çarpmasıyla bütün ev titriyordu, üst katta kocaman bir şey yere fırlatılıp parça parça edilmiş olmalıydı. Merdivenleri hızlıca çıkıp efendisinin çalışma odasına giden uşak, yerde boylu boyunca uzanmış gözlerini tavana dikmiş bakan Handel’i gördü. Bu koca adam yerde yatmış inliyordu, bu sırada Handel’in asistanı Christoph Schmidt odaya girdi ve Handel’i o halde görünce doktor bulmak için aceleyle dışarı fırladı. Schmidt’in getirdiği doktor, Handel’e felç teşhisi koydu ve bir daha eser vermesinin mümkün olmadığını söyledi. Handel tam dört yıl boyunca böyle yaşadı. Ne konuşabiliyor ne hareket edebiliyordu. Tek bir tuşa dahi dokunmadan geçirdiği dört yıl. Bu dört yılın ardından doktor, Handel’in Aachen’daki sıcak su kaplıcalarına gönderilmesini önerdi. Aachen’da bulunan doktorlar bu adamın sıcak suyun içinde günde üç saatten fazla kalmamasını önerdi, üç saatten fazla kalmayı bu yaşlı adamın kalbi kaldıramazdı, ancak Handel’in yaşama isteği onu ölüme meydan okumaya itti ve günde dokuz saat bu sıcak su havuzunun içinde kaldı. Bu irade örneğinden sonra yavaş yavaş toparlamaya başladı önce bedeninin bazı kısımlarını iki hafta sonra da kollarını hareket ettirmeye başladı, Aachen’dan ayrıldığı son gün bedenini tamamıyla hareket ettirebiliyordu. Handel hiç vakit kaybetmeden üretmeye koyuldu, ancak bu yattığı sürede biriken borçlar kapıdaydı, yazdığı operalara eskisi gibi ilgi yoktu, tiyatro salonlarının çoğu batmıştı, bu gibi üst üste yaşanan hadiseler Handel’in borçlarının iyice kabarmasına neden oldu. Bu gibi olaylar Handel’in sanat çeşmesini kurutmuştu ,o koca besteci neredeyse hiç üretemez kıvama gelmişti. Tamamen umutsuzluğa kapılan Handel artık sonunun geldiğini bilmekteydi. Umutsuzlukla sokakta dolaşıp geç saatte eve geldiği bir akşam, zar zor kendini yatağa attı ancak uyuyamıyordu, birden bire yatağından kalkıp çalışma odasına giden bu umutsuz ve çaresiz adam, önünde genç bir besteci tarafından incelemesi için gönderilen binlerce kez karşılaştığı sıradan bir besteyi buldu, bunun da diğerleri gibi önemsiz ve sıradan olduğunu düşünüyordu ancak o anda metinin ‘’Comfort ye’’[7] diye başladığını gördü ve bu sözde bir mucize kudret olduğunu düşündü. Mektubun devamını okudukça Handel ağlamaya başladı ‘’Gloryto God!’’[8] şeklinde devam ediyordu. O an Handel in odasına gümüş kanatlı bir ilham perisi geldi ve Handel’e dokundu. Mektubu okuduktan sonra Handel hemen notaları yazmaya başladı, Handel üç hafta boyunca çalışma odasından çıkmadı, önüne yemek gelince sol eliyle yemeğini yerken sağ eliyle yazmaya devam ediyordu, üç haftanın sonunda bu eserinin son kelimesini koydu: ‘’Amen’’. Bu kelime tam Handel’İ anlatıyordu, eseri bittikten sonra bu yaşlı adam ne işitebiliyor ne de doğru dürüst görebiliyordu, adeta bir kör gibi duvara tutunarak yatağına gitti ve yattı. İki gün boyunca sadece uyuyan Handel kalktıktan sonra Messiah isimli eserini çalmaya başladı. Bu eser Handel’in başyapıtı olarak bilindi ve buna, güçten düşmüş adamın tanrı tarafından ikinci kez kurtarılışı da denilebilirdi.

Bir Gecelik Dahi ‘’Marseillaise’’ 25 Nisan 1792

Tarih 20 Nisan 1792 Fransa kralı, Avusturya İmparatoruna ve Prusya kralına savaş açma kararı alır. Paris bu karardan sonra ateşli tartışmaların merkezi haline gelen ve savaş bulutlarının tepesinde gezdiği bir şehir haline gelmiştir. Ancak Paris’ten ziyade sınır bölgesi,  Alsace ve Strasbourg savaş psikolojisini ve her an işgal edilme korkusunu yaşayan başlıca bölgelerdir. Paris’ten yola çıkan kuryelerin savaş çıktığı haberini Strasbourg’a getirdikleri 25 Nisan 1792 tarihi, unutulmaz bir gündür. Halk bütün sokaklardan ve evlerden boş alanlara akın eder, bütün garnizon savaşa hazır son bir geçit yürüyüşü yapar, bunlar yapılırken Belediye Başkanı Dietrich, kent alanında beklemekte ve gelenleri selamlamaktadır, bu sırada etrafta devrimin şarkıları bando tarafından çalınmakta ve tüm halk askerlere şarap ve çeşitli hediyeler vermektedir. Bütün bu söylevlerin ve karmaşanın arasında Belediye Başkanı Dietrich, birden, bir köşede kendi başına oturmakta olan genç bir subaya, Rouget adında bir yüzbaşıya döner. Belediye Başkanı bu subayın altı ay önce yeni rejimin ilanı dolayısıyla çok hoş bir özgürlük marşı yazmış olduğunu ve bunun alay mızıkacısı tarafından bestelenip çalındığını anımsamıştır. Bu sade yapıt herkesin övgüsünü kazanmıştır. Başkan bu adama dönüp ertesi sabah düşmana karşı ilerleyecek olan Rherin ordusu için bir savaş şarkısı bestelemesini istedi. O akşam Rouget odasına çekilip o gün duyduğu ve hissettiği duyguları kağıda döker. Kendisinden değil, o gizemli, o büyüleyici güçten kaynaklanan bir büyük heyecan, bir büyük yaratıcılık bir anda bir araya gelivermiş ve bu zavallı amatör müzisyeni, gücünü yüz bin kez aşarak bir saniyelik bir ışık demeti gibi parlayarak ta yıldızlara kadar sürüklemiştir.[9] Bu marşı Belediye başkanı Strasbourg’da dinletir ve marş çok beğenilir, marş yayına ve söylenmeye hazır olduğunu belirten Belediye Başkanı’na rağmen Rherin’a gidecek olan generaller marşı orduda çaldırmaz. Bir ay geçer iki ay geçer, kopyaları elden ele dolaşır ancak kimsede ilk yazıldığı günün coşkusu yoktur. Ancak Fransa’nın öteki ucunda, Marsilya’da gençlerden oluşan bir birlik, Paris’e yürürken gür bir sesle bu marşı söylemeye başlarlar. Geçtikleri Paris banliyölerinden gençler onları karşılamak için sokaklara dökülür, marşın etkisi çığ gibi büyür ve Marşın bu Marsilyalı gençlerin hayatını anlattığı sanılır, ismi bilinmeyen bu marşa ‘Marseillaise’ denir. Marş tüm Fransa’da çığ gibi büyür ve çok beğenilir, bunlardan uzak Strasbourg da bir köşede bulunan subay Rouget 26 Nisan 1792’nin o gizemli gecesinde yarattığı şeyi, belki de artık hatırlamamaktadır.

  • Waterloo: Dünyanın Yazgısını Belirleyen An Napoleon 18 Haziran 1815

Viyana Kongresi çeşitli entrika ve çeşitli çekişmelerle, dans ve aşk serüvenleri arasında devam ederken Napoleon’un bir aslan gibi zincire vurulup konulduğu ElbeAdası’ndanki kafesinden kaçtığı haberi, delegeler arasında bir bomba gibi patlar ve arkasından gelen haberler birbirini izler: Napoleon, Lyon’u ele geçirdi; Napoleon, kralı kovdu; bütün birlikler ellerinde sancakları, Napoleon’un saflarına geçiyor; NapoleonParis’te;NapoleonTuilleries Sarayı’nda. Bir an öncesine kadar birbirleriyle çekişen delegeler, bir aslanın pençesinden kendilerini kurtarmak istiyorlarmış gibi bir araya gelirler.[10] İngilizler, Prusyalılar, Avusturyalılar ve Ruslardan oluşan bir ordu derhal silah altına alınmasına karar verirler.Napoleon tehlikeyi hemen kavrar. Bekleyip bu ordunun birleşmesine meydan vermenin tarihin bağışlamayacağı bir hata olacağını farkındadır. Tüm ordusunu düşmanın üzerine sürmelidir. Bunu düşünen Napoleon toplarını hemen Belçika’ya, Avrupa’nın bu en kanlı savaş alanına doğru harekete geçirir. 17 Temmuz sabahı Napoleon, soğukkanlı ve sinirleri sağlam bir komutan olan Wellington’ın yerleştiği Quatre-Bras tepelerine doğru, bütün ordusuyla birlikte yürür. Napoleon’un savaş planı hiçbir zaman bu kadar kusursuz, askeri buyrukları bu kadar kesin olmamıştır. Planında yalnızca saldırıyı düşünmekle kalmamış, aynı zamanda bozguna uğratılan ancak tamamen imha edilmemiş bulunan Bülcher’in ordusunun Wellington’la birleşebileceği olasılığını ve bu durumda karşılaşacağı tehlikeyi nasıl savuşturabileceğini de göz önüne almıştır. Napleon bu olası tehlikeyi daha baştan ortadan kaldırmak için ordusunun bir bölümünü bu iş için ayırır ve bu orduyu, kaçmakta olan Prusya ordusunu, adım adım izleyerek İngilizlerle birleşmesine engel olmakla görevlendirir.[11]Napoleon bu görevi Mareşal Grouchy’ye verir. Grouchy orta düzey bir komutandır. 17 Haziran öğleden önce, saat on birde, Waterloo Savaşı’ndan bir gün önce Napoleon, MaraşelGrouchy’ye ilk kez olarak bireysek sorumluluk gerektiren bir askeri görev verir. Grouchy bir an için, bir tek gün için, alışık olduğu askeri düzenin dışına çıkıyor, dünya tarihinde yer alıyordu. Yalnızca bir an için; fakat nasıl bir an için! Napoleon’un buyruğu çok açıktır. Kendisi İngilizlere saldırdığı bir sırada, Grouchy de komutasındaki kuvvetlerle, yani ordunun üçte biriyle Prusya ordusunu izleyecek, onların İngilizlerle birleşmelerine fırsat vermeyecektir. Waterloo’da saat on birde Napoleon’un topçuları düşman tepelerini dövmeye başlar ve Napoleon için o çok önemli an gelmiştir. Korkunun ve gerilimin hat safhada olduğu dehşet verici bir savaştır Waterloo, Fransız birlikleri saat on birden bire kadar karşıdaki tepelere saldırılarını sürdürürler, ancak iki ordu da çok yorulmuştur, her iki tarafta ilk yardımı alacak olanın kim olduğunu merakla beklemektedir. NapoleonGrouchy’ye yeni emir subayları gönderir ve onu Waterloo’ya çağırır eğer Grouchy gelirse savaşı Fransa kazanacaktır. Bu sırada Grouchybir köy evinde kahvaltı yaparken, uzaktan boğuk sesler duymaya başlar bunlar üç saat uzaklıktan gelen ateş eden topların sesidir. Bu sesler Waterloo’nun başladığına dair bir işarettir. Grouchy’nin komutanlarından birisi hızla top seslerinin geldiği yöne gidilmesi gerektiğini söyler, ancak Grouchy imparatorun buyruğuna göre hareket etmekte kararlıdır, komutan ısrar eder en azından kendi birliği ve bir miktar atlı ile savaş alanına koşmak için Grouchy’ye yalvarır. Grouchy düşünür. Bir saniye boyunca düşünür. Bir ana sığan dünya tarihi. Grouchy bir tek saniye düşünür. Bu bir tek saniye, kendi yazgısıyla birlikte Napoleon’un ve dünyanın yazgısını da belirlemiştir.[12]

  • MarıenbadAğıdı Goethe Karlsbad ile Weımar Arasında 5 Eylül 1823

Goethe, Şubat 1822’de ağır bir hastalık geçirmişti; bedeni, şiddetli ateş nöbetleri içinde tir tir titriyordu, hastalığına tam bir tanı koyamayan ancak sonunun iyi olmayacağını sezen doktorlar şaşkınlık içindeydiler. Ama hastalık birdenbire geçer ve Goethe, haziran ayında tamamen değişmiş bir insan olarak Marenad’a gider. Bu ağır hastalığın ruhsal bir gençleşme, olduğu sonucuna varılabilir. Yaratıcılığı körelmiş bu yaşlı adam, uzun yıllar sonunda tekrardan duygularına kulak verebilecek konumdadır. Bu gençleşme yetmiş dört yaşındaki şairin tekrar aşık olmasına neden olmuştur. Bu sefer on beş yıl önce annesini taparcasına sevdiği, daha bir yıl önce baba gibi davrandığı on dokuz yaşındaki UlrikevonLevetzow’aaşık olmuştur. Yetmiş dört yaşındaki şair, tıpkı bir delikanlı gibi kadınlarla gönül eğlendirmektedir. Goethe yakın dostu grandükten ona, FrauLevetzow’un kızı Ulrike’yi kendisi için istemesini rica eder. Kızın annesi Goethe’ye geçiştirici bir yanıt verir. Goethe’nin ayrılma zamanı gelmiştir. Bu ayrılık yetmiş dört yaşındaki bu adam için üzücü ve yıkıcıdır. Fakat en acılı anlarında, en zor ve en karanlık günlerinde yardımına koşan, onu teselli eden o eski ruh, o koruyucu melek tekrar ortaya çıkar: Dünyevi yaşamda aradığını bulamayan bu insan, şimdi Tanrı’ya seslenmektedir. Goethe, pek çok kez yaptığı gibi, son bir kez daha yaşamdan kaçıp şiire sığınır.

  • Eldorado’nun Keşfi A. Suter Kaliforniya, Ocak 1848 Avrupa’da Bezginlik

Bir Amerika vapuru, Le Havre Limanı’ndan kalkıp New York’a doğru yol alıyor. Yaşamdan umutlarını kesmiş yüzlerce yolcunun arasında Johann AugustSuter adında biri var[13]; Basel yakınlarında oturan bu 31 yaşındaki adamın, kendini yargıçların elinden kurtarması için bir an önce okyanusa açılıp yeni kıtaya gitmesi gerekiyordu. Gırtlağına kadar borca batmış olan Suter karısını ve üç çocuğunu geride bırakıp evinden ayrılır. 7 Temmuz’da New York’a varır. Burada 2 yıl boyunca çok çeşitli işlerde çalışır. Biraz para sahibi olunca Missouri’ye giderek çiftçi olur ve kendine ufak bir çiftlik alır. Evinin önünden çeşitli serüvenciler, tüccarlar ve nice gezgin geçer. Hepsi Batı’ya gitmektedir, anlatına göre Batı’da uçsuz bucaksız manda dolu bozkırlar ve Kızılderililer dışında kimsenin olmadığını söylerler. Damarlarında bulunan serüven tutkusuna engel olamayan Johann AugustSuter malını mülkünü satıp, arabalar, atlar, manda sürüleri ile bu bilinmez ülkeye Kaliforniya’ya doğru ilerler. Yol boyunca, grubunda bulunanlardan sadece Suter, San Francisco adında ıssız bir yere ulaşabilir. San Francisco o sıralar ufak bir balıkçı kasabasından fazlası değildir, buranın verimli ve ucuz topraklarında bir çiftlik alıp işletmeye başlar. Gittikçe zenginleşen Suter’in aklına İsviçre’de bıraktığı karısı ve çocukları gelir. Artık zengin bir adam olan Suter karısını ve çocuklarını yanına davet eden bir mektup yazar. Karısı çiftliğe vardığı akşam yol yorgunluğunda ölür. Bir gün Suter’in oduncusu nehirden akan kumda sarı taneler gördüğünü, bunların elekten geçirince altın olduğunu anladığını söyler. Suter suya gidip bakar ve oduncu haklıdır. O anda Suter dünyanın en zengin adamı olduğunu düşünmeye başlar. En zengin adam mı ? Hayır, hayır Suter dünyanın en yoksul, en acınacak insanıdır[14]. Sekiz gün sonra gizini herkes öğrenmiştir. Bu haber çığ gibi yayılır. İspanya’dan İngiltere’den gemiler gelir, hepsi Suter’in tapulu arsasını kendi malıymış gibi eşelemeye başlar. Altına hücum korkunç bir hal alır. Haber tüm dünyaya yayılır. Her ırktan ve her dilden insanların bir araya gelerek oluşturdukları kervanlar, kıtayı geçerek Suter’in topraklarını kendi topraklarıymış gibi eşelerler. Resmi mühürlü bir belgeyle kendisine verilmiş olan San Francisco toprakları üstünde çok hızlı bir şekilde bir kent yükselmeye başlar. Çaresiz bir biçimde bu altın arayan canavar sürüsünü seyreden Suter, çağırdığı üç çocuğu ile yeni bir çiftlik kurar ve canla başla çalışır. Büyük oğlunu Washington’a hukuk okuması için gönderir. 1850 yılında Kaliforniya Birleşik Devletlere katılmıştır. Altın arama çılgınlığı durulmuş ve kanunlar gelmiştir. İşte tam bu sırada Johann AugustSurter ortaya çıkar ve elinde mühürlü olarak bulunan Kaliforniya tapusu ile Kaliforniya topraklarını işgal eden bu altın arayıcılarından şikayetçi olur. Tarihte eşine rastlanmamış bir dava başlar. Yeni kurduğu çiftlikten kazandığı tüm parayı bu büyük davaya harcayan Suter, 4 yıl sonra davayı kazanır. Ancak mülklerinin elinde alınacağını duyan San Francisco da yaşayanlar, adliye sarayını basar, üç oğlundan ikisi bu yağmacılar tarafından öldürülür, üçüncü oğlu kaçar ancak İsviçre’ye dönerken denizde boğulur. Suter’in tüm malvarlığı talan edilir, evleri ateşe verilir. Bu olaydan canını zor kurtaran Suter’in tüm hayatı yıkılmış bu adam tam yirmi beş yıl Washington’daki adliye sarayı çevresinde dolaşıp duracaktır. En sonunda bir gün adliye merdivenlerinde kalp krizi geçirip hayata gözlerini kapar. Ölenin bir dilenci olduğu düşünükür ama cebinde, kendisine ve bütün varislerine dünya tarihinde bir eşine rastlanmayan büyüklükte serveti her türlü hak ve hukuka karşı güvence altına alan bir belge bulunan bir dilenci ölür[15].

  • Bir Yiğitlik Anı Dostoyevski, Petersburg, Semenovsk Alanı 22 Aralık 1849

Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürükleyerek avluya çıkartıyorlar. Karşısında kendisi gibi dokuz yoldaş daha. Hiç konuşmadan sıra sıra diziliyorlar alanda. Bir teğmen, haklarında verilen kararı okuyor: Yaptıkları ihanetin karşılığı öldürülmektir, kurşuna dizilerek. Ölüm![16]Gardiyan öne çıkıyor ve sırtına bembeyaz ölüm gömleğini giydiriyor, sessizce son bir bakışla diğer yoldaşları selamlıyor. Rahibin kendisine uzattığı çarmıha gerilmiş Mesih’i öpüyor sonra, kazıklara bağlanıyorlar. Bir asker geliyor gözlerini bağlamaya, bu gördüklerinin sonsuz körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.[17] Askerler karşısına diziliyor, git gide ölüme yaklaştığını biliyor, tam o sırada bir haykırış: Durun! Asker Teğmen öne çıkıyor, elinde beyaz bir kağıt parçası, “Çar hazretleri Tanrı adına merhamet edip kararı bozdu ve daha hafif bir cezaya çevirdi.”. Sözcükleri duyar duymaz damarlarındaki kan yeniden harekete geçiyor. Gardiyan bağlarını çözüyor ve o, bu bir tek saniyede bin yıl önce çarmıha gerilmiş İsa’dan başkası olmadığını, tıpkı onun gibi, ölümün acı busesini dudaklarında tattı tadalı anlamıştır, yaşamı acı çekerek sevmeyi.[18] Askerler, iplerini çözüp onu diğerlerinin yanına itiyorlar, adamın titreyen dudaklarının çevresinde Karamazov’ların sarı gülüşü var.[19]

Okyanusu Aşan İlk Söz Field 28 Temmuz 1858

İnsanoğlunun yeryüzüne ayak basışından bu yana pek çok teknolojik gelişme yaşandı ancak hiçbirisi 19. Yüzyılda yaşananlar kadar etkileyici ve çarpıcı olamamıştır. 19. Yüzyılın en büyük gelişmelerinden birisi şüphesiz, 1837 yılında telgrafın icat edilmesidir. Bu icat ile birlikte insanoğlu Moskova’da, Amsterdam’da Berlin’de olan şeyleri aynı anda Roma’dan duyabilecek duruma gelmiştir. Birkaç yıl sonra elektrik akımının sulardan geçmesini sağlayacak uygun bir izolasyon maddesi olan gütaperka[20] bulunur ve Avrupa’nın bir diğer önemli ülkesi olan İngiltere’nin, Avrupa telgraf şebekesine bağlanması 1851 yılında sağlanır. Ancak bir büyük kıta vardır ki onun hala Avrupa ile bağlantısı yoktur: Amerika kıtası. Okyanusun ötesinde yer alan bu kıtaya kadar okyanus tabanından kablo çekmek çok zordur, yüksek okyanus basıncına dayanacak kablolar mümkün olsa bile bu kadar uzakta yer alan kıtaya bu kabloları yükleyip götürecek büyüklükte bir gemi nasıl bulunacaktı, koşullar henüz hazır değildi. Bu fikri gerçekleştirmeye çalışan Gisborne adında bir İngiliz mucit, parasal kaynaklarının tükenmesi sebebiyle New York’a para bulmak umuduyla gider. Burada Cyrus W. Field adında genç ve başarılı bir girişimci ile karşılaşır. Önceki işlerinden büyük bir servet elde eden Cyrus W. Field, bu fikri duyunca tüm servetini buna yatırmaya hazır olduğunu söyler. Cyrus W. Field hemen işe koyulur, gerekli izinleri alabilmek ve bütçeyi oluşturmak için kapı kapı dolaşmaya başlar. Her iki kıtadan da bu fikre büyük bir yatırım gelir. Amerikan hükümeti en büyük gemisi Niagara’yı İngiliz hükümeti ise Agamemnon’u bu proje için görevlendirir. Bir yıl boyunca üretim yapılır ve sonunda uzun, devasa kablolar gemilerin güvertesindeki makaraya sarılmaya başlar. 5 Ağustos 1857 günü bir İrlanda kentinde kablonun Avrupa kıtasına çakılması törenle gerçekleştirilir ve gemi makarayı denize bırakarak hareket etmeye başlar. Aynı zamanda, Amerika Kıtası’ndan Niagara kabloyu bırakarak hareket etmeye başlar. Gemiler ortada buluşup kabloları birbirlerine bağlayıp bağlantıyı sağlayacaklardır. Hareket ettikten beş gün sonra Agamemnon’da yaşanan ufak bir teknik aksaklık makaranın boşalmasına sebep olur ve tüm kablo okyanusun dibine gömülür. Sinirlerine hakim olmasını bilen Cyrus W. Field, bir yıl daha çalışıp ilk sefer yaşanan hatadan dersler çıkartıp, aynı şekilde tekrar yola çıkar. Fakat yolculuğun üçüncü gününde, Agamemnon’ Atlas Okyanus’unda büyük bir fırtınaya yakalanır, en deneyimli denizcilerin bile girmekten çekineceği bu fırtına, gemiye büyük hasarlar verir ve kabloların etrafında bulunan gütaperkayı aşındırır. Bir başarısızlıkla daha sonuçlanan bu görevde yatırımcıların sabrı taşmak üzeredir. Son olarak ikinci başarısızlıktan tam beş hafta sonra bir daha yola çıkan bu genç adam, çıkışından on bir gün sonra sorunsuz bir biçimde Niagara gemisi ile buluşur ve kabloları perçinleyerek birbirlerine bağlarlar. Artık iki kıta birbirine bağlanmıştır. Bu haber Amerika’da ve İngiltere’de büyük bir coşkuyla karşılanır, Cyrus W.Field halkın gözünde bir kahraman olmuştur. Herkes İngiltere Kraliçesi tarafından iletilecek, okyanusu aşan ilk sözü beklemektedir. Ancak kablonun Amerika kıyılarında olan kısmı hasara uğramıştır, bu yüzden mesaj bir gün gecikmeli gelir. Mesajın ulaştığı tüm gazetelerde manşet olarak yazılır. Tüm halk coşkuyla karşılar, ancak bir kişi Cyrus W. Field, korkunç gerçekten ötürü sessizliğini hep korudu. Kabloların döşendiği ilk günden beri sinyaller kesik ve belirsiz gelmekteydi, birkaç gün sonra ise sinyaller tamamen kesilmişti. Bu bilgi halk arasında hızla yayıldıktan sonra bir gün önce kahraman ilan edilen bu adamın yüzüne kimse bakmaz olmuştu ve bir kez daha Avrupa ile Amerika birleşememişti. Kaderine terk edilmiş bu kablo tam altı yıl boyunca hiçbir işe yaramadan okyanusun derinliklerinde yatar ve bu altı yıl boyunca iki kıta arasında bulunan soğukluk devam eder. Bu altı yıl içinde dinamolar güçlenir, kablolar geliştirilir, büyük gemiler inşa edilir. Altı yıl içinde Akdeniz üzerinde Avrupa, Afrika ile birleştirilmiştir. Atlas okyanusunu aşma planı girişimin yenilenip bir daha deneneceği an gelip çatmıştır; yalnızca bu eski projeyi yeniden canlandıracak adam eksiktir, Cyrus W. Field işte o anda ortaya çıkar; uğradığı saldırıların, aşağılanmaların ve yıllarca süren sessiz yaşamından kalkıp gelir. Londra’dan proje için altı yüz bin sterlinlik bir bütçe toplar, bu sefer o devasa kablo yığınını tek başına taşıyacak dört bacalı büyük bir yük gemisi inşa edilmiştir, 23 Temmuz 1865’de yola koyulur, ancak hedefe varmaya iki gün kala kablolarda oluşan çatlak sebebiyle döşeme işi başarısızlıkla sonuçlanır. 13 Temmuz 1866 tarihinde yeniden yola çıkan gemi bu sefer zaferle geri döner. Avrupa’dan yapılan konuşma pürüzsüz ve nettir. Böylece eski ve yeni dünya birleşmiştir, o andan itibaren yer yüzünün kalbi aynı anda çarpmaya başlar. Tanrı’ya Sığınış 1910 Sonu Lev Tolstoy’un ‘Karanlıkta Bir Işık’ adlı tamamlanmamış dramı için yazılan bir son deyiş Lev Tolstoy 1890 yılında, ölümüyle yarım kalacak olan ve ‘Karanlıkta Bir Işık’ başlığı ile yayımlanıp sahnelenen bir tiyatro yapıtı, kendi yaşamını yansıtan bir dram yazmaya başladı. Bu yarım kalmış dram Tolstoy’un evinde yaşadığı dramı anlatmaktadır. Şair için bu oyun bir kaçıştır, ruhsal çöküntü içindeki bir insanın manevi dengesini en iyi bir şekilde yansıtan yapıttır. Bu eseri 83 yaşında kaleme almaya başlayan Tolstoy, oyunun başında Rusya’da devrimci hareketin alevlendiği sıralarda, iki devrimci üniversite öğrencisi tarafından ziyaret edilir. Bu iki öğrenci Tolstoy’u devrim hareketlerine destek verme konusunda ikna etmeye çalışır. Tolstoy’u okuyarak büyüyen bir nesil olduklarını ve şu günlerde, Tolstoy’un tüm gençlikten koptuğunu, tekrar iletişimi yakalaması için devrim hareketine destek vermesi gerektiğini söylerler. Tolstoy ise onların yaptıklarını, şiddete karşı şiddet kullanmak olarak yorumlar ve bunun doğru olmadığını bu şekilde Çar’dan farklarının kalmayacaklarını söyleyerek karşı durur. Tolstoy üniversitelilere nasihat olarak, bir inanç için acı çekmek o inanç uğruna adam öldürmekten yüz kere daha iyi olduğunu söyler. Üniversiteliler ise Tolstoy’a: “Siz neden acı çekmek yerine, sadece acı çeken insanları övüyorsunuz, köylüler paçavralar içinde dolaşırken siz sıcacık evinizde gümüş takımlardan yemek yiyorsunuz, sizin öğütleriniz sayesinde acı çeken Çar tarafından kırbaçlanan insanlar varken siz niye acı çekmiyorsunuz?” diye sorar. Tolstoy bu soru karşısında etkilenmişti, üniversitelinin bu sorusuna karşı:  “Aciz ve korkağın birisiyim ben, bu soru karşısında bütün ruhumla ve bedenimle utanmaktan başka verecek bir yanıt bulamıyorum.” der. Üniversiteliler bu cevap karşısında birer adım geri çekilirler ve oldukça şaşırırlar. “Belki de insanlara verdiğim tavsiyeleri ben kendi yaşantımda yerine getiremediğim için acı çekiyorum, belki de zincire vurulmaktan korktuğum için bu sıcacık evim bana zindan oluyor. Ancak bu yalnızca beni ilgilendiren acının kimseye bir yararı yoktur.”. Tolstoy üniversiteliler ile bir süre daha tartıştıktan sonra, onları “Bana, otuz yıldan beri özlemini çektiğim bir şeyi, Tanrı ve bütün insanlarla barışık, huzurlu bir ölümü dilediniz.” diyerek uğurlar. Tolstoy, üniversiteliler çıktıktan sonra herkesten gizlediği, veda mektubunu çıkartır. Tam o sırada karısı Sonya odaya girer. Tolstoy eşinin girdiğini görünce hızlıca mektubu saklar ve zaten yıllardır anlaşamadığı eşinin sorularını cevapsız bırakır. İlerleyen günlerde Tolstoy yaşadığı acılardan kurtulmak için çekip gitmeyi çok fazla düşünür. Buna rağmen eşine son bir şans daha verir. Eşinin yanına giderek, birbirlerine daha fazla eziyet etmemek için birbirlerinden bir şey gizlememe kararı alırlar. Tolstoy o gün, odaya girdiğinde saklamaya çalıştığı mektup konusunda kendisine güvenmesi gerektiğini ve mektubu açıklamak için sadece Sereyoşka ve Andrey’in gelmesini, daha sonra her şeyi açıklayacağını söyler. Sonya’nın, çalışma odasından çıkmasının ardından, Tolstoy yatak odasına geçer. Bir süre sonra, çalışma odasının kapısının açıldığını duyar. İçeriye giren eşi Sonya’dır ve Tolstoy’un mektubunu arar. Tolstoy bu olan biteni büyük bir şaşkınlık içinde kapı aralığından izler. Eşinin odadan çıkmasının ardından, Tolstoy kızını uyandırır. Kızına veda ederek mektubu kızına vererek, mektubu eşi Sonya’ya vermesini söyler. Yanına hiç para almadan yola çıkan Tolstoy, evden ayrıldıktan üç gün sonra, Astapovo İstasyonu’na varır. Tolstoy bir hayli bitkin ve halsiz bir şekilde geldiği tren istasyonunda, istasyon şefi tarafından fark edilir ve istasyon şefinin odasına geçer. Orada aile doktoru Duşan, Tolstoy’un ateşini düşürmek için türlü türlü yöntemler denemektedir. Bu sırada Tolstoy, Duşan’a durmasını söyler. Duşan ise bu şekilde yolculuğa devam edemeyeceğini belirtir. Tolstoy yolculuğa daha fazla devam etmek istemediğini ve amacına ulaştığını söyleyerek huzur içinde küçük bir tren istasyonunda, istasyon şefinin karyolasında can verir.Güney Kutbu İçin Savaşım Kaptan Scott, 90. Enlem Derecesi 16 Ocak 1912 11. yüzyılın dünyası öyle gizem dolu bir dünya değildir. Bütün ülkeler araştırılmış, en uzak denizlerin bile altı üstüne getirmiştir. Fakat son bir sır vardır ki, yeryüzü onu yaşadığımız yüzyıla kadar gizledi. Dünyanın bel kemiği sayılan, Güney ve Kuzey kutupları. Buz Kütleleri, insanoğlunun bu son sırrı öğrenmesini geciktirdiler. Ama genç yirminci yüzyıl, bu noktaları keşfetmek konusunda kararlıdır. Bireyin cesareti ile ulusların rekabeti birleşip, savaşın artık yalnızca kutupları keşfetme savaşı değil, orada ilk hangi ulusun bayrağının dalgalanacağının savaşıdır. Ele geçirme tutkusu ile her ırktan her ulustan insanlar harekete geçmiştir. Kuzey Kutbu için Peary ve Cook hazırlanmış, Güney Kutbu için de iki gemi yola çıkmıştır: Gemilerden biri, Norveçli Amundsen’in, diğeri de bir İngiliz’in, Kaptan Scott’un komutasındadır.[21]Scott, İngiliz donanmasının keşfetme ateşi ile yanan, görevine yürekten bağlı tipik bir İngiliz’dir. Daha önceden, Scott gibi binlercesi, Hindistan’ı, o ana kadar bilinmeyen türlü adaları keşfedip ele geçiren onlardır. Scott hemen bir keşif ekibi kurar, bu iş için bütün servetini yatırıp borca girer. Sonunda keşif heyetini buz denizinin kıyısına götürecek olan TerraNova gemisini hazırlamayı başarır. Bu gemi ağzına kadar canlı hayvanlar ve çeşitli alet ve kitaplar ile doludur. 1 Haziran 1910 tarihinde keşif heyeti İngiltere’den ayrılır. Gemiler, ocak ayında buz alanının yakınında bulunan Yeni Zelanda’daki Evans Burnu’na ulaşırlar. Buraya üs kuran Scott ve ekibi keşif için kızakları yapmaya ve köpekleri eğitmeye başlarlar. Buradan günlük geziler düzenleyerek kutup dairesini gözlemlemeye başlarlar. Scott ve ekibi için her şey çok iyi ilerlemektedir. Fakat bir gün, batı yönünden gelen keşif heyeti, Scott’un neşesini birden kaçırır. Dolaşırken Amundsen’in kış karargahını görmüşlerdir ve Amundsen karargahı kendisinden kutba yüz on kilometre daha yakına kurmuştur. Scott burayı ilk keşfeden millet olma şerefini Norveçlilere bırakacak değildir. Scott hemen harekete geçer, motorlu kızaklar ve midillilerden oluşan bir ekip ile ilerlemeye başlar. Ancak yolda bazı terslikler ile karşılaşır, iki günlük yolculuğun sonunda motorlu kızaklar kullanılamaz hale gelir. Hava iyice kötüleştiğinden bazı günler hedeflediği mesafenin yarısını bile ilerleyemezler, Scott’un ekibi için de durum pek iç açıcı değildir. Ekibinden bazı adamları kar körlüğü geçirir, bazılarının uzuvları donar. Besinleri azalan midilliler güçten düşer ve sonunda, Beardmore Buzulu’nun[22] önünde, sevdikleri, kullandıkları, arkadaş oldukları midillileri öldürmek zorunda kalırlar. Bu hazin olayın gerçekleştiği yere ‘Mezbaha’ adını verirler. Daha sonra heyettekilerin bir kısmı bu bölgeden ayrılır ve geri döner. Gittikçe daha zor ilerlenmektedir, 30 Aralık’ta seksen yedinci enleme varılmıştır. Scott buradan itibaren kutba gidecek beş seçkin adamı dışında, grubun geri kalanını geri gönderir. Kutbu keşfetmek için seçilmiş beş adam Scott, Bowers, Oates, Wilson ve Evans, bilinmeyen hedefe doğru ilerlemeyi sürdürürler. Gün geçtikçe şartlar zorlaşır, 16 Ocak günü, kutba 50 km kala ekip insan işaretlerine rastlarlar, kutba yaklaşıldıkça kızak ve ayak izleri artar ve terk edilmiş bir kamp yerinde, bir kızak direğinin ucunda dalgalanan kara bayrağı görünce, Amundsen’in burayı daha önce keşfettiğine dair en ufak kuşkuları kalmaz. İnsanlık tarihinin o inanılmaz, o büyük olayı gerçekleşmiştir; bu küçük kutup noktası on beş gün içinde iki kez keşfedilmiştir. Birinci gelenin her şeyi aldığı ikinci gelenin hiçbir şey olduğu bu insanlık yarışında, Scott ve ekibi onca hazırlık, masraf ve çabaya rağmen ikinci olmuşlardır. Scott anı defterine, ‘Bütün çabalar, katlanılan bunca sıkıntılar, bütün işkenceler ne içindi?’ diye yazar. ‘Şu anda sona ermiş düşler için.’ diye yanıtlar kendi kendine.[23] Eve dönüş gelişten on kat daha zordur. Hem pusulaya bakmak hem de kendi ayak izlerini kaybetmeden takip etmeleri gerekmektedir. Hava gittikçe kötüleşmektedir, kış erken gelir yağan kar ayaklarının altında sertleşerek yürümelerini iyice güçleştirir. Doğanın acımasızlığı bu gözü pek beş insanı günden güne yok etmeye başlar. Giderken kurdukları bir depoya güç bela sığınırlar, bu saatten sonra hiçbirinin bir adım atmaya yetecek gücü kalmamıştır. Bu deponun içinde çaresizce, beklemeye başlarlar. Scott elleri donana kadar yazmaya devam eder. Hava şartlarının ağırlaşması sebebiyle bu cesur kaşifleri kurtaracak bir ekibin gelmesi de pek mümkün olmamıştır. Ancak 29 Ekim’de, yani kutup baharının başladığı tarihte, kahramanların cesetlerine ulaşmak için bir keşif ekibi yola çıkar. Ekip 12 Kasım günü çadıra varır ve uyku tulumları içinde donmuş kalmış kahramanların cesetlerini bulurlar. Bu felaketi yaşayan kahramanlara mezar hazırlanır, şimdi bu cesur insanlar sonsuz beyazlığın ortasında bir kar tepeciğinin üstünde, sade ve siyah bir haç, yapayalnız yükselmektedir. Mühürlü Tren Lenin 9 Nisan 1917 Kundura Tamircisinin evinde oturan adam İsviçre 1915, 1916, 1917 ve 1918 yılları içinde adeta bir casusluk merkeziydi. Savaş halinde bulunan ülkelerin diplomatları, birbirlerinden bilgi almak, birbirlerini gözetlemek için amansız bir çaba içine girmiştirler. Her gün ülkelerin başkentlerine kısmen doğru kısmen yanlış sayfalarca raporlar gönderilmektedir. Bütün bu haberleşme ağına bilgi elde etme çabasına karşın, bir adam var ki, onun hakkında çok az şey biliyoruz. O da adamın Rus olduğu, çok az konuştuğu ve sabahtan akşama kadar kütüphaneden dışarıya çıkmadığıdır. Hiç kimsenin dikkatini çekmeyen bu ufak tefek ve tıknaz adam, gözlerden uzak, sessiz bir yaşam sürmektedir. Bazı akşamlar küçük bir işçi kahvesinde yaptığı toplantılara, çoğu gençler olmak üzere ancak on beş- yirmi kişi katılır. Şehrin kenar mahallesinde bir kunduracının evinde oturan Vladimir İliç Ulyanov adındaki bu adamı Zürih’te tanıyanların sayısı otuzu geçmez. 15 Mart 1917’de, bu önemsiz adama, Rus dostlarından birisi Rusya’da devrim hareketinin başladığı haberini vermiştir. Lenin doğruca bir gazete bayisine koşar, evet haber doğrudur, çar II. Nikolay tahttan indirilmiştir. Lenin’in yıllardır düşlediği, şey artık gerçekleşmiştir. Cenevre, Lozan ve Bern’de oturan yüzlerce mülteci Rus bu habere çok sevinir. Artık vatanlarına dönebileceklerdir. Hepsi hemen eşyalarını toparlayıp dönüş yolculuğuna hazırlanırlar. Çünkü gazeteler, Gorki’nin ‘Yurda dönün!’ çağrısını yayımlamıştır. Fakat birkaç gün geçtikten sonra, bu hareketin onların beklediği devrim hareketi olmadığını anlarlar. Yapılan şey Rus halkının devrimi değildir. Almanya’yla barış yapılmasını engellemek isteyen İngiliz ve Fransız diplomatlarının kışkırtmalarıyla çara karşı yapılmış bir saray hareketidir. Elinden hiçbir şey gelmeyen Lenin’in düştüğü umutsuzluk sonsuzdur. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde düzenlediği sayısız kongrede ve genel kurul toplantılarında sürekli bu devrimin planlarını hazırlamıştır, şimdi ise tam anlamıyla İsviçre’de çakılıp kalmıştır. Aklına çılgın bir plan gelir. Amerika’nın savaş ilanının arifesinde, Wilhelm’in Almanya’sı, Rusya ile ne pahasına olursa olsun barış yapmak isteyecektir. Rusya’da çara karşı karışıklık çıkaracak bir insan Almanya için her zaman avantajdır. Ama neredeyse her yazısında Wilhelm’in Almanya’sına hakaret eden bu adam için Almanya’yı boydan boya geçmek ihanet demektir ve Almanya’nın parayla tuttuğu bir ajan imajının üstüne yapışmasını da beraberinde getirir. Lenin bu olumsuzluklara rağmen bunu gerçekleştirmeyi kafaya koyar ve şartlarını İsviçre’de bulunan Alman elçisine iletir. Elçi bu talepleri üstü olan General Ludendorff’a gönderir. Ludendorff dünya tarihi bakımından belki de yaşamının en önemli kararını alır ve belgeyi onaylar. 9 Nisan 1917’de tren saat üçü on geçe hareket eder ve o andan sonra dünya saatinin işleyişi de değişmiştir. Dünya savaşında milyonlarca top ve mermi patlatıldı; mühendisler her geçen yıl daha etkili, daha güçlü, daha çok insan öldürebilen silahlar geliştirdiler. Fakat hiçbir silah, şu anda İsviçre sınırını aşıp Almanya’yı baştan başa geçip Petersburg’a varacak olan tren kadar etkili olmamıştır.[24] Tren, Petrograd[25] İstasyonu’na girdiğinde, istasyon binlerce işçi ile hıncahınç dolmuştur. Daha düne kadar kundura tamircisinin evinde oturan bu adam, trenden iner inmez zırhlı otomobile bindirilir ve zırhlı otomobilden halka ilk söylevini verir. Caddeleri dolduran kalabalık heyecandan titremektedir, çok geçmeden ‘dünyayı sarsan on gün’ başlar 13. Cicero 1940 Büyük Roma İmparatorluğu’nun ilk hümanisti, dönemin en büyük hatibi ve hukuk savunucusu Marcus Tullius Cicero, otuz yıl boyunca imparatorluktan miras kalan yasaları ve cumhuriyeti korumaya çalıştı.[26]Ama artık daha güçlü birisi gelmişti. Julius Caesar, Galyalı lejyonları ile bir gecede kendini, Roma’nın hükümdarı ilan etmişti. Cicero’nun, Caesar’ın otokratik yönetimiyle mücadele etmesi boşunaydı. Çünkü askerler, bilge sözlerden daha güçlü olduklarını bir kere daha göstermişlerdi. Caesar zaferini büyük bir coşkuyla kutlamış, Cicero’nun hayatını bağışlamış ve onu siyaset sahnesinden uzaklaştırmıştır.Cicero gibi bilge bir adamın başına, kamu görevinden ve siyasi yaşamdan uzaklaştırılması kadar kötü bir şey gelemez. Bu ana kadar sürekli koşturan ve kendine hiç vakit ayırmayan bu Romalı, Caesar’ın onu siyasetten uzaklaştırması sonucu kendisini tamamen, özel hayatına verir. Antik Yunan filozoflarından oluşan büyük bir kütüphane kurar, tüm gün kitap okuyup arkadaşları ile sohbet eder. Sohbetler sonucu geliştirdiği yeni düşünceleri ise kaleme alır. Roma’dan gelen mektupları bile umursamamaya başlar. Bir gün bir ulak koşarak Cicero’nun evine gelir ve ona Caesar’ın suikasta uğradığının haberini verir. Beklenmedik bu haber karşısında Cicero hemen Roma’ya gider; o hep savunduğu Roma Cumhuriyeti’nin yeniden canlanması için çalışmalara başlar. Ancak Caesar’ın suikastçılarının, sadece hançeri saplayacak kadar güçlü olduklarını çok geçmeden anlar. Her şeyden çok düşündüğü o Roma halkı ise para ve eğlence dışında hiçbir şeyi umursamaz olmuştur. Caesar’ın boşluğunda Roma generallerinden Octavius, Lepidus ve Antonius kendilerini Roma tahtına aday gösterirler. Octavius’un daveti ile Roma’ya gelen Cicero, cumhuriyet yanlısı Octavius’u senatoda yüceltmeye başlar. Octavius, Lepidus ile anlaşıp düşmanları Antonius’u yok etme planı yaparlar. Ancak bir süre sonra bu üç komutan da Roma İmparatorluğu’nu tek başlarına ele geçirecek kadar güçlü olmadıklarını anlarlar, üçü aralarında Caesar’ın mirasını paylaşmaya karar verirler. Böylece Roma bir gecede üç küçük Caesar’a sahip olur.Bu üç komutan İmparatorluğu adeta bir savaş ganimeti gibi kendi aralarında paylaşırlar. Üçlü ittifak toprak sorununu çözdükten sonra para sorununu ise, ülkede bulunan zenginlerin elinden topraklarını alarak çözmeyi planlarlar. Son olarak ise kendilerine muhalefet olabilecek kişilerin listesini hazırlarlar. Antonius bu listeye Marcus Tullius Cicero’yu da ekler. Octavius buna her ne kadar karşı çıksa da, sonunda Cicero’nun adının da bu listeye yazılmasına karar verir, işte o anda Cicero’nun adı tarihin en utanç verici listelerinin birisinde yer almıştır. Bu üç komutanın aralarında anlaştığını duyan Cicero, işinin bittiğini anlar. Arkadaşları Cicero’nun Yunanistan’a kaçması gerektiğini söylerler, Cicero vatan toprağı sevgisini ve sürekli bir kaçak yaşamı sürmenin onursuzluğunu, hatırlar ve kalmaya karar verir. Cajeta’da[27] bulunan küçük çiftliğine yerleşen Cicero, geldikten kısa bir süre sonra Roma lejyonlarının çiftliğe doğru ilerlediğinin haberini alır. Köleleri kaçması gerektiğini ve onu koruyacaklarını söylerler. Çiftlikten ormana doğru kaçmaya başlayan Cicero askerler tarafından ormanda yakalanır ve oracıkta cani bir şekilde öldürülür. Ertesi gün Roma halkını onursuzca sergilenen bir oyun beklemektedir, özgürlüğün son savunucusu Cicero’nun kesilmiş solgun başı, o ölümsüz konuşmalarını yaptığı senato kürsüsünden aşağıya doğru sarkıtılmaktaydı.[28] 

 Wilson’ın Başarısızlığı 1940 13 Aralık 1918 tarihinde, güvertesinde Başkan Woodrow Wilson’un bulunduğu George Washington gemisi Avrupa sahiline doğru yol almaktadır. Dünya kurulduğundan beri hiçbir gemi, hiçbir adam kendisine umut bağlayan ve güven duyan bu kadar çok insan tarafından beklenmemiştir.[29] Avrupalılar dört yıl boyunca birbirlerine öfke kusmuş, masum insanların canlarına kast etmişlerdir. Avrupa’da hala savaş dumanları hala yükselirken, Amerika’dan gelen bu sesin tek bir amacı vardır: Bir daha savaşın çıkmaması. Ulusları yok olmaya sürükleyen gizli diplomasinin bir daha olmasın, tersine güzel bir dünya düzeni kurulsun. Wilson dar görüşlülük sadece Amerika’nın çıkarlarını değil tüm ülkelerin çıkarlarını temsil etmek istemektedir. Wilson Brest Limanı’na yanaşınca halkın yoğun coşkusu ile karşılaşır. Gemiden inince doğrudan Paris’e gider. Burada gerçekleşecek olan tüm görüşmelerin, tamamen halka açık ve şeffaf bir şekilde gerçekleştirileceğini, daha fazla gizli diplomasiye izin verilmeyeceğini belirtir. Savaşa katılan devletler bu şartları hoş karşılamaz. Hepsinin çantasında, kendi paylarını ve kendi ganimetlerini garanti eden gizli anlaşmalar bulunmaktadır. Bu konferansta iki barış andlaşması imzalanacaktır. Birincisi mağlup olan Almanya ile sürülen savaşı bitirecek, ikincisi ile bundan sonra bütün savaşları imkansız kılacak Milletler Cemiyeti’nin andlaşmasıdır. İşte burada ilk fikir ayrılıkları baş göstermeye başlar. Avrupalı devletler önceliğin Almanya ile yapılacak olan geçici andlaşmaya verilmesini ister, Wilson ise geçici barış yerine, tüm dünyayı kapsayacak kalıcı barışı önemsemektedir. Wilson Milletler Cemiyeti fikrinden ödün vermez, önce tüzüğün hazırlanmasını ve Almanya ile yapılacak andlaşmanın bu tüzüğe uygun olması gerektiğini savunmuştur. Bu tartışmalar iyice uzar ve Avrupa’da huzursuzluğun hakim olduğu iki ay daha geçer. Wilson ancak 14 Şubat 1919’da tüzüğü, son biçimiyle taraflara sunar ve tüzük bu şekliyle oybirliği ile kabul edilir. Wilson’ın barışı silah zoruyla değil anlaşmayla ve hukuk inancıyla sağlama projesi başarıya ulaşmıştır. 15 Şubat günü Wilson, George Washington gemisi ile Amerika’ya geri döner. Görevinin ikinci kısmını yerine getirmek için bir ay sonra tekrar Avrupa’ya giden Wilson, Paris’te geçirdiği ilk bir saat içinde ilk geldiği üç ay içinde inşa ettiği her şeyin, olmadığı bir ay içinde yerle bir edildiğini fark eder. Wilson’ın tüzükten taviz vermesi üzerine baskılar iyice artar, ancak Wilson taviz vermeme konusunda kararlıdır. 25 Şubat tarihli tüzüğün barış andlaşmasının önemli bir parçası olduğunu basın aracılığı ile ilan eder. Bu hareket Almanya ile eski gizli andlaşmalar çerçevesinde yapılmak istenen andlaşmaya karşı, ilk kraşı hamle anlamına gelmekteydi. Wilson eğer direnmeyecek olursa, barış kendisinin ilkeleri doğrultusunda değil, karşı çıktığı, Napoleon ve Metternich’in yöntemleriyle kabul edilecektir. On dört gün boyunca çekişmeli tartışmalar sürer, Wilson bir kere bile geri adım atmaz. Wilson’un danışmanları bile kendisine karşı direniş göstermeye başlar. Herkese karşı sürdürdüğü bu direnişin tam ortasında, bir grip atağı Wilson’u yatağa düşürür. Wilson yataktan kalkamaz durumda iken, Avrupa’dan felaket haberleri gelmeye başlar. Bavyera’nın ve Macaristan’ın Bolşevikler tarafından ele geçirildiği, Avusturya’nın ise git gide bu yöne kaydığı haberleri, kongre de bir an önce bir kararın alınması gerektiğini gösterir. Wilson yatağından kalkar kalkmaz, Amerika’ya telgraf çeker ve George Washington’un, mümkün olan en kısa zamanda, Amerika’dan demir alarak Brest’e gelmesini söyler. Bu kongre için, Wilson’ın tüzükten ödün vermek yerine kongreden çekilmeyi tercih ettiğinin kanıtıdır. Avrupa’nın ve dünyanın yazgısını belirleyecek olan tarihi an gelmiştir. Wilson masadan kalkacak olursa eski dünya düzeni yıkılır ve kaos başlar, her şeyi belirleyecek olan bir an. Wilson bu karar anında çok kararlıdır, Saar havzasını Fransızlara, Fiume’yi de İtalyanlara vermeyeceğini Türkiye’nin parçalanmayacağını, halkların yerlerinin değiştirilmeyeceğini ve dünya yıkılsa dahi hukukun üstünlüğünden ödün verilmeyeceğini belirtir. Bir saatten daha az olan bu zaman dilimi Wilson’ın yaşadığı en büyük, en insani, en kahramanca an olacaktır. Ama bu anın üzerinden daha bir hafta geçmeden, her yerden saldırılar başlar. İtalyan, Fransız, İngiliz basını Wilson’ı barış bozucu olarak yazar.  Cesareti kırılmış Wilson etrafına bakar, kimse yanında değildir, danışmanı Albay Houston tutumunu gevşetmesi durumunda köprü görevi görür, hastalıktan yeni çıkmış bu adam yavaş yavaş geri adım atar ve Saar havzasının Fransızlara, on beş yıllığına verilmesini kabul eder. Bundan sonraki süreç bir sihirli değnek dokunmuşçasına ilerler. Wilson tarafından bir bütün ve kalıcı olarak düşlenen barış, tamamlanmamış bir eser olarak kalmıştır ve insanlığın hakim olduğu bir dünya düşü, uzaklarda ve sisler arasında bir kere daha kaybolur.

Dipnotlar

[1] Stefan ZWEIG, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Can Yayınları, İstanbul 2017, s. 11-12

[2]https://www.britannica.com/biography/Francisco-Pizarro

[3] Gözü dönmüş haydutlar

[4]A.g.e, 22-23

[5]A.g.e, 55

[6]A.g.e, 66-67

[7] Teselli bul

[8] Tanrıya Övgü

[9]A.g.e, 103-104

[10] A.ge, 115-116

[11]A.g.e, 116-117

[12]A.g.e, 122-123-124

[13]A.g.e, 145

[14]A.g.e, 150

[15]A.g.e, 154-155

[16]A.g.e, 158

[17]A.g.e, 159

[18]A.g.e, 164

[19]A.g.e, 164

[20]Sumatra’da ve çevresindeki adalarda yetişen büyük bir cins ağaçtan elde edilen, kablo yapımında kullanılan, kauçuğa benzer, zamklı bir madde.

[21]A.g.e237

[22]Antartika’da bulunan bir buzuldur. Adını William Beardmore’dan alır 160 km’den fazla uzunluğu 30 km’ye varan genişliği ile dünyanın en büyük buzullarından birisidir.

[23]A.g.e 247

[24]A.g.e 267

[25] St. Petersburg

[26]A.g.e 271

[27] Bugünkü Gaeta

[28]A.g.e 297

[29]A.g.e 299

 

Yazar Hakkında 

Uğur Pamukel / TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir