Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
Kaynak: Toplumsal Tarih

Son Dönem Harem Ağalarından Nadir Ağa

Böyle ikindi vakti Göztepe istasyonunda çıt olmaz. Ve ekser zaman
oturur hep aynı sırada tek başına bir harem ağası. Çok uzun boylu.
Çok zayıf.
Son kalanlardan.
En ihtiyarı.
Nazım Hikmet Ran

 

Özet

Habeşistan kökenli bir insanın meşakkatli bir gençlik yaşamından sonra Osmanlı sarayında yükselerek, büyük nüfuz sahibi olması ve Nadir Ağa ismiyle, evhamıyla meşhur Osmanlı padişahının en önemli adamı haline gelmesi şüphesiz tarihte örneği az bir olgudur. “Musahi-i şehriyari” görevinde bulunan Nadir Ağa belli bir dönem içerisinde o denli güçlenmişti ki; kendisi için “Abdülhamid’i elinde tutan adam” yakıştırması bile yapılmıştır. Yakın dönem tarihinde türüne az rastlanır nitelikteki Nadir Ağa, hayatıyla ve yaşadıklarıyla tüm enteresanlığı sergilemiş olmaktadır. Nadir Ağanın şahsiyetini, elimizde bulunmakta olan hatıratı sayesinde çocukluğundan itibaren inceleme fırsatı bulabilmekteyiz. Bu şekilde Nadir Ağanın, çocukluk yıllarını, şahsiyetini, köle sıfatıyla yaşadığı süreci, saray yıllarını ve en ilginç olanı ise 31 Mart vakasından sonra devam eden popülerliğini inceleme fırsatı yakalayabilmekteyiz. Bunun yanı sıra Nadir Ağanın gözünden II. Abdülhamid’i de inceleyebilmekte ve birinci ağızdan bilgi alabilmekteyiz. Bu makalenin asıl amaçlarının haricinde, önemli diğer bir husus ise Nadir Ağa hakkında gerçekçi ve sade bilgilerinin olmamasıdır. Kendi hatıratı haricinde, bu denli önemli bir şahsın biyografisinin olmaması ve akademik olarak incelenmemiş olması bu makalenin diğer amaçları arasındadır.

 

Anahtar Kelimeler: Nadir Ağa, II. Abdülhamid, Göztepe, Haremağaları, Osmanlı Sarayı

 

Giriş

Osmanlı Devleti’ne kuruluş yılı ve kuruluş coğrafyası itibariyle bakıldığı zaman, dönemin şartlarından ötürü yaşanan köle ticaretinin alışılagelmiş bir olay olduğunu görebilmekteyiz. Osmanlı Devleti dâhil, dönemdaş olan birçok devlette aynı durum yaşanmaktaydı ve meşru bir olay niteliğindeydi. Ancak şöyle bir husus vardır ki; birçok Müslüman-Türk devletlerinde, Batı veya Hindistan toplumlarında olduğu gibi sınıf ayrımına dayalı bir kölelik sisteminden bahsetmek mümkün değildir. Osmanlı köleleri ilk başlarda, sadece savaş esirlerinden seçilmekteydi.[1] Osmanlı Devleti denizlerdeki gücünün doruğuna ulaştığı yıllarda, esirlerde de artış olması muhtemel bir sebeptir. Ancak son dönemlere gelindiğinde, savaşların azalması ve eski gücün var olmaması sebebiyle Osmanlı Devleti de köle tacirlerine başvurmak zorunda kalmıştır. Osmanlı’daki tacirlerin varlığı, coğrafi sınırların geniş olmasına bağlı olarak bir hayli fazlalık göstermekteydi. Nadir Ağa ise bu tarihlerde Habeşistan’da normal bir kabile yaşamı süren bir ailenin hayatta kalan son fertlerinden biriydi. Aslına bakarsak istisnai bir durum olarak Nadir Ağanın köleliği ve özgürlüğü arasında bir fark bulunmamaktadır. Çünkü kabileler arası savaşta çocuk yaşta tüm ailesini kaybetmiş olan bir insanın, kaçırılıp köle edilişi ve ardından ağa statüsüne ulaşması tehlikeli bir yolculuğun mutlu sona ulaşması şeklinde nitelendirilebilir. Ancak bir gerçek var ki insan özgürlüğü ne olursa olsun bir gün bile kısıtlanmamalı, ama dönemin şartları ve öngörülen durum bunu gayet meşru kılmaktadır.

 

1. Nadir Ağanın Çocukluğu ve İstanbul’a Gelişi

Dini mensubiyeti bakımından Müslüman bir ahaliye ait olan Habeşistan’ın Galla bölgesindeki Gümebadula’da, dünyaya gelmiştir.[2] Üç kardeşten en küçüğü olan ve anne babasını küçük yaşta kaybeden Nadir Ağa yaşadığı bu travmadan kurtulamadan kardeşlerinden birini daha kaybetmek zorunda kalacak ve ablasıyla yapayalnız bir hayatın beşiğine sığınmak zorunda kalacaktı.[3] 19. yüzyıl dünyasında, Habeşistan insanlarının, kabile savaşlarıyla birbirini tükettiği ve acımasız bir ortamın bağrında, 6-7 yaşlarında bir çocuğun; göz göze iken babasının bir mızrak darbesiyle öldürülmesi ve bu durumu lehine çeviren tacirin bahsi geçen çocuğu alıp satması ne kadar acımasız bir dünyada yaşadığımızın şüphesiz en büyük göstergesidir. Yine o yaşlarda, vücudunda aldığı bir yara için ona yöneltilen “Artık sen insanlıktan ayrıldın, bu halinle hiçbir işe yaramazsın” sözü, anılarında da bahsettiği üzere ölümüne kadar aklında çıkmayan bir çıban halini almıştır.[4] Çocukluğunu genellikle yerel ahalinin hayatta kalmak ve gıda ihtiyacını karşılamak için çaba sarf ettiği uğraşlar ile geçirmiştir. Andode isminde bir ağacın çiçeğinde sabun yapmak ve en büyük eksiklikleri olan tuz bulabilme mücadelesi çocukluk icraatları arasında sayılabilmektedir. Tahminen 7-8 yaşlarına geldiğinde defalarca kurtulmasına rağmen köle tacirlerinin avı haline gelmiştir. Ancak makûs talihi kaçırılması ve köle olması yönünde bir karar vermiş olacak ki en son kaçırıldığında artık bir geri dönüşü olmadığını görebilmekteyiz. Önce Suudi Arabistan’a ve sırasıyla Mekke, Medine’ye götürülmüştür. Medine’de nüfuzlu bir zatın annesi tarafından kısa süre bakılmıştır. Ancak zayıflığından ve çelimsizliğinde ötürü olsa gerek istenilen paranın karşılığını sağlayamayacağı için 1880 yılında İstanbul’a götürülmüştür.[5]

Ne kötü ki bir insan fiziki yetersizliği yüzünden mecbur bırakıldığı kölelik sıfatıyla bile aşağılanıp hor görülebiliyor. Bunun yanı sıra Mekke’de kaldığı süreçte kendisine Arapça öğretilmiş, kılık kıyafet hakkında eğitilmiş ve ev sahiplerine hizmet etmiş olan eski ağalarının ismi olan Nadir ismini burada almıştır.

İstanbul’a götürülme olayı ise tam bir talihin yüzüne gülmesiyle bağlantılıdır. Nadir Ağa hatıratında şöyle anlatmakta:

“Saraya girişim tesadüf eseri değildir. O zamanlar İmparatorluk sarayındaki bütün siyahi ağalar değişiyordu. Padişah (II. Abdülhamit) bir Sudanlının kabahati yüzünden bütün Sudanlılardan soğumuştu. Hâlbuki haremağalarının hemen hepsi Sudanlı idi. Sultan Hamit; ‘Artık ben civarımda Sudanlı görmek istemiyorum. Habeşistan’dan ağa getiriniz…’ demiş. Bu suretle her tarafa haber çıkarılmış, esircilerin elinde ne kadar Habeşli siyah insan varsa saraya gönderilmesi bildirilmiş. Biz 22 zenci çocuğu olarak hep birlikte kafile halinde saraya götürüldük. Huzura çıkarılmamız için dört gün bekledik.

Nihayet yine 22 çocuk, hep birlikte Sultan Hamit’in huzuruna çıkarıldık. Ben dekordan o kadar korkmuşum ki, vücudumu acayip bir titreme aldı. Sultan Hamit, benim için sadece Arapça bilir denildiğinden dolayı benimle Arapça konuşup sırtımı sıvazlamıştı.’’[6]

Demek ki saraya alınan ağaların köken değişikliklerini padişahın keyfi durumları da etkileyebiliyor.[7] Kul sınıfı kategorisinde olan musahiplerin, Osmanlı köleleştirilenleri kategorisine sokulup sokulamayacağına hakkındaki görüşe Toledano’nun vermiş olduğu cevap manidardır: “Önceki eserlerimde olduğu gibi burada da görüşüm şudur ki, sosyal tahlil açısından da bakacak olursak padişahın tüm yasal kullarını köleleştirilmiş kişiler olarak görmek gerekir. Bu bütüncül, kapsayıcı bir duruştur yani kul köleleri ile diğer tür Osmanlı köleleri arasında bir tür farkı yoktur ama Osmanlı köleliği kategorisi içinde bunlar arasında derece farkları olduğunu görebilmekteyiz.”[8]

 

2. Nadir Ağanın Saray Yılları

 

nadir ağa
(archives.saltresearch.org’dan alınmıştır.)

 

Yedigün Mecmuasında Münir Süleyman’ın “Saraya nasıl girdiniz?” sorusuna; Nadir Ağa, “hicri 1303’te Hicaz’dan geldim. Doğruca saraya girdim. Geldiğim gün beni yanına aldı rahmetli… Dört senede musahipliğe kadar çıktım.” diye cevap vermiştir.[9]

Padişahın huzurunda geçirdiği süreçten sonra saray stajı da başlamış oluyordu. Nadir Ağa bu noktada belli bir kuruş maaş ile hayatını sarayda devam ettirmeye başlamıştı. Kendisinin çok zeki olması ve bu durumu lehine çevirerek üst mertebelerin dikkatini çekmesi aldığı dersler sonucunda büyük mükâfatlarla sonuçlanmaktaydı. Bu derslerden başlıcası ve en önemlisi padişahın huzurunda nasıl davranılır ve nelere dikkat edilir ile alakalı; temel terbiye ve davranış dersleriydi. Bunun haricinde yazı yazmayı bilmeyen bir muallimden aldığı din dersleri ise yine hatıratında yer alan saray içi faaliyetlerinden biridir. [10]

Tüm gazete yazıları ve hatıratının ortak özelliği ise padişah ile ilişkisi kesildikten sonra dahi ona ve hatıralarına sadık kalan bir Nadir Ağa portföyüydü. Ancak, Münir Süleyman, röportaj sırasında Nadir Ağa’yı deyim yerindeyse köşeye sıkıştırmaya çalışırken, Nadir Ağa şu cevabı veriyor: “Nafile zorlama efendimin aleyhinde söz söyletemezsin bana”  dedikten sonra; Ömer Faruk Yılmaz’ın yayına hazırladığı Sultan Abdülhamid Han’ın Harem Hayatı adlı kitapta Nadir Ağa eski efendisinden şu şekilde söz ediyor: “Padişah tezvirattan hoşlanmazdı. İki de bir de jurnal veren kimseleri hiç sevmezdi. Hele bu adamlar, yakınlarında sarayda bulunan kimseler olursa çok canı sıkılırdı. Ben bu hallerden, bu gibi küçüklüklerden daima uzak kalırdım. Yalnız onun işleriyle meşgul olur, sevdiği hayvanlarla, bahçe işleriyle uğraşırdım. Bunun için beni çok severdi, her saati yanında bulunurdum.[11]

Yine Ayşe Osmanoğlu’nun anılarında yer verdiği şekliyle “Paris’ten II. Abdülhamid’e ilk defa bir otomobil gönderildiği zaman sarayda bunu kimse kullanamamış, Nadir Ağa ise mükemmel surette çalıştırıp bahçede dolaşmıştı. Büyük havuzda olan motorlu bisikleti yine Nadir Ağa kullanırdı.’’[12]

Zekâsıyla dikkati çeken genç Nadir Ağa kısa sürede Sultan’ın itimadını kazanmış, saray içerisinde ikinci musahipliğe kadar yükselmişti. Sultan II. Abdülhamid, Nadir Ağa’nın ailesinin durumunu merak etmesine ilgi göstererek, o sıralarda İstanbul’a gelen Habeş İmparatoru I. Menelik’in elçisi Maşaşa’dan (ki onun ailesi de Limnu’luydu), Nadir Ağa’nın ailesinin soruşturulmasını rica etmiştir. Ancak Nadir Ağa’dan ailesi bulunsa dahi saraydan ayrılamayacağına dair söz alınmıştı. Uzun bir süre sonra Habeşistan’dan büyük bir paket ve mühürlü bir mektup çıkagelmişti. Sefir, Fransızca kaleme aldığı mektubunda özetle; “Sizin işinizle imparator bizzat ilgilendi. Limnu’ya tahkikat için Adis Ababa’dan bir heyet gönderdik. Maalesef ailenizden kimseyi bulamadık. Tahkikat neticesinde ailenizin Kenya’ya hicret ettiğini öğrendik. Bütün arzumuza rağmen size sevinçli bir haber verememekten dolayı özür dileriz. Pakette Limnu civarına ait iki yekpare fildişi, bir külçe altın ve imparator tarafından size birinci rütbeden iki kıta aslanı nişanı gönderilmiştir.” diye yazmaktadır.[13]

 

3. 31 Mart Vakası ve Sonrası

(Şalom Gazetesinden alınmıştır.)

 

Rûmî takvimle 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) vuku bulduğu için bu adla anılan hadise İttihat ve Terakkî Fırkasının hâkimiyetine karşı bir tepki olarak başlamıştır. 1908 yılında meşrutiyetin ilanı ile Osmanlı Devleti’nde yeni bir siyasal yapılanma ve yeni bir zihniyet yapısının yanı sıra, bu yeni zihniyetten rahatsızlık duyan bir kesim ortaya çıkmış, bu durum gerek sivil toplumda gerekse ordu içinde artan kutuplaşma ve gerginlikler isyan ortamı doğurmaktaydı. Meşrutiyeti ilan etmiş olmasına rağmen iktidarı tam olarak ele geçirememiş olan ve hükümet üzerinde dolaylı bir denetim kuran İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, devlet kademelerinde kadrolaşması politik istikrarsızlığa yol açmış idi. Cemiyet ile ters düşen memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları, cemiyete girdiğini ispat için yemin etmeyenlerin tutuklanması, farklı siyasi oluşumlara hayat tanınmaması huzursuzluk nedenlerinden biri olmaktadır.[14]

İttihat Terakki’yi ve hükümeti eleştiren gazetelere hatta bu gazeteleri satan bayilere baskı yapılması, isyan ortamını doğuran uygulamalardandı. Bu ortamda meşrutiyetin ilanından birkaç ay sonra İstanbul’da irtica yanlısı birtakım küçük ayaklanmalar meydana geldi, ancak kısa sürede bastırıldı. 7 Ekim 1908’de Fatih Camisi’nde Kör Ali ve İsmail Hakkı adlarında iki hocanın arkasına takılan halkın, Yıldız Sarayı’na kadar gidip meşrutiyet aleyhine gösteri yapmaları bu isyanlardandır. Selanik’te bulunan Üçüncü ve Edirne’de bulunan İkinci Ordulara mensup askerlerin oluşturdukları isyan, Rumeli halkının gönüllü katıldığı Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelmesi ile bastırıldı. Üç gün süren çarpışmaların ardından sıkıyönetim ilan edildi ve padişah II. Abdülhamid tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad tahta çıktı.[15]

31 Mart Vakasının üzerinden 15 gün geçmeden, 27 Nisan 1909’da Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi’nin fetvası ile Sultan II. Abdülhamit’in tahtan el çektirilmesinin ardından, Yıldız Sarayı’nı teslim alan Galip Paşa, Nadir Ağa’yı “Yetişme tarzından umulmayacak kadar zeki, zarif, ahlaklı ve medeni cesareti olan genç bir siyahi” olarak tanımlamaktaydı.[16] 31 Mart Vakası sonrasında tutuklanan Sultan II. Abdülhamit’e yakın birçok insanın arasında Cevher Ağa ve Nadir Ağa da vardı ve İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt Kampüsü’nün içerisinde bulunan “Bekir Ağa Bölüğü” denilen yerde tutulmuşlardı. Nadir Ağa, Yıldız Sarayı’nda Sultan II. Abdülhamit’in gizli hazinesinin yerini (ki sarayın bahçesinde bir havuzun altında inşa edilmiş gizli bir mahzende saklanıyordu), Nazik Eda ve Müşfika Kadın Efendiler ve birinci musahip Cevher Ağa’dan sonra bilen beşinci kişiydi.[17] Yıldız Sarayı talan edilip hazineye ulaşılamayınca birinci musahip Cevher Ağa sorgulanmış, ancak sadakat göstererek “velinimetimize ihanet etmeyeceğim” diyerek direnmiş, hazinenin yerini ifşa etmemiş, bunun üzerine de boynuna ip takılarak idam edilmişti. Bu kez, sıra ikinci musahip Nadir Ağa’ya gelmiş, ona Cevher Ağa’nın cesedini göstererek hazinenin yerini söylemezse aynı sona maruz bırakılacağı söylenmiş, yapılan baskılara daha fazla dayanamayan Nadir Ağa da gizli hazinenin yerini göstermek zorunda kalmış ve böylece canını kurtarabilmişti. Nadir Ağa, Yıldız Sarayı’ndan çıkarıldıktan sonra, vaktiyle biriktirdiği para ile Göztepe’de Rıdvan İsmail Paşa’nın köşküne yakın Mirahur Faik Paşa Köşkü’nde bir süre kiracı olarak oturmuş, Erenköy Kozyatağı’ndaki arazisinde çiftçilik yapmıştı. [18]

Şehsuvaroğlu, “Nadir Ağa da gene çarşıda 9 dükkânla bir ev yaptırmıştır ki bu kısım, eczaneden Kurtdereli sokağına kadar uzanan bloktur. Bu blok 1926’da yanmışsa da aynı sene yeniden yapılmıştır” diyerek Nadir Ağa’nın bugün de Göztepe İstasyonu’nun köşesinden başlayarak günümüz Nadir Ağa sokağı köşesine kadar olan bölgede yer alan dükkânların da ilk sahibi olduğunu aktarmaktadır.[19]

Nadir Ağa çok şık ve pahalı kumaşlardan dikilmiş elbiseler giyer, kibar davranışları ve konuşmalarındaki başkalık dikkati çekermiş. Hadım edilmiş harem ağalarına has ince sesiyle kısa cümleler ile yaptığı esprileriyle dikkati çeker, terbiyeli ve nazik hali ve görmüş geçirmiş bir insan olarak Göztepe halkının sevdiği ve saydığı bir insan olmuştu.[20]

 

4. Cumhuriyet Döneminde Nadir Ağa ve Ölümü

Nadir Ağa için görülen o ki; kölelikten ağalığa, ağalıktan halka, halktan ise esnaf sınıfına geçiş yapmıştır. Türüne az rastlanır nitelikte bir insan olarak Nadir Ağa, Osmanlı Devleti’nin dağılışındaki ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki tüm zor günlere iştirak etmiştir. Hayatta olduğu sürece bulunduğu coğrafyanın zorluklarına şahit olması onun çocukluğundan itibaren peşinden gelen makûs talihiyle alakalıdır. Ancak kendisi her daim adeta istifini bozmazcasına her zorluğun üstesinden gelmeyi başarmıştır. Kendi hatıratında ve kendisiyle yapılan röportajlarda da belirttiği üzere ilklere imza atmayı başarmıştır.

 

nadir ağa
(Yedigün Gazetesinden alınmıştır. (No:83))

 

1934 yılında Yedigün” dergisinde yer alan Münir Süleyman ile yapılmış söyleşisinde Nadir Ağa saraydan sonraki günlerini çiftçiliğini ve bakkallığı şu şekilde aktarmıştı;

“Erenköy’ü Kozyatağı’nda biraz toprağım vardı, orasını işlettim. Umumi harbe kadar çiftçilik yaptım. Harp esnasında işlerim bozuk gitti, çifti de çubuğu da bırakmaya mecbur kaldım.”

-Bir zamanlar bir bakkal dükkânı da açmıştınız galiba?

“İşin aslı başka türlüdür. Bakkal dükkânını ben açmadım. Dükkân kendi malımdı. Kiraya verdiğim adam orasını bakkal dükkânı olarak işletiyordu. Adamcağız veresiye vermekten iflas etti, bana da borçlandı. Bunun üzerine dükkânı devren aldım. Fakat ben de altından kalkamadım.”[21]

Türkiye’nin ilk kapalı şişe süt imalatını yapan ve bunun ticaretini yapmayı başaran Nadir Ağa olayı hatıratında şu şekilde aktarıyor:

“Saraydan ayrıldıktan sonra dişimi tırnağıma takarak çalışmaya başladım.” (…) ne iş yapacağımı bilmiyordum. Param da yoktu. Yalnız bir dostumdan 700 lira alacağım vardı. Bunu aldım. (…) 700 lira ile ne yapacağımı düşünüp dururken bir dost karşıma çıktı, gülümseyerek, “Sana 40 Kırım ineği buldum!” dedi. Şaşırmıştım: “Ben 40 ineği ne yapayım?” (…) Dostum vaziyeti izah etti. Bu inekler Süleyman Bey isminde gayet zengin bir işadamının idi. Bu zatın en büyük merakı (sütünün bol oluşuyla ünlü) Kırım ineği beslemekti. Süleyman Bey birdenbire ölmüş ve sürü halinde Kırım ineği bırakmıştı. Müzayede günü gittik. İnekleri gördük. Hakikaten de en iyi cins hayvanlardı. Haraç mezat onar liradan 40 Kırım ineğini 400 liraya satın aldım. Elimde kalan 300 lira ile de asri ahırlar inşa ettirdim. Şu garip tecelliye bakınız. Yolum saraydan ahıra intikal etmişti. Türkiye’de ilk defa olarak kapalı şişede sütü ben sattım. Hem de litresi 1 kuruştan…”[22]

ittihat terakki
(Toplumsal Tarih Dergisinden alınmıştır.)


1939 Harem Ağalarının Kongresi. Osmanlı Sarayların da çalışmış harem ağalarına devlet teşekkülünde çalışma olanağı verilmişti. Kongrede ismi Harem Ağaları Teavün Cemiyeti olan dernek eski emektarlar Yardım Birliği” olarak adını değiştirmişti. Derneğin başkanı da ortada paltosu ile oturan Nadir Ağa’ydı.
Cumhuriyet döneminde son haremağalarının bir araya gelerek, merkezi İstanbul Divanyolun da olan Medine ve Kahire’de de birer şubesi bulunan “Harem Ağaları Teavün Cemiyeti” adlı bir de dernek kurduklarını bir gazetede yer alan haber sayesinde öğrenebilmekteyiz.[23] Bu haberde Cemiyet’in olağanüstü bir kongre toplayarak adını “Eski Emektarlar Yardım Birliği”ne çevirdiği açıklanıyor. Gazetede yer alan fotoğrafta Nadir Ağa’nın masanın ortasındaki sandalyede oturduğu görülüyor.

Hiçbir zaman maddi sıkıntı çekmemiş olan Nadir Ağa, hayatının son yıllarını bugün Göztepe İstasyon Caddesi’ndeki Sabit Pazar’ın olduğu aralıkta küçük bir evde geçirmiş, 79 yaşında da o evde yapayalnız vefat etmiştir.

 

Sonuç

Nadir Ağa, milyonlarca kölenin içinden hatırı sayılır kişi niteliğine ulaşan adı gibi nadir insanlardan sadece biri olmuştur. Kendisi son dönem Osmanlı Devleti’nin ve ilk dönem Türkiye Cumhuriyeti’nin seçkin simaları arasına girmeyi başarmıştır. Hayatının her alanında birçok dönüm noktasıyla karşı karşıya kalan ve tüm bu dönüm noktalarında başarılı olan yolu seçerek nadiriyetini sürdürmüştür. Toplum şartları gereği siyah tenli olmasıyla hayata yenik doğan bir insanın, insan sıfatından sıyrılıp köle sıfatına düşüşü; meçhul kaderini, ‘kaybedecek bir şey kalmamıştır’ felsefesiyle cesaretlendirmiştir. Ancak ne yazık ki her köle statüsündeki insan Nadir Ağa kadar seçkin ve fazlalık gösteren seçeneklere erişme imkânı bulamamıştır. Kendi gayretleri ile sarayda yükselen daha sonra yine kendi gayretleri ile bugün ki İstanbul/Göztepe içerinde bulunan sokağa adını verebilen ve aynı sokakta bulunan Göztepe tren istasyonunun eski sahibi olabilen Nadir Ağa, şüphesiz bu konuda çok şanslıdır. Şansının asıl sebebi ise 19. Yüzyıl dünyasının; her yanı savaştan paramparça olan, karmaşık, kabuktan sıyrılabilmeye çalışan, insanın insana üstünlüğünün yeni yeni sona erdiği bir dönem olmasıdır.  Özellikle II. Abdülhamid dönemi içerisinde jurnal ’in ve istibdadın fazlaca olduğu bir ortamın da zorluğu unutulamaması gereken ve Nadir ağa adına takdir edilmesi gereken konular arasındadır.

Ancak 21. yüzyılın en heyecanlı yılları içerinde, 40 milyondan fazla insanın ‘modern kölelik’ adı altında köleleştirildiği[24] ve bu insanların hiçbirinin Nadir Ağa kadar şanslı olamayacağını düşünürsek; öyle görünüyor ki Nadir Ağa’nın hikâyesi bizlere bu yolda ilham kaynağı olabilecek niteliktedir.

 

 


Kaynakça

Çapanoğlu, Münir Süleyman. «Abdülhamid’in En Yakın Adamı Nadir Ağa Eski Efendisi İçin Neler SöylüyorYedigün Mecmuası, no. 83, 1934.

Nadir Ağa, Hayat Dergisi, no. 60, Kasım 1957.

Ertuğ, Hasan Ferit. «Musahib-i Sani-i Hazret-i Şehr-yari Nadir Ağa’nın Hatıratı.» Toplumsal Tarih Dergisi, no. 49, Ocak 1998.

Ok, Sema. Harem Dünyası-Haremağaları. İstanbul: Kamer Yayınları, 1997.

Osmanoğlu, Ayşe. Babam Sultan Abdülhamid. İstanbul: Timaş Yayınları, 2016.

Özcan, Abdülkadir. Pençik. Cilt 34. Ankara: Diyanet İslam Ansiklopedisi, 2007.

Özcan, Azmi. Otuzbir Mart Vakası. Diyanet İslam Ansiklopedisi, C:34, 2007, ss.19-21.

Rado, Şevket. «Nadir Ağa.» Tarih ve Edebiyat Mecmuası, no. 7, 1981.

Şehsuvaroğlu, Bedi N. Göztepe. İstanbul: Türkiye Otomobil ve Turing Kurumu Yayınevi, 1969.

Toledano, Ehud R. Suskun ve Yokmuşcasına İslam Ortadoğusunda Kölelik Bağları. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010.

Turan, Ahmet Nezihi. «Mahremiyetin Muhafızları Darüssaade Ağaları.» Osmanlı Araştırmaları Dergisi, no. XIX, 1999.

Yılmaz, Ömer Faruk. Sultan Abdülhamid Han’ın Harem Hayatı. İstanbul: Eylül Yayınları, 2002.

 

Dipnotlar

[1] Bu sistemli köle alımına “pençik sistemi” adı verilmektedir. Bir İslam geleneği olup esirlerin beşte birinin devlet himayesine girmesi olayıdır. Daha fazla bilgi için bknz. Abdülkadir Özcan, “Pençik”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C:34, (Ankara: 2007), s. 226.

[2] Hasan Ferit Ertuğ, Musahib-i Sani-i Hazret-i Şehr-yari Nadir Ağa’nın Hatıratı- 1, “Toplumsal Tarih Dergisi”,  Sayı: 49,( İstanbul: Ocak 1998), s.7.

[3] A.g.e, s.7

[4] A.g.e, s.8

[5] A.g.e, s.10

[6] Şevket Rado, Tarih ve Edebiyat Mecmuası, Sayı:7, (Ankara: 1981), s. 12.

[7] A. Nezihi Turan, Mahremiyetin Muhafızlar Darüssaade Ağaları, Osmanlı Araştırmaları XIX, (İstanbul: 1999), s.134.

[8] Ehud R. Toledano, Suskun ve Yokmuşçasına İslam Ortadoğusunda Kölelik Bağları,  (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010) s.123

[9] Münir Süleyman Çapanoğlu, Abdülhamid’in En Yakın Adamı Nadir Ağa Eski Efendisi İçin Neler Söylüyor?, “Yedigün Mecmuası”, Sayı: 83,(Ankara: 1934), s.19

[10] A.g.e, Hasan Ferit Ertuğ, s.13.

[11] Ömer Faruk Yılmaz, Sultan Abdülhamid Han’ın Harem Hayatı, (İstanbul: Eylül Yayınları, 2002), s. 98

[12] Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2016), s.23

[13] Sema Ok, Harem Dünyası-Haremağaları, (İstanbul: Kamer Yayınları, 1997), s. 71

[14] Azmi Özcan, “Otuz bir Mart Vakası”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C:34, (Ankara: 2007), ss. 19-21.

[15] A.g.e

[16] A.g.e, Hasan Ferit Ertuğ, s. 9

[17] A.g.e, s. 10.

[18] A.g.e, s. 12.

[19] Bedi N. Şehsuvaroğlu, Göztepe, (İstanbul: Türkiye Otomobil ve Turing Kurumu Yayınevi, 1969), s.33.

[20] A.g.e, s.27.

[21]A.g.e, Münir Süleyman Çapanoğlu, s. 21.

[22] Nadir Ağa, “Hayat Dergisi” ,Sayı:60, (İstanbul:  29 Kasım 1957), s.6

[23] Cumhuriyet Gazetesi, 8 Ocak 1939.

[24] Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi, İnsan Hakları Konseyi’nin 42. Oturumunda; Urmila Bhoola 40 milyondan fazla insanın (dörtte birinin çocuk olduğu vurgulanmıştır) köleleştirildiğinden bahsetmektedir.