Ana Sayfa / Çeviriler / Sanat Faşizmle Savaşabilir Mi?

Sanat Faşizmle Savaşabilir Mi?

 Justin Kaushall, Adorno’nun radikal sanatın zihin yapılarını değiştirebileceği görüşünü tartışıyor.

Popülist hareketlerin dünyanın her yerinde yükselişte olduğu bir zamanda sanata neden önem vermeliyiz? Toplumun ve uluslararası sistemin temelleri sallanırken sanatla, müzikle ya da edebiyatla meşgul olmak bencillik midir? Ya da sanat, gerçekten dünyayı değiştirebilir mi?

Sanat İtiraz Eder

Sanatın politik açıdan neler yapıp yapamayacağına bir göz atalım. Bir örnek olarak; 2016’da sanatçı Richard Serra, Cindy Sherman, Louise Lawler, Joan Jonas ve Julie Mehretu Birleşik Devletlerdeki sanat müzelerini ve galerileri sembolik olarak kapatarak Başkan Trump’ın göreve başlama törenini protesto edilebileceğini öne sürdüler. Sanatçılar, protestonun ‘’sanata,tiyatroya ya da herhangi bir kültürel forma saldırı’’ olmadığını, protestoların ‘’bu tarz hareketlerin yenilenmesini motive etmek, bu alanların düşünmenin, görmenin, hissetmenin ve oyunculuğun direnen biçimlerinin de üretilebileceğini hatırlamak için bir çağrı’’ olduğunu belirttiler. Fakat bu çağrı bir ihtilafa yol açtı. 9 Şubat 2017, Guardian‘da Jonathan Jones protestonun yalnızca ‘zengin ve rahat içindeki bir grup kültürel elitin sığ radikal duruşu’’ olarak değerlendirdi. Başka bir deyişle, sanatçılar kişisel riskler almadığından politik protestoları başarısız olduğunu söylüyordu. ‘’Sanat ve kültürün, Amerikan hayatına tamamen yabancı olduğuyla yüzleşmeliyiz. Müzelerin kapanmasının Trump’ın destekçileri üzerinde herhangi bir etkisi olacağa benzemiyor. ‘’ diye devam Jones, ‘’ Bu tarz sanatsal mücadele ve Altın Küre Ödülleri’ndeki tatlı sözler, dünyadaki tehlikelere karşı adaleti sağlayamadıkları için nafile kalıyor.’’ Öyleyse, Jones’a göre sanat, dünyadaki dehşeti layıkıyla ifade edemiyor; radikal olduğunu iddia eden sanat eserleri, sokaklardaki nükleer savaş karşıtı ya da sosyal önyargı protestocularının karşılaştığı gibi somut tehlikeler ya da polis tehdidi, tutuklanma riski, hapis cezası, taciz ya da ölüm gibi tehlikelerden kaçınıyorlar. En kötü ihtimalle, sanatçılar renk ve çizgilerin denendiği, duygusal bir tepki yaratan sanat eserleri yaratarak veya sadece küçük bir azınlık olan izleyicisini zorlayacak yeni bir sanatsal teknik geliştirerek esaslı bir etkisi olmayan tehlikelerle karşı karşıya kalıyorlar. Öyleyse tüm bunların ışığında, neden sanatın sosyal ve politik alanda etkisiz olduğunu kabul etmiyoruz? Sanatçılar neden sadece her zaman radikal politikaların dışında kalacaklarını kabul etmiyorlar?

Alman eleştirel teorisyen ve müzik eleştirmeni Theodor W. Adorno, Jones’a katılmayacaktır. Adorno (1903-1969) sanatın bizi tıpkı kapitalizm ve faşizmde olduğu gibi şiddetin farkına vardırabileceğini ve dille tam olarak aktarılamayacak acı ve umut gibi duyguları ifade edebilme gücü olduğunu savunur. Sanat doğrudan pratik değişimler elde ederek değil ama muhataplarını kendi tarihlerini ve içlerinde bulunulan toplumsal düzeni yöneten şiddetin farkında olmaya zorlayarak, adaletsizliğe direnebilir. Sanatın benzersiz direniş tarzı, eylem yerine fikri harekete geçirmeyi de kapsar. Adorno için, James Joyce, Arnold Schoenberg, Samuel Beckett, Paul Celan ve Pablo Picasso gibi modern sanatçılar, bireyin deneyimini yeniden yapılandırarak ve akılcı düşünme kapasitemizin toplumun mantıksızlığı içinde nasıl yıkıldığını göstererek toplumun etik dışı kurallarına dolaylı olarak direnebilmişlerdi. Adorno, ticari sanat üretiminin (pop müzik, Hollywood filmleri, Tv dizileri, popüler romanlar vb) sadece toplumsal talebi takip ettiği için sosyal ve tarihsel normlara meydan okumada başarısız kaldığını, ticari sanatın genelde çocuksu ve basmakalıp olduğunu ileri sürüyordu. Ticari sanat, toplumdan farklılaşamadığı, topluma uzaktan bakamadığı için bireylerin bilinçlerini değiştirmede yetersiz kalır. Örneğin; popüler yerel müzik çalışmaları, çoğu dinleyicinin zaten aşina olduğu anlatıları (örneğin Amerika’da bu anlatılar güç, bağımsızlık, özgürlük, özgüven, genellikle konuşma ve bireycilik anlatıları) tekrarlayarak ulusal ve kültürel kimliği güçlendirmek için uğraşır.

Radikal sanat statüko içinde asimile olmaya direnmelidir. Adorno’ya göre radikal sanatın amacı, muhatabına sosyal-kültürel normlar dışında kalan bir ötekilik deneyimi yaşatmaktır. 1940larda Nazilerce gönderildiği sürgünde yaşarken Adorno şöyle yazıyor; ‘’Korkuya dayanan, ona karşı koyan bakıştan ve daha iyi olan ihtimale tutunanolumsuzluğun sakinleşmemiş bilincinden başka güzellik ve teselli yoktur.’(Minima Moralia,1951, sf.25) Geleneksel güzellik anlayışının sanatçıların eserlerini daha fazlayönlendirmemesi gerektiğini söylemek istiyordu. Bu güzellikanlayışı, barışı ve uyumu desteklediğini ve vasatı aşmaya imkân verdiğini iddia eder ancak gerçekte ise kibar toplumun maskesinin altında yatan şiddetle ilgilenmez. Burada, kurumsallaşmış kadın şiddetinin ya da cinsel şiddetin gerçekliğinin üstünü örtmeye çalışan reklam panoları düşünülebilir. Gerçek sanat ise toplumun şiddetini ifade etmek için toplumu (şiddete başvurmadan) taklit etmelidir. Bu tür bir girişim Schoenberg’in müziğinin uyumsuzluğunda görülebilir. Schoenberg, tarihsel şiddeti estetik bir biçimde ifade edebileceği yeni bir biçimsel teknik olan on iki tonlu sistemiüretmiştir. Bu sistem, harmoniyi reddederek kurucu tolararasındaki farkı-niteliksel biricikliği-, ve tonlar arasındaki karşıtlık ile de toplumsal şiddeti yansıtır. Adorno’ya göre ıstırabı yansıtmaktan çekinmeyen gerçek sanat eserleri uyumsuz, esrarengiz ve anlaşılması zor olanlardır. Örneğin pratik-araçsal zorunluluklarca yönetilmek yerine hakiki rasyonalitenin bozulmuş bir versiyonu olan, felsefi düşüncelere, ötekiliğin ve farklılığın tecrübesine imkântanıyan bir Beckett oyununda kapitalist toplumda neyinrasyonel sayıldığını (örneğin; minimum çabayla maksimumu elde etme arzusu) fark edebiliriz.

Sanat Kafa Tutar

Peki sanat faşizmle nasıl mücadele edebilir?

İlk olarak; radikal, mücadeleci sanat Batı yaşamına az da olsa yabancı olsa da, bu sanatın bazı bozucu etkiler yaratabilmesi için geniş kitlelere ihtiyacı yoktur. Sanatın politik yararıkonusunda şüpheci olduğu makalesinde Jones, sadece geniş kitlelere ulaşabilen deneyimlerin kültürel ya da politik sayılacağını söyler. Fakat, örneğin Picasso’nun Guernica’sınabakarken tek bir kişi dahi etkilense ve dehşete kapılsa, resmin amacına ulaştığı söylenebilir.

Adorno’nun felsefesi açıkça faydacılığa(pragmatizme) direnmek üzerine kurulmuştur; Estetik Teori’de (1970, sf 76) ‘’sadece bu dünyaya uymayan şeyler hakikidir.’’ der. Adorno, hakikatin aslında bir ahlak kategorisi olduğunu, böylece gerçek sanat eserinin konformizmden kaçınabileceğini ve bireyselliği, farklılığı ve olasılıkları yansıtabileceğini söyler. Fakat sanat eseri toplumsal kategorilere körü körüne bağlı kalırsa popüler olsa bile birçok şey kaybeder. Adorno’ya göre, etik eylem, özellik deneyiminin (bir şeyin niteliksel ya da maddi biricikliğinin) yanı sıra bağımsız bir zihin ve eleştirel düşünce gerektirir. Peki, sanat bu ahlaki hakikate ulaşmayı nasıl sağlayabilir?

Bu bizi, sanatın direnmeye elverişli olmasının ikinci sebebine getiriyor: sanat eserleri fikirleri günlük yaşamın klişeleşmiş kavramlarıyla açıklamaz. Aksine, sanat eserleri hakikati, eleştirel incelemeler yerine kabul edilmiş ideoloji ve adetlerden uzak tutulması gereken şiirsel ve sanatsal bir dille ifade eder. Adorno’ya göre en iyi modern sanat eserleri uyumsuzluğu, yani korku ve ıstırabı ifade eder. Onun gözlemlediği gibi ‘Celan’ın şiirleri, büyük dehşetlerisessizlikle anlatmak istiyor, şiirlerin gerçekliği ve anlamı olumsuz hale geliyor.’’ (Estetik Teori sf. 405) Sanat, bu şekilde gerçekten dünyanın bozuk düzeninin hakkından gelebilir.

Adorno ayrıca, kapitalizm bireyleri nesnelere öz-değerleri önemsizleştiren parayla ya da kullanışlılığa göre değer vermeye zorladığı için, gerçek sanat eserlerinin kullanışız ama öz-değerli ve (ölçülemez) olması gerektiğini savunur. Bu yüzden, o, sanat eserlerini özerk yapılar yerine araç haline getireceği için doğrudan politik olan sanata karşı çıkar. Örneğin, Percy Bysshe Shelley büyük bir şair olduğu halde en meşhur eserlerinden bazıları (1819’da İngiltere, Anarşinin Maskesi…) politik bir görüşü ifade etmek için kullanılmıştır. Aksine John Keats ise geleneği eleştirmek yerine, eserini politik bir araç haline getirmeden geleneğin parçası olan temalar kullanır. (bkz: Sonbahara Övgü ve ünlü Ode to a Grecian Urn). Aynı şekilde Beethoven, daha zorlayıcı olduğu ve bariz biçimde daha az politik olduğu için Bob Dylan’dan daha etkili bir sanatçıdır diyebiliriz.

Bu tartışma, elitist bir tartışma gibi gözükebilir fakat Adorno için asıl mesele bu değildir. Bir sanat eserinin toplumdan bağımsızlığıyla (özerkliği), özellikle, özneye araçsal sebeplerle belirlenmemiş bir nesnenin neye benzediğini göstererek, toplumu eleştirebilir. Bu yüzden yeterince özerk olmayan herhangi bir eser- basmakalıp konular ve şirket sponsorluğuyla yapılan Tv programları ya da tekrar tekrar aynı kolay melodiyi kullanan popüler müzik vs– sanat olarak başarısız olmalıdır. Benzer şekilde, doğrudan politik olan sanat, özneye deneyimlerine uygun bir kılavuz sunarak ne düşüneceğini söyler. Özerk sanat ise kendi yöntemleriyle öznenin ötekiliği deneyimlemesini sağlar; eleştirel düşünceyi kapamak yerine açar.

Sanat Gösterir

Gerçek bir nesnenin tüm özel özellikleri evrensel bir kavramla ifade edilemez. Adorno bunu kavramın ve nesnenin kimliksizliği (non-identity) olarak adlandırır. ( MinimaMoralia sf. 127). Tecrübelerimizin kavramsal kör noktaları olduğunu fark ettiğimizde- örneğin nesnelerin maddi özelliklerini tanımlayacak kelime bulamadığımızda, kimliksizlikle karşı karşıya kalırız. Benzer şekilde bazı sanat eserlerinin anlamları deneyimlenebilir fakat kavramsal olarak tanımlanamaz. Kavramlar, özel olanı ifade etmekten çok gizler.

Sanat bize faşizmin kapatıp inkâr etmek istediği ötekilik deneyimlerini sunar. Peki, kimliksizlik estetik biçimde nasıl ortaya çıkar? Bir sanat galerisinde Meret Oppenheim’in1936’da yapılmış tamamen kürk kaplı çay fincanı, tabak ve şekerden oluşan ‘Obje’si gibi imkânsız, tuhaf, akıl almaz bir eser karşısında şaşkınlıkla kalakaldığımızda kimliksiz’i tecrübe edebiliriz.

Méret Oppenheim, Object, 1936

Modern sanat bize geleneksel kalıplara göre tanımlanamayacak bir ötekilik deneyimi sağlar. Bir diğer örnek olarak, Paul Celan’ın muhtemelen 1945’te yazdığı ünlü şiiri Ölüm Fügü’nün ilk kıtasını ele alalım:

Ölümfügü

Kara çalan sütünü şafağın içeriz biz akşamüstü
içeriz biz gün ortasında ve sabahleyin ve içeriz geceleyin
içeriz biz ve içeriz biz
kürekleriz bir mezarı havada büzülerek uzanmayacağın senin
bir adam yaşar evde oynar yılanlarıyla ve yazar
yazar karanlık çökerken Almanya’ya senin altınımsı saçlarını Margareta
yazar onu ve çıkar dışarıya kapılardan ve yıldızlar parıldar topluca ve ıslık çalar av köpeklerine
kalsınlar yakınlarda
ıslık çalar Yahudilerine saf saf küreklesinler birer mezar toprakta
emreder bize oynaşın dans etmek için.

Bu şiir, kolayca güzel, yüce, çirkin, nahoş, hoş, garip ya da sevimli gibi estetik kategorilere sığabilir mi? Öncelikle, bu kategorilerin sıradan kültürel kullanımda bolca tanımlandığıiçin ve sadece kültürel fanteziler ve yansıtmalar olmanın ötesine geçebilmesi için revize edilmeleri gerektiğini söyleyelim. İkinci olarak, Adorno’nun söylediğine göre, estetik kategoriler öznel duygusal tepkiler olarak değil,nesnenin kendi özellikleri olarak düşünülmelidir. Yalnızca bu bakış açısıyla sanat eserinin iç yapısını, ifade ve hakikat üretebilme yetisini ve aldatıcı yüzeyini anlayabiliriz.

Sanat İlham Verir

Sanatın faşizme karşı koyabileceği dördüncü yola geçelim. Sanat eserleri çaresizlik ve umutsuzluğun kaçınılmaz olduğu zamanlarda bize ilham verebilir.

Adorno ‘’ Belki de doğru bir toplum, karmaşık bir baskı altında garip yıldızların fethine öfkelenmek yerine;gelişmecilikten, özgür olamamaktan, ihtimalleri değerlendirememekten bıkarak oluşacaktır. (Minima Moraliasf156) Faşizm ve kapitalizm, kolayca tanımlamak, asimile ve kontrol edebilmek için farklılıkları dizginleyip doğayı da kontrol etmeye (‘garip yıldızların fethi’) çalışır. Radikal biçimiyle sanat, dünyaya hükmetme dürtüsünü geriletir. Örneğin, Paul Celan’ın çalışması geleneksel şiiri düzenleyen birçok kuralı yıkar: şair bazen yeni kelimeler kullanılır ve bize doğrudan bir mesaj vermek yerine bizi şiirde mesaj bulmaya zorlar. Onun şiiri bir anlatıdan çok kırılamayan bir koda benzer. Adorno’nun Estetik Teori’de yazdığı gibi ‘’ Yeninin şifreli bir yazımı çöküşün görüntüsüdür, ancak çöküşün mutlak olumsuzluğu ile sanat, konuşulmayanı ilan eder; ütopyayı.’’ Sanat bireylerin daha önce tecrübe etmedikleri formlar ve teknikler geliştirerek radikal sosyal eleştirilere artık ihtiyaç duyulmayan bir dünya ihtimalini, ütopyayı ortaya çıkabilir. Yalnızca var olan formlarının örneğin yerleşmiş sanat biçimlerinin reddedilmesiyle ütopya, görünebilir.

‘’Ütopyanın ne önemi var?’’ diyebilirsiniz. Adorno’nunütopya kavramı kesinlikle olumsuzdur, bize olumsuzlananunsurların var olmadığı bir yerde her eleştirel davranışın mantıksal olarak bir duruma yol açacağını belirttiği sınırlı bir kavramdır. Diğer bir deyişle, eleştiri ihtimali gelişme ihtimaline işaret eder.

Sanatın faşizme nasıl direnebileceği konusundaki son sebebe gelelim. Sanat toplumu eleştirel bir biçimde düşünerek daha iyi bir toplum önerebilir çünkü kısmen de olsa sanat,toplumdan ve tarihten bağımsızdır. Sanat eserleri bağımsız bir toplumsal eleştiri için yeni araç ya da sığınak sağlayabilir. Böyle bir eleştiri pratik değişiklikler getirmeyebilir- örneğin, bir devlet başkanın kararlarını durduramayabilir, ancak bu eleştiri yaygın değerlerin körü körüne kabulüne karşı olandüşünceler içermektedir. Bu yüzden kitlesel protestolara göre önemsiz gözükmelerine rağmen radikal sanat eserleri toplumu yöneten gücü ya da baskıyı kullanmadıkları için kesinlikle önemlidirler. Aslında sanat eserlerinin bir değişim yaratamamaları, toplumun dışında kaldıkları anlamına geldiği için de sanatın önemli özelliklerinden biridir. Bazı sanat eserleri ise günlük deneyimlerimizi düzenleyen faydacı yapıların arkasını görmemize yardımcı olabilir. ‘’Her sanat eseri işlenmemiş bir suçtur.’’ der Adorno (Minima Moralia sf111). Başka bir ifadeyle, sanat eseri katlanılmaz toplumsal düzene karşı bir sabotaj ihtimalidir. Yine de böyle bir sanat eseri toplumu düzenleyen kural ve normlardan bağımsız olsa da gerçeği değiştiremez, çünkü hakikati estetik biçimde ifade eder, pratikte değil.

Adorno’ya göre körlüğün önüne geçmek için yapılan her pratik eylem, düşünce ve yargı gerektirir böylece düşünmenin kendisi de dolaylı bir direniş biçimi haline gelir. Tabi ki tüm sanat eserleri gelişmeci ve yenilikçi değildir. Adorno, Sovyet gerçekçi resmilerinin çoğunun toplumdan bağımsız düzgün bir teknik geliştiremedikleri için sadece propaganda olarak kaldığını söylüyor. Bazı sürrealist resim ya da şiirler, kadın vücudunu nesneleştirdikleri ya da kadın ressam, yazar ve entelektüellerin inkâr edilemez etkisini baskı altında tuttukları için cinsiyetçi ve kadın düşmanı olmaya devam ediyor. Dahi Richard Wagner’ın aynı zamanda bir Yahudi düşmanı olduğunu ve operalarında faşist bir arzu olan Aryan mitine dönüşü işlediğini de hatırlayalım.

Sanat Yol Gösterir

Sanat eserleri gibi insanlar da iki dünyada yaşarlar; gerçek olan ve mümkün olan dünya. Bu çalkantılı zamanlarda rotamızı yönlendirmek için hangi pusulayı kullanmalıyız? Samuel Beckett yönsüz bir yönü gösteriyor:

‘’Söylemelisin, herhangi bir şey olduğu sürece, onlar beni bulana dek, beni söyleyene dek, tuhaf acı, tuhaf günah, devam etmelisin, belki çoktan bitti, belki çoktan beni söylediler, belki çoktan beni hikayemin eşiğine taşıdılar, hikayeme açılan kapıdan önce, beni şaşırtırdı, açılırsa, o ben olacağım, sessizlik olacak, neredeyim, bilmiyorum, asla bilmeyeceğim, sessizlikte sen bilmiyorsun, devam etmelisin, ben devam edemem, devam edeceğim.’’

((Üçleme: Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan, 1959, s.418)

Çevirmen Hakkında

Ayşe Akçalı / TESA İngilizce Çevirmeni 

İstanbul Üniversitesi 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir