Ana Sayfa / Çeviriler / Röportaj Çevirileri / Rekabet, Çatışma ya da Çarpışma mı? ABD-Çin İlişkilerini Değerlendirmek
Orville Schell, Ankit Panda ve Susan Shirk. (Kaynak: Filip Wolak)

Rekabet, Çatışma ya da Çarpışma mı? ABD-Çin İlişkilerini Değerlendirmek

Yeni bir rapor, dünyanın en önemli ikili ilişkisinin geleceğiyle alakalı bilgiler sunuyor.

ABD ve Çin, çatışmaya doğru giden geri dönülemez bir yolda mı? Hangi ülke azalan ilişkiler konusunda en büyük kusuru taşıyor? ABD buna nasıl cevap vermeli?

ABD-Çin ilişkisini inceleyen üç uzman, bu soruları ve Xi Jinping önderliğindeki Çin’in doğasını irdeliyor.

ABD-Çin İlişkileri Merkezi Arthur Ross Direktörü Orville Schell; Çin analisti, yazar, gazeteci ve  aynı zamanda California Üniversitesi, Berkeley’in eski dekanı ve profesörü.

Susan Shirk; California Üniversitesi, San Diego’da Küresel Politika ve Strateji Okulu’ndaki 21. Yüzyıl Çin Merkezi’nde araştırma profesörü ve aynı zamanda merkezin başkanı. 1997-2000 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı Yardımcı Asistanı olarak çalıştı ve ABD’nin Çin, Tayvan, Hong Kong ve Malezya politikalarından sorumluydu.

Schell ve Shirk, ABD-Çin ilişkileri hakkında çalışmalar yapan ve Çin siyaseti, ekonomisi ve dış politikası uzmanlarından oluşan “Asia Society Task Force” kuruluşunun eş başkanlığını yürütüyor. Kuruluşun Şubat 2019 raporu ABD’nin Çin politikası hakkında öneriler sunuyor ve Mart 2017 raporunun geliştirilmiş hali.

Tartışma, Diplomat dergisi uzman editörü Ankit Panda tarafından yönetildi.

Buraya Nasıl Geldik?

Panda: ABD’de Çin’le süper güç rekabetine karşı olan sallantıyı nasıl açıklarsınız? Trump yönetimi bunu fark etti ve böyle isimlendirdi. Ama bundan önce bile Çin’e karşı bu yönde davranış sergilenmesine yönelik çağrılar vardı. Peki tüm bunlar nereden kaynaklanıyor?

Schell: 10 ila 20 yılda Amerikan politikası; ödül ve cezayla karışık, Çin’le ilişki kurmaya çalışan ve hızla değişen bir politikaydı. Bazen bu ilişki, çıkarlarımıza ters olduğunu düşündüğümüz alanlarda bile ileriye gitti.

Ama son 5 ila 8 yılda dış politikada Çin’e karşı iddialı, hatta agresif bir davranış ve iç politikada da otoriterlik iddialarına dönük bir tercih gördük. Bu durum ilişkiyi sıkıntıya soktu, “ilişki kurma” politikasını zorladı ve bizi, ABD’nin nasıl davranması gerektiği hakkında bir dönüm noktasına soktu.

Panda: Raporu okuduğumuzda, ekonomi ve insan haklarından güvenlik meselelerine kadar uzanan konularda temel önerinin Çin’e karşı daha çatışmacı bir yaklaşım alınması ihtiyacı olduğu görülüyor.

Shirk: Bunu çatışmacı olarak nitelendirmem, aksine daha rekabetçi derim. Bu yüzden ilişkinin daha rekabetçi hale geldiğini kabul ediyoruz ve Çin’den değişiklikler yapmasını istediğimiz alanları belirlerken daha sağlamlaştırıcı olmamız gerekiyor. Sonuç olarak, Çin tarafında esnekliğin olup olmadığını test etmek için daha hassas ve temiz bir yolla müzakere gütmeliyiz ve aynı zamanda iklim değişikliği, mülteciler ve küresel sağlık gibi önemli uluslararası mevzularda iş birliği için kapıyı açık tutmalıyız.

Panda: Çin’e karşı daha rekabetçi tutumları tartışırken en büyük endişem, Çin’de “ABD ve genel anlamda Batı’nın, Çin’in yükselişini engellemek istediği” anlatısını güçlendiriyor muyuz? Bu, Pekin’den sık sık duyduğunuz bir anlatı. Peki nasıl rekabetçi yaklaşıma doğru hareket edebiliriz ve Çin’deki bu anlatıyı güçlendirmekten kaçınabiliriz?

Shirk: Bu çok güzel bir soru ve diplomatik çabalarımızdaki hayati bir konu. Çin’in, global normlara ve Amerikan çıkarlarına zarar verebilecek sorunlu hareketlerini çok iyi anlıyoruz ama bu hareketler sadece bize karşı sorunlu değil. Dünya genelinde, özellikle gelişmiş sanayi devletlerinde de bu gerilemeyi görüyoruz. Sonuç olarak bu davranışın Çin’e karşı geniş kapsamlı bir düşmanca tutum olmadığı konusunda net olmamız gerekiyor.

Schell: Çin’i geriye doğru ittirmeye çalışmak, Çin’deki şoven milliyetçi tutumları tetikliyor. Bunu aklımızda tutmalıyız. Ama bu durum; hükümetleri tarafından tamamen dışlanan, aktif olarak ya da en azından başlangıç düzeyinde liberal değerleri destekleyen yurt dışından geri dönen tüm öğrenciler ve diğer insanlar da dahil olmak üzere Çin içerisindeki bazı grupları destekleme işlevini görebilir. Şu an kendilerini izole edilmiş ve herhangi bir destek ve iletişimden yoksun bir halde hissediyorlar. Dolayısıyla bu bir ikilem aslında.

Ayrıklaştırma Gündemde mi?

Panda: Şimdi de Huawei üzerinden iki taraf arasındaki anlaşmazlığı konuşalım. Firma Çin’de Çin yüksek teknolojisinin taçtaki mücevheri olarak görülüyor ve özellikle Meng Wanzhou’nun Vancouver’da göz altına alınması hem Çin’de milliyetçi duyguları körüklemişti hem de anlaşmazlığı başlatmıştı. Bu durum, ABD de dahil olmak üzere Batı ve Çin arasında teknoloji sektöründe bir ayrıklaşma sürecinin bir parçası mı?

Schell: Aylar önce Shenzhen’de Huawei Genel Merkezi’ni ziyaret etmiştim. Çok olağanüstü bir firma. Çok yenilikçi ve yaratıcı şeyler yapıyorlar ve dünya pazarına erişimleri çok etkileyici. Buna rağmen ayrıklaşmanın büyük ihtimalle tavsiye edildiği bir alan varsa ve meslektaşlarımın da onaylayacağı üzere bu alan 5G teknolojisi.

Neden? Çünkü 5G teknolojisi, diğer tüm teknolojilerin baz alacağı geleceğin icadı. Çin’in siyasi sistemi, değerleri ve hedefleri bizden çok farklı olduğu için bu alan, diğer iki sistemi kesip çıkarmamız gereken alanlardan birisi olabilir. Çin’in kendi İnternet egemenliği anlayışı var – sınırları içerisinde onu denetlemek serbest olmalı. 5G de belki bundan ayrıklaşmamız gerektiğini ifade eden ulusal güvenlik kaygılarının olduğu bir alandır. Ama bu durum, teknolojinin her alanında geçirmez zarı kesip atmamız ve kendimizi ayırmamız gerektiği anlamına gelmiyor.

Shirk: Cevaplanmayan sorulardan birisi, bir anlamda iki ayrı ağın ortaya çıkışını engelleyebilir miyiz ve hem diğer teknolojilere hem de bütün dünyaya faydalı olan entegrasyonu sürdürebilir miyiz? Ya da bu ayrıklaşma sadece yapay zekaya değil ama robot, biyoteknoloji ve biyomedikal alanlarına da sıçrayacak mı? Bana göre bu kesinlikle trajik olur. Bu yüzden ABD’de herkesin, derin bir nefes alıp yararları ve zararları düşünmesi ve geniş perspektiften ziyade çok dar bir şekilde teknolojik entegrasyonun milli güvenlik riskini tanımlaması gerektiğini umuyoruz.

Panda: Raporunuzdaki en önemli ekonomik önerilerinizden birisi karşılıklılık ilkesi: Çin firmalarının ABD’de gördüğü tarzda bir denetleme türünün Çin’in de Amerikan firmalarına uygulaması fikri. Bu gerçeklikten bugün çok uzağız, özellikle “Made in China 2025” gibi Çin girişimlerinin olduğu sektörlerde.

Schell: Konunun temelinde karşılıklılık sorunu yatıyor ve bu ilke Çin’in son yıllarda, ki buna reform dönemi de dahil, çok iyi yürüttüğü bir şey değil. Bu başarısızlık belki geçmişteki süper güçlerin kötülüklerinden gelen sömürülmüş bir toplum olma hissinden kaynaklanıyordur. Ne olursa olsun, karşılıklılık ilkesinin eksikliği ilişkimizi bozdu ve sadece iş sektöründe değil, diğer alanlarda da bize hareket alanı bırakmıyor. İşte bu durum bir problem. Mesela medyada her şey dengeden uzakta seyrediyor. Çin’in ABD’de İnternet siteleri, gazeteleri, televizyon kanalları ve dergileri var ama Çin’de bizim bir medya kanalımız yok.

Shirk: Problem Çin parti devletinin çok güçlü olması, buna karşılık piyasaların ve sivil toplumun zayıf olması. İşte bu yüzden Huawei, her ne kadar özel bir şirket olsa da partinin kararlarının kendilerini etkilemeyeceği ve onlara uymayacağı sözünü dünyaya kabul ettiremiyor. Bundan başka bir yol yok çünkü özel bir firma olarak yasal güvenceleri yok.

Parti ve İdeolojisi

Panda: İdeoloji sorunu ABD -daha geniş anlamda Batı- ve Çin arasındaki ilişkinin doğası hakkındaki güncel tartışmalardan birisi.

Bu durum Çin içerisinde bir tarihe kadar gidiyor çünkü Xi’den önce yapılan 17. Parti Kongresi’nde ülke daha ideolojik bir zemine oturmaya başlamıştı. Son zamanlarda Amerikan istihbarat şefleri yayınladıkları değerlendirmelerde Çinli liderlerin otoriter kapitalizm modelini bir alternatif ve üstü kapalı bir şekilde daha iyi bir kalkınma aracı olarak ülkelere sunduğunu söylüyor. Bu durum gözümüzde artık tükendi mi?

Schell: Dönüm noktasında olmamızın sebeplerinden birisi de bu aslında çünkü bahsettiğiniz tüm şeyler sahneye giriyor. Bir noktada birleşmeye çalışan ABD-Çin ilişkisi şu anda ayrılma noktasında ve iki ülkeyi de kendi sistemlerini, değerlerini, ekonomilerini ve sivil toplumlarını “tehlikelere” karşı savundukları çekişmeli bir duruma sokuyor. Bu fay hattı, suçun çoğunlukla Çinlilere atıldığı tartışmalı bir duruma getiriyor bizi.

Shirk: Washington’da son günlerde Amerikan hükümetinden birisi bize şunu söyledi: “Çin hükümeti bizim Çince okuduğumuzu unutmuş gibi.” Çinlilerin ülkelerinde Batı ve ABD hakkında söyledikleri şeyler, Batılı fikirlere karşı düşmanlıklarını artırdı – evrensel değerlerin Çin’de nasıl yeri olmadığıyla alakalı şeyler. Ama daha önceden Jiang Zemin, hatta Hu Jintao’nun ilk döneminde bile böyle mesajlar yoktu.

Dolayısıyla şimdi okullarımızda Marksizm’i daha çok öğretiyoruz ve herkesi siyasi bağlılığa teşvik ediyoruz – ki ben buna “erdemlilik ütopyası” diyorum. Bütün bunlar, Çin’i önceki zamanlara göre daha ideolojik sistem haline getiriyor. Bu yüzden buna temkinli bir şekilde karşı çıkmamız anlaşılabilir. Bu tehlikenin farkındayız. Ama buradaki zorluk, değerlerimizi savunmak istememiz ama kararlarımızı ideolojik temele göre almak istemememiz. Kararlarımızı, Çin’e değişiklik yaptırabilecek şekilde almak istiyoruz.

Schell: Eğer yapabilirlerse.

Shirk: Eğer yapabilirlerse.

Schell: Benim daha farklı bir yorumum var. Çin’in önceki zamanlar gibi ideolojik olduğunu düşünmüyorum. Marx’ı Marksist-Leninist düşünce tipinden biraz daha uzaklaştırmış, aksine Leninizm’de tutmuş bir düşünce tipi var Çin’de. Peki Leninizm ne demek? Eski moda otoriterliğe dayanan parti teşkilatı: kısaca düzen, hiyerarşi, disiplin, tutuculuk, bir ağızdan konuşma ve parti kontrollü demokratik kapitalizm.

Dolayısıyla Çin’in dillendirdiği ideolojisi çok fazla bir şey ifade etmiyor ama aksine eğitim modeli olarak gördükleri otoriter bir sistemi ifade ediyor. Aslında dünyanın dört bir yanında gördükleri karmaşık ve zayıf demokrasiden daha iyi bir yol bulmak ve daha hızlı gelişmek için fikirleri deniyorlar.

Trump Dönemi’nde Değerler ve Rekabet

Panda: Herhangi bir ülkenin, özellikle ABD’de, dış politikasının en temel yapıtaşlarından olan değerler ve çıkarlardan bahsettiniz. Buna rağmen bu ülkede parti çizgilerindeki devamlılık hakkındaki varsayımların, en azından Başkan tarafından, ciddi bir sorgulamaya tabi tutulduğu özel bir durumda olduğumuzu düşünüyorum.

Amerikan bürokrasisi çoğu durumda önceki zamanlar gibi işlemeye devam ediyor ama sistemimizde Başkan’ın kim olduğu ve ne söylediğinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Müttefiklerimiz tabii ki bu durum hakkında sürekli düşünüyor.

Shirk: Çin’de iç işleri ve belli bir seviyeye kadar dış politikada değişim için bir istek var. Bundan dolayı en azından elit tabakada Gaiatsu’nun – dış baskı – Çin iç işlerinde bir reform dalgasını tetikleyeceğini umuyorlar.

Ama dünya genelinde Trump yönetiminin müttefiklerimize ve dostlarımıza yanlış yaklaşımı ve nefreti ve uluslararası kuruluşlardan çekilmesi, Çin hakkındaki etkimize son derece zarar veriyor.

Trump’ın ABD’den ziyade Çin’de çoğu alanda daha popüler olduğunu düşünüyorum. Çinliler Trump’ın iyi bir iş adamı ve müzakereci olduğunu düşünüyor. Biz bu konuda daha çok eleştiriyoruz onu.

Schell: Değişen denklemi, Çin’in daha fazla ısrarcı, agresif, gururlu olduğu ve dışarıya karşı nasıl sert gösterdiği gerçeğini göz önüne aldığımızda Trump’ın Çin’e karşı sert tepkisinin talep edilen bir şey olduğuna katılıyorum. Ama diğer yandan Trump yönetiminin dünyada Amerikan liderliğini yıkıcı bir rol oynadığına dair çok şey var.

2000’ler: Dönüm Noktası mı?

Shirk: Amerikan piyasa demokrasisinin görkemi; 2007-2008 ekonomik krizi, denetleme ve finansal sistemimizin başarısızlığı, aynı zamanda Irak’ın işgali ve Arap Baharı’yla beraber Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki demokratik hareketleri ele alış biçimimiz yüzünden zarar gördü – bu yüzden Çin’deki liberaller, bir toplumun nasıl yapılandırılması gerektiğiyle alakalı görüşlerini duyurmakta zorlandılar. 2008 sonrası görüşleri, tartışmalarda daha az etkili oldu.

Panda: Orville, Çin’e karşı günümüzdeki rekabetçi yaklaşımımızı tanımlamak için “dönüm noktası” tabirini kullandı. Bir yerde küresel ekonomik kriz bir dönüm noktası mıydı? Bu durum, Hu Jintao’nun ikinci dönemi ve Çin dış politikasında daha iddialı ve geniş bir politikayla kesişmişti. Bu durumu o zaman gözden kaçırdığımız bir şey olarak mı görüyorsunuz?

Schell: Evet. O durumu, kendini global anlamda sunabilme amacını gütmüş Çin’in gururlu hedeflerinin ortaya çıkışı ve zafer gösterisinin ilk iması olarak sayabileceğimiz bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum çünkü Amerika, gerçekte kâğıttan bir kaplana dönüyordu. O zamandan sonra ekonomimiz düzeldi ve dengeye geri döndük. Ama 2008 ekonomik krizi, Çin’in ihtişam hayallerinin başlangıcıydı.

Ahlaki Öncelik

Panda: Amerikan dış politikasında değerler ve rolleri hakkında konuştuk. Ve bu durum insan hakları ve diğer değer bazlı konuları gündemde nasıl konumlandırıldığıyla alakalı bir gerilim.

Bu yönetimle beraber ne yazık ki insan hakları, sadece Çin konusunda değil, istenmeyen bir konu haline gelmiş görünüyor. Bu çok tedirgin edici bir şey çünkü Çin’deki en büyük ahlaki öncelik kriziyle, yani Temmuz 1989’dan beri zorunlu eğitim kamplarında 1 milyona yakın, belki daha fazla Uygur’u tuttuğu gerçeğiyle karşılaştık. Çin bu kampları terörizm, ayrılıkçılık ve radikal dincilikle savaşmak için meşrulaştırıyor.

Sivil toplum ve gazeteciler bu konunun sıkı bir takipçisi ama nasıl kayda değer bir ilerleme sağlayabiliriz?

Schell: Gerçek bir tutarsızlığa parmak bastığınızı düşünüyorum, ki hükümetimiz bazen Amerikan politikasının temel ilkelerini desteklemekte ihmalkâr. Amerikan sisteminin en güçlü yönü, sadece başkana bağlı olmamamız.

Hükümete bağlı başka kuruluşlar var ve tabii ki sivil toplum, üniversiteler, düşünce kuruluşları ve STK’lar da var. Bu kurumlar, Amerikan hükümeti bir konuda çıkmaza girdiğinde bile ona yardım eden inanılmaz derecede önemli sesler.

Shirk: Hükümetteki kendi tecrübeme dayanarak söylemem gerekirse Çin’deki insan haklarının durumunu iyileştirmek için gerçekleştirdiğimiz diplomatik çabaların, verimlilik konusunda son derece sınırlı kalması rahatsız edici.

Bu durum Çinli komünist liderlerin siyasi güvensizliğini, meşruiyet sahibi olmamalarını ve kontrol delisi olmalarını yansıtıyor; dolayısıyla bu durumu her zaman çok abartıyorlar. Hukuki sistemin gerçekten bağımsız işlemesine izin verirlerse, ki bu durumu bazen ekonomik alanda yapıyorlar ama diğer alanlara yansıtmıyorlar, tüm dayanıksız kulelerinin çökeceğini hissediyorlar. Dolayısıyla iyileşme kat etmek son derece zor.

Anlaşılmazlık ve Kibir

Panda: Konuştuğumuz çoğu şey, Çin liderliğini nasıl anladığımıza bağlı. Bu soru, ticari müzakereleri incelerken çoğu köşe yazarının cevaba sahipmiş süsü verdiği bir şey: Çin liderliğinin üst kademelerinde ne düşünüldüğüne dair büyük bir içgörü. Ama eğer mütevazıysak bu tarz içgörülerin anlaşılabilir olmaktan uzak oldukları görülüyor.

Shirk: Çin parti devletinin gizlilik delisi olmasının kendisine zarar verdiğini düşünüyorum çünkü karar verme sürecini kendi insanlarından gizli tutuyor, böylece elle tutulur taahhütleri yerine getirmek gizlilik yüzünden zorlaşıyor. Bunun uluslararası anlamı da var: Biz de bu süreci okuyamıyoruz.

Gizlilik hakkındaki en büyük sorunlardan birisi, Çin hakkındaki imajımızın tek parça olması. Her zaman şu soruyu soruyoruz: Çin ne istiyor? Sorunun cevabını bilmiyoruz. Duyduğumuz tek ses ya Dışişleri Bakanlığı’nın sözcüleri, ya Savunma Bakanlığı (PLA), ya da Global Times gazetesi.

Sonra da çoğu kişi “Çin bunu istiyor.” ya da “Çin şunu istiyor.” diyor. Gerçekte bürokraside, bürokratik kurumlarda ve aynı zamanda farklı çıkar gruplarında daha fazla çeşitlilik var. Bunun hakkında gerçekten fikir sahibi değiliz. Bunu anlamak çok zor.

Schell: Son birkaç ayda Amerikan istihbarat servisleriyle beraberdim ve bizim gibi Çin’de neler olup bittiğine dair kafaları karışıktı. Konu hakkında neler düşündüğümüzü soruyorlardı ve biz de onlara neler düşündüklerini soruyorduk.

Açıkçası hayatımda çoğu zaman, ki dışarıdan bir cam aracılığıyla belirsizce baktığımız Mao döneminde bile, hizipler arası anlaşmazlıklar ve liderlik mücadeleleri hakkında şu an bildiğimizden daha fazla şey biliyorduk.

Shirk: Tahta geçtiğinden beri Xi Jinping, tüm iç ve dış politikayı tekeline aldı gibi. Bir yerde kimi sorumlu tutacağımızı biliyoruz. Eğer sadece neler yaptığına bakarsanız, piyasa reformu ve açılımına dair katkılarının olduğuna dair bir iz yok.

Schell: Dünyada kendisine yönelik olumsuz tepkilerden dolayı; eğer çok dikkatli olmazsa, Xi’nin otoriterliğe evrimi, Çin ekonomik mucizesini alaşağı edebilir.

Çin’i canlandırmaya kararlı birisi için ne korkunç bir miras ve büyük bir trajedi! Eğer “Çin ekonomik mucizesi”, Pekin’deki dar görüşlü ve yozlaşmış Leninist hükümet tarafından hafife alınırsa, dünya için çok büyük bir kayıp olur.

Shirk: Kibir.

Schell: Dış dünyanın kibri ve cehaleti.

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Sinan Karaoğlu

Sinan Karaoğlu
TESAD Çeviri Birimi Yardımcı Direktörü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir