realizm

Realizm Üzerine Bir Bakış: Soğuk Savaş

ÖZET

Realizm ve neorealizm Soğuk Savaş boyunca uluslararası ilişkiler disiplinini en fazla domine eden teori olmuştur. Bu yazıda, realizmin ortaya koyduğu fikirler ve kendi içindeki ayrımlarını gösterdikten sonra realizmin güvenliğe bakış açısını değerlendirilecek olup, örnek olay olarak Soğuk Savaş dönemini incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: realizm, güç, neorealizm, güvenlik, soğuk savaş, nükleer strateji.

Giriş

Sosyal bir disiplin olan uluslararası ilişkilerin resmen tanınması 20.yüzyıla dayanmaktadır. I.Dünya Savaşı sonrasında Aberystwyth Üniversitesi’nde açılan bir Uluslararası İlişkiler kürsüsünü Britanya ve ABD’deki kurulan diğer kürsüler takip etmiştir.[1] Bunun sebebi ise I.Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında kendisini harap olarak bulan Avrupa’nın yeni bir savaş yaşamak  istememesidir. Savaşın uzun sürmesi ve kimsenin öbürüne karşı tam olarak üstünlük kuramaması sonucu insanlar kendilerini hem psikolojik hem de ekonomik olarak bunalımın içinde bulmuşlardır. İnsanların barışa olan özlemi ile birlikte yeni bir sorun oluşmuştur: Barış ortamının nasıl sağlanabileceği sorusu.  Bu sorunun yanıtı barışın sağlayacak ve devamlılığını sürdürebilecek bir uluslararası örgütün –Milletler Cemiyeti- kurulmasıdır. Uluslararası ilişkiler teorilerinin genel amacı yeni bir savaş çıkması olasılığını engellemektir. Savaşın çıkış nedenlerini bulup yeniden aynı sebeplerin oluşumunun tekrarlanmamasıdır. Bütün bu çabalara rağmen savaş ve sonrasındaki dönemde gelen ekonomik buhran ve özellikle o dönem için idealist bir yapı olan Milletler Cemiyeti’nin II. Dünya Savaşı’nı engellemekte başarısız olması gibi paradigmaların yol açtığı uluslararası siyaset ortamı, geleneksel teorilerden realizmin daha çok ön plana çıkmasına ve özellikle Soğuk Savaş olgusunun yarattığı ortam ile birlikte hegemon bir teori olmasını sağlamıştır.

1. Realizm ve Etkilendiği Düşünürler

Realizmin köklerini Atinalı General Thucydides’e kadar geri götürmek mümkündür. İnsanın doğasına olan kötümser yaklaşımı, güce olan vurgusu ve devletlerarası ilişkilerde ahlaki değerlere daha az yer vermesi nedeniyle Tukidides, realist geleneğin ilk düşünürü olarak kabul edilmektedir. Thucydides’in Peleponnez Savaşı’nın tarihi eserinde Atina’nın kendi lehine güç dengesi elde etme çabası savaşın araçsal bir nedeni olarak sunulur. Korfu ile ittifak, Korintlilerle şiddetli bir çarpışmaya neden olmuş ve Sparta ile daha büyük savaşın yaşanmasını getirmiştir.[2]  Sparta’nın  Korint ile ittifakı durumu, aslında pek çok Spartalı’nın önlemek isteyeceği bir şey olan Atina ile savaşa sürüklemiştir.[3] Bunun en temel sebebi; ‘güçler dengesinin mantığına göre, caydırıcılık savaşın önüne geçmesi gereken bir etkindir ama caydırıcılığın işe yaramamasının sebebi peşinden koşulan hedeflerin risklerini az gösteren ve başarı olasılığını abartan bir düşünce tarzı içerisinde yer almasıdır.’[4]  Zayıf devletler genellikle dış kısıtlamalar yüzünden dikkatli davranmak zorundadır. Güçlü devletler ise benzer biçimde sınırlandırılmış değildirler ve onları güçlü yapan geçmiş başarıları kibirlerini besler, liderlerin olayları kontrol etme konusundaki yeteneklerine dair tahminlerinin şişirilmesi yönünde cesaretlendirir ve onları riskli maceralara girmek noktasında baştan çıkartır.[5] Bu tür yanlış hesaplamalar sıklıkla felaketlere yol açar tıpkı Peleponnez Savaşında olduğu gibi.

Thucydides’ten sonra politikacılara yönetim anlayışını anlatmak üzere yazdığı ve Lorenzo Medici’ye itaf edilen ‘Prens’ adlı yapıtıyla ünlenen Machiavelli gelir. Machiavelli siyasal alana yeni bir perspektif katmıştır. Ona göre siyasal alanda insan doğası, mükemmellikten uzak, kusurlu olarak yani var olduğu şekliyle analiz edilmelidir. Somut duruma – insan doğasının özelliklerine bakarak  (bu özellikler iyi olduğu gibi kötü de olabilir) bir siyaset bilimi oluşturmaya çalışmıştır. Bu bilimsel çabanın öncülleri şu şekilde sıralanabilir: a) İnsan doğasının değişmez birtakım özellikleri vardır, dolayısıyla insanlık tarihinde insanın özüne ilişkin kayda değer bir değişiklik olmaz, b) insanın özünde yatan temel özelliklerin neler olduğu deneyim yoluyla- başka bir deyişle var olan somut duruma bakılarak- saptanabilir, c) eğer insanın sabit özellikleri saptanabilirse, geçmiş toplumlarda yaşamış insanların davranışlarını hangi nedenlerle veya ne tür yollarla gerçekleştirdikleri anlaşılabilir, d) eğer geçmişin yukarıda tarif edildiği şekilde anlaşılabilme olanağı mevcut ise ve eğer insanın- geçmiş şimdi ve gelecek zamanlar için geçerli olan –birtakım değişmez doğal özellikleri olduğu savı geçerli ise o halde gelecekte de neler olabileceği ya da gelecekte insanların hangi tutumları ya da davranış şekillerini benimseyebileceği kestirilebilir durumdadır ve son olarak e) bir tür yönetme tekniği olarak tanımlanabilecek siyaset de bu yaklaşımlar bir bilim olarak kurulabilir ve insanların pratikleri ancak ve ancak bu perspektifte bilimsel bir düzlemde ele alınabilir.[6] Aynı düşünce yapısını realistlerde insanın ve neorealistler de ise yapının değişmez olduğu vurgusunu ele alır. Machiavelli’ye göre Prens insanları iyi kılan davranışları uygulayamaz, uygularsa bu onun yıkımı olur.[7] Eğer prens halkını yeniliklere karşı korumak, devlet içinde düzeni sağlamak istiyorsa; kötü, acımasız gibi sıfatlardan gocunmamalıdır. Bundan bir tartışma doğar: korkulmaktansa sevilmek mi iyidir, yoksa sevilmektense korkulmak mı? Yanıt ikisinin de gerekliliğidir; ama bu ikisini bir araya getirmek zor olduğu için bu ikiliden birinden yoksun kalınacaksa, sevilmektense korkulmak daha güvencelidir. Çünkü insanlar konusunda genel olarak şu söylenebilir: nankör, kaypak, içten pazarlıklı, sinsi, tehlike karşısında korkak ve para canlısı olurlar; yukarıda değindiğim gibi, tehlike uzaktaysa onlara iyilik ettiğin sürece senin yanındadırlar, kanlarını, mallarını, yaşamlarını, çocuklarını verirler sana; ama tehlike yaklaşınca yüz çevirirler. Ve yalnızca onların sözüne güvenmiş olan prens, başka hazırlıklardan yoksun kaldığı için yıkıma uğrar; çünkü gönül yüceliği ve soyluluğu yerine parayla sağlanan bir dostluk, satın alınmış dostluk olup, sürekli değildir, gerekli olduğunda kullanılamaz. Ve insanlar, kendini sevdiren birinden çok kendinden korkutan birine zarar vermekten çekinirler; çünkü sevgi bir gönül borcu bağına dayanır ve insanlar kötü oldukları için,  kişisel çıkar söz konusu olduğunda bağ kopuverir; oysa çekinme insanı hiç terk etmeyen ceza korkusuna dayanır.[8]

Machiavelli’nin insan doğası ile ilgili düşüncelerini İngiliz filozof Thomas Hobbes da paylaşmaktadır. Hobbes’un ünlü Leviathan eserinde insan bencil kendi çıkarının peşinde koşan kendi varlığını koruma ve sürdürme içgüdüsüyle hareket eden bir canlı olarak tanımlanır. Bir insan ancak kendisine fayda sağlayan – kendi çıkarını oluşturacak olan şey doğrultusunda davranır. Dolayısıyla bir üst otorite ‘Leviathan’ olmadığı müddetçe herkes herkese karşı daima savaş halindedir. Bu durumun insan doğasında üç temel sebebi bulunur: Birincisi rekabet, ikincisi güvensizlik, üçüncüsü de şan ve şeref.[9] Herkesin herkese karşı daimi bir savaş halinde olduğu basit doğa durumunda insanlar kendilerini korumak, daha uzun ve mutlu bir hayat sürmek amacıyla insanları korku içinde tutacak bir egemen varlık meydana getirirler. Çünkü doğal hukuk güvenliği sağlama da savaş halini durdurmada  yetersizdir. Adalet, merhamet veya bize ne yapılmasını istiyorsak başkalarına da onu yapmak gibi doğa yasaları bu yasalara uyulmadığı halde yaptırım uygulayacak bir güç olmaksızın bizim doğal duygularımıza göre davranmamızı engelleyemez. Kılıcın zoru olmadıkça ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez.[10] İnsanın doğal duygularını sınırlayacak, buna uyulmadığı halde yaptırım gücü uygulayabilecek bir Leviathan ‘a devlete ihtiyaç duyulur.

1.1. Realizm ve Güç Algısı

Realizm  20. yüzyılın başlarında uluslararası siyaset arenasına çıktığında insanın doğal durumunun bencil, güvensiz ve kötü olduğundan hareketle devletlerin de aynı özelliklere sahip olduklarını vurgular. Realizmin en meşhur figürü Hans J. Morgenthau’ dur. Morgenthau, uluslararası siyasetin siyasetin bir parçası, siyasetin ise hayatın bir parçası olduğu ve ayrıca siyasetin temel dinamiklerinin evrensel olduğu düşüncesindedir.[11] Siyaset, genelde toplum gibi kökenleri insan tabiatında olan nesnel kanunlar tarafından yönetilir.[12]  İktidarların ve onların kullandığı güçlerin eylemleri insan doğasının bir ürünüdür. Realizmin asıl vurgusu güç ile tanımlanan menfaat kavramıdır ve devletler buna göre hareket eder. Realistler için güç bir amaçtır. Uluslararası sistemdeki birbirinden ayıran temel özellik olarak görülmez. Yurtiçi politika ile uluslararası ilişkiler arasındaki farklılıklar bir biçim farklılığı değil, derece farklılığıdır.[13]

Realizm insan doğasından hareketle devletlerin özelliklerini şekillendirir ve uluslararası sistemi buna göre çizer. Realizm temel olarak uluslararası ilişkileri; aktörlerin devletlerden ibaret olduğu, devletlerin rasyonel davranarak çıkarlarını zirveye çıkartacak politikalar ürettikleri ve bu ilişkilerin de bir güç dengesi içerisinde gerçekleştiği varsayımına dayanmaktadır.[14] Askeri konulara öncelik veren realistlere göre uluslararası ilişkileri anlamada en temel kavram ‘güç’ kavramıdır.[15] Uluslararası ilişkilerde meydana gelen aksaklıklar ve anlaşmazlıkları gidermede en etkili yöntem güç kullanımıdır.[16] Uluslararası sistemin anarşik ortamı dolayısıyla her devlet kendi güvenliğini sağlamak için çıkarlarını düşünmek zorundadır. Çünkü çıkarlar birbirleriyle çakışır, devletlerin varlığının devamı ancak güvenlik ortamı yaratarak sağlanabilir ve bunun için hegemon bir güç olması gerekir. Thucydides’e göre güçlü olan istediğini, zayıf olan ise yapmak zorunda olduğunu yapardı. Dolayısıyla uluslararası işbirliğinin başarılı olacağı öngörülmez;  devletler daimi olarak ilk kendi çıkarlarını düşünürler ve ulusal güvenlik gibi üst politika alanlarında diğer devletlere güvenip bu üst politika alanlarını onlara göre şekillendiremez; güvenlik ancak güç dengesiyle sağlanabilir. İşbirliğinin önündeki en önemli engel göreli kazanç endişesidir. Önemli olan işbirliği sonucu benim ne kadar kazanıp kaybettiğim değil karşı devletin ne kadar kazanıp kaybettiğidir bu gibi hesaplar sonucu işbirliği başarısız olmaya mahkumdur.

2. Neorealizm ve Güvenlik

1979 yılında ise realizme yapılan eleştiriler sonucunda Kenneth Waltz teoriyi geliştirmiş ve neorealizmin kurucusu sayılmıştır. Waltz esas itibari ile uluslararası sistem ile devletin iç yapısındaki sistemi kesin olarak ayırır. Uluslararası Politika İdeolojisi kitabında ifade ettiği gibi eğer sonuçlar aktörlerin öz niteliklerine bağlı olduğu kadar, bunların içinde bulundukları durumlara da bağlıysa, özniteliklere bakarak sonuçları öngörmek mümkün olamaz.[17]Ana etken devletlerin davranışlarını etkileyebilecek kadar güçlü olan uluslararası sistemin ‘yapı’sıdır. Kenneth Waltz uluslararası ilişkilerde devletlerin davranışlarını açıklarken sistem teorisini kullanmıştır. Ona göre sistemler teorileri farklı birimlerin niçin benzer davrandıklarını ve çeşitliliklerine rağmen niçin beklenen aralıklarda kalan sonuçlar yarattıklarını açıklar. Realistlerin aksine Waltz uluslararası sistem ile devletin iç yapısındaki sistemi  kesin olarak ayırır. Devlet içinde hiyerarşi hakim rol oynar. Hiyerarşi sayesinde birimler arası eşitlik yoktur tamamen alt- üst ilişkisinden oluşur. İşlevleri itibari ile birbirlerinden farklı davranışlar sergilerler. Uluslararası politika ise birbirinin faaliyetlerinin tıpatıp aynısını yapan benzer birimlerden oluşur.[18] Uluslararası sistemin anarşik olması birimleri -devletleri- işlevsel olarak farklılaştırmamıştır. Ulusal siyaset alanında kendine yardım (self-help) sistemi yoktur. Vatandaşlar kendilerini koruma ihtiyacı hissetmez güvenliği devlet sağlar ama uluslararası sistemde devletlerin üstünde bir otorite olmadığı için devletler ancak güç yoluyla kendi güvenliklerini sağlamakla yükümlüdür. Devletlerin çıkarları birbirleriyle sürekli bir çatışma halindedir ve anarşik sistemde varlıklarını devam ettirebilmek amacıyla güç ön plandadır. Realizmden farklı olarak neorealizm de güç kendi başına bir amaç değil, devletlerin bekalarını sürdürebilmek ve güvenliğe sahip olmak için kullandıkları bir araçtır.[19] Ana endişe kaynağı güç kavramından güvenlik kavramına geçmiştir.[20]

Neorealizm, uluslararası çatışmaları ve savaşları analiz ederken belirgin bir şekilde yapı ve sistem üzerine odaklanmaktadır. Özellikle uluslararası ortamın anarşik olmasının devletlerde güvensizliğe yol açtığı belirtilmektedir. Bu sebepten ötürü barış ortamı hassas bir dengede her an bozulabilecek bir tehlike durumundadır istikrarı bozmaya çalışacak bir devlet ortaya çıkabilir (II. Dünya Savaşında Almanya’nın davrandığı gibi). Asıl sorun bu düzeni bozabilecek durumların hangi koşullarda oluştuğudur. Bu soruya cevap bulabilmek amacıyla Kenneth Waltz uluslararası yapıda hangi sistemin daha başarılı bir şekilde barış ve istikrar sağlayacağını incelemiştir. Waltz’a göre iki kutuplu sistem düzen sağlamada daha başarılıdır. İlk olarak çok kutuplu sistemlerde devletlerarası işbirliği daha esnektir. Devletler bu gibi sistemlerde iki opsiyona sahip olurlar: kutuplar oluşurken anlaşma sağlanmak istenen devletin diğer kutbu seçmesi ya da mevcut sistem içerisinde müttefik devletin anlaşmadan çekilmesi. Anarşik sistem her iki seçeneği de mümkün kılar. Çok kutuplu sistemde müttefik devletin ne yapacağına tam olarak güven olmaz. İkinci olarak ittifakların oluşumu ortak çıkara dayalıdır ve bu çıkar diğer devletlere olan korkudan meydana gelir, yani olumsuz bir niteliğe sahiptir. İttifakların olumlu konular üzerine olması her devletin çıkarlarını oluşturma ve onları güvence altına alma çabaları farklılıklar meydana getirdiği için ittifakın bozulmasına yol açar. Örneğin; II. Dünya Savaşı sonunda Almanya tamamen yenilene kadar işbirliği içerisinde hareket eden Sovyetler Birliği ve ABD savaş sonrasında Almanya’nın geleceği, kimin hangi bölgede hegemon bir güç olacağı konusunda, anlaşmazlıklar yaşamaya başlamışlardır. Almanya’nın ikiye bölünerek yönetilmesi ve Berlin Ablukası’nın meydana gelmesi buna örnek oluşturacak niteliktedir. Ancak dengeli bir rekabet ortamında ittifaktan ayrılma o devletin yıkımına yol açacaksa, çıkar çatışmaları göz ardı edilebilir bir durum olarak kabul edilir. Örneğin I. Dünya Savaşı sırasında müttefik olan Fransa ile İngiltere ya da Avusturya-Macaristan ile Almanya, bir ülkenin diğerleri üzerinde üstünlük kuramaması sonucu oluşan dengede devletler müttefiklerinin hareketlenmesini saldırı ya da savunma anında takip etmek zorundaydı.

Çok kutuplu sistemlerde güç dengeleri ittifakın esnekliği sonucu kırılgan bir yapıya sahiptir. Böyle sistemlerde kesin yargılara varmak ve kimin tehdit kimin dost olduğu ya da sorunlarla nasıl başa çıkabileceği hakkında karar vermek daha zordur. İşbirliğine karar verdikleri konularda en iyi senaryo oluşabileceği gibi kendilerini en kötü senaryo da bulma ihtimalleri de vardır. İşbirliği devletlerin ilk kendi çıkarını gözetmesi yerine ortak çıkarı düşünmek zorunda bırakılmasına yol açar. İki kutuplu sistemde ise istikrar ve düzen daha hakimdir. Sistemde sadece iki büyük gücün olması karar vermeyi ve harekete geçmeyi kolaylaştırır, bunun sebebi karşı rakibin hareketlerini daha kolay tahmin edilebilir olmasını sağlamasıdır. Böyle bir sistemde kimin kime karşı düşman olduğu gayet açıktır ve sadece onun hareketleri takip edilir, büyük güçlerden birinin lehine veya aleyhine gelişen bir olay otomatik olarak diğer gücün ilgisini çeker. Çünkü onun kaybı diğerinin kazancına dönüşür. Harekete geçmeyi kolaylaştırmasının nedeni ise sadece kendi çıkarını düşünmenin yeterli olmasıdır ‘ortak çıkar’ gibi bir kavram iki kutuplu sistemde mevcut değildir. Böyle bir durumda büyük güçler diğer devletlerin onayını almak ya da diğer devletlerin işbirliğine ihtiyaç duymak zorunda değildir. Çok kutuplu sistemde rakip devleti izlemek yeterli değildir, müttefiklerin hareketlerini de takip etmek gerekir bu durum dikkatin bir yerde toplanması yerine dağılmasına yol açar. Böyle bir dikkat dağınıklığı olaylar karşısında yanlış tahminlerde bulunulmasına yol açabilir. İki kutuplu sistemlerde sadece aşırı tepki verilebilir. Waltz’ a göre yanlış tahminler ile aşırı tepki arasında kalındığında yanlış tahminin daha kötü bir sonucu olduğunu söyler: ‘En sonunda statükoyu tehdit ederek mevcut güçleri savaşa sürükleyecek bir olaylar zincirine neden olması daha muhtemel olduğundan yanlış tahminler daha tehlikelidir. Aşırı tepki ise en kötü ihtimalle gereksiz silahlanma için harcamalara neden olduğu ve küçük savaşların çıkmasına neden olabileceği için aynı derecede tehlikeli değildir.[21] İki kutuplu sistemde hegemon güçler çıkar ve hedefler arasında çıkan çatışmada karşı tepki verme eğilimini kendileri yaparlar böyle bir tutumu kendi müttefiklerinin yapmasına bırakamazlar. Avrupa’nın güvenliğini koruma amaçlı NATO’nun kurulmasına zemin hazırlayan ABD ve buna tepki olarak Varşova Paktı’nı kuran Sovyetler Birliği’dir. İki kutuplu sistem aynı zamanda ekonomik olarak büyüklerin çok kutuplu sisteme göre daha az birbirine bağımlı olmasını sağlar. Kısaca çok kutuplu sistemde kararsızlığın hakim olduğu müttefiklerin birbirine bağımlı olduğu ve tehlikenin yaygınlığı hakimken; iki kutuplu sistemde daha belirgin, devletlerin kendilerinden başka bağımlı bir şeyin olmaması ve tehlikelerin netliği hakimdir.

2.1. Örnek Bir Olay: Soğuk Savaş

Soğuk Savaş aslında iki devletin değil iki ideolojinin – kapitalizm ve komünizm- savaşıdır. İki ideoloji de kendi hegemonyasını dünyaya yaymak için çalıştıkları için karşı karşıya gelmiştir. Kapitalizmin, Sanayi Devrimi’nden beri tek seçenek olarak tekel oluşturduğu sistemde yeni bir alternatif ortaya çıkmıştır ve bunun tehlikesini de ilk ABD Başkanı Wilson görmüştür ve Amerikan ideolojisinin en etkili açıklaması olan On Dört İlke Konuşması’nı yapmıştır. Bu noktada I. Dünya Savaşı’nın geri kalanını, savaşlar arasındaki yılları, II. Dünya Savaşı’nı ve sonrasında Soğuk Savaş’a neden olacak olan bir düşünce savaşı, dünya görüşleri arasında bir yarışma başlamıştır.

I.Dünya Savaşı sırasında yaşanan Bolşevik Devrimi kapitalist dünyaya bir alternatif oluşturmak ve dünyaya da bu ideolojiyi yaymak düşüncesi üzerine kuruludur. Batılı devletlerin bu ideolojiyi kendilerine tehlike olarak görmeleri sonucu faşizmi bile belli bir süre ona karşı kullanmışlardır. Bütün bunlara rağmen ekonomik bunalım sırasında bile yükselen ekonomisi, II. Dünya Savaşındaki Stalingrad’taki başarıları, Alman işgali altında olan yerlerde isyan hareketlerini komünistlerin örgütlemesi Batı’da Stalin’i ‘ Joe Amca’ statüsüne kadar getirmiştir. Her iki tarafta savaşın etkilerini yaşamış -SSCB daha çok-  ve barışı kesinlikle sağlama düşüncesi üzerinde hemfikir olmuşlardır. Bununla birlikte savaş boyunca ortak çıkarlar için bir arada çalışan iki büyük güç -ABD ve SSCB- savaş sonrası düzeni kurmak için yapılan ilk görüşmeler itibari ile aralarında fikir ayrılıkları oluşmaya başlamıştır. Bu ayrılıklar 20.yüzyılın ikinci yarısı boyunca uluslararası sisteme hakim olacak olan Soğuk Savaş dönemini ortaya çıkaracaktır.

Ordusu Avrupa’nın yarısını eline geçirmiş olan Stalin’in savaş sonrası amacı ülkesi ve rejimi için güvenli bir alan yaratmaktı. Dünyanın başka alanlarında da komünist devletlerin kurulmasını istese de bunların hiçbirinin çıkarı asla Sovyetler Birliğinin önceliklerinden daha önemli değildi. Bu  nedenle ilk önce Almanya’nın tamamen yıkılmasını istedi ve çoğu İngiltere’ye kaçan işgal görmüş devletlerin hükümetlerini tanımak yerine komünist hareketleri destekledi hem kendine güvenli bir alan yarattı hem de komünist düşünceyi Avrupa’ya yaymış oldu o zaman için kapitalizm yüzünden çıkmış iki dünya savaşı sonrası komünizm insanlara iyi bir alternatif olarak gözüküyordu. Amerika da kendisi için güvenlik istiyordu ve ülkeyi savaştan korumanın yolunu, Avrupa politikalarına karışmamaktan geçmediğini artık öğrenmişti. Ayrıca Sovyetlerin kıtaya yayılması durdurulmalıydı.

2.1.1. Nükleer Strateji

Neorealizm savaş ve çatışma gibi olayları ‘güvenlik ikilemi’ ile açıklamaya çalışır. Güvenlik ikilemi bir devletin kendi güvenliğini sağlamak amacıyla gücünü arttırması sonucu diğer devlet veya devletlerin kendilerini tehlike de hissetmelerine ve bunu kendilerine karşı yapılabilecek bir saldırı hazırlığı olarak yorumlamalarına neden olur böylece diğer devletlerde güçlerini arttırma yoluna gider. Bir devletin gücünü arttırması sonucu da diğeri aynı sebeple gücünü arttırır. Bu şekilde devletler ne kadar iyi niyetli olursa olsunlar kendilerini güvenlik ikilemi içinde takılı kalmış olarak bulurlar. Bunun bir örneğini Soğuk Savaşta görmek mümkündür.

Atom bombasının ABD tarafından yapılması ve ardından savaşta Japonya’ya karşı kullanılması Sovyetlerle olan ilişkilerinde birbirlerine olan güvensizliği arttırmıştır. Amerikalılar atom bombasının SSCB’yi görüşmelerde daha uzlaştırıcı kılacağını ve bomba üzerindeki tekellerinin uzun süre devam edeceğini düşünüyorlardı. Ama 29 Ağustos 1949’da Sovyetler Birliği kendi bombasına sahip oldu.[22] Amerikalılar için bunun anlamı korkutucuydu. Atom tekeli olmaksızın, Truman yönetimi konvansiyonel güçlerini artırmayı, hatta belki de, Kuzey Atlantik Antlaşması’nda yer almayan bir olasılığı düşünerek, bazılarını sürekli olarak Avrupa’da konuşlandırmayı düşünmek zorunda kalacaktı. SSCB üzerinde nicel ve nitel üstünlüğünü muhafaza edecekse, daha fazla atom bombası yapması gerekecekti. Kendisini, üçüncü ve daha acımasız bir seçeneği, Amerikalı bilim adamlarının sadece bu aşamada Truman’a açıkladığı bir şeyi değerlendirirken buldu: O dönemde ‘süper bomba’ olarak nitelendirilen- bugünün terminolojisiyle termonükleer veya ‘hidrojen’ bombası- ve Hiroşima ile Nagazaki’yi mahveden silahlardan en az bin kat daha güçlü olan bombanın yapılması.[23]Ancak, savaşmak, ‘süper’ destekçilerinin iddialarının temeli değildi. Termonükleer silahlar, diye iddia ediyorlardı. Bunlar askeri açıdan değil, psikolojik açıdan gerekli olacaktı ve bunlara sahip olmamak, Sovyetler Birliği sahip olduğu takdirde, Batı’da telaşa neden olacaktı. Bunlara sahip olmak ise güvence ve caydırıcılık sağlayacaktı: Stalin’in atom bombasıyla elde etmiş olabileceği her türlü avantaj yok olacaktı ve Birleşik Devletler, nükleer silah yarışında önde olmayı sürdürecekti. Peki ya iki taraf da ‘süper’ geliştirirse ne olacaktı? Sovyetler Birliği’nin ‘süper’ tekeline sahip olmasındansa böylesi daha iyi olur sonucuna varmıştı Truman.[24]Silah türlerinin üretiminde birinde geri kalınması büyük bir felakete yol açabilirdi. O yüzden eğer hidrojen bombası adıyla anılan bir bomba varsa ve üretebiliniyorsa ABD bunu kesinlikle üretmek zorundaydı. Sonuçta her iki devlette bu bombayı üretti. Amerikalılar tarafından yapılan ilk hidrojen bombası denemesi 1 Kasım 1953’te Pasifik’te bir adayı haritadan sildi. Bunu 12 Ağustos 1953’te Orta Asya’da bir çölde ilk Sovyet denemesi izledi.[25] Denemelerin sonucu basitti: Bu silahların herhangi bir savaş durumunda kullanımı mantıklı olamazdı. Bu farkındalık en çok ABD başkanı Eisenhower’ın fikilerindeki değişimde görülür. Bu tür bombaların sanki kurşunmuş gibi rahat bir şekilde kullanılmasında sakınca görmeyen Eisenhower 1 Mart 1954’te yapılan BRAVO denemesi ile bombaların kurşun kadar rahat kullanılamayacağı ortaya çıktı. Kurşun sadece düşmanın yıkımına sebep olurdu ama nükleer kendisine de bir kurşun atması anlamına geliyordu.

Realizm dünden bugüne insanı ve dolayısıyla devleti ‘kötü’ olarak nitelendirmiştir. Thucydides’in Peleponnez Savaşından günümüze kadar savaşlarda milyonlarca insan ölmüştür. Teknolojinin gelişmiş ama insan doğası değişmemiştir ve yapılan silahlar daha çok insanın ölümüne sebep olmuştur. Amerikalılara göre atom bombası kesinlikle kullanılmalıydı çünkü yüklü bir maliyete sebep olmuştu ve Sovyetlere gözdağı verilmesi gerekiyordu. Nükleer silahların üretilmesi ile birlikte ise fark edilen şey bomba atılan yer kadar atan da bundan onun kadar zararlı çıkacağıydı. Bu korkunç eğilim Prusyalı büyük strateji uzmanı Carl von Clausewitz’in, Napolyon savaşlarının etkileri sürerken, sınırsız şiddete başvuran devletlerin, bu şiddet tarafından yok olabileceği uyarısını yazmasına neden olmuştu. Eğer savaşın amacı devletin güvenliğini sağlamaksa o zaman savaşların sınırlandırılması gerekiyordu: Clausewitz savaşın, ‘siyasi faaliyetlerin başka yöntemlerle sürdürülmesi’ olduğu konusunda ısrar ederken bunu söylemek istiyordu. ‘Siyasi hedef amaç, savaş buna ulaşma aracıdır ve araçlar hiçbir zaman amaçlarından ayrı değerlendirilemez.’[26] Eğer silahlar, savaşların yapılma amaçlarını tehlikeye atacak kadar yıkıcı hale gelirse, devletlerin kendileri de savaş kurbanı haline gelebilir. Her türlü güç kullanımı, bu koşullarda, savunmayı düşündüğü şeyleri yok edebilir.[27]

3. Realizmin Sorunları ve Neoklasik  Realizm

Soğuk Savaş’ın bitimi ile birlikte neorealizmin yıkıldığı çünkü bunu açıklamakta yetersiz kaldığı öne sürülmüştür. Bununla birlikte neoklasik realizm ortaya çıkmıştır. Neoklasik realizm devletlerin iç yapısını bir ara değişken olarak konumlandırırlar, uluslararası sistemin etkisi ve dış politika arasında kalan bir araçtır. Neorealizmin varsayımlarını kabul etmekle beraber devletlerarası ilişkileri sadece sistemin yapısına indirgemelerini eleştirirler. Çünkü onlara göre; böyle yaparak sistemdeki olağan dışı değişimleri açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Neoklasik realizmin temsilcilerinden Stephen M. Walt ‘ a göre devletler yabancı güçlerle işbirliği yapmaya eğimlidirler. Önemli olan bir devletin tehdit olarak görülmesinin sebebi olan etkenlerdir: toplam güç, coğrafi yakınlık, saldırmacı güç ve saldırgan niyetler.

Sonuç

Realist teori geleneği uzun bir tarihe dayanmaktadır. İnsan doğasından hareketle devletleri ve aralarındaki ilişkileri buna göre yorumlayan realizm; özellikle sosyal bir disiplin olarak uluslararası ilişkilerin kabulü ile birlikte 20.yüzyıla damgasını vuran bir teori olarak kabul edilse de en çok eleştirilen geleneksel teorilerin başında gelmektedir. Neorealizmin Soğuk Savaş boyunca uluslararası sistemde iki kutuplu sistemin en iyi seçenek olduğunu iki süper gücün  rekabet ortamında nükleer silahlarla kendi güvenlik ortamlarını yaratacağını  ve bu çift kutupluluğun değişmeyeceğini – stabil olarak kalacağını – varsaymasına rağmen Soğuk Savaş’ın sona ermesini açıklayamaması sonucu devlet ve sistem hakkındaki açıklamalarının gerçekçiliği ve yeterliliği sorgulanır hale gelmiştir; bu nedenle kendini tekrar revize etme ihtiyacı duymuş neoklasik realizm ortaya çıkmıştır. Tüm bu eleştirilere karşın realizm genel olarak yeni tartışmalara hala zemin hazırlamaya devam etmektedir. Nihai olarak,  her realist ölümü tadacak olsa da, Realist teori geleneği bakidir![28]

 

Kaynakça

Ağcan, Muhammed, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Küre Yayınları 5 Baskı/2013 pp 18-51

Diri Esra, Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler, Der Yayınları, 2013 pp 443-455

Dunne Tim, Mılja Kurkı,Smith Steve,Uluslararası İlişkiler Teorileri,Sakarya Üniversitesi Kültür Yayınları 2016 pp 64-86

Ed.Gözen, Ramazan, Uluslararası İlişkiler Teorileri, İletişim Yayınları, pp 159-186   4.Baskı/2017 pp 159-186

Gaddis, John Lewis, Soğuk Savaş, Yapı Kredi Yayınları, 3.Baskı/2018.

Hobbes Thomas, Leviathan, Yapı Kredi Yayınları, 16. Baskı/2018.

Machiavelli, Nıccolo, Prens, Oğlak Yayınları, 5.Baskı/2012.

Tunçel Ahu, Siyaset Felsefesi Tarihi, Doğubatı Yayınları, 3.Baskı/2017.

Waltz, Kenneth N. Uluslararası Politika Teorisi, Phoenix Yayınları 2015

Yılmaz Sait, Uluslararası Güvenlik, Kaynak Yayınları, 2017 pp 103-108

Dipnotlar

[1]Bakınız Scott Burchill Andrew Linklater, Uluslararası İlişkliler Teorileri, Küre Yayınları çev. Muhammed Ali Ağcan Ali Aslan 2017 s.18

[2] Richard Ned Lebow, Uluslararası İlişkiler Teorileri Disiplin ve Çeşitlilik, Sakarya Üniversitesi Kültür Yayınları çev. Çev.Özge Kelekçi,2016 s.68

[3] Lebow a.g.e., s.68

[4] Lebow a.g.e.,s.68

[5] Lebow a.g.e., s.73

[6] Ahu Tunçel Kurtul Gülenç, Siyaset Felsefesi Tarihi, Doğubatı yayınları,2017 s.132-133

[7] a.g.e.,s.143

[8] Niccolo Machiavelli, Prens, Oğlak yayınları, çev. Rekin Teksoy 2012 s.136-137

[9] Thomas Hobbes, Leviathan,çev. Semih Lim Yapı kredi yayınları, 2018, s.101

[10] Hobbes a.g.e., s.133

[11] Eyüp Ersoy, Uluslararası İlişkiler Teorileri, İletişim Yayınları,2017 s.171

[12] Hans J. Moregenthau Politics among Nations, Akt, Eyüp Ersoy, Uluslararası İlişkiler Teorileri, İletişim Yayınları,2017 s.171

[13] Richard Ned Lebow,Uluslararası İlişkiler Teorileri Disiplin ve Çeşitlilik,Sakarya Üniversitesi Kültür Yayınları,2016 s.70

[14] Sait Yılmaz, Uluslararası Güvenlik, Kaynak yayınları, 2017,s.103

[15] Yılmaz a.g.e.,s.103

[16] Sait Yılmaz, Uluslararası Güvenlik, Kaynak yayınları, 2017,s.103

[17]Kenneth N. Waltz, Uluslararası Politika Teorisi, Phoenix Yayınları,çev. Osman S. Binatlı 2015, s.78

[18] Kenneth N. Waltz, Uluslararası Politika Teorisi, Phoenix yayınları,çev. Osman S. Binatlı 2015, s.123

[19] Sait Yılmaz, Uluslararası Güvenlik, Kaynak Yayınları, 2017. s.105

[20] a.g.e.,s.105

[21] Kenneth N. Waltz, Yeni Gerçekcilik Kuramına Göre Savaşın Kökeni, Uluslararası İilişkilerde Anahtar Metinler, hazırlayan Esra Diri Der yayınları,2017, s.443

[22] John Lewis Gaddis, Soğuk Savaş, Yapı kredi yayınları,çev. Dilek Cenkçiler 2018,s.39

[23] Gaddis a.g.e.,s.40

[24] Gaddis a.g.e., s.61

[25]Gaddis  a.g.e., s.62

[26] Carl von Clausewitz, On War, çeviren ve editör Micahel Howard ve Peter Paret 1976 s.87 akt John Lewis Gaddis , Soğuk Savaş, Yapı kredi yayınları

[27] John Lewis Gaddis, Soğuk Savaş, Yapı kredi yayınları, çev .Dilek Cenkçiler 2018,s.54

[28] Eyüp Ersoy, Uluslararası İlişkiler Teorileri, İletişim Yayınları,2017 s.187