sosyal
Kaynak: A3 Haber

Sosyal Adalet: “Sınıf” Artık Argo Bir Kelime Değil

Sosyal adaletsizlikler nihayet yeniden açık bir şekilde ve doğru terimler kullanılarak tartışılmaya başlandı. Ancak sadece tartışmak, sorunu çözmek için tek başına yeterli olmuyor.

Alman toplumsal sınıfları hakkındaki tartışmalar sürüyor. Hatta “sınıf” teriminin yerine başka terimlerin tekrardan sorgulanmadan kullanıldığı görülüyor, mesela K-Grup-Fosili[1] (Batı) veya eski bir SED kadrosu[2] (Doğu) gibi. İyi haber şu ki, en azından bu konu hakkında tartışabiliyoruz, çünkü sadece tartışabildiğimiz sorunları çözebiliriz. Burada önemli olan unsur şu: Kimler bu konu hakkında söz sahibi ve kimler kendisini bu konunun muhatabı olarak görüyor? Şımartılmış bir orta sınıf sevindiği sürece, korona bağlantılı rezervasyon yapma ve nakit ödeme yapmama yükümlülüğü artık yüzme havuzundaki proleterleri rahatsız etmediği için çok az şey başarıldı. Ve Covid-19 inkârcılarının yaygın dehşeti, hassasiyetlerini tarif edilemez servet kibirlerine, ortak iyiliğin üstüne koydukları acımasız narsisizme ve daha zayıfların korunmasına yöneltildiği sürece, tartışma verimli olmayacaktır.

Kendimize şu soruyu soralım: Sınıf hakkında konuştuğumuzda, sosyal sınırları gerçekten aşan ve böylece bu sınırların sosyal pratikte de yumuşatılabileceğini ve kaldırılabileceğini gösteren bir tartışma ortaya çıkıyor mu? Yoksa bu sadece korunaklı bir burjuva geçmişinden gelen ve bir tabuyu yıkıyorlarmış hissine kapılan, başarılı birkaç şanslı adama sahip olan, orta derecede ayrıcalıklı kişiler arasında suçlu vicdanımıza karşı yaptığımız bir konuşma terapisi mi?

Almanya, her ne kadar öyle değilmiş gibi davransa da sınıfsal bir toplumdur. Avrupa’daki “sosyal hareketlilik” üzerine yapılan her karşılaştırmalı istatistiğin gösterdiği gibi bu davranışları, onları opak (saydam olmayan) bir yapıya sokuyor. Neredeyse hiçbir yerde – artık bir fetiş haline gelmiş – “sosyal çevre değişikliği” buradaki kadar zor değil.  Bu çalışmalara yanıt olarak, yakın zamana kadar, “Hartz IV hanedanlarından[3]”, “prekarya[4]” dan öz güvenli ve memnun bir şekilde bahsediliyordu- Sanki toplumsal sınıfın en alt kademesinin yaşadığı bu sıkıntı, ekonomik ve toplumsal düzenle hiç alakası olmayan bir hataymış gibi. Sanki Hartz IV yanlış politikanın bir sonucu değil de bir kadermiş- Sanki yoksulluk, sosyal dışlanma ve sık sık koklatılan “cahillik” iması, sadece bu insanların suçuymuş ve sanki bu mutsuzluk adasının dışında, sosyal yapımız çok güzel homojen bir yapıya sahipmiş ve herkes orada huzur içinde yaşıyormuş gibi.

Ancak, artık bir kez daha sınıf ve köken utancından bahsettiğimiz için, tartışmanın kapalı alanlara çekilmemesi daha da önemli. Toplumsal sınıf probleminin sadece toplumsal cinsiyet ve kimlik politikalarının tartışıldığı, muazzam duyarlılığın ve hoşnutsuzluğun akademik halkasında müzakere edilmemesi büyük bir problem oluşturuyor. Bu çevrelerde sınıf meselesi hassas bir konudur ve her zaman “kesişimsel” (intersectional) olması gerekir. Üniversite diploması olmayan hiç kimsenin bu terimin ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikri yok. Keşke bu kelime bu kadar gösterişli ve üst seviyeli olmasaydı da toplum için faydalı ve aydınlatıcı bir kavram olabilseydi. Bu kavram farklı farklı ayrımcılık deneyimlerinin nasıl üst üste gelip toplanabileceğini açıklar. Örneğin hem kadın hem de bir siyahi olarak iki kez küçümsenmek, aşağılanmak ve ayrımcılığa maruz kalmak gibi. Bundan 100 yıl önce feminist Clara Zetkin, zamanın kadın hareketinin erkek baskısıyla aynı zamanda “sınıf köleliğiyle” savaşmak yerine, yalnızca burjuva kadınların endişelerine odaklandığını öne sürerek sınıf meselesini kesişimsel bir mesele haline getirdi.

Ne yazık ki, hiç kimse caydırıcı kesişimsel kelimesini değiştirmeyi, onunla adlandırılan olguyu daha anlaşılır kelimelerle ifade etmeyi başaramadı. Belki de “çoklu dezavantaj” gibi bir terim başlangıç için kullanılabilir. Kulağa da o kadar rahatsız edici gelmiyor. Bunun adı “intersectional” olmaya devam ettiği sürece, sınıf hakkında konuşmak oldukça zor olacağı kesin.

Bu da bizi, sosyal etkileşimimizi çeşitli “sosyal çevre” ve “aktörler” sürüsü olarak analiz eden Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’ya getiriyor. Bir alana dahil olmak için belirli bir “habitusa” ve kendimize özgü bir “alana” ihtiyacımız var. Her ikisine de sosyal çevremizle ya da eğitim seviyemizle ulaşıyoruz.

Bourdieu’nun sınıfsal toplumu ve onun “ince farklılıklarını” tanımlama modelinin, Almanya’daki sosyal köken tartışmasındaki yakalamanın (veya meydan okumanın) ne kadar iyi kavramaya zorlandığı en az ne kadar iyi gösterildiği gösterilmektedir: Sadece kısıtlanmış alanlarda gerçekleştiği sürece, hayalet bir tartışma olmaya devam etmektedir.

“İyileştirmek Mümkün”

Bilindiği gibi, bir Fransız ithalatı olan Didier Eribon’un otobiyografik eseri Reims’e Dönüş ile tetiklendi. Almancanın konuşulduğu coğrafyada kültürel kuruluşların varlığını açıklığa kavuşturan bu umulmadık Bestseller, sahneye birdenbire ne kadar büyük, kullanılmamış toplumsal sınıf konusunun ne olduğunu açıkça ortaya koydu.

Daha az bilinen şey ise, bir Alman yayıncının 2009’da Fransa’da yayınlanan başlığa yer verme merhametini göstermesi için yedi yıl geçmesi gerektiğidir. O zamandan beri, konu hakkında en azından Alman edebiyatında küçük bir kitap dalgası yaratabildik- örneğin Daniela Dröscher’in Sınıfını Göster, Anke Stelling’in Kurudaki Küçük Koyun, Lucy Fricke’nin Kızlar, Dilek Güngör’ün Ben Özlem, Christian Barons’un A Sınıfından Bir Adam veya Deniz Ohdes’in Streulicht kitapları gibi… Bu kitapların her biri, bu toplumda toplumsal köken sorununun hala içinde bulunduğu derin utançların üstesinden gelmek için bir teşviktir. Ve bu kitapların her biri, Alman sınıf çatışmasını çözmek için neler yapılması gerektiğini gösteren bir rehberdir.

Ne yazık ki gazetelerin kültür sanat bölümleri de bu tartışmayı akademik alandan uzak tutmak için de ellerinden geleni yapıyor. Gerçi Lucy Fricke’nin sosyal izolasyondaki bir gencin yasadıklarını bütün çıplaklığıyla tasvir ettiği Susuzluk Sıla Hasretinden Daha Kötüdür (2007) kitabı, edebi üslup bozukluğu gibi nedenlerden dolayı ağır eleştirilere maruz kaldığı zamanlarda artık geride kaldı. Ancak yorumcular, “aşağı tabadakilerin” hayatından bahseden bir kitap hakkında bugüne kadar hep küçümseyici bir tonla konuştular. Örneğin, Ijoma Mangold Zeit’daki Christian Baron’un A Sınıfında Bir Adam kitabı ile ilgili eleştirisinde şöyle diyor: “Alt tabaka ile ilgili yazılan kitaplardan memnunuz ama kitabin giriş bölümü için hala düzeltilmesi ve iyileştirilmesi gereken yerler var.” Düzeltmek, iyileştirmek? Carsten Otte’nin Tagesspiegel’de, Deniz Ohde’nin Streulicht eseri için yaptığı övgü dolu sözleri bile Alman burjuva eğitiminin klasik kendini kandırmacası içinde buharlaşıp kayboluyor: “Yerel eğitim sistemindeki adaletsizlikler ve öfke hakkındaki bu etkileyici derecede başarılı roman, garip bir şekilde, her şeyin kötü olmadığının kanıtıdır. Aksine bu sistemin insanlara kendi yaşam tarzlarına uygun bir yol bulması için fırsatlar sunduğunu göstermektedir.” Belki de öyle değildir. Belki de “önce gerçekten istemelisin, ancak o zaman başarabilirsin.” gibi süslü sözlerle başarıya giden yolu tarif eden birkaç tane neoliberal futbol ve pop yıldızının haricinde hemen hemen herkes bu “başarı dolu hayat hikayesine” sahip olmanın tamamen bir şans meselesi olduğunu, bu köken sefaletinden bir çıkış yolu bulmanın hiç de öyle kolay bir şey olmadığını doğrular.

Sana inanan bir öğretmen, hayatının önemli noktalarında yanında olan bir sosyal hizmet görevlisi, sürekli şiddet uygulayan baba, seni ortada bırakıp kaybolduktan sonra hayatının tekrar düzene girmesi için sana yardım eden sevgi dolu bir hala/teyze… Böyle hikayeler hep vardır ve sefaletin sonunda her zaman beklenmedik tesadüfi bir güzellik var. Yukarıda bahsi geçen kitapların anlattığı şey budur, birinin kullanmak zorunda olduğu “şans” hakkında değil.

Hiç kimse Alman toplumunun koruyup sakladığı utanç ve kibri, aşağılama ve aşağılanma sistemini kıramayacaktır. Bir sürü çok inancı sarsıp, sabit fikirleri bile altüst etmeyi başaran pandemi bile bunu yıkmayı başaramadı. Ancak koşullardan rahatsızlık büyüyor ve artık tekrar kelimelere dökülüyor. Daha önce hiç konuşulmayan konular hakkında sohbetler ediliyor. Israrcı olalım, sınıf hakkında akademik-soyut konuşmayla yetinmeyelim.  Elimizden geldiğince sınırları yıkalım. Tartışmayı artık durdurulamayana kadar ve kelimeleri eylemleri takip etmek zorunda kalana kadar genişletelim.

Yazar: Michael Ebmeyer

Kaynak: Die Zeit


[1] 1970’lerde Batı Almanya’daki komünist siyasi partiler için kullanılmış bir ifade.

[2] Sozialistische Einheitspartei Deutschlands (SED), Almanya’nın sosyalist birlik partisidir: 1949-1990 yılları arasında Doğu Almanya’da iktidardaydı. SSCB’nin perestroyka ve glasnost açılımlarına cephe almış, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra iktidardan düşmüştür. Güçler ayrılığı ilkesini savunduğunu söylemesine rağmen de facto olarak parti devleti rejimi gütmüştür.

[3] Almanya’da devlet tarafından belli bir gelirin altında olan kişilere verilen sosyal yardım parası.

[4] Daimî bir işsizlik ve yoksulluk içinde yasayan ve oldukça düşük refah şansına sahip kitleleri tasvir eder.