Ana Sayfa / Yazılarımız / Siyaset / Kitap Analizi / Sezai Karakoç: İslam’ın Dirilişi Kitap Analizi

Sezai Karakoç: İslam’ın Dirilişi Kitap Analizi

Kitabın Kimliği

Sezai Karakoç’a ait bu kitap, Nisan 1966‘dan Mart 1967’ye kadar, Diriliş Dergisinde Diriliş imzasıyla yayınlanan başyazılardan oluşmuştur. Birinci baskısını 1967’de, on birinci baskısını 2012’de yapmış olup Diriliş Yayınları tarafından halen basılmaya devam etmektedir. Diriliş Yayınlarının bütün eserlerinde olduğu gibi bu kitabının kapağı da klasik renk ve zemin üzerinde, yazar ile kitabın isminin yazılmasıyla karşımıza gelmiştir. 68 sayfa olan esere “www.kitapyurdu.com’dan” 8.25 TL’ye ulaşabilirsiniz.

Amaç-Ana Fikir

“Rönesans’tan sonraki 500 yıla Avrupa Dönemi dense yeridir. Bu dönemde Asya, adeta bir ölüm dalgınlığındadır. Afrika ise yoktur. Osmanlı ise Avrupa’nın taşkınlığından, Asya’yı kurtarmaya çalışmıştır. Bu dönemde Avrupa, Afrika’nın gözünde bir büyücü, Asya’nın gözünde ise bir barbardan ibarettir. O gösterişli büyümenin yankısı, İslam Bölgesi’nde budur.”

Kitabın başında, İslam Dünyası’ndaki sıkıntıların baş gösterdiği bu zaman dilimini  belli kesitlerle bize sunuyor. Afrika’nın gözünde bir büyücü ifadesi çok yerinde. Zira Rönesans’tan 1900’lü yıllara kadar Avrupa, Afrika’nın yalnız doğal kaynaklarını değil insanını ve dinini de sömürmeye başlamıştır. Başta Portekiz ve İtalya olmak üzere birçok batı ülkesi, Afrika’nın insan kaynağını kendileri için bir köle olarak kullanmak üzere değerlendirmiş ve Afrika’nın saf ve masum insanlarının gözünde korkunç bir büyücü haline gelmeye başlamıştır. Asya’da ise durum bu kadar vahim olmasa da gelecek yüzyıllar için bir endişe kaynağıdır. İlerleyen süreçlerde bu kaygı yerini barbarlığa bırakacaktır…

Özellikle Osmanlı döneminde zirveleşen İslam düşünürleri, ne yazık ki Osmanlı’nın gerilemesinden sonra güzellikler dini olan İslam’ı kendi halkına ve ecnebilere aktarmada sıkıntılar çekmiştir. Medeniyetin gerilemesi demek, her şeyin gerilemesi demektir. Toplumsal yozlaşma tek bir kurumdan başlamadığı gibi tek bir kurumu da etkilemez. Toplumsal sonuçlar doğurur. Bu noktayı nazarla baktığımızda, medeniyet gerilememiz, medeniyet insanımızın, dolayısıyla İslam düşünürlerimizin de gerilemesi manasına geliyor. Birçok tarihi kaynakta karşılaştığımız gibi, İslam alimleri, batıdaki düşünürlerle yaptığı münazaralarda İslam dünyasının ve kendilerinin yüzünü ne yazık ki yere düşürmüştür. Birkaç istisna hariç.

Karakoç da toplumsal yozlaşmanın nasıl giderilmesi gerektiğine cevaplar arıyor. Toplumun her kesimine yapmış olduğu çağrıyla da sorularını cevaplandırıyor.

“Kendinden önce gelen her medeniyet, daha önceki medeniyetlere bağdaşma yoluna gitmiş olsa da, Avrupa, gerçek bir hümanizmden yoksun olarak, kendisine her müsbet alanda öğretmenlik yapan İslam Medeniyeti’ni bütün gücüyle inkara, yıkmaya, yok etmeye çalışmıştır. Kendi hocasına saygı borcunu unutan, çömezinden saygı beklememelidir.

Şimdi, Asya ve Afrika’ya çevirdiği silahların geri tepmesi bu yüzdendir. Aralarında tek temas aracı silahtır. Asya ve Afrika ilkin Avrupa’ya kendi silahlarıyla cevap veriyor. Sonra da Doğu’ya mahsus silahların sırası gelecek.  Asya ve Afrika’nın intikamı çetin olacaktır. Avrupa bunu gün be gün daha bir şiddetle idrak ediyor. Avrupa Birliği çalışmaları da bu idrakin bir eseridir.”

Bu cümleler ışığında, özellikle Türk toplumu olarak yıllardır maruz kaldığımız sıkıntılardan sebep, anlıyoruz ki Batı her zamanki gibi kendisi hariç tüm oluşları inkar ve sindirme peşindeydi. Ancak, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bir türlü engel olamadıkları İslam’i Dirilişten kurtulmanın yolunu bir küfür ve zulüm ittifakı olan Avrupa Birliği’nde aramaya başlamıştır. Bu anlamda Türkiye’nin de on yıllardır Avrupa Birliği ısrarı garipsenmeli ve bir şekilde bu hatadan vazgeçilmelidir. Zira, AB sevdası, gün be gün daha da gelişen bir İslam ülkesinin, aç kurtların pençesine kendisini bırakmak olduğu gün gibi ortadadır… Bunun bir çözümlemesi olarak, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, NATO’nun ülkemize karşı tutumunu, ve şuan gelmiş olduğumuz noktayı kritik edebiliriz.

“İslam Halklarının yeniden kendilerini bulmaları için, her şeyden önce, “İslam aydını’’nın gelmesi, onun gelmesi için de, bir düşünce dirilişi şarttır. Düşünce dirilişi olmaksızın inançta diriliş gelişemez. İnanışta diriliş olmaksızın da duyuşta, duyarlılıkta, yani sanat ve edebiyatta diriliş başlayamaz. Tanzimat’tan çok önce, bir düşünce durgunluğuna girdiğimiz doğrudur ve gerçektir. Tanzimat’tan sonra da, genel olarak bu durgunluk sonuna kadar gelişerek hiç düşünmemeye kadar varmıştır. Veya daha kötüsü, sağduyuda kaynağını bulamayan ters bir düşünce akımı, o da cılız ve sık sık kuruyarak gelişip durmuştur. Kopya bir düşünce akımı yani.”

Hepimizin malumudur ki, zamanında yalnız islami anlamda değil; hem medeniyet hem de gelenek bağlamında bir yıpratma operasyonuna maruz kaldık. Ne kadar kutsalımız varsa üzerinden bir silindir gibi geçip, dümdüz etmek istediler. Bizden ne varsa çağ dışı, batıda ne varsa çağdaştır zokasını yutturmak istediler. Kimimiz yuttu. Kimimiz durup bir yutkundu. Zokayı yutanlar, batıda ne varsa aynıyla alıp kullanmayı bir izzet bildi. Bu onların hatasıydı. Yutkunanların da bunun bir izzet olmadığı, aksine zilletin dik alası olduğunu bilmesine rağmen ses etmeyişi, en büyük hata oldu. Bu hata bize koca bir yüzyıl kaybettirdi…

İçerik

Kitabımız “İslam’ın Dirilişi” ve “İslam’ın Çağrısı” başlıkları altında on üç küçük başlıktan oluşmaktadır. Bu başlıklar: “ İslam’ın Dirilişi; İslam’ın Dirilişinde Avrupa’nın durumu, Asya ve Afrika’nın durumu, Düşüncede, İnanışta, Edebiyat ve Sanatta, Aksiyonda Diriliş. İslam’ın Çağrısı; İnsana, Müslümana, Yahudiye, Hristiyana, Doğululara ve Afrikalılara, Din ve Tanrı Tanımazlara çağrı.”, şeklindedir.  Yazar kitapta, Müslüman vicdanı ve İslamcı düşünür kimliği ile baştan sona kadar bir uyum içerisinde fikirleri aktarılmaktadır. Sezai Karakoç, “Yitik Cennet” kitabında olduğu gibi konuları derinlemesine ve ağır bir dil ile anlatmamış, aksine anlaşılır akıcı bir anlatım söz konusudur. Yazarın diriliş serisi şeklinde yayınlanan eserleri içerisinde mahiyeti bakımından bir öncelik belirlememiz gerekirse kitabımızın, “İnsanlığın Dirilişi” ve “Diriliş Neslinin Amentüsü” kitaplarının arasında olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç

Okumuş olduğumuz kitap içerdiği bilgi bakımından hayata aktarılması için kalbe konulması gereken özellikte bir kitaptır. Ancak şunu da kesin olarak söylememiz gerekir, kavramların asıl anlamını kavrayamacak okuyucuda, kuru bir hamasatten başka bir şey bırakmaz. Yani “modernizm, aydınlanma, medeniyet vb.” gibi kavramlar şeffaf bir şekilde zihinde yer etmeli, kalp kadar akla konulmalı, anlaşılmalı ve nelerle karşılaşacağımız bilinerek okunmalıdır. Daha sonra “Diriliş”in ne olduğu ve nasıl olması gerektiği konusunda düşünülmelidir.

Bu hususta yazar bizlere şu şekilde sesleniyor: “Düşünce köklerimiz ve düşünce kaynaklarımız kireç bağlamış gibi, içine girdiğimiz hiçbir değişme oluşunu kritik edemiyoruz. Düşünce alanında tam bir aktarıcıyız. Hatta aktarmaya bile yetişemiyoruz. Üniversiteler tarihini köklerinden koparmış yapma eserlerdir. Fransız, İngiliz, Amerikan veya Rusya kültürü merkezlerinin bir şubesi gibidir. Genel akımında ve ilim alanında bir ekol değerleri ve iddiaları yoktur. Eğitim ve öğretim bütününde ne tarihçi, ne deneyci bir metot vardır. Aktarmacılıktır temel olan. Değil sürekli ilim çalışmaları, günlük önemli siyasi problemlerimizde bile, buradaki peykleri aracılığıyla ‘’Dış Basın’’ denen batı kafası, bize en yarayışsız çözümü empoze eder. Sanki, biz düşünmekten korkarız da bizim yerimize o düşünür. Deneyci metodun düşünce dirilişimizdeki durumu budur. Aktarmacı metot ise, bir ruh ve kafa köleliği olarak, doğrudan düşünceyi öldürür. Çalışmayan zekayı köreltir. Eski muhteva yeni bir terminolojiyle yaşatılmakta, toplumdaki her türlü diriliş davranışları gelecekte vadedilen bir kurtuluş adına boğazlanmaktadır. Yeni modaya kapılan entelektüel, yalnız büyük geçmişimizi değil, kendinin yakın düşünce geçmişini de bir anda unutuvermiştir.”

Yazarın vurguları kulağımıza küpe olmalı. Biz, bizden olmayanı aktarmayı iftihar vesilesi zannettikçe köreldik. Tutulduk. Başkalaştık. Kendi köklerimizden beslenmeyi, kendi medeniyetimizle bağdaşan kaynakları değerlendirmeyi ıskaladıkça bir yok oluşun eşiğine geldik. Bugün yeni bir varoluş, bir diriliş mevsimi. Evet batı, pozitif ilimlerde, fikirde, sanatta ilerlemiş ve bizi solda sıfır bırakmış olabilir. Ama bu bir atalet vesilesi değil, ibret vesilesi olmalıdır. Ecdad yadigarı fikir yükünü yine sırtlanıp, daha üst seviyelere taşımak için neyi bekliyoruz? Bu kalıpçılık nereye kadar?

Sözün özü, İslam’ın dirilişi için ne ruhu ve fikri ötelemek, ne de kendimiz olmayanı gücün zemini olarak görmek doğrudur. Kendi ruh köküne bağlı bir fikir ve inanç birlikteliği ile yeniden dirilişin önünü açmak üzere bize düşen gayreti kuşanmak gerekir.

“Diriliş” Kavramı ile alakalı olarak artı bir parantez açmak istiyorum. Ne yazık ki Bu kavram Türkiye’nin günlük siyasi-politik ikliminde yahut dizi sektöründe dillere pelesenk edilerek klişeleştirilmiş bir kelimedir. Ancak güncelden sıyrılarak, Sezai Karakoç özelinde düşünmeye önem gösterelim…

“Yazının hazırlanmasındaki emeklerinden ötürü Yunus Emre Avşar‘a  teşekkürü borç bilirim.”

Yazar Hakkında

Ertuğrul Gazi Kefinsiz / TESAD Yazı Direktörü

Karabük Üniversitesi

Uluslararası ilişkiler 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir