Ana Sayfa / Röportaj / Prof. Dr. Burak Samih Gülboy ile Güvenlik Üzerine
tesa güvenlik röportaj

Prof. Dr. Burak Samih Gülboy ile Güvenlik Üzerine

Burak Samih Gülboy kimdir? Bize kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?

Burak Samih GÜLBOY,

Lisans eğitimimi (1989-1993) Bilkent Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi Bölümünde; yüksek lisans eğitimimi (1994-1996) İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde (Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya Gelişmeleri) tamamladım. Ardından doktoramı (1996-2002) İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Bölümünden aldım. Akademik mesleğime Arş. Gör. (1993-2005) olarak İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi’nde başladım; 2005 yılında Yrd. Doç. Dr. ve 2009 yılında Doç. Dr. ünvanlarını aldım. Şu anda İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi’nde Prof. Dr. ünvanıyla çalışmalarımı sürdürmekteyim

Kendi çalışmalarımı özelleştirirsem daha çok Uluslararası İlişkiler Tarihi diye geçiyor benim uzmanlık alanım. Ama bu çok tartışılan bir alandır. Uluslararası İlişkileri tek bir birim olarak düşünüyoruz, bir disiplin olarak düşünüyoruz, aslında değil. Yani alta doğru açılıyor, nihayetinde… Siyaset Bilimi de böyledir…Siyaset Biliminin bir bilim alanı var, Uluslararası İlişkilerin bir bilim alanı var. Bu, kavramları  inşa eder. İkincisi ise her ikisinin de teorizasyonları  vardır. Bunlar için çok gerekli olan üçüncü bir alan açılır. Her ikisinin de felsefesi var. Dördüncü olarak her ikisinin de  laboratuvar olarak kullanılacak tarihi vardır. Maalesef ikisi çok yakın görünüyorsa da ikisi de birbirinden ayrışıyor. Dolayısıyla çok kötü bir durum var. Sekiz tane alan açtık, hepsi birbiriyle alakalı,  daha fazla başlık da açabilirdik… Yani birinin eksikliği öbürünü ciddi şekilde eksik bırakıyor. Dolayısıyla bu alanda inşa olan akademisyenler asıl olarak hepsiyle bir şekilde ilişkiye girmek durumunda…tabii ki yetenekler sınırlı olduğu için burada ilerleyebileceğiniz alanlar kendi akademik hikayenizde belli sınırlara kadar gelebiliyor. Bu durağan bir seyahat değildir, durduğunuzda ölüyorsunuz. Bu sekiz alanda ilerletebildiğiniz kadar ilerletiyorsunuz, hem de birbirine bağlantı kurduğunuz zaman gelişiyor. Benim çalışmalarım en çok bunları hedefler. Bu sekiz alan içerisinde benim alanım neye denk geliyor diye soracak olursanız da daha çok Uluslararası İlişkiler Tarihini öbür yedi tanesiyle alakalı kılmaya çalışan bir yapım var. Şimdi burada şöyle bir durum var. Mesela Uluslararası İlişkiler Tarihi dediğinizde Siyaset Biliminin de tarihi var; fakat her ikisininde aktörleri vs. farklı. Dolayısıyla benim tarih anlayışım ciddi şekilde farklılaşıyor. Ama benim amacım hep tarihi tek başına değil, üst başlık ile  düşünmektir. Bundan dolayı da benim uzmanlık alanım 19. yüzyıl ve Birinci Dünya Savaşı üzerine yıkılıyor. Bu başlıklar çerçevesinde ister istemez teori , kavramlar vs. bunların denenmesi vardır. Önemli miktarda da işin felsefi tarafını da çalışırım. Üç kitabım ve makalelerim var. Kitaplarım, Birinci Dünya Savaşı’nın çözümlemeleri ile ilgili. Savaşın kendisinden önce daha çok uluslararası sistemin yapısı, buradaki çeşitli krizler ve çözümlemeleri üzerine kuruludur. En çok ilgi duyduğum alan budur.

 

1. Sivil itaatsizlik bir güvenlik tehdidi midir? Sivil itaatsizliğin Uluslararası örgütlerce uluslararası platforma uyarlanabilirliği var mıdır?

Güvenlik kavramı paradoksal bir kavramdır. Dolayısıyla sivil itaatsizliği devlet teorisi içinde düşünmek başka bir şeydir, güvenlik teorisi içerisinde düşünmek başka bir şey… Güvenlik başlığından hareketle bir kurgu yapacağım sizlere ve bu aslında şu anki yazılan güvenlik literatüründe çok da öne çıkarılan bir şey değil ama bütün güvenlik literatürünün paradoksu buna dayanıyor. Bundan dolayı da sivil itaatsizliği düşüneceğimiz yeri o yöne koymak gerekiyor. Burada soru şu: Güvenlik nedir? Aslında bir çok tanımı var ve bu tanımlar problem yaratıyor. Aslında güvenliğin tanımı zor bir tanımdır. Şimdi “güvenlik nedir?” diye sorduğumuzda ilk başta güvensizlikle başlamamız lazım. Güvenlik en basit tabirle, bir öznenin güvensizlikle kurduğu bir ilişkidir. Burada üç tane çıktı vardır aslında. Birincisi, özne güvensizlik ortamını algılar;  ikinci olarak tanımlar;  üçüncü ve son olarak eyleme geçer. Bir tane çocuğun karanlıkla olan ilişkisini düşünün. Çocuk ne yapıyor, karanlıktan korkuyor; bu  algılamadır. İkinci olarak ne yapar, karanlığın içine cadı koyar ve bunu tanımlar. Üçüncü olarak ne yapar, anne ve babasının yanına gider ve çözüm ister. Bu tanımlama ile güvenlik kavramının çok mekanik tanımına ulaşıyoruz. Bütün X birimleri karşılaştıkları güvensizlik ortamı ile ilgili bu üç eylemi yapar diyoruz. Ama şöyle bir şeye geleceğiz. Bütün birimler aynı eylemi yapmıyor. Örneğin birey ve devlet güvensizlikleri ile ilgili aynı tepkiyi vermiyorlar, arada farklar var. Buraya baktığımızda her birimin rasyonalitesi güvensizlikle kurduğu ilişkiyi belirliyor aslında. Dolayısıyla geldiğiniz noktada yaptığınız bu üç eylem neyle bağlantılıdır? Güvenlik, öznenin rasyonalitesi ile bağlantılıdır. Öznenin kendi rasyonalitesi üzerinden kendi birikimleri olabilir. Bu şöyle bir sonuç da getiriyor. Güvenlik aslında öğretilen bir şey midir? Bizi “Bu konstrüktivist mantık mıdır  ya da empoze edilen bir şey midir?” gibi çıktılara getiriyor ama biz bu kısmı kenara bırakırsak, öznenin sahip olduğu rasyonalite neyi belirler, karşıdaki tanımı belirler, algıyı, tanıma ve eyleme doğru götürür. Bir de alan meselesi vardır.  Alan da bu algıyı, rasyonaliteyi etkiler. Dolayısıyla -farkında olduğumuz üzere- bir sürü değişken  bir araya gelmeye başlıyor. Oluşturduğumuz bu şemadan hareketle  güvenliğin somut tarafını biraz daha olgunlaştıralım. Orada da şöyle bir durum ortaya çıkacaktır. Güvenlik rasyonalite üzerinden tanımlanıyorsa,  birimlerin yapısı güvenlik tanımlarını etkilemeye başlıyor. Bu, aslında güvenliğin tek bir tanımı olmadığını ortaya çıkarıyor. Önemli bir ayrıntıdır. Ama hâlâ soyutta tutarak biraz da Siyaset Bilimine doğru gidelim. O zaman güvenliğin tek bir tanımı olmadığından hareket edersek?  Mesela biz hangi yabancı kelimeyle güvenliğin karşılığını getiriyoruz? Security. Security aslında Latincedeki securitastan gelir. Securitas, endişe olmama durumudur. Cicero da securitası kullanarak Roma İmparatorluğu’nda bir durumu gösteriyor bizlere. Endişe olmama durumu aktif midir, pasif midir? Aktif değil, pasif bir durumdur. Çünkü huzura ermişsinizdir ve endişeniz yoktur. Dolayısıyla ne yaparsınız, tabii ki pasifleşirsiniz. Zamansallığı da geniştir. Anlık değildir bu. Bunun nedeni nedir? Farkettiğimiz üzere güvenlik sağlayıcınız vardır. Tıpkı çocuğun annesi babasına gittiği durum gibi. Annesi babası ne yapar? Çocuğa en nihayetinde endişeyi giderecek ortamı sağlar. Bu kendi eylemiyle olan bir şey değildir. Çünkü bir üst düzenleyici size securitas durumunu sağlar. Roma’da neden çıkmıştır securitas? Roma hukuku bütün vatandaşlarına bu güvenli olma durumunu sağlayabiliyor. Dolayısıyla üstten güvenliğin sağlayıcısı olduğu duruma securitas diyoruz. Şimdi bizi yanıltan bir durum var aslında. Securitas tek başına güvenliği karşılayabilen bir kelime değil…Bir kelime daha var literatürde..O da Yunancadan geliyor. asphaleia.Thukydides kullanıyor bunu. Thukydides’in tarihçesinde asphaleia kavramı sfaloskavramından  gelir. Sfalos çelme takmak demektir. asphaleia ise ayakta kalmak demektir. Thukydides bunu Yunan polisleri için kullanır. Yani kendi aralarındaki bu savaş ortamında bir polisin düşme şansı yoktur. Hep ne yapmaya çalışır polisler? İlişki biçimlerini geliştirerek savaşabilir veya iş birliği yapabilirler. Peki ne yaparlar çatışma iş birliğinde, ayakta kalabilecek ortamı sağlamaya  çalışırlar. Asphaleiafarkındaysanız  güvenlik sağlayıcısı olan bir durum mudur, değildir. Yani tam tersine güvenlik sağlayıcısının olmadığı ortamda,anne ya da babanın yokluğunda, çocuğun ışığı kendi açması meselesidir. Bu durum aynı zamanda anlık olarak düşündüğümüzde  nasıldır? Zamana yayılmaz, anlıktır. Her an ne yapmak zorundasınız, tedirgin bir şekilde size güvenlik sağlanmadığı ortamda kendi güvenliğinizi sağlayacak olan ‘’uyanıklık’’ sürecinde sürekli güvensizlikten algıladığınız tehdit için tanım yapacaksınız ve eylem üreteceksiniz. Bu endişe olmama durumuna denk midir, değildir. Peki neden böyle bir kavram çıkıyor ve nereden geliyor? Thomas Hobbes’tan geliyor. Çünkü Hobbes, Thukydides’i çeviriyor. Uluslararası İlişkilere de buradan geçer. Hobbes üzerinden HansMorgenthau’ya oradan da bize geliyor. Türkçede beka durumu gibi bir duruma çıkıyor. Yani aslında sürekli var olan bir durumdur. Biz şimdi bu durumu alarak birey ve devlet yelpazesine koyalım. Birey, yelpazenin bir ucunda yer alacaktır, devlet de öbür ucunda. Yelpazenin ortası toplumdur.Hobbes üzerinden getirirsek devlet bir sözleşmeci yapıdır. Ama bu sözleşme nereden çıkar? Birincisi doğal durumdan. Thomas Hobbes’un temel mantığı nedir? Birey  aslında kötüdür diye söylenmektedir, aslında değildir. Hobbes’a göre birey, hazcıdır. Birey için en kötü haz ölmektir, en iyisi de hayatta kalmaktır. Dolayısıyla bu iki uçta birey daima ölümden kaçacak ve hayatta kalmaya çalışacak. Bu durumda doğal bir durum dediğimiz Hobbes’unsimülasyonu çıkar. Doğal durumda birey sonsuz özgürdür ve bu özgürlüğü istediği gibi kullanma yetisi vardır Bu yetiye sahip bireyleri bir üst otoritenin olmadığı anarşik yapıya koyarsınız. Anarşik yapının temel özelliği bir üst düzenleyici olmamasıdır. Yani bir securitas sağlayıcı yoktur. O zaman birey asphaleiadurumdadır. Ve varlığını devam ettirmek için tek aracı da güç tanımı üzerinden  kurgulanır. Herkes güç kullandığında “insan insanın kurdu” haline gelmeye başlar.Sürekli olarak birey güvenliğini doğrulamak zorunda kalacaktır. Ama birey bunu devam ettiremez. Peki ne yapar? birey bu durumda, organizasyonu yapar. Bu organizasyon nedir?  Toplumdur aslında. Bireyler bir araya gelerek toplumu  ve norm dizisini oluştururlar. Fakat bunu garanti edemezler. Çünkü hala eşitlerdir. Yani bir üst düzenleyici hala inşa olmamıştır. Bakıldığında bu eşitler arasında bir sözleşmedir. Dolayısıyla ne yapacaksınız? Sizin bu sözleşmeye taraf etmeyeceğiniz bir üst çağırmanız lazımdır ve o da Leviathan’dır.

İşte o Leviathan ise devlettir. Devlet nedir? Sizin eşitiniz değildir, yelpazenin öbür ucuna oturur. Devlet bireylerin uzlaşmasıyla yeni bir sözleşmenin tarafı oldu ama tarafı da değil aslında, sadece o sözleşmeyi garantilemek için çağırdılar. Leviathan bireylere endişede olmama durumunu sağlamak için gelmiştir. Buradaki endişe bireylerin hayatta kalmasıyla, doğal durumdan kurtulması ile alakalıdır. Aslında Hobbes’unLeviathan’ı bireylerin endişesini gidermez. Sadece bireylerin oluşturduğu organizasyonun devamlılığını getirir. Aslında devlet bireyin güvenlik rasyonelitesini çok fazla umursayan bir yapı değildir. Birey güvenlik endişesini toplum seviyesinde gidermeye çalışmıştır ve toplum seviyesinde securitas sağlayıcı devlet olarak ortaya çıkar.

Sivil itaatsizlik bu yelpazenin birey ile devlet arasındaki kısma gelir. Dolayısıyla yelpazeyi çizersek birey için en büyük endişe daima securitası elde etmek ve ona ulaşmaktır. Bunu ancak güvenlik sağlayıcıyla yapabilir. Bireyin en büyük paradoksu devletin bireyin securitasını algılayıp algılamaması durumudur. Bizim yelpazemizde Hobbes’un çizdiği durumda devletin bireyin securitas durumunu garanti etme sorumluluğu yoktur. O sadece toplumun securitas’ını sağlayacak,yani kolektif bir securitas verecektir . İşte burada birey devletin güvenliği için tehdit olup olmadığı tartışması, birinci tartışmadır. İkinci tartışma ise bireyin toplum için güvenlik tehdidi olup olmama durumudur. Böylece sivil itaatsizlik devlet için doğal olarak toplumun yapısında bozulan bir durum olarak algılanacaktır. Dolayısıyla devlet aşağı baktığında sevecen bir şekilde bakmaz. Yani her baktığında bireyin kendi tanımıyla geldiği bir alanda birey kendi rasyonelitesini bu ilişki içerisine enjekte etmeye çalıştığında sivil itaatsizlik devletin bakış açısıyla bu negatif algılamaya denk gelir. Devlet, toplum kendi kendine securitas sağlamaya çalıştığı alana karşı bireyden gelen negatifliği hep bir düşmanlık olarak algılar ve buna bir tepki gösterir. Dolayısıyla sivil itaatsizlik birey için rasyonel bir tanım olabilir. Devletin kendine securitas sağlayamadığı bir durumda devlete karşı bir mesafe koyma, hatırlatma vs. gibi pasif eylemler olarak düşünebiliriz. Amaç bireyin aşınan güvenlik endişesini restore edilmesi sürecidir. Ama yukarıdaki, yani yelpazenin öbür tarafındaki, güvenliği sağlayan birim bunu topluma kadar görebilir. Onun altında yani toplum ötesi kısımda devletin görüşü duruluğunu kaybetmeye başlar ve toplum  ile birey arasındaki yelpazenin bu kısmını daima tehdit olarak algılar. Ondan dolayı devlet, sivil itaatsizliği siyasi bir karşıtlık olarak, kendi varlığına bir karşıtlık olarak algılayacaktır. O zaman devlet iki aracını kullanır. Şimdi Gramsci’ye geçiyoruz. İki aracı var; birincisi cebir, kolluk kuvvetini kullanarak bireyi baskı altına almaya çalışır. İkincisi ise rıza yani iknadır. Devlet sivil itaatsizliği algıladığı noktada şiddet ya da cebirle cezalandırmak zorunda değil, bireyin kendi rasyonalitesini geri getirmeye çalışır. Bu da ikinci yolu çıkartır ve buna Güvenlikleştirme Teorisinde karşımıza çıkar. Bireyde gönüllü olarak yeniden rasyonaliteye katılma hissi yaratılmaya çalışılır. Yani birey burada güvensizliği yeniden tanımlar ama devletin öngördüğü perspektifle. Sivil itaatsizlik bireyler arasında da bir karmaşa yaratabilir. Devletin yapmaya çalıştığı şey tek bir rasyonaliteyi yeniden oluşturmak üzerine kuruldur. Bu rasyonalite securitasın faydalı olduğu ve ikinci olarak da bireyler tarafından da paylaşılması gerektiğidir. Yani alttan üste bir direnç olsa da üstteki direnç onu ya imha etmeye çalışıyor ya da onu kendi rasyonelitesine geri döndürmeye çalışıyor.

 

2. Devletler tehdit olasılıklarını halklarına kesin tehdit diye sunduklarında güvenlikleştirmeyi meşrulaştırıyolar ve daha sıkı önlemler almaya başlıyorlar. Bu bağlamda Güvenlik ve söylem arasındaki ilişkiyi yeni güvenlik kuramları içinde nasıl açıklarız?

Bugün konuştuğumuz konu devletlerin ulusal güvenlik dediği şeye geliyor. Yani birey ve devlet üzerinden bir yelpazede biri eksi biri artı değerli. Çünkü ikisi aynı şey değil ve bu yelpazenin orta noktasında toplum var. Dolayısıyla güvenlik diye bir başlığı buraya koyarsak ve güvenliği rasyonaliteyle eşleştirirsek bu ilk çizdiğimiz bireyin güvensizliği algılamasındaki rasyonaliteyle alakalı. Buradaki rasyonalite yelpazesinde bireyle devlet karşılaştığında bugünkü güvenlik literatürü ancak topluma kadar gelebilir, çünkü onun altı yani toplumdan bireye kadar olan kısım maalesef şu an sosyal bilimlerin çok da irdeleyemediği bir kısım. Çünkü securitas anlaşması Hobbes’ta da gördüğümüz gibi devlet ve toplum arasında, yani bireyle devlet arasında oluşan bir anlaşma değil. Birey burada yalnızdır ve burada Gramsci’nin sivil toplumuna bakmamız lazım. Bu bir cephe savaşıdır. Bireyin topluma kadar olan algısında bu toplumun securitasla olan barışması sivil itaatsizlikte bireyin aktivitesini getirir. Ama yelpazenin öbür ucunda devlet bunu kendi securitas sağlamasında bir problem olarak algılıyor ve iki yöne gidiyor. Biri baskıcı bir şiddet; bunu ister hukuk kurallarıyla veya mahkemesiyle yapsın isterse kolluk kuvvetleriyle yapsın. Devletin hep yapmaya çalıştığı şey -kendi rasyonalitesi- toplumu bir arada tutma endişesidir. Bence cevap burada. Basit bir mantık. Bunu ben olumlamıyorum, bu benim çizdiğim kurgudan çıkardığım sonuç. Bu benim çizdiğim güvenlik tanımının paradoksu içinde aslında bir türlü hallolmayan bir durumdur. Filozoflar ve siyasi düşünürler de bunun farkında. Herkes aynı şeyi başka dillerle konuşuyor. Siyaset sosyolojisi, siyaset felsefesi bu güvenlik kavramında akil anlatımları, mükemmel çıktıları sağlayamıyor çünkü toplum ve birey arasında securitasnoktasında teorik olsrak çok ciddi açıklık durumu oluşabiliyor.

Şu an her birimizin güvenlik tanımı farklıdır. Birimizin güvenlik tanımı akşam eve ekmek götürme olabilir, durumu daha iyi olan için çocuğunun geleceği olabilir, bir başkası için etnik olarak ya da ideolojik olarak eksiklik hissetmek olabilir. Baktığımızda hep kişisel rasyonalitemizde en yakın gördüğümüz sorunlara bağlantı kurarız ama vatandaş kimliği aldığımızda farklı tanımlar olabiliyor. Örneğin ülkenizin bekası gibi. Aslında reel olarak ait olmadığım ve toplum üstünden tanımlanan bir güvenlik problemine dönüyoruz. Bunun içinde tekil güvenlik endişemiz hem var hem yok.

Sivil itaatsizliğin en önemli yanı örgütlü veya örgütsüz olması. Benim sivil itaatsizlik uygulamam evrende çok büyük bir şey yaratmayabilir. Tarihte yarattığı zamanlar var ama o başka bir konu. Çin’de Tiananmen meydanında bir adamın tankın karşında durması çok büyük bir şey. Televizyon olmasaydı şansı çok azdı, çünkü tarih böyle insanlarla dolu. Bir bireyin oradaki sivil direnişini toplumsal seviyeye taşıması için o araçlar gerekli. Gramsci de bunu demiyor mu zaten? Bu tarihsel bloğun iki tarafa işlemesi. Hakim iktidarın kendi rasyonalitesini aşağıya enjekte etmeye çalışması sivil toplumun da buna karşı olarak kendi argümanları ile bunlara direnmesi ama aynı şeyi bunda da kullanabilir.

Dolayısıyla baktığımızda iki ilişkinin birbiriyle çarpıştığı bir nokta var. Aslında bence Gramsci halen iyi bir öncü. Güvenlik için de iyi bir formülasyon getiriyor ama görünüş o ki bizim böyle kolayca sıyrılıp gideceğimiz bir literatür, bir akademik kurulum yok. Güvenlik maalesef tanımını teke indiremediğinizde, anlayacağınız üzere,parodoksal bir durumdur. Henüz Asphaleia’dan konuşmadık, sadece “securitas bize ne getirdi?” Çok büyük bir problem getirdi. Basit olarak şunu düşünün mesela: Hukuk neden vardır? Birey üstünden düşünün, devlet üstünden düşünün ve toplum üstünden düşünün. Bu söyleyeceklerim yalnız tek sonuç değil, sizi yönlendirilmiş sonuçlara da götürüyorum, sizi kandırmıyorum ama kendi kurgumdaki sonuçlara götürüyorum, o handikapı buraya koymakta fayda var. Başka formülasyonlarda başka şeyler de çıkabilir.

Birincisi; birey için hukuk nedir?  İki tane düşmandan koruyabilir onu hukuk, bir tanesi toplum, toplumda bireyler arasındaki ilişkiyi düzenleyerek  bireyi koruyabilir. Daha önemli bir ikincisi var: devletten koruyabilir. İkinci olarak; devlet seviyesinden düşünün. Aynı hukuk devleti de toplumdan ve bireyden koruyabilir. Bu yüzden ulusal güvenlik -bizde uluslararası güvenlik kolay konuşulur- aslında çok büyük bir problemli bir konudur. Onun için de iktidarlar hiçbir zaman şansa bırakmazlar bu işi, daima –Kopenhag Okulu da bunun üzerinde duruyor- güvenlikleştirme dediğimiz söylem modelini kullanırlar. Ne için, aslında realist olarak bireyin özel alandaki güvenliğini minimalize etmek için.  Birey hiçbir zaman kendi güvenlik rasyonalitesini genişletmesin, mümkün olduğu kadar iktidarın içinde kalsın. Dediğim gibi bunu pozitif ya da negatif olarak düşünebiliriz ama iyi ya da kötü diyebileceğiniz bir durum değildir. Neye göre iyi, neye göre kötü… Güvenlik genelde laflarla anlatılmaz sorularla anlatılır. Kim için güvenlik? Hangi tehditlere karşı güvenlik?  Ne kadar güvenlik? Hangi değerlerle güvenlik? Hangi araçlar ile güvenlik? Neye karşılık güvenlik? Ne süreyle güvenlik? Bir konsepttir bu.  David Baldwin’in makalesi çok güzeldir, 7 tane soruyla gelir. Bunların her birinin cevabı ulusal seviye, birey seviyesi, toplum seviyesi,devlet seviyesi bir de devletlerarası yani uluslararası seviye olarak belirlenebilir.  Bütün sorularınız da bunlarla alakalı aslında, farkında olsanız da olmasanız da, dolayısıyla cevapları çok teknik…sivil itaatsizlikten çıkan böyle bir sonuç.

Devlet ne yapar, sivil itaatsizliği bir güvenlik sorunu olarak kabul eder ve hatta kabul etmekle kalmaz. Gördüğümüz üzere ne yapıyor? Mesela Fransa, demokrasi değil mi? Fransa’nın biz neyini biliyoruz? 1789, 1830, 1848. Ne olsa Fransa’dan çıkıyor, sokağa dökülebiliyor insanlar. Anormal bir durum değil. İyi de her seferinde karşısında bir polis falan dikiliyor, yani devlet hala var orada ve ne yapıyor, kafaya sopaları vuruyor.  Yunanistan da öyle değil mi? Yunanistan’ın yapısına bakın; sivil inisiyatifin son derece yoğun olduğu toplum örgütlenmesidir. Çok kuvvetli bir yapı ama riot polis diye bir kavram var. Çevik kuvvet diyoruz biz ona ama buradakiyle aynı değil; onlar da kafaya sopaları vuruyorlar çünkü devletler aslında dürtü olarak aynı kuruluma sahipler. Sivil itaatsizliğin çeşitli boyutlarına tolerans gösterecek gibi görünseler de bunu sıkı sıkıya takip ederler; hiçbir devlet bunu kolay kolay  affetmiyor maalesef. Bu bizi umutsuzluğa mı itmeli umut etmeye mi? O ayrı bir tartışma. Bunu benim söylemem yersiz; şu  an çok iyi akademisyenler, filozoflar, modern siyaset filozofları zaten tartışıyorlar. Ama ulaşılmış sonuçlar yok bu konuda. Çünkü, neden olduğunu hissettiniz , güvenlik kurulumuyla alakalı. Düz mantıkta problem yaratıyor güvenlik kurulumu. Yani Hobbes’un paradoksuna gidiyorsunuz; devletsiz yaşayabilir miyiz, devlet olmasa insanlar daha iyi yaşayabilir mi, cevabı bilmiyorum ama içinizde şöyle bir his olmuyor mu, evet yaşayabilir diye? Öbür tarafa döndüğünüzde de hayır yaşayamaz da diyebiliyorsunuz. Asıl problem de burada bunun cevabını veremediğimiz sürece sivil itaatsizlik bizim için hala pasif bir durumdur. Yani beğensek de beğenmesek de… Örgütlendiğinde farklı bir hale bürünür ama onun cevabı başka bir şey. Onun cevabı ne ile alakalı? Şöyle düşünün: bir eyleme girdiğinizde, nerede duracağınızı bildiğinizde eylem anlamlıdır. Yani Machiavelli gibi düşünün; Machiavelli ahlaksızlık mı öneriyor bize, ahlak dışılık mı? Başka bir şey diyor. Ne diyor, “amaç araçları meşru kılar.” Bırakın Machiavelli’nin bu dediğini, akademik olarak düşünün, zamansallık verin buna. Amaç araçları meşrulaştırır demek sonuca ulaştığınız nokta mıdır yoksa bir bulanık nokta mıdır? Eğer amaca ulaşamadığınızda araçlar meşrulaşır mı? Bunun garantisi yok, dolayısıyla sivil itaatsizliği bir amaç çerçevesinde düşünürseniz bir araçtır.  Şimdi alın ve yelpazeye koyun. Birey ya da bireyler grubu tarafından organize edilen sivil itaatsizlik amacına ulaşırsa, meşruluğunu zaten kendi  yerleştirebilir. Ulaşamadığı noktada ne yapacaktır? Zaten meşruluğu koyan birim onu gayrimeşru hale getirecektir. Aslında baktığınızda basit çözümler; onun için sivil itaatszilik siyaset felsefesinden başka olarak, güvenlik teorisinde mekanikleşen başka bir tanıma giriyor. İster istemez konseptler bağlı oldukları şeyden etkilenebiliyor, basitleşebiliyor ya da karmaşıklaşabiliyorlar.. Yine de şu var, farkındalık üzerine kurulu. İster istemez devlet burada farkındaysa, securitas sağlayacak sorumluluktaysa birey de vatandaş olarak sorumluluklara sahip. Dolayısıyla sivil itaatsizlik bir yöntem midir? Tartışırız, tartışmayız ama aynı şey bunun için de geçerlidir. Kendi tanımını meşrulaştırdığı sürece bu eylemin gideceği yere kadardır. Orada meşrulaşıp meşrulaşmayacağı  belirlidir. O anlamda bakabiliriz. Yani tamamen securitaslasecuritasın sağlayıcısı ile sağlananı arasındaki ilişki haline geliyor. Burada neyin güme gittiğini fark ediyorsunuz değil mi? İnsan hakları… Mesela İngiltere’de Savaş Müzesi var, bir kısmı IRA ile alakalı. En çok şu dikkatimi çekmişti, Kuzey İrlanda’da çıkan gazeteler vardı müzede. Hepsi insan haklarıyla ilgili haberler ile başlıklar atmıştı .Neden bunlar devletin müzesine savaş ganimeti gibi konmuştu? Çünkü devlet bunları gördüğünde ne algılıyor, kendi güvenlik sağlayıcılığının sorgulandığını anlıyor. Dolayısıyla insan hakları, maalesef, devletler için nedir? Evet, lafta, bizim toplum sözleşmesine koymaya çalıştığımız şeyler ama devlet kendi rasyonalitesi ile ilgili tehdit algıladığında, güvenlik sağlayıcı olarak, ilk gözden çıkardığı şey nedir, insan haklarıdır, insancıl değerlerdir. Neden olduğunu düşünün. Çünkü bu toplumla birey arasındaki tanımlara girer. Devlet onun üzerinde insan haklarının garantörü olarak görür kendini. Dolayısıyla insanın bu hakkı talep etmesi devlet için bir şey ifade etmez. Devlet zaten ne der, ben bunu sözleşmelerime zaten koyuyorum, sen üstüne ne arıyorsun gibi bir şeye geliyor. Ama diğer tarafta ne var, sen güvenlik sağlayıcılığından ne anlıyorsun aslında; bu toplumla birey arasındaki ilişkide hak bütünlüklerini sağlamada farklı uygulamalara gidiyorsun. Dolayısıyla ne yapıyorsun, benim securitasımı imha ediyorsun da diyebilir. Bu çatışmada maalesef şu güne kadar devlet kazandı gibi mi, değil işte. Çünkü, sorunuzun ikinci tarafı önemli, devletlerin bulunduğu yapıda ikinci kavram devreye giriyor. asphaleia dediğimiz kavram. Orada devletler birey özgürlüğüne, rahatlığına sahip değiller. Şimdi düşünün bireyle devlet arasında, birey ne yaptı? Birey securitas sağlayıcısı olarak yer alabiliyor. Devletlerin bulunduğu yapıda düzlemde bir securitas sağlayıcı var mı? Aslında yok, devletin egemenliğinde geçen bir düzlem var mı? Yok. Dolayısıyla devletler daima ne hissediyorlar dışa karşı baktıklarında? Hobbes’un doğal durumuna dönüyorlar. Orada asphaleia durumu var yani düştüğünüz anda devamlılığınız tehlikeye düşecek.  Orada beka dediğimiz problem ortaya çıkacak. Bekaya baktığımızda ise hep bizi çok kötümser bir duruma götürüyor. Mecburen devletler sürekli olarak kendi güçlerine dayanarak ayakta kalmaya çalışacaklardır. Bu uluslararası siyasette klasik realizmin tanımıdır. Ve  fark ettiğiniz üzere sürekli bir çatışma olmak durumunda. Birini birine sürekli iteklemek zorundasınız. Çünkü onun gücü size tehdit ama gerçek yapı böyle değildir. Devletler de bu güvensizliğin farkında olarak ikinci opsiyonu da göz önünde bulundururlar, o nedir? İş birliği. Sürekli bir çatışma durumu değildir uluslararası yapı. Asphaleia bizi buna götürür ama aslında devletler Asphaleia’yı aşmak için ikinci opsiyonda neyi kullanırlar? Toplumsallaşmayı. ‘İngiliz Okulu’dur bunun mantığı. Üç R deriz;  birincisi Realizmdir, Hobbes’tan gelir. ikincisi Rasyonalizm’dir, Grothius’tan gelir, Bu mantık devletler aralarında bir organizasyon kurmaya çalışır; toplumla bireyler arasındaki organizasyon değil mi, aynısını devletler de yapar. Yani organize olarak en azından bir norm üretmeye çalışırlar. Maalesef bunu hukuka taşıyamazlar. Bu üçüncü öğedir yani devrimci olan. Kant’tan gelen bizim Revolutionist mantık dediğimiz… Üçüncüsü de dünya toplumu diyeceğimiz, Kant bunun mümkünlüğü üzerine düşünmüş, mümkünlüğü vardır. Wendt de bunu düşünüyor, inşacı mantık çerçevesinde. Ama şu an için ulaştığımız en iyi nokta bizim ulus-üstü değil ama uluslararası hukukun bir miktar normlaşmış halidir. Burada devletler ne yaparlar? Dediğimiz gibi securitas sağlayacılıklarında yaşanabilecek problemleri aşabilmek için böyle bir denetleme, normlaşma bütününü koymuşlar. Bu normlar -bağlayıcı mıdır, soru işaretleri var- gönüllü katılım gerektiriyor. Mesela insan hakları konusunda bir devlet şunun farkında olabilir: Kendi kurulumunda güvenlik sağlamada şüpheleri varsa -gönüllü olarak- normlarda bir miktar sınırlamaya gidiyorlar. Bu tür uluslararası anlaşmalara imza atıyorlar. Rousseau’dan düşündüğümüzde; topluma girdiğinizde toplumun iradesini kabul ederek içeri girersiniz, dışarıda kalmak istediğinizde ise dışarıda kalırsınız ama o toplumun içinde değilsinizdir artık ve iradenin de dışındasınızdır. Devletler Dünya Savaşlarından sonra uluslararası yapıda daha toplumsallaşmaya gitmişler, bu nedenle normlar üretmeye çalışmışlardır. Bunu nasıl yapmışlar? Bir kendi aralarında organize olarak bunun da garantörü olabilecek kurumsallaşmaya gitmişler. Örnek olarak BM’yi verebiliriz, daha da baktığımızda uluslararası mahkemeler olabilir. Fakat bu kurumsallaşmaların içerikleri devletlerin egemenliklerini aşmayı izin vermiyor. Devletler cebir yetkisini işte bu normlar üzerinden kontrol edebiliyorlar. Bunlar da kurucu metinler aracılığıyla yapabiliyorlar. Örnek olarak insan hakları verilebilir. Ama buna katılım ancak gönüllü bir şekildedir. Güvenlik bir rasyonalite meselesidir. Rasyonalite illa rasyonel olmak değildir her birim kendi rasyonelitesini belirleyebilir ancak irrasyonel de olabilir. Asphaliea durumu devletler için anlıktır. Dolayısıyla bir devlet her zaman aynı gönüllüğü göstermeyebilir. Kendi beka durumunun tehlikeye girdiği anda devlet asphaleia durumundaki yani gönüllülüğü azaltabilir. Yaptırımları var mıdır elbette ki vardır: Toplumun dışına itilebilir. Sözleşmelere uymadığınızda zaten toplumun dışına itiliyorsunuz. Devlet ne yapar, başka yerden kompanse eder ya da toplumun dışına itilmeyi göze alır. İşte paradoksumuz burada ortaya çıkıyor.

Güvenlikleştirmeyi Kopenhag Okulu olarak söyleyebiliriz. Buzan, Weaver vs. Bunu Habermaslara kadar indirebiliriz. Söyleyeceklerim çok eleştirebilir olabilir. Üç alan tanımlayalım: Birincisi birey olarak özel alanımız. Eve gidersiniz evinizin efendisi sizsiniz. Ne olursanız olun eviniz sizin denetlenmediğiniz bir alandır. İkinci alanımız kamusal alan, bir toplumda yaşadığımız aynı zamanda devletin de olduğu bir alan. Üçüncü alansa siyasal alan. Kurumların işlediği, sadece devletin olduğu ve karar aldığı bir alan. Bireyin devletle iç içe olduğu alan neresidir, ikinci alan. Güvenlikleştirme aslında ne üzerine kuruludur, devletin kendi güvenlik rasyonelitesini bu ikinci alanda sürekli inşa etmesi üzerine kuruludur. Kendi istediği gibi inşa eder. Mesela ne yapıyor devlet, terörizm diye bir şey tanımlıyor ve böylece bireyi o alana güvenlikleştirilen bir şekilde katıyor. Ama aslında problem nerede, özel alanda. Devlet neyi biliyor, ne yaparsa yapsın bir türlü rahat edemediği yer sizin özel alanınız. Çünkü o alanda kamusal alandan farklı bir hayat yaşayabilirsiniz. Devlet sürekli olarak o alanı istiyor. Bunlar iki türlü işler: Bir, bireyin özgürlüğü var bir de devletin bu özgürlük alanına sarkma endişesi. Ama bütün problem özel alanla alakalıdır. Güvenlikleştirmeye baktığımızda sorun burada aslında. Bütün savaş bireyin özel alanını koruyup koruyamayacağı şeklinde. Bunu düzenleyen aslında az önce de bahsettiğimiz gibi hukuktur. Fakat ne oluyor, devlet güvenlikleştirme ile bireyin alanını imha etmeye başlıyor. Bunu kasten mi yapıyor, burası tartışmalı. Devlete içkin bir şey mi, değil mi? Ama güvenlikleştirmenin en büyük problemi topluma kadar geliyor toplumdan sonrasında problem yaşıyor. Çünkü toplumdan sonra başlayan yer birbiriyle aynı değil. Yani her birey rasyonaliteyi farklı tanımlayabiliyor. Onun için sizlere sordum, güvenliğin tanım ne diye. Birimizin maddi olabilir, birimizinki elektriğin kesilmesi ya da enerji olabilir, birimizinki etnik bir şey olabilir… Yani bu kadar farklılığın içinde devlet her birine farklı bir tanım bulma derdinde değil. Dolayısıyla ne yapıyor devlet, ister isteyerek ister istemeyerek özgür alanı kontrol etmeye çalışıyor. İnternetten örnek verirsek: Biriniz kumar oynamayı seviyorsunuz, biriniz kaçak bir şeyler indirmeyi seviyorsunuz… Yani görünüşe göre tuhaf aktiviteler yapılıyor. Ben mesela kaçak bir şey indirmeyi seviyorum ancak kumar oynamayı sevmiyorum; gidip devlete şikayet etsem bunun bu amaçla kullanılmasını sevmiyorum diye, devlet ne yapar? Hepsini birden yasaklar. Bir kere alan yakaladığında bütün negatif aktiviteleri yasaklamaya başlar, mesele biraz bununla alakalı. Devlet toplum çıkarına kadar düşünür. Bireysel çıkara maalesef cevap veremiyor. Bunun için devlet ayrı ayrı güvenlikleştirme yapamıyor. Toplum kalabalıklaştıkça devlet kendini rahatsız hissediyor. Bir nevi sivil itaatsizliğin pasif modeli gibi. Devlet ne yapıyor? Devlet, düşman kavramını bir ötede görüyor. Vatandaşına güvenen devlet var mıdır, pek yoktur. Neden makbul vatandaş kavramı var? Ne demek makbul vatandaş? Makbul vatandaş vergisini veren, askere giden dört dörtlük vatandaş mı? Hiçbiri değil aslında. Devletin rasyonalitesine uygun düşen vatandaştır. Direniş gösteriyor ama devletin tehdit olarak gösterdiği normlara uygun direniş gösteriyor. Ama bireyin seçtiği bir şey değil. Birey aslında bunu seçmeyebilir. O yüzden burada Gramsci önemli diyorum çünkü devlet güvenlik literatüründe o rasyonaliteyi yeniden üretmek için etki araçlarını kullanacak. Yani bugün tehdit olan bir şey yarın olmayabilir,  bugün tehdit olmayan bir şey devlet tarafından güvenlikleştirilebilir. Bu yüzden hızlı değişimler bir anda vatandaşı balık hafızalı hale getiriyor. Örneğin Türkiye’de 5 senede sürekli meşruiyetimiz değişiyor, makbuliyetimiz de değişiyor. Çünkü devletin rasyonalitesi asphaleia anlamında değiştiğinde, yani bir security sağlayıcı olarak devlet kendini tehdit altında gördüğünde, ne yapmaya başlıyor, rasyonaliteyi yeniden yeniden oluşturmaya çalışıyor. Birey ne yapmaya çalışacak? ‘Banane ya’ deyip kendince bir sivil direnişe giremiyor. Çünkü temel olarak güvenlik sağlayıcısının o güvenlik sağlamasına bir ihtiyacı var; birey kendisi security üretemediğinden sürekli olarak güvenlik sağlayıcısıyla bir bağımlılığı var.

 

3. Ülkelerin güvenliklerini sağlamaları maksadıyla askeri müdahaleden ziyade hegemon devletlerin uluslararası kuruluşları vasıtası ile sosyal ve ekonomik yaptırımlara yönelme eğilimleri ilerleyen süreçlerde nasıl sonuçlar doğurur? Robert Keohane’in belirlediği evrensel kuruluşlar evrensel normlarla ve evrensel mekanizmalar ile bir cezalandırma yapıldığını söylememiz mümkün müdür? Bunu yumuşak güç etrafında değerlendirebilir miyiz?

Bunu aslında uluslararası ilişkiler teorisi içerisinde hegemonya olarak inşa etmemiz gerek. Hobbescu hegemonya tek bir hegemonya tanımı değil Uluslararası İlişkilerde ama biraz daha düşündüğümüz bir yapı içerisindedir. Burada aslında cevabı 3R’de verdik. 3R birbirinden bağımsız şey değil; realist mantık, rasyonel mantık ve devrimci mantık birbirinden ayrılmazlar, hepsi iç içedir. Yani birimlerin yapıyı algılamasında sahip oldukları 3 güdüdür. Dolayısıyla bir taraftan yalnız olarak kendilerini düşündüklerinde realist düşünürler beka üzerine düşünürler; grup içerisinde düşündüklerinde yani diğerlerini algılamaya başladıklarında rasyonelleşirler. Yapıyı algılamaya başladıklarında ise 3’e kayarlar; hâlâ ütopiktir çünkü birinci yerinde durduğu için sonuncuyu hep biraz sınırlıyor. O yüzden bu devrimci mantıkta -ulus üstü bir yapıya evirilmedi- çok yavaş ilerlediği iddia edilen bir yapı var. Bir de şöyle bir durum var, Wendt’te güzel bir vurgudur bu: Öyle hızla ileri gitmez bazen geri de düşebilir. Yani bir adımı ileri atıldığında mehter adımı gibi iki adım geri gider tekrar bir adım gelir, bazen iki adım geri gider ama gördüğünüz üzere yerinde sayan bir durum değildir. Ondan dolayı bulunduğumuz evrende bir taraftan bakıp şöyle diyebiliriz: Ya bu dünya hiçbir zaman güzel bir dünya olmayacak. Çünkü genel olarak -bu da basit bir şey- devletin bekası dediğimiz şeylere bağladığımızda bizi hiçbir zaman iyi hissettirmeyecek. Tarihe baktığımızda şunu görüyoruz: Tarih rasyonel çizgide ilerliyor. Ve devletler ne yapıyorlar genelde, toplumsallaşmaya çalışıyorlar. Orada bir yere kadar gelebiliyorlar ama hani uluslararası yapı dediğimizde, örgüt dediğimizde zaten başındaki gizli anahtarı uluslararası ile ulus arası arasındaki fark. Bugüne kadar ulus üstü diye bir örgüt olmadı. Ulus üstü bugün problem olan bir şey, çünkü devletin egemenliğini aşması demek. Bu ne demek, ceza yetisi olması demek. Bugüne kadar hiçbir uluslararası örgüt cezai yetkiye sahip olamadı. Yani BM’de de yoktur, neden çünkü basit şekilde söylediğim şey, mesela müdahale kavramı. Yani müdahale kavramı üstün uzlaşılmış bir kavram değildir. İnsancıl müdahale var, uluslararası müdahale var; ikisi aynı şey gibi gözüküyor ama aynı tanım iki tane değişik yere açılıyor: Birinde diyorlar ki, uluslararası müdahale dersek devletin egemenlik alanlarına müdahale edebilir miyiz edemez miyiz? Öbür tarafta nedir, insancıl müdahale diye bir kavram var, o da bazı devletler egemenliği egzersiz edemiyor. Bizim oradaki insanlığı bir uluslararası toplum olarak koruma görevimiz var mı yok mu? Bu iki şey getiriyor: Bir tarafta hala devletin egemenlik alanının korunmaya çalışıldığı bir yapı var, bu aynı zamanda ilke olarak da düşünülen bir şey. İkinci prensipse daha toplumsallaşan bir yapıda devletlerin bireyi devletten korumak gibi yani egemenliği egzersiz edemeyen bir devletten koruma mantığı var mı, ya da uluslararası bir toplum olarak biz bireyi aslında sözleştiği bir yapının görevini yerine getirme, bu sözleşmeyi toplum olarak üstelenme neticemiz var mı? Bunlar bugün bizi pozitif sonuçlara ulaştırabilmiş değil. Uluslararası örgütler ile ilgili gelinen noktada gözüken o ki sert güç olmadığında yumuşak güç işlevsiz ya da limitli  hale geliyor. uluslararası kurumlar sert güç sahip olmadığı sürece norm üretilir, ihraç edebilir mi? Bugüne kadar bunda bizi tatmin edecek sonuçlar ulaşamadık, böyle bir şey yok. AB bile durduğu yerde böyle bir işleve sahip olduğunu söylüyor ama Avrupa güvenliği diye de bir şey var. Bugün Trump’ın o kadar laf etmesi boşa değil, bir şeyi bilerek konuşuyor. Pozitif mi, bence değil ama maalesef uluslararası yapı bizim ahlaksallığımızla düşünülecek bir yapı değil.

 

4. Önümüzde bir Amerika Rusya gerçeği var aslında güvenlik politikalarının değiştiği bir ortamda yaşıyoruz. ABD güvenlik politikaları ile Rusya Federasyonu güvenlik politikaları önümüzdeki süreçlerde nasıl bir rota çizecek? Özellikle ABD geçen günlerde nükleer füze anlaşmasından çekileceğini söyledi ama Rusya hâlâ bununla iligli açıklama yapmadı?

Yaptı aslında, bunun elim sonuçlar doğuracağı şeklinde birtakım şeyler söyledi. Sorduğunuz soru spekülatif bir cevaba sahip. Eğer uluslararası politika konuşuyorsak nihayetinde hâlâ uluslararası ilişkilerin neden var olduğunu düşünmeniz lazım. uluslararası ilişkiler çatışma ve işbirliği ile ilgili bir yelpaze ve bu iki ilişki biçimi arasındaki alanı düzenleyen  biryapı aslında ve belli tarihsel  dersler sonunda düzenlendi. Hem tarihsel olarak ilerleyen bir süreçte hem de yaşanan bir sürü tecrübenin birlikteliğinde…en önemli tecrübeler de Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarıydı. Bu, Robert Gilpin’inhegemonik savaş dediği ama bu kadarla işin içinden sıyrılamayacağımız, bizim kontekstimizde uluslararası güvenlik olarak düşündüğümüzde uluslararası yapının organizasyonuna karşı tehdit oluşturan çatışmalar. Çünkü savaş dediğiniz aslında organize olmuş çatışmadır. En tehlikelisi ise organize olmamış hali; bugün baktığınızda hem içte ve hem de dışta aslında en büyük  güvenlik problemidir bu durum. Savaş organize olamadığında mutlaklaşıyor. Birinci Dünya Savaşı mesela uluslararası yapı itibariyle organize olamayan bir çatışma. Uluslararası İlişkiler düşünürleri kimi zaman  iki savaşı birleştiriyorlar yani 1914-1945 diyorlar; çünkü bu bir anomali dönemi, yani organizasyonun yapılamaması ikinciyi getiriyor zaten.. BM sistemi aslında bir organizasyon yani uluslararası yapının organize edilmiş halidir. Sıcak çatışma bir opsiyon olabilir mi, “daima bir opsiyon olmayacak” diye bir şey demiyor ama olmaması için bir sürü mekanizma üretilmiş. Dolayısıyla Uluslararası İlişkiler çok büyük bir literatür kullanır bunda, yani güvenlik literatürü kullanır. Bunda en önemlisi caydırma yöntemidir, algı yöntemidir; birbirinize hamleler yaptığınız bir süreci getirir. Tabii ki sıcak çatışma hiçbir zaman kaçınılmaz değildir ama günümüz politikasında söylemlerin böyle çok hızlı bir şekilde çatışmalar üreteceğini düşünmek biraz naiflik olur. İki tane süper güç tabii ki dünya üzerinde alan paylaşımlarına gidebiliyorlar, güçleri üstünden menziller üretiyorlar; süper güç tanımı içinde bu. Sizin vizyonunuz, menziliniz bunu güç tanımı içine devreder. Yunanistan’ ile Amerika’nın vizyonu, menzili aynı değildir, dolayısı ile menzil çakışmalarında çakışma alanları problem yaratır. Burada soğuk savaştan beridir 3 tane çizgi görüyorsunuz: Biri Doğu Avrupa biri Kuzey Orta Doğu’dur. Yunanistan, Türkiye, İran, Pakistan, Afganistan kadar gider biri de Asya’dır, yani Çin-Japonya çizgisidir. Bu çizgiler aslında iki süper gücün çakışma alanlarını yaratır. Bunun içinde ikincil aktörler de girebilir, mesela Türkiye girer; Polonya, Almanya, Japonya girebilir. Mesela İsveç girmiyor baktığınızda. O çizgide dışında kaldığında daha rahat büyük etkisi dışında kalabiliyorsunuz.Baktığımızda, bu değişken aktörler de girip çıkabilirler ama asıl mesele çakışmanın olmasıdır. İki taraf bu çakışmayı nasıl giderebilir? Birincisi çatışma ile giderebilir ama çatışma iyi bir opsiyon mudur? Değil, bugüne kadar değil. Devletler ille de savaşmaya çalışmazlar, söylem olarak çatışırlar ama dediğimiz gibi en dikkat edilen şey çatışmayı savaşa dönüştürmemektir.Trump ‘ın dediğinde bir erdem var mıdır? Evet, Amerika çekilebilir ve Rusya bundan alınabilir. Ona göre alternatif çatışma iş birliği yöntemleri bulacaklardır. İş birliği ile ikisinin arasında olması gerekli değildir. Buna alternatif balance yani dengelemeler üreterek birbirlerine tam olarak caydırmalar üretmeye çalışacaklardır. Bu mahkûmun seçimi denilen şeye çıkıyor. Çeşitli çıktılara çıkar: win-win, win-lose, lose-winya dalose-lose olana çıkar, en istenmeyeni sonuncusudur. Win-win faydalı olan ama ulaşılabilmesi en zor olan durumdur. Bu nedenle de genel olarak hep orta versiyonları değerlendirerek çatışma rotasına giriyor devletler..Bundan dolayı da uluslararası politika çatışma ve uzlaşmaya dayanır. Ender zamanlarda da tehlikeli olup lose-lose formülasyonuna doğrultusuna gidebilir. Ama görünen o ki bu dünyada ya da bu uluslararası yapıda oldukça fazla fren mekanizması üretilmiş. Yani tecrübeler çok fazla şey üretmiş. Umudumuz o ki işe yarasın. Garantisi yok, onu biliyoruz, yani garanti olan bir sistem yok çünkü anarşi daima uluslararası sistemin yapısıdır ve halen devletin egemenliği üzerinde başka bir egemenlik yok.

Prof. Dr. Burak Samih Gülboy Hocamız’ın yeri bizde her zaman çok ayrı ve çok ayrı kalacak. İyi ki varsınız. Teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 

Hazırlayan 

TESA Röportaj Birimi

TESAD

Tarih Ekonomi ve Siyaset Araştırmaları Derneği

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir