virüs
Kaynak: Wannart

Salgın ve Virüs Temalı 7 Film

2020 yılı birçok felaket ile beraber geldi. Depremler, yangınlar, ekonomik çöküşler ve şu an tüm dünyayı saran ve ciddi bir yıkıma neden olan Corona virüs salgını. Aslına bakılırsa insanlık tarihi incelendiği zaman felaket olarak adlandırdığımız olayların sıkça tekrarlandığını görmekteyiz. Teknolojik ve bilimsel gelişmeler beraberinde, geçmişte lanet-gazap olarak adlandırılan hastalık ve felaketlerin belirli oranlarda önüne geçmemizi sağladı. Ancak kapitalist düzende büyümeye devam eden bir dünyada sağlık sistemine yapılan harcamaların ne ölçüde olduğu, daha doğru bir ifade ile ekonomik anlamda orta sınıfın altında yer alan insanların bu sağlık sisteminden ne ölçüde yararlandığı ciddi bir soru işareti olarak karşımızda durmakta. Bu noktada her dönemde belirtilen gelir adaletsizliği ve alt-üst sınıf farkının, yaşamın devamı noktasında insanlığın hayati gereç ve hizmetlere ne ölçüde ulaştığı sorununu bu tarz küresel salgınlarda bir kez daha karşımıza çıkarmakta.

Listeyi oluştururken iki hususa özellikle dikkat etmeye çalıştım. Yapım orijinallik barındırıyor mu ve film izleyiciyi kendine çekebiliyor mu?

Listeyi yukarıda bahsettiğim iki hususa göre belirlememin sebebi ise piyasada çok fazla salgın-virüs, diğer bir ismiyle zombi, temalı filmlerin mevcut olması. İzleyici için ilgi çekici bir konu olan zombi-virüs temalı filmler bu nedenle her yıl yeni yapımlar ile karşımıza çıkmakta. Bu sebeple senaryosu kaliteli olan ve genel içerikten daha özgün yönleri olan filmleri seçmeye çalıştım.

Keyifli okumalar.

1. Contagion (Salgın), Steven Soderbergh, 2011

IMDB: 6.7

contagion
Kaynak: imdb.com

Yönetmenliğini Steven Soderbergh‘in yaptığı filmin kadrosunda Gwyneth Paltrow, Matt Damon, Jude Law, Laurence Fisburne, Marion Cotillard, Kate Winslet ve Bryan Cranston gibi isimler yer almakta.

Film, hava ve solunum yoluyla yayılan ve bulaştığı insanı birkaç gün içerisinde öldüren bir virüsün, Dünya’ya yayılmasını ve virüsün kontrol altına alınması için aşı üretim sürecini ele alıyor. Virüs, iş seyahati için Çin’de bulunan iş insanı Elizabeth Emhoff’un (Gwyneth Paltrow) virüsü kaptığından habersiz, ülkesi Amerika’ya dönmesi ve hastalığı oğluna bulaştırıp ölmesi ile yayılım sürecine giriyor. Virüs yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısının artması ile birlikte toplum daha kaotik bir hale geliyor. Panik hali hayatın her noktasına yayılıyor, süpermarket yağmalama gibi durumlar ile karşılaşıyoruz. Filmde bu virüse MEV-1 ismi verilmiş ve Hong Kong üzerinden dünyaya yayıldığı söylenebilir. Bu bakımdan son günlerde dünya genelinde büyük bir panik ve kaosa neden olan Corona virüsü ile ciddi benzerlikler göstermekte (Gerek belirtileri, gerek yayılım süreci bakımından). MEV-1 ismi verilen virüsün öldürme oranı ise %25 civarlarında yani bir hayli yüksek, bu bakımdan 1918-1920 yıllarında milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olan İspanyol Gribinin öldürme oranı ile benzerlik gösterdiği söylenebilir.

Filmin hastalığın yayılma sürecinden sonra odaklandığı nokta tedavi bulunma süreci. Aşının üretilme süreci bir hayli gerçekçi yansıtılmış, o süreçte yaşanan politik gerilimler ve insan kayırmalar karşımıza ince ayrıntılar ile çıkıyor. Yönetim kademesinde yer alan insanların ne denli öncelikli olduğunu ve geriye kalan ‘sıradan’ insanların istatistikten ibaret olduğunu görüyoruz. Yine aşıya ulaşmak için insanların neleri göze aldığını da görmemiz mümkün. (Bilim insanı kaçırma, ev yağmalama gibi) Contagion’u diğer virüs-salgın yapımlarından ayıran en temel özelliği, olayı bilimsel ve gerçekçi olarak ele almasıdır. Bu bakımdan şu an karşı karşıya kaldığımız Corona virüsü ile aralarında bir bağ kurabiliyoruz.

2. Twelve Monkeys (12 Maymun), Terry Gilliam, 1995

IMDB: 8,0

12 maymun
Kaynak: imdb.com

Yönetmenlik koltuğunda The Fisher King, Monty Python and the Holy Grail ve Brazil gibi yapımlardan tanıdığımız Terry Gilliam’ın oturduğu filmin kadrosunda Bruce Willis, Brat Pitt ve Christopher Plummer yer almakta.

Filmin konusuna gelecek olursak, 1996 yılında ortaya çıkan bir virüs dünya nüfusunun neredeyse tamamını yok eder. 2035 yılına gelindiği zaman (Filmin hiç bir sahnesinde net bir tarih ile karşılaşmayız. 2035 yılı yönetmen Terry Gilliam’ın açıklamalarından yola çıkılarak saptanmıştır.) dünya nüfusunun çok küçük bir kısmının hayatta kaldığını ve hayatta kalanların yeraltına çekilerek virüsün etkilerinden korunmaya çalıştığını görürüz. Bu süreçte bilim insanları zaman yolculuğunun sırrını çözerek bir mahkûm olan James Cole’u (Bruce Willis) suçunun bağışlanması karşılığı geçmişe göndererek, salgına neden olduğunu düşündükleri 12 Maymun örgütünü bulmasını ve virüs hakkında bilgi toplamasını isterler.

Geçmişe gönderilen James Cole, 12 maymun örgütü ile ilişkili olduğunu tahmin ettiği Jeffrey Goines’ı (Brad Pitt) akıl hastanesinde bulur. Akıl hastası olan Jeffrey Goines ile Cole’un aralarında geçen diyaloglarda Goines, deliliğin çoğunluk tarafından belirlenen bir kavram olduğunu, doğru ve yanlışın söz konusu olmadığını yüzümüze çarpar. Burada Brat Pitt’in muazzam bir oyunculuk sergilediğini belirtmeliyiz.

 “Delilik çoğunluğun koyduğu kurallardır. Doğru yok! Yanlış yok! Sadece çoğunluğun kararı var!”
“Dışarıdakiler bizden korkuyor dışarıdakiler bizden daha deli olduğu halde.”

Filmde, James Cole (Bruce Willis) tarafından sarfedilen ”All I see are dead people” (Tek gördüğüm şey ölü insanlar.) repliğinin neredeyse aynısı yine Bruce Willis’in rol aldığı 1999 yapım The Sixth Sense’de bu sefer Haley Joel Osment’ın canlandırdığı Cole karakteri tarafından söylenir: ”I see dead people” (Ölü insanlar görüyorum.) İki karakterin isminin de Cole olması ilginç bir tesadüftür.

Filmin en başarılı yanlarından bir tanesi geçmişle gelecek arasındaki etkileşimin kusursuz bir şekilde izleyiciye verilmesi. Filmin zaman algısına baktığımız zaman her şey her şeyin hem sebebi hem sonucudur. Geçmişe giden birisisin geçmişi değiştirmesinden söz edemeyiz çünkü olaylar zaten o geçmişe gittiği için bu şekilde gelişmiştir. Bu detaylarından dolayı Twelve Monkeys sinema tarihinin en önemli bilim-kurgu yapımlarından bir tanesi olarak yerini hep koruyacaktır.

 

(Brad Pitt’in inanılmaz bir oyunculuk sergilediği akıl hastanesi sahnesinden bir kesit)

3. 28 Days Later… (28 Gün Sonra), Danny Boyle, 2002

IMDB: 7.6

12 Gün Sonra
Kaynak: imdb.com

Filmin yönetmen koltuğunda, Trainspotting (1996) ve 127 Hours (2010) yapımlarından bildiğimiz Danny Boyle oturmakta.

Film Londra’da maymunların denek olarak kullanıldığı bir araştırma merkezinde başlıyor. Esaret altında olan ve tıbbi deneylere maruz kalarak eziyete maruz kalan maymunları kurtarmak isteyen bir grup aktivist bu araştırma merkezine sızarak hem bu durumu belgeleyip hem de maymunları serbest bırakma eylemine girişiyorlar. Ancak hesaba katmadıkları bir şey var: Üzerinde tıbbi deneyler yapılan bu maymunların hepsi insanlar için ölümcül olan bir virüs taşımakta. Virüsten etkilenen insanlar, 15-20 saniye içerisinde insani özelliklerini kaybederek, saldırgan ve cinayete meyilli canavarlara dönüşmektedir. Virüs bu şekilde yayılmaya olanak bulur. Sonraki sahnede salgın patlak verdiği esnada hastanede olan Jim’in (Cillian Murphy) 28 gün bilinci kapalı yattıktan sonra uyandığına şahit oluruz. Olan bitenden habersiz olan Jim, hastaneden çıktıktan sonra karşısında hiçbir insanı belirtinin olmadığı hayalet bir şehir görür. Olup bitene anlam vermeye çalıştığı esnada virüs kapmış yaratıkların saldırısına uğrayan Jim, Selena ve Mark adlı hayatta kalan iki insanın yardımı ile kurtulur. Filmin bundan sonraki sürecinde Mark hayatını kaybeder ve Jim ile Selena’nın yolları yine virüsten kurtulan bir baba ile kızıyla kesişir. Söz konusu dörtlü, radyo yayınından keşfettikleri Manchester’da kurulduğu söylenen askeri merkeze sığınmak için yola çıkar. Ancak bu askeri birlik radyo yayınında ifade edildiği gibi değildir.

Son olarak bu filmin 2007 yılında çekilen 28 Weeks Later (28 Hafta Sonra) adlı devam filminin olduğunu belirtmiş olayım.

4. World War Z (Dünyalar Savaşı Z), Marc Forster, 2013

IMDB: 7.0

dünya savaşı z
Kaynak: imdb.com

Marc Forster’in yönetmenlik koltuğunda oturduğu filmin başrolünde Brad Pitt yer almakta. Film, Max Brooks’un aynı adlı kitabından uyarlandı.

Wold War Z filmi için 28 Days Later… ve The Walking Dead dizisinin harmanlanmış hali olduğu söylenebilir. Başarılı bir gerilim filmi olmasının yanı sıra son derece tutarsız yanlarının da olduğunu belirtmemiz lazım.

Gerry Lane (Brad Pitt) iki kızı ve eşiyle mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmektedir. Bir gün çocuklarını okula bırakmak için trafikte oldukları esnada olağandışı hareketler fark ederler. Aile kendisini bir anda zombi saldırısının ortasında bulur. Ölümcül tehlikeden ailesini kaçırmayı başaran Gerry Lane, geçmişe dayanan bağlantıları sayesinde ailesini güvenli bir yere nakledilmesini sağlar ancak bunun karşılığında virüsün tespiti ve tedavisi noktasında çalışmalara katılacaktır. Çalışmaların başlangıç noktası virüsün yayıldığının düşünüldüğü Güney Kore olacaktır. Gerry Lane ve beraberinde askeri tim ile virüs konusunda uzman olan bir doktor uçak yolculuğuna başlarlar. Güney Kore’de havaalanına inildikten sonra konunun uzmanı olan doktorumuz dikkatsizliği sonucu hayatını kaybeder. Tesise girdikleri zaman hayatta kalan askeri birlik ile iletişime geçerler ve İsrail’in söz konusu virüs salgınından etkilenmediğini öğrenirler ve İsrail’e doğru bir yolculuk başlar. İsrail’in salgından etkilenmemesinin sebebi salgın yayılmadan önce ülkeyi karantinaya alarak giriş çıkışları durdurmasıdır. Burada virüsü kapan bireyler hakkında kısaca bilgi verecek olursak oldukça hızlı bir dönüşüm süreci sonrası zombileşen insanlar son derece hızlı hareket etmekte ve başlarından vurulmadıkları sürece ölmemektedirler. Bu bakımdan klasik zombi algısından daha farklı bir zombi profili ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. (Kafalarından vurulması klişesi aynı.) İnsanların anlamsız bir şekilde fazla ses çıkarması ile İsrail’e zombiler girmeyi başarır ve şehir düşer. Gerry Lane ve yanında bulunan İsrailli kadın asker şehirden son anda bindikleri bir Belarus uçağı eşliğinde kaçabilirler. Ve filmin son kısmında söz konusu uçak Glasgow’a düşer Gerry Lane ve İsrailli asker, burada yer alan bir tıbbi merkeze giderler. Oradan kendilerini tecrit altına alarak hayatta kalmaya çalışan uzmanlarla yaptıkları görüşmeler sonrası, Gerry Lane’in virüsün tedavisi için ortaya attığı öngörüyü denemeye karar verirler ve nihayetinde Lane’in öngörüsü doğru çıkacaktır. (Ölümcül hastalığın insanlığa enjekte edilmesi durumunda zombilerin hastalıklı insana saldırmamaları)

(İsrail’in zombiler tarafından işgal edilmesi)

5. I Am Legend (Ben Efsaneyim), Francis Lawrence, 2007 

IMDB: 8.1

ben efsaneyim
Kaynak: Googfon

Yönetmenlik koltuğunda Franscis Lawrence’nin oturduğu yapımın başrolünde Will Smith’i görüyoruz. Film, Richard Matheson‘ın “Hepimiz Vampiriz” ve “Ben, Efsaneyim!” adlarıyla dilimize çevrilen romanından uyarlanmıştır.

Ana karakterimiz Robert Neville’nin (Will Smith) dünyaya yayılan virüse bağışıklığı olduğu için sadece kendisinin hayatta kaldığını sanan virolojide uzmanlık yapmış bir askeri doktoru canlandırmaktadır. Filmin ilk bölümünde Robert Neville’nin hem gündelik yaşamını hem virüsün tedavisi için mücadelesini görmekteyiz. Robert’in bu süreçte en yakın dostu Alman Kurdu Samantha’dır (Sam).

Filmde karşımıza çıkan virüsün semptomlarına baktığımız zaman yüksek ateş, kan kusma, kızarıklık, kıl dökmesi ve adrenalin artışına bağlı anormal seviyede soluk alıp verme durumunu görmekteyiz. Söz konusu semptomlara baktığımız zaman ”28 Gün-Hafta Sonra” filmleri ile kısmi benzerlikler görmekteyiz. Virüse yenik düşüp ölmeyen Virüslüleri belki de daha kötü bir son beklemektedir: İlker dürtüler ile hareket eden ve karanlıkta yaşayan mutasyona uğramış yaratıklar. (Bulaştığı insanların %94’ünü öldüren bu virüsü kapanlardan hayatta kalanların oranı ise %5 olarak karşımıza çıkıyor. Tabi bu grup virüs nedeniyle mutasyona uğramış canlılar olarak karşımıza çıkıyor. Mutasyona uğrayan bu grup güneş ışığına karşı duyarlı olmaları nedeniyle güneş ışığına maruz kaldıklarında dezenformasyona uğramaktadırlar. Söz konusu virüse karşı insan nüfusunun yaklaşık %1’lik oranının bağışıklığa sahip olduğunu görüyoruz.)

Virüs, insanlara ve insanlarla iç içe olan evcil hayvanları etkileyebilmekle birlikte vahşi hayvanlara herhangi bir etki etmemektedir.

Yakın dostu Sam ile hayatını devam ettiren Robert bir yandan hem fareler hem virüs kapmış mutantlar üzerinde deney yaparak virüse karşı tedavi yolları geliştirmeye çalışmaktadır. Bunun yanı sıra muhtemel hayatta kalan insanlar ile iletişim kurmak için radyo sinyali yaymakta ve şehri turlayarak cansız mankenler ile sohbet etmekte, jet uçakları üzerinde golf oynamakta ve karanlık çökmeden önce mutlaka evine dönmektedir.

”Benim adım Robert Neville. New York Şehri’nde hayatta kalmayı başaranlardan biriyim. Tüm frekanslardan sesleniyorum. Her gün, güneşin en tepede olduğu öğle saatlerinde, Güney Caddesi limanında olacağım. Eğer oradaysanız… Beni duyan herhangi biri varsa… Yiyecek içecek temin edebilirim. Sığınacak yer temin edebilirim. Can güvenliği sağlayabilirim. Eğer sesimi duyan varsa… Her kim olursa… Lütfen… Yalnız değilsiniz…”

Bir gün Sam sokakta gördüğü geyiğin peşinden karanlık bir apartmana girer ve orada virüsü kapar bundan sonraki sahneler oldukça dramatiktir. Robert, Samantha’yı yavruluğundan beri yanında tutmaktadır ve aralarında duygusal bir bağ vardır. İşte bu durumda Robert ile Samantha’nın artık vedalaşması gerekmektedir. Son derece dramatik olan bu sahnenin sonunda Samantha’ya üzücü bir şekilde veda ederiz.

(Samantha’ya veda ettiğimiz sahne)

Robert’in Samantha sonrası yaşadığı çöküş yaptığı telsiz yayınına başka insanlar tarafından yanıt gelmesiyle tamamen değişir. Anna (Alice Braga) adında bir kadın ile Ethan (Charlie Tahan) adında bir çocuk da hayatta kalanlardandır ve Robert’in yayını sonrası beklenmedik bir şekilde Robert’in karşısına çıkarlar. Bundan sonrasında hikaye daha farklı bir boyuta geçiş yapar.

Son olarak Anna ile Robert arasında yaşanan bir diyalog ile bitirmiş olalım:

”Anna: Robert, dünya artık çok sessiz. Sadece dinlemeliyiz. Dinlersek tanrının planını duyabiliriz.

Robert: Tanrının planı mı?

Anna: Evet.

Robert: Peki, sana tanrının planını anlatayım: Enfeksiyon başladığı zaman Dünyada 6 milyar insan vardı. Virüsün öldürme oranı %90dı. Yani 5.4 milyar insan, öldü. Enfeksiyon yüzünden, anında… %1den az bağışıklık vardı. Yani 12 milyon insan kaldı; sen, ben, Ethan gibi… Kalan 588 milyon insan dönüştü, senin karanlık düşman dediğin şeye. Sonra acıktılar. Karşılarına çıkan herkesi öldürüp yediler. Herkesi! herkesi! Senin ya da benim şimdiye kadar tanımış olduğumuz herkes artık öldü! Öldü!… Tanrı diye bir şey yok.”

6. Children of Men (Son Umut), Alfonso Cuaron, 2006

IMDB: 7.9

Children of men
Kaynak: imdb.com

Listeye bakıldığı zaman en orijinal film olarak karşımıza Children of Men çıkıyor. Filmin yönetmenlik koltuğunda 2018 yılında Roma filmi ile harikalar yaratan Alfonso Cuaron oturmakta. Filmin sinematografisi son derece başarılı bu noktada görüntü yönetmeni büyük iş başarmış.

Film gelecekte, 2027 Londra’sında geçmekte. İşlediği konu itibariyle kıyamet sonrası bir dünya tasvirinden bahsettiğinden söz edilebilir. Söz konusu bu yeni dünyada 18 yıldır bebek dünyaya gelmemektedir. İnsanlık doğurganlık yetisini kaybetmiş ve hızla kaos ortamına sürüklenmiştir. Kaotik bir ortamda hayatın işleyişi devam etmektedir ancak tüm bu süreçte dünyanın büyük kısmı ayakta kalma noktasında ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. İşleyişi ”en başarılı” koruyan ülke İngiltere’dir. Bu sebeple dünyanın çeşitli yerlerinden sürekli mülteci akınına maruz kalmaktadır ve mültecilere karşı insanlık dışı uygulamalar benimsenerek uygulanmaktadır. Film doğurganlık yetisini kaybeden insanlığın kaotik ortam içerisinde sürüklenmesini odak noktasına almış gibi görünse de filmde ciddi bir göçmen-mülteci sorunu üzerinden sistem eleştirileri söz konusu. Yani alt metnimizin yabancı düşmanı politikalar üreten milliyetçi anlayışlar ve bu anlayışın kapitalist tüketim toplumu ile harmanlanmasının yansımasından ibaret olduğu söylenebilir.

Theo (Clive Owen), 2027 Londra’sının kaotik ortamında son umutsuz bir karakter olarak karşımıza çıkar. Çalıştığı yerden arda kalan zamanlarını Jasper (Michael Caine) ile geçiren Theo bu süreçte kaotik ve umutsuz ortamdan bir nebzede olsa kendisini uzaklaştırır en azından böyle hissetmek ister.

children of men
Kaynak: imdb.com

Bu süreçte Theo, bir gün kahve almaya gittiğinde televizyonda en genç insan olan Baby Diego’nun 18 yaşında öldürüldüğü haberi ile çalkalanmaktadır. Ardından kahvesini alıp dükkândan çıkar ve dükkân bombalı saldırı ile patlatılır. Bu saldırıdan kıl payı kurtulan Theo’nun ilerleyen bir sahnede kurduğu cümle her şeyi özetler niteliktedir: ”Politikacılarımızdan birinin başı ne zaman derde girse bir yerde bir bomba patlıyor.”

Bir gün Theo, Julian (Julianne Moore) önderliğinde sisteme karşı mücadele eden bir örgüt tarafından kaçırılır. Julian, Theo’nun eski eşi ve geçmişte söz konusu örgütte mücadele ettiği yoldaşıdır. Geçmişte çocukları Dylan’ın hayatını kaybetmesi sonrası ayrılarak farklı yolları seçmişlerdir. Theo sistem içerisinde umutsuz bir bireye dönüşürken, Julian mülteciler için hayatını ortaya koyacağı hareket içerisinde liderlik yapmaktadır. Theo’ya bir teklifte bulunulur. Kee (Clare-Hope Ashitey) isimli mülteci kadın için sınırlardan geçebilmek için izin belgelerini temin etmesi ve bunun karşılığında kendisine ödeme yapılacağı söylenir. Theo bu belgeleri, kuzeni vasıtasıyla temin edecektir.

Theo, söz konusu belgeleri temin etmek için kuzeni ile görüşmeye gittiğinde çarpıcı arka planlar ile karşı karşıya kalırız. İkilinin görüştüğü bir anda arka planda Battersea Power Station belirir ve havada uçan domuz şeklinde balonlar karşımıza çıkar. Pink Floyd’un 1977 yılında dinleyici ile buluşan Animals albümünün kapağına bakıldığı zaman Battersea Power ve domuz şeklinde havada asılı balon ile karşılaşırız. Pink Floyd’un albümde domuza yer vermesinin sebebinin de George Orwell’ın Hayvan Çiftliği kitabına gönderme olduğunu belirtmekte fayda var. Yine Theo’nun kuzeni ile görüşmesinde, Michelangelo’nun Davut heykeli ile karşı karşıya kaldığımız gibi Picasso’nun Guernica tablosu gibi klasik göndermelerin yanı sıra progresif rock parçaları ile (The Court of the Crimson King) modern dünyaya göndermelerle karşılaşırız.

son umut
Kaynak: imdb.com

 

Theo söz konusu geçiş belgesini alır ancak Kee’ye eşlik etmek zorundadır. Sınır kapısına doğru yolculuklarına başladıktan sonra araçlarına bir saldırı olur ve Julian öldürülür. Bu noktada örgüte ait bir çiftlik evine sığınılır ve Theo mucize ile karşılaşır: Geçiş belgesi temin ettiği Kee hamiledir. Bu noktadan itibaren umutsuz karakterimiz Theo’da ciddi bir değişim görmeye başlarız, Theo artık umut doludur ve heyecanlıdır. Yıllardır yeni bir doğum gerçekleşmeyen dünyada acaba canlı bir bebek dünyaya gelecek midir? İşte buradan sonra Alfonso Cuaron’nın dahi tarafı ile karşı karşıya kalırız kadrajımızın odak noktası Theo ve hamile Kee olduğu kadar çevrede yaşananlardır. Bu süreçte repliklere ihtiyacımız yok, izleyici filmin içerisine dâhil olabiliyor işte yönetmenin dehası burada ortaya çıkıyor. Çevrede olan bitene şahit olmak söz konusu kaotik dünyaya çok daha geniş bir perspektif ile bakmamızı sağlıyor.

Theo, Julian’ın öldürülmesinin örgüt içinde planlanan bir komplo olduğunu öğrendikten sonra Kee’yi ve Miriam (Pam Ferris) ile örgütten kaçmaya başlar. İlk durakları kadim dostu Jasper’ın (Micheal Caine) orman içerisinde yer alan evi olacaktır. Örgüt tarafından basılan evden Theo, Kee ve Miriam güvenlik sistemi sayesinde son anda kaçmayı başarır ancak Jasper, örgüt tarafından katledilir. Bundan sonraki süreç bir umut yolculuğudur.

Theo ve Kee, bebek için sağlıklı bir gelecek sunacağı inancıyla Tomorrow gemisine ulaşmak için mülteci kampına kaçak yollarla girerler ve bir gece geçirdikten sonra gemi ile anlaşılan yere gitmeyi hedeflerler. Tüm planlar bebeğin doğumu ile daha farklı bir hal alır. Bu noktadan sonra bebeği gören herkes bir mucize ile karşılaştığının bilincinde büyülenmiş haldedir. Mülteci kampınca ordu ile isyancıların çatışması esnasında bu duruma çok net bir şekilde şahit oluruz. Theo, Kee ve yeni doğmuş olan bebek, hem ordu mensupları hem mülteciler tarafından büyülü bir şekilde izlenir. Burada Kee, Meryem yeni doğmuş bebeğimiz ise İsa’yı simgeler adeta. Çatışmanın yaşandığı binadan Theo, Kee ve bebeğin çıkışı sonrası çatışmanın kaldığı yerden devam etmesi oldukça manidardır. (İsa ve Meryem hakkında mizahi bir göndermede filmin ilk yarısında geçer: Theo, Kee’nin hamile olduğunu öğrendiği zaman babası kim diye sorar. Kee ise ne babası ben bakireyim der ve gülüşmeler meydana gelir.) Hikâyeye devam etmeden önce filmin çekimlerinin ne ölçüde başarılı olduğundan bahsetmezsek yönetmene haksızlık etmiş oluruz. Özellikle çatışma sürecinde hem ana karakterlerimiz hem çevre izlenimi o kadar başarılı yansıtılmış ki orada olayın içerisinde buluruz kendimizi. Ayrıca bir sahnede kameraya kan sıçrar ve neredeyse 3 dakika boyunca kamerada kan lekesi ile çekim yapılır ancak sırıtmaz çünkü başarılı bir tek çekim ile bu durumu yadırgamayız. Mülteci kampından temin ettikleri bir kayık ile denize açılan Theo, Kee ve bebek ”Tomorrow” u beklemeye koyulur. Ancak çatışma sürecinde yaralanan Theo ne yazık ki geminin gelişini görmeden hayatını kaybeder. Ölmeden önce son işittiği şey Kee’nin mucize olarak nitelendirebileceğimiz bebeğine Dylan ismini koyduğunu öğrenmesidir. (Dylan, Theo ve Julian’ın hayatını kaybeden çocuklarının ismidir.)

(Theo, Kee ve Bebeğin çatışma süren binadan çıkışı)

7. Blindness (Körlük), Fernando Meirells, 2008

IMDB: 6.6

blindless
Kaynak: imdb.com

Nobel Edebiyat ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago’nun aynı adlı kitabından uyarlanan filmin yönetmenlik koltuğunda Fernando Meirelles oturuyor. Filmin kadrosunda, Julianne Moore, Mark Ruffalo, Danny Glover ve Gael Garcia Bernal yer almakta.

Öncelikle filmde hiçbir karakterin isminin olmadığını söylemeliyim, karakterler meslekleri veya yaptıkları işler ile karşımıza çıkıyor genel olarak. Saramago’nun romanından kaynaklı bu durum başlangıçta farklı gelse de film ilerledikçe farklı gelen bir durum olmuyor.

Filmimiz ismi bilinmeyen bir şehirde trafiğin olağan akışı esnasında arabasını kullanmakta olan bir adamın aniden kör olması ile başlıyor. Aniden görme yetisini kaybeden adam bu açıdan salgını başlatan kişi olarak karşımıza çıkıyor. Ardından onu evine bırakacağını öne sürerek kör olan adamı evine bırakıp arabasını çalan hırsız ile karşılaşıyoruz. Eve vardıktan sonra eşini beklemeye başlayan adam eşinin gelmesi ile birlikte bir göz doktoruna gitmeye karar verir. Göz doktorumuz (Mark Ruffalo) muayene yapar ancak körlüğe dair bir bulguya rastlamaz. Bundan sonraki süreçte körlüğün yayılışına şahit oluruz. Trafik akışı esnasında kör olan adamla temas kuran herkes kör olmaya başlamaktadır. Burada ilginç olan bir detay işe kör olan göz doktorunun, karantinaya alınmak için seçilen binaya giderken eşinin görme kaybı yaşamamasına rağmen kendisi ile karantinaya dâhil olmasıdır. Zira filmin ilerleyen evrelerinde görme yetisini yitirmeyen tek insan göz doktorumuzun eşi (Julianne Moore) olacaktır. Saramago’nun kitabında körlüğü tasvir etme şekli filmde de aynen yansıtılmaya çalışılmış (Beyaz bir portre). Hızla yayılmaya başlayan körlük vakaları sonucu hükümet kör olan insanları tecrit altına almaya karar vermiştir ancak burada insanların ihtiyaçlarını karşılama noktasında son derece kayıtsızdır. Bir yandan vaka sayısı hızla artarken bu hızlı artışa bağlı olarak tecrit altında tutulan insanlar sefaletle boğuşmaya devam etmektedir. Söz konusu insanların toplum ile bağlantısı tamamen kesilmiş askerler tarafından korunan bir yapı içerisinde hapis süreçleri başlamıştır. Karantina diyorum ancak son derece sefalet ve kirlilik içerisinde hayatlarını devam ettirmeye çalışan hastaların tek yardımcı görme yetisini kaybetmeyen doktorun eşidir. Koğuşlara ayrılan karantina binası içerisinde hemen yiyecek elde etme noktasında ezen-ezilen sınıfın oluştuğuna şahit oluruz. 3. koğuşta kendisini kral ilan eden adam (Gael Garcia Bernal) tüm koğuşlara verilen yiyecekleri tekeline alır. Ve yiyecek almak isteyen koğuşların başlangıçta ellerinde olan tüm mücevherlerini ister ve hayatta kalmalarına yetecek kadar yiyecek kolisi verir. Verecek değerli taş kalmayınca her koğuşun kendilerine kadın göndermesini eğer kadın gönderilirse yiyecek verileceğini söylerler.

Bu söylem sonrası 1. koğuşta yaşanan tartışma son derece önemlidir:

”-Erkekler istenseydi kaçınız giderdi?

+Burada eşcinsel yok tamam mı?

-Fahişe de yok!”

Ancak kendisini 3. koğuşta kral ilan eden karakterin, doktorun eşinin görme yetisini kaybetmediğinden haberi yoktur. Nitekim doktorun eşi yaşanan tecavüzler ve bir arkadaşlarının tecavüz sırasında öldürülmesi sonrası 3. koğuşun kralını öldürür. Sonrasında çıkan kaos ortamı sonrası 3. koğuş ateşe verilir ve geriye kalan insanlar karantina bölgesinin bahçesine toplanır. Ve o zamana kadar haberdar olmadıkları bir şeyden haberdar olurlar. Salgın tüm şehre yayılmıştır ve artık karantina altında tutulmalarına neden olan sistem koruyucuları çoktan yok olmuştur. Bu süreçten sonra doktorun eşi önderliğinde karantina bölgesinden ayrılan grubumuz son durak olarak doktor ve eşinin evine gider ve yerleşirler. Oraya yerleşmeleri sonrası bir mucize gerçekleşir ve ilk kör olan adam tekrardan görmeye başlar..

“Sonradan kör olduğumuza inanmıyorum. Bence hep kördük. Gören ama anlamayan insanlar…”  Jose Saramago