Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
Gerçekçilik

Prof. Dr. Faruk Sönmezoğlu İle Röportaj

”Prof. Dr. Faruk Sönmezoğlu ile ”Geçmişten günümüze realist teori: klasik gerçekçilikten yeni-gerçekçilik ve yeni-klasik gerçekçiliğe” başlıklı çok güzel bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar diliyoruz.”

1) Gerçekçilik teorisinin geçmişten günümüze yaşadığı değişimleri sebepleriyle birlikte bize kısaca anlatabilir misiniz?

Uluslararası ilişkiler düşüncesinin temeline baktığımızda, tarihsel olarak, iki zıt düşünce karşı karşıya gelir: İdealizm ve Gerçekçilik. Böyle sorulduğu zaman iki düşünceyi de MÖ dönemden başlatabiliyoruz. İdealizmin ilk dönemleri daha çok dini öğretilerle iç içe geçmiştir. İdealizm düşüncesi “olması gerekenlerle” ilgilenen bir düşünce tarzı. Yani neyin nasıl olması gerektiğini anlatıyor. Gerçekçilik ise “olanı anlamaya ve olanla ilişkileri düzenlemeye nasıl yönelebiliriz” onu anlatmaya çalışıyor. Zaten birçok düşünce ekolü de bu iki kökten gelişmiştir. Gerçekçiliğe MÖ 4. yüzyılla başlayabiliriz. Mesela Thukydides, Peloponnessos Savaşları’nda mitolojik/dini sayılabilecek mistik öğretilerden ayrı bir realist bakış analizi yapıyor. “Niye Sparta, Atina’ya saldırarak onu mağlup etti?” Sparta güçlü bir devlet ve belirli bir dönemde Atina’nın özellikle ticarette güçlenme süratinin artmasından ve ileride kendisini geçip kendisine bir tehdit olabilmesinden endişeleniyor. Bundan dolayı Atina’ya saldırıyor. Bu, kötü bir benzetme belki ama George W. Bush’un ‘ön alıcı vuruş’ diye ifade edebileceğimiz düşüncesinin ilk örneklerinden biri: “birisi daha saldırmadan, saldırabilir düşüncesiyle onu erken bir noktada yakalayıp mağlup etmek.” Thukydides dini öğretilerin dışında laik sayılabilecek bir analiz yapıyor. Çağdaşı, eski Hindistan’daki Kautilya’nın yöneticilere gerçekçi bir gözle nasıl davranmaları gerektiğini ve çatışmalarda galip gelmeleri için neler yapmaları gerektiğini anlatan Arthashastra isimli bir çalışması vardır. İşte bunlar esas olarak Antik dönemde ortaya çıkan ilk gerçekçilik örnekleri. Tabii o zaman realist denilmiyor, biz bunu günümüzden bakarak söyleyebiliyoruz. Bundan sonrasında 16. yüzyılda Niccolo Machiavelli’yi ele alabiliriz. İki önemli eseri vardır; dilimize Hükümdar ya da Prens şeklinde çevrilen ll Principe ve Söylevler şeklinde çevrilen Discourses. Bu iki çalışmasında da Hükümdar’a nasıl davranması gerektiğini anlatıyor. Eskilerden farklı olarak ahlaki moral değerleri tamamen bir kenara koyuyor. Bundan dolayı Makyavelizm diye bir ifade vardır. Yani bu, çatışmalarda ve anlaşmazlıklarda bir tarafın amacına ulaşmak için herhangi bir etik/ahlaki değer sınırını dikkate almadan en uç davranışları bile gerçekleştirebileceği anlamına geliyor. Bir yerde amaç “ister şan ve şerefle ister en aşağılık yöntemle sağlanacak olsun yeter ki sağlansın” diyor. Bu, Ortaçağ sonu gerçekçiliğinin ortaya konulduğu bir örnek. Bu eski örneklerden birisi de Thomas Hobbes’un görüşleridir. Hobbes “insan insanın kurdudur” demiştir. Aslında o esas olarak, mutlak monarşide bir kralın ya da kraliçenin gücünü mutlaklaştırmanın neden gerektiğini anlatıyordu. Bu görüşlerinin sergilendiği Leviathan isimli bir eseri vardır. Görüşlerini uluslararası politikaya uyguladığımız zaman “devlet devletin kurdudur” şeklinde anlaşılan bu düşünce, Hobbes’un uluslararası alanda realist bir yazar olarak görülmesini mümkün kılmıştır. Kendisi doğrudan uluslararası politikacı değil, başka bir şey söylüyor ama dışarıya taşındığı zaman da bu sonuç ortaya çıkıyor.

Daha yakın döneme geldiğimizde iki önemli kişiden bahsetmek gerekir: E.H. Carr ve Hans Morgenthau. Bunlar 20. yüzyıldaki önemli realistlerdir. Klasik gerçekçiliği buradan başlatıyoruz. Bundan öncekileri tarihçe diye ifade etmek gerekir. Bugünkü literatürde klasik gerçekçilik dediğimiz zaman anlamamız gereken esas olarak bu iki yazardır. Birinci Dünya Savaşı’nın tahribatından çok rahatsız olan idealist düşünce tarzına yakın olan insanlar, siyasetçiler o dönemde savaşları nasıl önleyebileceklerine dair bir çözüm olarak Milletler Cemiyeti’ni kurdular, “Wilson Prensipleri”ni oluşturdular. Yani savaşların, uluslararası örgütlenme yoluyla bir tür dünya federasyonu gibi bir yapı yaratarak önlenebileceğini düşündüler. E.H. Carr ise bunun böyle olmayacağını, tehdit yaratanı dengeleyecek öğeleri oluşturmadıktan sonra hukuk maddelerini, hukukun yapısını değiştirerek bu işin halledilemeyeceğini söylüyordu. E.H. Carr bu tezlerini 20 Yıllık Kriz (1919-1939) adlı eserinde anlatıyordu. Bu dönemde klasik gerçekçilik açısından ikinci önemli kişi Hans Morgenthau’dur. Morgenthau’nun biraz daha önemli bir kişi olduğunu söylemek mümkün. Çünkü ilk defa uluslararası politikada gerçekçi bir teori kurgulama çabası sözkonusudur. E.H. Carr’da bu öğenin tam anlamıyla varolduğu söylenemez. O esas olarak bu açıdan bazı saptamalar yapıyordu. E.H. Carr bunun sadece bazı kurumlar oluşturularak önlenemeyeceğini söylüyor ve önlenebilmesi için somut bir denge mekanizmasının çalıştırılması gerektiğinden bahsediyordu. Hans Morgenthau ise 1948 yılında Türkçe’ye Uluslararası Politika olarak çevrilen Politics Among Nations başlıklı kitabını yayınlamıştır. Bu kitapta siyasal gerçekçiliğin altı ilkesinden bahseder ve bu ilkeleri sıralar. İşte bu klasik gerçekçilik dediğimiz görüşün sergilenişidir bir anlamda. Esas olarak hem ulusal hem de uluslararası düzeyde “güç” ve “güç dengesi” kavramları üzerinde duruyordu. Ağırlıklı olarak ulusal düzeyde güç üzerinde duruyor, ulusal gücün öğelerini açıklıyordu. Yani hem bir ülke bazında hem de sistemik bazda değerlendirmeler yapıyordu.

Bunun ardından yeni-gerçekçilik dönemi geldi. Bu dönemin en önemli yazarlarından birisi ise şüphesiz Kenneth Waltz’dur. Esas olarak daha önceki (Morgenthau gibi) düşünürlerin hep aktörler üzerinde yoğunlaştığını ve bir bakıma uluslararası olayları sanki insanların/karar alıcıların şiddete olan tutkusuna indirgemiş olduklarını söylüyordu. Kendisi 1959 ve 1979 yıllarında iki önemli kitap yazmıştır. Tabii, bunların dışında pek çok çalışması da vardır. 1959 tarihli ve aynı zamanda doktora tezi olan Man, the State and War adlı çalışması savaşların nedenlerini üç düzeyde incelemektedir; insanların şiddete eğilimi, ülkelerin siyasal sistemleri ve uluslararası sistem. Bunun sonucunda savaşların en fazla uluslararası sistemin özellikleri ile ilgili olduğuna karar vermektedir. Bu düşüncenin üzerine kurguladığı teorisini de 1979 yılında yayınladığı The Theory of International Politics (Uluslararası Politika Teorisi) başlıklı kitabında anlatmaktadır. Yapısalcı-sistemci yeni-gerçekçiliğin klasikleşmiş teorik kaynağı sayılabilecek olan bu çalışmasında da anlatımı esas olarak sistemik faktörün önemi üzerinedir. Bir diğer önemli yapısalcı-sistemci yeni-gerçekçi yazar da Robert Gilpin’dir. En önemli özelliği de sistemik analize sosyo-ekonomik faktörü de katmasıdır. War and Change in World Politics (Dünya Politikasında Savaş ve Değişim) adlı çalışmasında hegemonya kavramını ele aldığını görürüz. Gilpin’in değişimden kastı hegemonya savaşlarından sonraki değişimdir. Ona göre modern dönemler tarihinde bir hegemonya mücadelesi sözkonusudur. Gerçek hegemonya mücadelesi Portekizliler ile başlar. Sonra İspanyollar, Hollandalılar ve İngilizler gelmektedir. Bunun değişimi kaçınılmazdır. Birisi hegemonya mücadelesinde hegemona meydan okur ve bu mücadele sonucunda hegemon değişir. Ama ondan sonra hegemon olan genellikle bu mücadeleyi yürüten olmaz. Çünkü yorulmuştur ve aradan onun yerine başkası çıkar. Buna örnek olarak İngiltere ve Almanya mücadelesi verilebilir. İkisinde de İngiltere, Almanya’yı yenen tarafta ama ikincisinden sonra İngiltere hegemon olma durumunu kaybederken aradan dinç ve yıpranmamış güç olarak Amerika çıkmıştır. Aynı son ABD için de sözkonusu olacaktır.

1991 sonrasındaki dünyada yeni-gerçekçiliğin tamamen uluslararası sistemi analiz üzerinde yoğunlaşmasının yetersizliği konusunda değerlendirmelerde bulunan bazı gerçekçiler ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Waltzcu analizin artık uluslararası alanda birçok konuyu açıklayamadığı anlaşıldığı için bazı gerçekçiler revizyonun gerektiğini söylüyorlardı. Mesela Waltz ülkeleri bilardo topu olarak görüyordu. Soğuk Savaş döneminde bile tartışmalı olan bu varsayım bugün için artık kesinlikle savunulamazdır. Devletlerin dış politikalarını etkileyen iç faktörlerin etkisini de önemsememiz gerekiyor. Bu görüşü savunanlar hakkında bir makale kaleme alan Gideon Rose bunların “yeni-klasik gerçekçiler” olarak adlandırılabileceklerini yazmıştır. Ondan sonra böyle bir gruptan sözedilmeye başlanmıştır. Bu yazarlara göre önceki gerçekçiler iç-dış politika ilişkisini bir kavramsal çerçeveye dönüştürememişlerdir. Oysa bu önemliydi. Bu türden çabalar içerisinde yer alan yazarlar olarak William C. Wohlforth, Thomas J. Christensen, Randall L. Schweller, Fareed Zakaria gibi adlar sıralanabilir. Yeni-klasik gerçekçilik, klasik gerçekçi çerçeveye, inşacı/kurgucu yaklaşımın bazı analitik öğelerini ve liberal düşüncenin iradeci öğelerini uyarlama çabası olarak da değerlendirilmektedir. Bu çaba klasikten çok yeni-gerçekçiliğe bir tepki olarak değerlendirilmektedir. Bu dönem içerisindeki hem düşünsel hem de reel gelişmelere bir cevap çabası olarak gözükmektedir.

2) Sizce güç kavramının realist teori argümanları üzerindeki önemi, yeri nedir ve nasıl açıklanmalıdır?

Güç kavramı tabii ki gerçekçiliğin ve hemen hemen bütün benzer kavramsallıkların içerisinde belirli ölçülerde yer alır. Ancak gerçekçilik dendiği zaman daha çok mevcut olanla ilgili analizler yapılması demek olduğu için, bu çerçevede kimin ne ölçüde güçlü olduğunun büyük bir önemi vardır. Fakat bunu esas olarak öne çıkartan Hans Morgenthau ve dönemi oldu. Bu dönem tam Soğuk Savaş’ın başlangıcıydı ve 1947 yılında Truman Doktrini ilan edilmişti. Dolayısıyla güç kavramı en fazla Morgenthau ekolü ile önem kazanmıştır. Konjonktür olarak ABD ve Sovyetler Birliği rekabeti gibi güç yarışmasının doruğunda olunan bir döneme rastlar. Bu bir tesadüf değil tabii ki. Peki, güce nasıl bakmak, yaklaşmak gerekir? Gücü tamamen tank, top ve tüfek gibi görmek, Hans Morgenthau anlayışında bile bu olguyu çok basite indirgemek olur. ‘Güç şu öğelerden oluşur’ şeklinde basitçe bir ifadelendirme yapmaya çalışacağım.

Öncelikle gücün bir kapasite anlamı vardır. Kapasitenin nasıl hesaplanacağı tartışma konusudur. Milli gelire, silah miktar ve niteliğine, insan faktörünün özelliklerine, eğitim kalitesine veya endüstriyel öğelere verilen öneme göre kapasitenin hesaplanması söz konusu olabilir. Yani kapasite bir bileşimdir, bir bileşkedir. Bu bileşke nasıl oluşur? Farklı yazarlar ve düşünürler bu konuda farklı öneriler getiriyorlar. Bunu birinci unsur olarak ifade edebiliriz.

Bu birinci unsur, kapasite, tek başına bir şey ifade etmez. Eğer ifade edecek olsaydı  zamanında ABD Vietnam’da, Sovyetler Birliği de Afganistan’da her şeyi halletmiş olurdu. Durum o kadar basit değildir. Bir devletin bu gücü harekete geçirme imkânı nedir? Bir ülkedeki rejimin güvenilirliği, rejimin halkı seferber edebilme imkânı, gücü kullanabileceklerin yetenekleri gibi faktörler, kapasiteyi harekete geçirebilme şansını sağlamaktadır. Örneğin 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin vermiş olduğu silahlar çerçevesinde Mısır ile Suriye’yi birlikte düşündüğümüzde onların İsrail’den daha fazla topu, tankı ve tüfeği vardı. Ancak sonuçta İsrail her bakımdan çok net bir galibiyet sağladı. Çünkü İsrail, elindeki kapasiteyi maksimum ve etkin bir şekilde kullanmıştı. Mesela pilotları çok iyi eğitim görmüştü. İsrailliler Mısır’a alçaktan uçan uçaklarıyla gelip, radarların altından geçip füze rampalarından bazı silah parçalarını aldılar. Dolayısıyla Mısırlılar bu silahları kullanamadılar. İsrail’in hava üstünlüğü kesinleşti. Bu nedenle kapasiteyi harekete geçirebilme imkânı, yeteneği de oldukça önemlidir. Bu türden bir yetenek biraz da sübjektif olduğu için ölçümü çok kolay değildir. Ancak karşılaştırmalar yapılabilir.

Tüm bunların yanında güç, bir uygulama gerektiriyor. Gücü uygulayanın size olan bağımlılık derecesi ve/veya size yönelik tutumu nedir? Yani eğer size dostça davranan bir ülkeyse, çok az bir ikna çabasında bulunsanız bile onu istediğiniz yönde yönlendirebilirsiniz. Ama eğer bir ülke size karşı rakip olarak, hatta düşmanca davranıyorsa ve/veya onunla hiçbir ilişkiniz yoksa muhtemelen ancak kaba gücü bir biçimde hatırlattığınız, ya da bir ölçüde kullandığınız zaman o ülkeye bir etkide bulunabilirsiniz. Dolayısıyla gücü uygulayacağınız tarafın size ilişkin tutumu da gücün bu ülkeye yönelik olarak nasıl ve ne oranda bir etkide bulunabileceğini gösterir. Bu anlamda, aynı kapasiteyle bazı ülkeleri daha kolay bazılarını daha zor ikna edebilirsiniz.

Uluslararası ilişkilerde güç tek başına anlamı olan bir şey değildir. Gücü, etki kavramıyla ölçebilirsiniz. Siz, kapasite sahibi olarak ülkenizdeki imkânlarınız ve yetenekleriniz çerçevesinde belirli bir ülkeye [yumuşak ya da sert] gücü uygulayarak bir şey yaptırmak istiyorsunuz. Bu gücün ölçümü, karşı tarafı istediğiniz yönde ikna edebilme dereceniz ile yapılmalıdır. Yoksa gücü ham hali olan kapasiteyle ölçerseniz, ABD’nin Vietnam’daki, Sovyetler Birliği’nin de Afganistan’daki başarısızlığını izah edemezsiniz. Ancak, kapasite dışında bazı etkenleri de dikkate alırsanız izah imkânınız olur. Mesela Amerika gücünü Kuzey Vietnam’a karşı tam anlamıyla kullanamıyordu. Çünkü Vietnam bütünüyle ormanlıktı ve gerillalar ormanın içindeydiler. ABD hava üstünlüğüne tamamen sahip olsa da bu üstünlüğünü tam anlamıyla kullanamıyordu. Bütün ormanları bombalayıp yaktığınız zaman ise bu defa da sivilleri öldürüyorsunuz. Siviller ölünce kendi ülkenizin kamuoyu bile ayağa kalkıyor, size karşı çıkıyor. Ayrıca bu örnekte bir nükleer güç olmanız da bir işe yaramıyor, bu silahı da kullanamazsınız. Kaldı ki kendi topraklarında, ülkelerini koruma güdüsüyle savaşan Vietnamlıların direnci de önemliydi. Bu nedenle kapasite büyüklüğü tek başına her zaman problemi çözmüyor, bizlere sonucu kolayca tahmin imkanı vermiyor. Sağlıklı bir analiz yapabilmek için gücü tüm öğeleri ile anlamak gerekir. Yoksa sadece bir kalıp içinde tank, top ve tüfek resmi görürsünüz.

3) Uluslararası ilişkilerde sürekli olarak sistem ve anarşi kavramlarından bahsedilir. Anarşi inşa edilmiş bir kavramdır diyen teoriler gibi direkt verili olarak kabul eden teoriler de mevcuttur. Sistem ve uluslararası alan tanımlarında da genellikle Batı yanlı okumalar görmekteyiz. Hatta dünya tarihi bazen sadece bu bölgeler üzerinden tanımlanır. Size göre uluslararası sistem ve anarşi kavramları nedir ve nasıl tanımlanmaktadır?

Sistem kavramına sonradan değinilecek olduğundan bu bağlamda ele almayacağım. Sorudaki saptama doğru. İnşacılara/kurguculara göre anarşi bir bakıma oluşturulan bir kavramken gerçekçilere göre ise bu verili bir kavramdır. Yani dünyanın bir durumunu ifade ediyor. Bugün gerçekçilikle ilgili konuştuğumuz için bunun Alexander Wendt’de ve diğer inşacılardaki algılanışı üzerinde çok fazla durmayacağım. Yani inşa edilmiş, kurgulanmış bir öğe olduğunu söylüyorlar bu kavramın. Ancak bu kavramın gerçekçilik içerisindeki kullanımı daha yaygındır. Anarşi, yeni-gerçekçi Waltz’un sıkça kullandığı bir kavram. Aslında bu, tarafların ikiye ayrıldığı şöyle bir sorudan hareketle ele alınmaktadır; iç politikayla dış politikanın zemini, şartları farklı mıdır değil midir? Gerçekçi görüşe göre bu ortam farklıdır. Başka bir deyişle, bir ülke dediğimiz zaman o ülkede toplumun büyük çoğunluğu tarafından meşru sayılan bir otorite vardır. Genellikle marjinal unsurlar buna karşı çıkıyor olabilir. Seçimle gelmiş veya monarşi yoluyla iktidara sahip olmuş veyahut bir oligarşi olarak darbeyle gelmiş olabilir bu otorite. Ama bir şekilde onaylanarak meşru addedilen bir otorite vardır. Uluslararası alanda bu yok deniliyor. Yani Birleşmiş Milletler gibi bir örgütlenme var ama bunun bu rolü üstlenebilmesi pek de kolay değildir. 1945’ten bugüne kadar önemli bir uluslararası anlaşmazlıkta güçlü tarafların aralarında anlaşıp da buna benzer, uluslararası nitelikte bir meşru otorite olarak BM zemininde fonksiyon görmeleri durumuna ait örneklerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Dolayısıyla gerçekçilik ve yeni-gerçekçilikte esas olan bu farklılıktır. Fakat bana kalırsa yeni-gerçekçilik [mutlak] anarşi kavramıyla bu durumu biraz abartıyor. Klasiklerden Thomas Hobbes tam olarak bu anarşiyi tarif eder. İlk soruda da ifade ettiğimiz gibi “insan insanın kurdudur” diyerek bizi “devlet devletin kurdudur” düşüncesine götürür. Bu çerçevede bütün devletleri birbirlerinin “mezar kazıcıları” olarak görebiliriz. Klasik güç dengesi sistemi de benzer bir görünümdedir. En azından 1648’den 1. Dünya Savaşı’na kadar olan sistem de biraz böyle bir görünüm arzeder. Fransız İhtilali’nden sonra daha farklı bir sistem olsa da esas itibariyle durum böyledir. Ben bu konuda gerçekçiler ile inşacılar arasında bir yerde duran İngiliz Okulu’nun bu konuya getirdiği çözüme yakın bir görüşe sahibim. İngiliz Okulu’nun 20. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkardığı ünlü yazarlardan Hedley Bull, Anarchic Society (Anarşik Toplum) adında önemli bir kitap yazdı. Anarşik Toplum ile dünya sisteminden bahsederek dünyayı tarif ediyor. Anarşi kavramını kullanıyor ama onun yanında “Society” (Toplum) kavramını da kullanıyor. Bu anlamda “toplum” demek parçalardan oluşan bir bütün demek. Bir anarşik durum var ama aynı zamanda bir tür bütünsellik de var uluslararası sistemde demek istiyor Hedley Bull. Ben büyük ölçüde bu anlayışa yakınım. Kitabının içinde de “bu kontrollü bir anarşidir” der. Yani, anarşi var ama bu tamamen mutlak bir anarşi değil. Evet, belki bir ülkenin iç yapısında olduğu gibi tam anlamıyla hakim bir otorite veya her şeyi düzenleyici bir yasama/yürütme/yargı yok. Ama aynı zamanda Thomas Hobbes’un dünyasında görülen tam bir kaotik durum da yok. Tüm bunlardan farklı olarak “kontrollü bir anarşi” var. BM gibi bir örgüt zaman zaman da olsa bir fren mekanizması getirebiliyor bazı çatışmalara. Bazı uluslararası hukuk kuralları ve değerleri var bu “Anarşik Toplum” içerisinde. Özellikle bugünün dünyasında sivil toplum kuruluşları da bu anarşiyi denetliyor, yumuşatıyor. Dolayısıyla burada en doğru kavramın Hedley Bull aracılığıyla İngiliz Okulu’nun ortaya koyduğu “kontrollü anarşi” olduğunu düşünüyorum.

4) Klasik Gerçekçilik – özellikle de yeni gerçekçiliğin – Soğuk Savaş boyunca devletlerin dış politika analizindeki güçlü konumu geniş kabul görmektedir. Bununla birlikte non-pozitivist teoriler de 21.yy ile birlikte önemi artan bir ivmeye sahiptir. Şu anki uluslararası sistemin yapısını da düşünecek olursak sizce özellikle yeni gerçekçiliğin dış politika analizindeki yeri nedir?

Anarşi kavramından sözederken de bu konuya dair bir şeyler söyleyeceğimin ipuçlarını vermiştim. Waltzcu analiz bana kalırsa klasik güç dengesi sistemi ve iki kutuplu sistemde oldukça açıklayıcıdır. Dünyada sosyal bilimlerde Lavoisier Kanunu gibi bir kesinlik yoktur. Örneğin, kimyada ve fizikte olduğu gibi “suyu şu kadar basınçta şu dereceye kadar kaynatırsanız buharlaşır” türünden bir kanun da yoktur. Bu kadar kesin sosyal bilim düşüncesi olmuyor ama şu da söylenebilir; “klasik güç dengesi sistemi ve iki kutuplu sistemde Waltzcu analiz oldukça açıklayıcıdır”. Fakat Kenneth Waltz’un 1991 sonrasındaki bazı yazılarına baktığınız zaman görüyorsunuz ki “aynı şeyler bugün de geçerli diyor”. İşte bu görüş, bana göre pek doğru değil. Bugün için sistemin merkezi etkenler aracılığıyla alt-sistemler üzerindeki baskısı eskisi kadar belirleyici değil. Bugün sistem içerisinde farklı özerklik derecelerine sahip birçok alt-sistem var. Bence bugün için bir yönlendiricili oligarşik uluslararası sistem sözkonusu. ABD’nin yönlendiriciliği altında birçok güçlü devletin bir koalisyonu uluslararası sistemin en belirgin belirleyicisi. ABD “yönlendirici”, her şeyin belirleyicisi olmuyor ama yönlendiriyor o grubu yani ona rağmen bir şey yapmanız güç, onun her dediği de olmaz, zaten yönlendirme de bu demek. ABD’nin yönlendiriciliğinde böyle bir mekanizma var. Bu mekanizma ile baktığınız zaman alt-sistemler; günümüzde örneğin Ortadoğu, Uzakdoğu kendisine özgü özellikleri ile de ele alınmak, incelenmek zorunda. Bunların tümünün ana sistemden etkilenme dereceleri farklı. Yani Ortadoğu’da neredeyse dünya sisteminin bütün öğeleri yarışıyor. Petrol var, bununla birlikte İsrail var, bu ülke özellikle ABD ile olan özel ilişkisi nedeniyle değişik bir devlet. Ama günümüzde Latin Amerika’nın bu kadar bütün devletlerin içerisinde olduğu bir mücadele alanı olduğunu söylemek zor, orası daha kendisine özgü dinamikleri olan bir coğrafyadır. Dolayısıyla Waltz’un iddiasının, yani kısaca “sistemik faktör her şeyi izah eder” şeklinde ifade edebildiğimiz iddiasının bugünün uluslararası sisteminde geçerli olduğunu söylemem mümkün değil. Ben bazı konularda yine sistemik faktörün önemli olduğu kanaatindeyim. Örneğin Ortadoğu’da bölgesel dinamikler kadar sistemik faktöre, uluslararası sisteme dikkat edilmeli sağlıklı bir analiz için. Bölgedeki ABD ve Sovyet Rusya rekabeti vb. faktörlere dikkat etmek gerekir. Ama bölgenin aynı zamanda kendisine özgü özelliklerini de bilmek gerekiyor. Ortadoğu’da Sünni-Şii gerilimi nedir, İsrail faktörünün nasıl ele alınması gerekir, Lübnan’da olanlar vb. bütün bunları da bilmek gerekiyor. Dolayısıyla bugün için Waltzcu analiz dış politikada tek başına yeterli bir açıklayıcı olamaz.

5) Nükleer silahlanmanın uluslararası sistemde bloklaşma ve örgütlenmelerde ulusal ve uluslararası güvenlik kavramları üzerindeki etkileri nelerdir? Nükleer silah kullanımını azaltma gibi düşüncelerin hakim olduğu Soğuk Savaş sürecinde Bağlantısızlık Hareketini de ele alırsak bu konu hakkındaki örgütlenme ve blokların sistemdeki rolü ve etkileri nasıl değerlendirilir?

Öncelikle o bloklaşma kavramı tabii ki iki kutuplu sistemle ilgilidir. O dönemde blok liderlerinin şahsında temsil edilen iki blok -ABD ve Sovyetler- müthiş bir nükleer silahlanma şemsiyesi altında yarışa girdiler. Bu 1945 yılında başlıyor. Ondan sonra, önce ABD bir adım atıyor ve atom bombasını icat ediyor, sonrasında Sovyetler Birliği. Hidrojen bombasını ilk önce 1952’de ABD ve bir sene sonra da Sovyetler Birliği deniyor. Bu süreçte nükleer bomba teknolojisindeki gelişmenin ardından gönderme araçlarında müthiş bir rekabet başlıyor. Sovyetler Birliği Sputnik’i uzaya fırlatıyor, yani artık elinde uzun menzilli füzeler var ve kısa bir süre sonra Amerikalılar da bu füzelerden üretiyorlar. Ardından bu füzelerin çok başlıklı olma yarışı başlar. Yani bir rokete örneğin 16 tane başlık yerleştiriyorsunuz, bir başka deyişle, bir rampadan çıkan bir nükleer silah onlarca hedefe dağılabiliyor. Bütün bu teknoloji yaklaşık 1960’ların ortalarına doğru dengelendi. İki taraf birbirleriyle rekabette öyle bir noktaya geldiler ki artık o anda çok fazla bir yenilik olmadı. Sadece stoklarını arttırabiliyorlardı. İşte silahsızlanma bu noktadan sonra başlamıştır. İki tarafın güvenlik anlayışında önce, 1960’ların ortalarına gelene kadar, gerek bomba üretiminde gerek gönderme aracı üretiminde iki tarafın da güvenliklerini arttırdıkları düşüncesi var, ama bir yerden sonra bu sabitleşiyor artık; ne kadar fazla üretirseniz üretin hep dengedesiniz. Bir taraf nitel bir sıçrama yapamıyor, işte silahsızlanma da bu noktada ortaya çıktı. Silahsızlanma, “biz pek çok insanı öldürecek mekanizmalar geliştiriyoruz, bunu yapmayalım bu ahlaken kötü” diye düşünülerek ortaya çıkmadı. Şunu fark ettiler ki, milyarlarca dolar harcıyoruz ama iki taraf da birbirine yönelik pozisyonda ön alıcı bir hamle yapamıyor. Stoklar 10 bin başlık üzerinden dengeye gelse de veya 16 bin başlık üzerinden veya 28 bin başlık üzerinden dengeye gelse de durum aynı. Sonuç olarak, iki tarafın da caydırıcı gücü aynı. Bir başka deyişle, sonra stokları ne kadar arttırırsanız arttırın, sadece bütçenizden para gidiyor, onun dışında değişen bir şey yok. İki taraf da bu anlamda 1964-1965’lerden sonra silahsızlanma görüşmelerine başladılar. 1972’de SALT I Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması imzalandı (buradaki “T” hem “Talk” hem de “Treaty anlamına gelir). Dolayısıyla bu sistemde silahsızlanma daha fazla silah üretmenin (nükleer silahı kastediyorum) rasyonalitesi kalmadığı anda ortaya çıkmıştır. Yoksa o dönemde taraflar birbirlerine o kadar acımasız ki, sonuç olarak biz insanları öldürmek istemediğimiz için silahsızlanmaya gidiyoruz diye silahsızlanmaya gitmediler. Esas amaç bu idi. Bağlantısızlar burada mümkün olduğunca yumuşatıcıdır. Onların böyle bir yarışa girecek pozisyonları, imkanları olmadığı için, bu yarışın durması açısından en safiyane düşünceyi Birleşmiş Milletler’de o grup dile getirmiştir.

6) Dış politika analizi yaparken 21. yy öncesi sistemde iç dış faktörlerin farklılığı daha net iken şuan o kadar da net olmadığını görüyoruz. Bu bakış açısına göre günümüzdeki yeni klasik gerçekçilik dış politika analizini nasıl yorumlarsınız

Şimdi az önce biraz bu konudan bahsettik, o tespiti doğru bulurum. Bugün iç-dış politika ayrımı 18-19. yüzyıl Avrupa’sında olduğu gibi değil. O yıllarda bir ülkeyi dışa kapatmak mümkündü, hatta 20. yüzyılda bile dışa kapatmak neredeyse mümkündü. Mesela 1945 sonrası Arnavutluk Enver Hoca döneminde uzun yıllar tamamen dışa kapalı, izolasyon altında bir ülke olarak varoldu. Ama günümüzde küreselleşme o kadar ivme kazandı ki bugün bunu bu şekilde varetmek artık hemen hemen imkânsız. İnterneti kesiyorsunuz insanlar başka bir yolla haberleşebiliyor. İran ve Çin gibi bazı otoriter rejimler bunu yapmaya çalışsa da bu konudaki önlemleri delenler hep çıkıyor. Belki bir kısmını engelleyebiliyorlar ama tamamen ortadan kaldırmak mümkün değil. Bu anlamda yeni-klasik gerçekçilik şöyle bir tespit yaptı; klasik dönemde esas itibariyle ülkelerin sınırlarının tamamen geçilmez olduğu düşüncesi vardı, artık bugün böyle olmadığı için biz bazı kavramları ithal etmeliyiz. Çünkü sistem Morgenthau dönemi gibi değil artık, örneğin kamu diplomasisini dikkate almalıyız. Kamu diplomasisi, bir devletin yönetimini doğrudan bir başka ülkenin halkıyla ikna etme çabasıdır. Kamu diplomasisi ancak bu dönemde oluşabilmiştir. Bu Morgenthau analizinde olamazdı. Çünkü mesela 1960’larda Moskova’nın etkisinde olan Türkiye Komünist Partisi radyosu, Doğu Almanya’dan yayın yapardı ve Türkiye’de bu radyo dinlenmek istendiği zaman parazitle karşılaşılırdı. Ama şimdi, Wikipedia’yı kapatsanız da bazı yollarla, yabancı ülkelerdeki IP’ler kullanılarak o siteye girilebiliyor. Yani yasaklamanız da tam anlamıyla geçerli olmuyor. İşte bu durum, sınırların geçitvermezliğinin eskiden olduğu kadar belirgin olamamasını da beraberinde getiriyor. Dolayısıyla, yeni-klasik gerçekçiler bu durumun yeni dönem analizine ithal etmenin gerekliliğine işaret ediyorlar. İşte inşacıların/kurgucuların çalışmalarında, sınırların ad hoc olarak inşa edildikleri, bir sınırın etrafında aynı toplumdan iki grup yer alıyorsa o sınır aidiyetler açısından nasıl tanımlanır tartışmaları var. Bir başka deyişle, yeni-klasik gerçekçiler, özellikle küreselleşmenin getirdiği bazı yenilikleri klasik gerçekçi kavramsallık içerisine ithal ederek, gerçekçiliğin bugün daha fazla olayı/olguyu açıklayabilir bir hale getirmeye çalıştıklarını öne sürüyorlar. Tabii ki bu alanda kavramsallıklarla uğraşanların farklı değerlendirmelerine konu olabilecek bir şey.

7) İran’ın (ABD’den daha fazla olmadığı kanaatinde olsak da) nükleer güç sahibi olduğunu bilmekteyiz. Buradan yola çıkarak ABD-İran ilişkileri üzerinden “güç” kavramının şu an ki zaman ve sistem bağlamında nasıl değerlendirebiliriz?

ABD ile İran devletini nükleer güç açısından değerlendirirken şu hiyerarşiye dikkat etmek gerekir; Öncelikle süper nükleer güçler vardır ve süper nükleer güç konumunda olanlar ABD ve Rusya’dır. Nükleer güçler ise İngiltere, Fransa, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Pakistan ve (gizli olarak) İsrail gibi devletlerdir. İran, nükleer gücünü zenginleştirme konusunda bazı adımlar atmış olsa da bu ülkeye tam anlamıyla bir nükleer güç demek zordur. Çünkü İran ile benzer pozisyonda olan başka ülkeler de vardır, örneğin Brezilya. Fakat bu ülkelerin tam olarak hangi adımları attıkları bilinmediği için net bir şey söylenmemekle birlikte, nükleer güç olma yolunda ilerlediklerini düşünebiliriz. Farz edelim ki İran bir nükleer güç, bu durumda da bugün ABD ve Rusya haricide “ikinci vuruş kapasitesi”ne sahip başka bir nükleer güç yoktur. “Süper nükleer güç” olmalarının kriteri budur. İkinci vuruş kapasitesi ile kastedilen şudur; Çin Halk Cumhuriyeti, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler ABD veya Rusya’ya sürpriz bir saldırı yapıp nükleer gücünü yok etmeye çalışsalar bunu tam anlamıyla başaramazlar. Çünkü bu ülkelerin nükleer denizaltılarda bulunan nükleer güçleri vardır veya çok güçlü ve geniş alanlara dağıtılmış korunaklarda olan (ve bazıları hareketli) füze rampaları vardır. Bu sebeple bu ülkeler kendilerine yönelik bir nükleer saldırıya ciddi ağırlıkta cevaplar verebilirler, yani “ikinci vuruş kapasiteleri” vardır. Fakat ABD bugün sürpriz bir saldırıyla Hindistan veya Çin Halk Cumhuriyeti gibi bir ülkeye saldırırsa bu ülkeleri ikinci vuruş kapasitesi olamayacak şekilde tahrip edebilir, aradaki fark da burada ortaya çıkmaktadır. Elindeki imkânların farklılığı sebebiyle ikinci vuruş kapasitesi önemlidir. Bu sebeple ABD ve Rusya ile İran’ın seviyeleri farklıdır, İran hatta bu konuda ikinci değil üçüncü seviye bir ülkedir. Çünkü ikinci seviye Fransa, İngiltere ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerdir. Bu sebeple İran süper nükleer güç, hatta henüz nükleer bir güç bile değildir. Bundan dolayı nükleer güç bakımından İran ile ABD kıyaslaması yapmayı doğru bulmuyorum. Buradaki problem, ABD’nin “yönlendirici liderlik” konumundan kaynaklanan (ambargo uygulama vs.) durumu sebebiyle ortaya çıkmaktadır. Yoksa burada ABD’nin İran’a karşı nükleer güç kullanacağını düşünmüyorum. Ayrıca İran ve Rusya ilişkileri iyi olduğu için iki süper nükleer güç arasında bu zeminde bir çatışma çıkma ihtimali de oldukça düşüktür. Bir başka deyişle, Amerikalıların normal zihin faaliyetleri sürdürdüğü müddetçe İran gibi bir ülkeyi yok etmeyi düşünecek bir nükleer saldırı geliştirme ihtimali Trump döneminde bile yoktur. Yapılmaya çalışılan, ambargolar ile İran’ın ekonomisini bozmak, çöküşe sevkederek ülkedeki ABD karşıtı yönetimi değiştirmeye uygun ortamı hazırlamaktır. Bu yöntem başarılı oldu mu diye sorarsanız şu ana kadar olamadı, fakat bundan sonrasını belirleyecek olan da İran halkıdır. ABD nükleer güç ile olmayan bir saldırı gerçekleştirebilir, fakat bunun dışında bir durum yaratabileceğini düşünmüyorum.

Fransa ve Çin’i 2.seviye nükleer güç olarak saydınız ama Kuzey Kore’yi hiç saymadınız. Siz nerede görüyorsunuz?

Kuzey Kore de nükleer açıdan 2. seviye bir ülke görünümündedir. Küçük bir ülke ve ekonomik kapasitesi fazla değil. Bununla birlikte, bütün kaynaklarını silah üretimine ayırıp insanların gıdasından, çocukların mamasından kesen bir devlet olursa, önemli ölçüde bir silahlanma olabiliyor. Kuzey Kore bir nükleer güç ama ikinci vuruş kapasitesine sahip değil. ABD veya Rusya ile karşılaştırıldığında, İngiltere, Fransa ve Çin’i de aynı yere koymamıza rağmen bu ülkeler Kuzey Kore’den önde. İngiltere 1950’lerden beri nükleer silahlara ve denizaltılara sahiptir. Nükleer denizaltının da önemi şuradan gelir ki, nükleer silahınızı karşı tarafın sürpriz saldırısından korumanızı sağlar. Çünkü bir buzdağının altına saklanan bir nükleer denizaltının koordinatlarını saptamanız her zaman çok kolay değildir. Kuzey Kore buna sahip değil. Uzaydan uydu ile silahlarının yeri saptanabilir. Yerin altına iyi sakladıysa isabet yüzdesi yüksek olan füzeler yoluyla vurulabilir ve bu füzelerden hem ABD hem Rusya’da var. Yalnız bu füzeler uzun menzilli değil daha çok orta menzilli füzelerdir. Belki bugün Rusya’nın elinde Sovyetlerden kalan füzelerin isabet yüzdesi daha az olabilir ama tahrip yarıçapı büyük olduğu için isabet yüzdesi birkaç derece kaysa da hedefi tahrip edebilir. Dolayısıyla bu konuda ABD ve Rusya ile diğerleri arasında nitel bir farklılık söz konusudur.

8) Barış kavramını ele alacak olursak Pax Britannica ile başlayan II. Dünya Savaşı sonrası Pax Americana diye devam eden güç dengesi günümüz Uluslararası Sistemi ve Robert Gilpin’in hegemonik savaş teorisini göz önüne alacak olursak yeni bir Pax oluşabilir mi eğer oluşursa hangi devlet(ler) tarafından nasıl oluşur?

İngiltere yaklaşık 250-300 yıl Robert Gilpin’in hegemon (başat) kavramına uygun bir pozisyondaydı. ABD 1945 sonrasında hegemon oldu ki ABD’nin hegemonyasına çok ciddi bir muhalefet vardı o zaman, bazılarına göre iki blok olduğu için iki hegemon vardı. Ama içlerinden birisini hegemon diğerini meydan okuyan (challenger) olarak alırsak ABD hegemon, Sovyetler Birliği meydan okuyan diye tarif ederim. Böyle alındığı zaman bile daha yüzyılı dolmadı. Tabi ki İngiltere yaklaşık 250 yıl hegemon olarak kaldı diye ABD’nin de mutlaka o kadar bir zaman kalacağına dair bir yerden yetki aldığını söyleyemeyiz. Ama şunu demek istiyorum ki, hegemonun bazı özelliklerinin giderek yıpranması, hegemonyasını uyguladığı dönemdeki tepe noktasından biraz daha aşağı doğru gittiğinin saptanması hegemonyanın hemen sona ereceği anlamına gelmeyebilir. Şimdi hegemona meydan okuyan Sovyetler Birliği yok. Onun bugünkü rakibinin Çin Halk Cumhuriyeti olduğu çok bellidir. Çünkü kapasite endekslerine baktığımız zaman bugün ABD’den sonra en önemli kapasiteye sahip ülke Çin Halk Cumhuriyeti görünüyor. Avrupa Birliği bir bütün olarak üçüncü sırada, Hindistan dördüncü, Rusya beşinci olarak geliyor. Ama Çin Halk Cumhuriyeti’ne ilişkin 2050 tarihine yönelik bir projeksiyonu gördüm, hemen hemen ABD’ye çok yaklaşmış durumda gözüküyor. Ama ABD’nin hegemonyasını tamamen kaybettiğine dair kesin bir sonuç o projeksiyonda da yok. Buradan demek istediğim, hegemonun en tepe noktasından daha aşağıya doğru iniyor olduğu doğrudur. Robert Gilpin’in ve Paul Kennedy’nin de söylediği gibi bütün imparatorluklar yani hegemon güçler, emperyal birliktelikler, doğar, yükselir, durur ve inişe geçer. Bu görüşün bugüne kadar ampirik olarak esas itibariyle doğrulandığını söyleyebiliriz. Bunun dışında kalmış bir güç dünyada yok. Ama bu öyle birkaç sendeleme ile hemen olmuyor. Yani birkaç konuda istediğini yaptıramaması ile olmuyor. Hemegon artık sadece yönlendiricidir. Benim kanaatimce o artık oligarşinin yönlendiricisi. Ama bu yönlendiricilik epeyce bir zaman sürebiliyor. Örneğin Robert Keohane kısmen yeni gerçekçi kısmen yeni liberal bir uluslararası ilişkilerci. Bazı yayınlarına baktığımızda yeni liberal teoriyle daha yakından ilişkili bazılarında ise yeni-gerçekçilikle. Yazarın şöyle bir tespiti vardır ki bence doğru. Diyor ki, hegemon güç belirli bir süre sonra mutlak hegemonyasını kaybedebilir, mesela mali anlamda. Ama etkisi bir süre daha devam edebilir. Nitekim, ABD doları 1944 yılında oluşan Bretton Woods sisteminde doğrudan altına entegreydi. 1970’lerde bunu kaldırdılar. Bu şu demek, yani eskiden Amerika o kadar güvenilir bir paraya sahipti ki karşılığını altın olarak ödeyebilirdi, ama bugün o taahhüdü veremiyor. Fakat bugün en fazla kullanılan para yine ABD dolarıdır. Avrupa Birliği’nin büyük çoğunluğunun parası olan euro da önemli bir para ama dolar kadar değil. Sebebi, hegemonun o eskiden kalma prestiji hala onun parasının bir uluslararası değişim aracı olarak kullanılmasını sağlıyor ve bu durumun çok yakın zamanda değişeceğine dair çok belirgin bir emare de benim tarafımdan gözlemlenmedi. Hegemon o eski formunda değil ama henüz pozisyonunu tamamen terketmiş de değil.

Hegemonun sadece mali, askeri gücünden bahsettik. Benim düşünceme göre Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir Pax olacak kadar sosyal kültürel bir etkisi de olmayabilir. Bu konuda Avrupa birliğini daha olası görüyorum. Özellikle Fransa’nın tarihine de bakacak olursak NATO’nun askeri kanadından bir ara çıkışı var hem şu anda Macron’un da NATO’ya alternatif bir askeri örgüt kurup tamamen bağımsız bir güvenlik, askeri politika uygulama isteği var. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Tespitlerinizin birincisine tamamen katılıyorum, ikincisine katılmıyorum. Şu doğru, hegemonya sadece elde olan maddi kapasiteyle ilgili bir şey değil. Bir yumuşak güç öğesi olarak kültür de çok önemli. Kapasite ve onu harekete geçirebilme yeteneğine ilaveten bir de etki edilmeye çalışılan birimin etki etmeye çalışana nasıl bir reaksiyon vereceği, yani onun etkisine açık olma derecesi önemlidir. Sizin eğer bazı coğrafyalar üzerinde kültürle, diğer öğelerle çok önemli bir prestijiniz varsa bu coğrafyadaki birimleri daha kolay istediğiniz yönde yönlendirebiliyorsunuz. Dolayısıyla daha az gücünüz olsa bile onları istediğiniz yönde yönlendirebiliyorsunuz. İşte Amerika’nın veya Anglo-Amerikan kültürünün, İngiltere’nin Fransa’nın avantajları budur. Çin’de bu yok. Hatta çok yakın coğrafyasında bile yok. Vietnamlılar onlardan hiç hoşlanmazlar. Koreliler de öyle. Çinliler Japonlardan hiç hoşlanmazlarken, onlar da Japonların çok sevdikleri bir toplum olmasa gerek, çok yakınlarında hep çok büyük bir güç. Dolayısıyla Çin Halk Cumhuriyeti gerçekten dünya üzerinde hegemonya kurma açısından kaba güce, doğrudan maddi kapasiteye dayalı öğeler dışındaki, bugünün ifadesiyle “yumuşak güç” açısından son derece kısır imkânlara sahip bir devlet. Ekonomik olarak çok güçlü olabilir ama bir bakıma Sovyetler Birliği gibi olacak. Ama sosyo-kültürel anlamda etki alanı dar bir güç olacak. Böyle olduğu zaman da karşınızda hep büyük koalisyon ile karşılaşırsınız. Bu sizin hegemon olmanızı zorlaştıracaktır.

Bunun yerine Avrupa Birliği’nin olabileceğinden de çok fazla olumlu bir şekilde bahsetmem mümkün değil. Çünkü Avrupa Birliği, bir ABD olamayacak gibi görünüyor. ABD de, eski İngiliz eyaletlerinin (ilk başta 13 eyalet sonradan 50 eyalete kadar çıktılar) bir araya gelmesiyle oluştu ama bunların kendilerine özgü tarihleri, kendilerine özgü hikâyeleri yoktu. Hâlbuki Avrupalıların tarihin derinliklerinde yatan bazı anlaşmazlıkları var. Eğer üyelerin 28 tanesinin hepsini birden dikkate alırsanız, örneğin Polonyalılar, Macarlar “siz eskiden bize şunu yaptınız” diye bazılarını sorgulamaya başlıyorlar. Şu anda mesela birbirine en fazla söz söyleyecek Almanlar ve Fransızlar henüz çok iyi ilişkiler içerisindeler ama iki ülkede de milliyetçi grupların çok ciddi yükselişi var. Yani tarih boyunca birbiriyle çatışmış bu iki ülkenin birinde milliyetçi Fransızlar diğer tarafta daha milliyetçi Almanlar eğer giderek yükselirse, Alman-Fransız ilişkileri de en azından bugünkü halini koruyamaz. Bunlar bir ABD olmayı engelleyici şeyler. Burada Amerika’nın eyaletleri gibi gözüken devletlerin kendi ayrı hikâyeleri var. Belirli bir dönemde bu ortak insani değerler söz konusu çatı altında birleşmeyi sağladı, ama eğer ayrışma bir kere başlarsa bu sefer Katolik, Protestan, Ortodoks meselesi de ortaya çıkar. Mesela Ortodoks dünyasına ait devletler de birliğe girmeye başladı. Protestan ve Katolik farkı da var. Milliyetçi akımların gelişmesi bir süre sonra mezhep çatışmasını da beraberinde getirebilir. Bakın, dikkat edin, Yugoslavya’da olan çatışmada Bosnalılar ve Arnavutlar hariç hemen hemen hepsi Slav ve birbirleriyle savaştılar. Hırvatlar da Slav, Sırplar da Slav, Makedonlar da Slav, dinler de aynı ama mezhepler farklı. Katolik Hırvatlar Müslümanlarla işbirliği yaptı Ortodoks Sırplara karşı. Bu nedenlerle, AB’nin çok gelişmiş bir gümrük birliği, bir tür çok gevşek bir konfederasyon olmanın dışında ABD gibi federal bir güç olma şansının çok yüksek olduğu kanaatinde değilim.

9) Son olarak akademide yol almak isteyen öğrencilerinize tavsiyeleriniz nelerdir?

İlk olarak bu açıdan dil önemli. Birinci dil olarak İngilizce olması da bizim alanda önemli. Mesela hukuk olsa İtalyanca ve Fransızca da çok önemli. İtalyanca bilen İtalya’ya gidip çok iyi bir eğitim alarak hukuk okuyabilir. Ama bizim alanda Anglo-Amerikan yani İngilizce konuşulan coğrafyalarda daha iyi tahsil yapılabilir ve oralarda daha iyi tezler yapılabilir. Bir de bölge dilleri meselesi var. Tavsiyem şudur; iyi bir yabancı dil ve mümkünse İngilizce olması. İkinci etap bu devirde biraz uzmanlaşmaya yönelmek lazım. Benim dönemimde ki ben Soğuk Savaş döneminde öğrenci oldum ve asistanlık yaptım. Bizim zamanımızda bölge uzmanlığı o kadar önemli değildi. ABD-Sovyet rekabeti ile her şey izah edilebiliyordu. Bölgenin özelliği veya dili önemli değildi. Rusça bilenler çoğunlukla askeriyeden veya Rus tarihi çalışanlardan oluşuyordu. Ama şimdi, hem konu uzmanlığı önemli (silahlanma/silahsızlanma, güvenlik çalışmaları, uluslararası örgütler) ki bugün çok önemli yeni konular da var (göç, enerji, çevre vb.). Eskiden bunlar ikincil politika (low politics) konularıydı. Teorinin uzmanlığı olmaz. Kavramsal çerçeve herkesin bilmesi gereken bir şey. Sizi herhangi bir medya yorumcusundan ayıracak olan budur. Medya yorumcusu da çok önemli bilgilere sahiptir, bir bölgeyi çok iyi tanıyordur ama muhtemelen konuya ilişkin teorik bir donanımı yoktur. Kim hangi uzmanlığı seçerse seçsin mutlaka ilgili kavramsal çerçevelerden haberdar olmalı. Bölge uzmanlığı ise genellikle bir coğrafya ile ilgili oluyor. Türkiye’de sanırım en fazla Ortadoğu ve biraz da AB nedeniyle Avrupa coğrafyası çalışılıyor. Onun dışında Kafkasya, Rusya, Avrasya var. Orta Asya, Latin Amerika çalışan hocalarınız da var. Mesela Nurcan Hoca iki uzmanlığı çakıştıran bir kişidir. Bölge anlamında Balkanlar konu anlamında göç çalışıyor. Çalışma alanı göç ve Balkanlar olunca doktora tezi Arnavutluk’tan Türkiye’ye göçler hakkında oldu. İkisi her zaman çakışmayabilir ama çakışsa mutlaka iyi olur. Bir de tatillerde bol bol siyasi hatırat ve ülke tanıtımlarına ilişkin almanak vb. benzeri kaynaklara göz gezdirmeniz iyi olur. Çeşitli ülke, bölge, siyasi hatıra vb. şeylerle ilgili okumak bizim alanın bilimsel gereklerini yerine getirmek anlamı taşımazsa da, bu çabalar için gerekli olan hammaddenizi sağlar ve geliştirir.

Hazırlayan

TESAD Röportaj Birimi