Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
şiddet
Dante ve Virgil Cehennemde (Bouguereau, 1850)

Şiddetin Acizliği

Zayıflığa karşı koyan güçtür. Şiddet ise daha çok yumuşaklığa karşıdır ve zayıflıkla doğru orantılıdır. Bu orantının sonucu yine şiddettir.

Vladimir Jankélévitch

Şiddet, gücün dışavurumuyla veya otoriteyle karıştırılamayacağı gibi iddia edildiği üzere, insanın kalbindeki sözlerle ifade edilemeyen karanlık kısmından ayrılamaz.

Önemli yazarlardan Georges Bataille, şiddeti “canavar şeklinde bir karabasan”, Sartre ise “zalimlik girdabı” olarak tasvir eder. Antropolojik düzeyde Freud’dan beri barbarlığın kimseye özgü olmadığı ve hiç kimsenin bu yetiyi yeniden ortaya çıkaramayacağı kabul edilmiştir. O halde bu düşünceyi reddetmek mi gerekir? Ya da insanların uzun süre boyunca birbirini öldürmeden bir bütün halinde yaşayamayacakları fikrini kabul mü etmeli?

“Mutlu insanların geçmişi yoktur.” der Hegel ve Felsefe Tarihi kitabında insanların, özgürlüğe ulaşmak uğruna acımasız bir bedel ödediğinden, ağır bir şekilde şiddetle cezalandırıldığından bahseder. Fakat özgürlükte kat edilen bu ilerleme insanlığın elini kolunu bağlayan ve en büyük felaketlerinden olan savaşlar, devrimler katliamlar gibi birbirini takip eden olayların sonucundaki acılardan kaynaklanmıyor mu? İnsan zihninin ilerlemesinin büyük liderlerin pervasızlığından çok kültürel dinamiklere borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Uygarlık tarihindeki Perikles ve İskender gibi önemli kişilerin halkın az ya da çok özgürleştirilmesindeki önemli rolünden ve bu insanların meziyetlerinden biteviye bahsedebiliriz. Yine de bununla ilgili en küçük bir yanılgıya düşersek, tek ulusluluktan sağladıkları kârlarla uygarlıklardan ziyade bu kahraman figürlere Hegel’in evrensel dediği medeniyete olan katkılarından dolayı saygı duymamız gerekir. Emperyalist hırslar, yayılmacılık ve sömürgecilik bize barışçıl bir gelecek vaat edemez.  Bugünlerde, ordularının üstünlüğüne ve mutlak gücüne dayanarak “önemli kişileri” övmemeye, söz konusu ulusların kültürlerini çiğneyerek medeniyetin faydalarını yok saymamaya dikkat ediyoruz.

Şiddetin, her ne kadar savaşlarda, devrimlerde ve fetihlerde elde edilen başarılarda parmağı olsa da bu, tarihte söylenilen son söz olamaz. Ancak bir ulusun, onu yok etmek isteyenlerin saldırısına karşı gerekirse kan dökmek pahasına savunulması söz konusu olduğunda bir zorunluluktur. Bununla birlikte büyük kurtarıcılar, büyük adamlar, kahraman uluslar, başarılarını ne yaptırımlarının acımasızlığına ne de onları uygulatmak için başvurmak zorunda oldukları şiddete borçludur. Esas olan şiddetin adil bir nedenle kullanılmış olmasıdır.  Robespierre veya Napolyon’un Rusya seferinden bahsedilince okul çocuklarının aklında terör dönemi değil, Fransız devriminin demokratik mirası ve medeni kanun kalmalıdır. Perikles, “Büyük insanlar bütün dünyayı mezarları olarak görenlerdir.” der. Bununla birlikte onları tarih sahnesinde öne çıkaran unsurlar silahlar, kaba kuvvet ya da onların seçkin özellikleri değil, etik değerleridir.

Tiranlar

şiddet
Fransız halkı tiranların görevden alınmasını istiyor. (François Gérard, 1792)

Zulümden başka bir şey olmayan şiddet, kendi başına ve doğası gereği, bir güç niteliği ya da otoritenin bir nevi dışavurumudur. Herkesin bizzat deneyimlediği bir şey varsa o da şiddetin genellikle zayıflığı gizlediği, sıkıntıya karşı koyamadığıdır. Bu, zorlandığında bağıran öğretmen, sabrının sonunda kendini bir tokat atmaktan alıkoyamayan anne ve babalar için geçerli olabilir. Sinir krizleri, kontrol kaybı insanın içindeki zayıflığın göstergesidir ve gerçekleştiğinde dışarıdan bu şekilde algılanır. Fakat hükümdarların gaddarlığı ve zorbaların güçlerini kullanması onların otoritelerinin kesinlikle bir simgesi olamaz, bu anlamda yukarıdakilerden ayrılırlar. Patrick Boucheron, bir eserinde Machiavelli’nin Orta Çağ krallıklarının şatolarının halkların korkusu yüzünden yapıldığını söylediğinden bahseder: “Tiran kendi zorbalığıyla kendi kalesinde hapsoldu.” Ancak yönetim sisteminin dayandığı temeller bu yapıları tehlikeye atabilirdi. Daha da açacak olursak bir devlet adamının haklılığının yalnızca uyguladığı teröre veya kullandığı tehdide dayanabileceğine inanmak yanlış olur. Modern siyaset biliminin temellerini atan Fransız yazar Etienne de La Boétie’nin de belirttiği gibi hiçbir hükümdar az ya da çok kabul edilebilir nedenlerle meşru olan gücü kullanmazsa otoritesini kalıcı kılamaz. Zorbaların kullandığı güç yıllarca insanların boyun eğmesinden kaynaklanan saflığın çürük bir meyvesidir.

Montaigne, denemelerindeki “Yamyamlar Hakkında” başlıklı bölümünde bu görüşü daha hafif bir şekilde savunmuştur: “Bu yamyamlardan üçü, Fransa’nın Rouen şehrine gelmişlerdi, henüz bir çocuk olan Kral IX. Charles da oradaydı. Daha sonra yamyamlar, güçlü kuvvetli, silahlı bir sürü adamın çocuk yaşta bir krala bekçilik ettiğini ve niçin bunlardan birinin onu devirip kral seçilmediğini merak etmişti. Diğeriyse neden bazılarının keyif sürüp de birçoklarının dilenci gibi kapılarda açlık içinde yaşadıklarını merak etmiş, ‘Nasıl oluyor da bu yoksul insanlar ötekilerin boğazlarına sarılmıyor, evlerini ateşe vermiyor?’ diye sormuştu.” Montaigne’nin cevabını tahmin etmek zor değildir: “(Etienne de la Boétie’yle konuşur gibi) Zorbaların otoritelerini besleyen tek şey aptallık ve korkaklıktır.” Bu korku fiziksel veya ahlaki güçten değil hayali bir yapıdan gelir. Hükümetlerin meşrutiyeti genellikle hayal gücünden ve en gaddar ve alaycı olanların belirli koşullar altında, iktidarın aldatıcı niteliğini pekiştirmek için gösterebilecekleri şiddet, acımasızlık ve zulümden dokunmuştur. Ancak bunlarla gerçek bir temel kurulmaz, çünkü rıza almadan kalıcı bir meşruiyet oluşturulamaz. Şiddet, kendini savunmayı gerektirdiği zamanlar haricinde bir güç tezahürü değil, aksine zayıflığı gizlemek için ortaya çıkarılan bir işarettir. Eşine şiddet uygulayan biri muhtemelen davranışlarıyla etkisiz hale getirmek isteyeceği bir otorite veya sevgi açlığı yaşar. Bununla birlikte çoğu cinayet, karşı taraf ayrılmak istediğinde gerçekleşir. Şiddet sistematik olarak öncelikle daha güçsüz kişilere işler. Okulda veya sosyal ağlarda taciz olgusu bu açıdan semboliktir: Bunun bedelini ödeyen insanlar savunmasız kişilerdir. Suçu işleyen kimselerse kendilerini göstermedikleri için güçlü olduklarına inanırlar. Tamamen farklı ve çok daha genel bir ölçekte değerlendirme yapacak olursak, linçlerden soykırıma kadar en kötü toplu şiddetin her zaman bazı nedenlerden dolayı kasıtlı olarak silahsız veya zayıf kitlelere yönelik yapıldığını gözlemleriz.

Şempanzeler

şiddet
Kaynak: La-Philosophie

Ölçüsüz şiddet yelpazesinin iki ucunda, suç grubu için dolaylı avantajlara sahip olan farklı terör mantığı vardır: Korkakların herhangi bir mücadele olmadan elde ettiği bir toprak üzerinde kendi hâkimiyetini kurmak ve rakiplerini ortadan kaldırmak için mümkün olduğunca az risk almasını sağlar. Oyunun amacı, kazananın üstünlüğünün tanınmasıdır. Uzun süreler boyunca şempanzeleri doğal ortamlarında gözlemleyen ilk primatolog Jane Goodal, bir grup genç şempanzenin yalnız ve genç yetişkine rastladığında ona inanılmaz vahşetle sebepsizce saldırmasıyla ilgili onlarla üzücü bir deney yapmıştı. Bugünse bildiğimiz ölümcül saldırganlık, şempanzeler için “normal” davranış dizgesi haline geldi. Bu gibi durumlarda, şempanzeler doğrudan yiyecek ya da dişiler için dişilerin fethi için savaşmazlar. Çok sık rastlanmayan bu gibi durumlarda, şempanzeler hala doğrudan yiyecek ya da dişiler için savaşmazlar. Bununla birlikte Jane Goodall’ın öğrencisi primatolog Richard W, şempanzelerin demografisi ve ekolojisi hakkında toplanan sayısız verilere dayanarak, katil grubunun bu tür davranışlarla Darwin teorisinin mümkün olabileceğini göstermeyi başardı. Sayıca çok olmanın avantajıyla bu maymun çetesi, belirli bir bölgede gıda sağlamak ve dişiler üzerinde tekel durumuna gelmek için terörü kullanıyor. Bu tür gözlemlerin öğretisi iki yönlüdür: Gerçekleşen aşırı şiddetin failleri, en ufak bir risk almadan ortadan kaldırdıkları savunmasız bir kurbana saldırdıkları için üstünlüklerini kendi güçlerine dayandıramaz. Bu davranışları korkularına dayansa da en azından anlık bir üstünlükle onlara fayda sağlamaktadır. Aynı mantığın Ku Klux Klan linçinden 20. yüzyıla kadar olan soykırımlarda da insanlar üzerinde işlediğini gözlemliyoruz. Şiddet cesaretin tecellisi veya gücün bir niteliği değil, bunların tam tersidir.

Devletler öncesi milletler de düşmanlarını eğimli savaşlarla değil, pusu ve gizli baskınlarla yok ederlerdi. İnsanın uyguladığı şiddetin büyük bir kısmı korkaklıktan gelir. Tarafların eşit olmadığı savaşlar ve önleyici savaşlar, şafak baskınları, mafya haraçları, arabadan yapılan silahlı saldırılar bunun örneği niteliğindedir.

Steven Pinker

Geçen yüzyılın atom bombası örneğinde olduğu gibi en yoğun, en insanlık dışı ve en yıkıcı şiddetler, onu uygulayan ulusların ne kadar cesur olduklarını değil teknolojik düzeylerinin ne kadar yüksek olduğunu gösterir. Bütün çarpışmaların ve savaşların içindeki şiddet nasıl onu kasten veya son çare olarak kullananların gücünün bir temsili olabilir?

Jankélévitch, “Güç bir araya getiren ve yöneten niteliklerini barındırabilir fakat şiddet şeytani isteklerin dışavurumundan başka bir şey değildir.” der.

Terörizm

şiddet
Bağdat’ta bir markette gerçekleşen intihar saldırısı, 2014. (Kaynak: La-Philosophie)

Yelpazenin diğer ucunda medya ve politikacıların sıklıkla “alçak”, “insanlık dışı” ve “korkak” olarak tanımladığı terörün korkunç saldırıları yer alıyor. Bu eylemcilerden çoğu görevlerini yerine getirirken ölmekten korkmadıklarını ve kimilerinin kendilerini hedefleriyle birlikte patlatarak intihar ettiğini açıklıyor. Gerek Nice katliamı, gerek Charlie Hebdo gibi gazetecilere yapılan saldırılar veya temsil ettikleri değerler yüzünden Yahudi çocuklarına yapılan sivil katliamlar her ne sebeple olursa olsun alçakçadır. Terörizm zayıfların daha da zayıflara uyguladığı şiddettir. Saldırılar hedeflerin savunmasız olduğu ve beklenmeyen bir zamanda gerçekleşir. Muhammed Merah’ın Toulouse saldırılarında yaptığı üzere bir çocuğu başından vurmak için onu takip eden bir insandan daha hain bir cinayet hayal bile edilemezdi. Sonuç olarak burada bahsettiğimiz şiddet kelimenin tam anlamıyla sonsuz ve mutlaktır. Ancak ayrım gözetmeyen şiddetin cihatçı teröristlere özgü olmadığı unutulmamalıdır. Drone Teorisi yazarı Grégoire Chamayou, risk karşılıklı olmadığında, tüm topluluklar potansiyel hedeflere indirgendiğinde, savaşçıların sadece joystick’lerle savaşabileceği durumlarda “savaştan” bahsedip bahsedemeyeceğimizi merak ediyor. Savaş daha az acımasız olur mu? Eğer askerler düşmanlarını yakın mesafeden öldürürlerse itiraz edilir mi? Buna hiç şüphe yok. Bununla birlikte bu makalenin yazarı, geleneksel bir çatışma türünde olduğu gibi kendi yararımız için savaşmanın insan yaşamına etkilerini dürüst bir şekilde sorgularsak, ölümcül eylemler hakkında daha düşünceli yargılara sahip olabileceğimizi gözlemlemektedir. Şüphesiz ki kendi gücümüzü tehlikeye atmak istememiz doğal bir davranıştır. Ancak sonuçlarını kavrayamadığımız olayların bizi insanları bombalamaya zorlamasından endişe etmeliyiz.

Şiddeti etkisiz hale getirmek

Şiddet, dürüst, adil bir şekilde hareket edememenin ve dolayısıyla gizli bir zayıflığın belirtisiyse, onu etkili ve devamlı bir şekilde kontrol altında tutan güç unsurlarının neler olabileceğini elbette ki merak ederiz. Atinalıların icat ettiği politikanın kalbinde olanlar gibi doğruluğu kanıtlanmış bir sürü cevap mevcut: Jacqueline de Romilly’nin “Antik Yunanistan” ve “Özgürlüğün Keşfi” eserlerinde açıkladığı gibi Yunanların fikri şiddeti siyasete dönüştürmekti. Bugün siyasi alanın sık sık en küçük hainliklerden en büyük suç örneklerine kadar tüm rezilliklere sahne olduğunu düşünüyoruz. Bu çirkin ve yapıcı olmayan temsilin aksine, Yunanlılar, Sokratik öncesi dönemden Aristoteles’e kadar siyasete olan farklı yaklaşımları ayırmaya özen gösteriyorlardı. Kant’ın toplumsal geçimsizlik olarak adlandırdığı insanlar arasındaki kin ve hatta düşmanlığın belirli koşullar altında kabul edilebileceği ve yönetilebileceği fikrine dayanan asil bir politika anlayışı vardı. Ulaşmamız gereken birlik çatışmalara karşı değildir. Ama mücadele veya çatışmanın birçok türü vardır; bazıları yasadışı, diğerleri sadece kabul edilmekle kalmaz, aynı zamanda her açıdan yararlı olabilir. Buna örnek olarak bir spor sahasındaki iki rakip arasında bir hesaplaşma vardır fakat bu şiddet içermez. Öte yandan en kötü şiddet biçimlerinden olan kölelik, işkence, çocukların öldürülmesi, toplu katliamlar, bombalamalar diğer örnekle aynı çatışma unsurlarını içermez.

Bunu göz önünde bulundurarak Hesiod, Heraclitus gibi şairler çatışmanın kendi içinde zararlı veya korkunç olmadığını düşündüler ve Yunan stratejistler de şiddeti ortadan kaldırmadan nasıl yumuşatılabileceğini merak ettiler. Bunun sonucunda politik düzeye aktarılan Yunan düşüncesi savaşın, çatışmanın ve düşmanlığın seviyeli mücadelelerden oluşmasını, sözlü tartışmaların en büyük silahlarının argümanlar olması gerektiğini savunur. Dövüş sporlarında rakipler birbirlerini öldürmeden yere sererler aynı şekilde münazara yarışmalarında rakipler sembolik olarak öldürülür.

Bununla birlikte, siyaset bilimci Hannah Arendt düşmana rakip statüsü vererek savaşı medenileştiren bu değişimin, ancak barışçıl bir şekilde bir arada yaşamanın koşulları belirlendikten sonra gerçekleşebileceğini belirtir. Böylesine bir çatışma ortamını medeni kılan, insanı özgür ve eşit bir şekilde karşılıklı saygı çerçevesinde bir araya getiren şey “philia” yani kardeşçe sevgidir. Ancak daha sonra sadece Atina’daki vatandaşların böyle bir statü istediğini anlamakta geç kalmıyoruz. Sonuç olarak, bu kardeşlik idealinin karşılığı aslında barbarlar veya savaşta ele geçirilmiş köleler gibi yabancılara veya düşmanlara yönelik şiddetin sapmasıydı. Bu anlamda Yunan yönteminin başarısı çok göreceli kalmaktadır çünkü şiddet sadece orada yüceltilmemiş ve hoş karşılanmamıştır, geriye kalan yerlerde değerini arttırmıştır. Atina emperyalizmi, büyük strateji uzmanı Perikles’in sarsılmaz etkisiyle kanıtlandığı gibi demokrasiyle uyum içindedir.

Çekişmeleri azaltmak

Yunan düşüncesi yine de parlak bir geleceğe sahipti. Bu düşüncelere pek çok alanda rastladığımız olmuştur. “Geçimsizlik” denilen şeyin, halklar içindeki düşmanca gerginlikleri düzeltmek koşuluyla onların yararına olan yasaları kabul etmeleri için ortaya çıktığını düşünen Kant’ı da hatırlayalım. Bu çekişmeleri azaltma yöntemi ve çarpışmaları kontrol altına alma yöntemi seyrek başarılarla da olsa birçok demokraside yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu alandaki en büyük başarılar, bir sosyal uzlaşma kültürüne sahip olduğu bilinen Avrupa sosyal demokrasilerinin başarılarıdır. Güney Afrika’da veya son zamanlarda Ruanda’da olduğu gibi savaşlar ve ölümcül çatışmalardan sonra yürütülen uzlaşma deneyimleri de aynı bakış açısının bir parçasıdır. Her halükarda burada söz konusu olan çatışmaları bastırmak ve ya karşıtlıkları gizlemek değil, her iki tarafın mağduriyetleriyle bağdaşmayan bir ifade sunarak onları adlandırmaktır.

Düşmanlarınızla savaşın, ancak onlara saygı gösterin.” (Martin Luther King)

Kant, ayrıca şiddeti kontrol altına almak, kanalize etmek, hatta barışçıl amaçlarla kendisine karşı çevirerek tarafsızlaştırmak amacıyla böyle bir programın uluslararası düzeyde uygulanması gerektiğine inanıyordu. Ebedi Barış Üzerine Felsefi Denemeler (1795) eserinde öne sürdüğü düşünce buydu. Bu tasarı, sadece yirminci yüzyılda değil, ulusal popülizmi gözlemlediğimiz bugün bile dünyanın durumunu göz önüne getirecek olursak bizi memnun edecek gibi görünüyor. Öyle olunca Kant, teoride iyi olanın pratikte de mutlaka iyi olduğunu iddia etmekte haklıydı. Bununla birlikte, Birleşmiş Milletler ve uluslararası kurumlar 1945’ten beri, “düşman” ülkeler olmasa bile, en azından birbirine karşı olan milletlere uzlaşma yollarını aramak ve çözüm bulmak için bir masanın etrafına oturma fırsatını vermiştir. Ve tarafların anlaşmazlığını önleyemedikleri zaman onlara göz ardı edilemez çözümler sunmuşlardır.

İnsanın özü şiddet değil düşünme yetisidir

şiddet
Düşünür, Auguste Rodin. (Kaynak: La-Philosophie)

Başka bir düzeyden bakacak olursak, onlarca yıllardır süre gelen şiddet karşıtı önlemler artsa da bu önlemler hala tam olarak amacına ulaşmamaktadır. Bazı filozoflar şiddetin insanın özelliklerinden biri olsa da özünün o olmadığını, ancak hem manevi hem de ahlaki olarak bir güce dayanan bir yetki olduğunu savunur. Psikolojide, bir kişi her türlü baskıya dayanabildiği ve meydan okumalara cevap verebildiği zaman “güçlü” kabul edilir. Siyasi açıdan bakıldığında, bir toplum, krizlerini aşabildiğinde ve geri dönüşü olmayan bir şekilde dağılmadan çatışmaları önleyebildiğinde güçlüdür. Aslında aradığımız cevabı Yunan paradigması olarak adlandırılan düşüncede bulabiliriz: “Yalnızca düşünce şiddetin kalıcı panzehri olabilir.” Bununla birlikte, böyle bir iddia ancak düşünce teriminin birçok anlamı kapsadığı belirtilmişse geçerli olabilir.

Sağduyu çoğu zaman çok geniş ve belirsiz bir anlamı kapsar, kimi zaman akılcı hedefler üretebilir veya suç unsurlarına yol açabilir. Nazizm teorisyenleri bugün Neo-Nazi aktivistlerini yöntemsel ve rasyonel olduğu bilinen seri katiller gibi düşünmüşlerdir. Filozoflar, şairler, ahlakçılar ve bilgeler genel olarak bu kelimenin kısmen Antik Yunan felsefesinden miras alınan başka bir anlamını korur. Düşünme yetisi, akıl yürütmeye, tahmin etmeye veya davranışlarımızı yönetmeye indirgenemez. Bu anlamda gösterişsiz veya büyük, cesur veya cani tasarılar oluşturmak “düşünmeyi” tanımlamak için yeterli değildir. Örneğin GPS ile yönlendirilen otonom otomobilin, trafik sıkışıklığını ve yayaları hesaba katarak gidilecek yere ulaşmak için pratik çözümler belirlemesine tam olarak “düşünmek” diyemeyiz. Algoritmaları yöneten yapay zekânın işlevi tamamen farklı bir düzene sahiptir. Benlik bilincinden ayrılamayan düşünme, dar anlamda kimi zaman derin bir ayrıştırma veya kötü niyete dönüşebilecek telkinler içerebilir. İnsanoğlu erken yaşlardan itibaren kendine yönelerek “Yüzümün bu aynadaki yansıması olan kendimden neler öğrenebilirim?” gibi varoluşsal sorular sorar. Sonraki felsefi sorular bir çocuğunkine benzer niteliktedir. “Ben kimim? Ne biliyorum? Kendime nasıl sadık kalabilirim? Haksızlığa uğramak haksızlık etmekten daha mı acıdır?” Sokrates’in bu yaklaşımları örnek ve temel niteliktedir çünkü o zekâ, bilgelik felsefesi ve epistemolojiyi birbirinden ayırır. Bu tasarıyı düzgün bir şekilde bütünleştiren platon bize öngörünün sinizmle mükemmel bir şekilde örtüştüğünü öğretir. Erdem bir bilim olmadığı gibi herhangi bir bilgiden de gelmez yani öğretilemez. Öyle ki, tüm insanlar evcil hayvanları nasıl iyi bir şekilde eğiteceklerini bilirlerken, en erdemli insanlar bile bilgeliklerini çocuklarına nasıl aktaracağını bilmiyorlar.

Yarın, kendisine zarar gelmesini önlemek yerine yayayı koruyan akıllı arabalar ve robotlar, insanoğlunun çoğunda bulunmayan temel ahlakın gerekliliklerini edinmiş olacaklar. (!)

Ne kadar üst seviyede olursa olsun düşünme ne hayvanlara ne de makinelere özgü bir durumdur. Bu yüzden insanoğlunu insan yapan yüksek kültür ve de zekâ değil, düşünmedir. Alain, “Düşünmek, inandığımız şeyleri sorgulamaktır.” der. Fakat bunu doğru sayarsak, tüm insanların düşünebildiğini dikkate alabilir miyiz? Örneğin birileri aşırı sağcı bir adayın lehine oy kullandığında bu varsayımı gerçekleştirmiş olur mu? Bu sorularla ilgili Sokrates, tüm insanların düşünme kapasitesine sahip olduğunu, ancak bazılarının eğitim eksikliği veya uygun koşulların olmaması nedeniyle bunu sadece ara sıra yaptıklarını veya hiç yapmadıklarını söylemiştir.

Yazar: Laurence Hansen-Löve

Kaynak: La-Philo