Otoriterler
Kaynak: Journal of Democracy

Otoriterler Uluslararası Hukuku Nasıl Kullanır?

Hukukun üstünlüğünü reddeden otoriter hükümetler uluslararası hukuk kuralları ve standartlarından ne istiyorlar? Otoriter yönetimler her türden kurumu başka amaçlara uygun hale getirerek ayakta kalır ve gelişirler. Uluslararası yasal kurumlar da bu duruma istisna değildir.[1] Bir dizi uluslararası forumda, günümüzün otoriterleri yönetimlerini yalnızca eleştirilerden uzak tutmak için değil; aynı zamanda uluslararası hukuk standartlarını çıkarlarını koruyarak aktif bir şekilde yeniden şekillendirmek için de kullanıyor. Artık uluslararası hukuka savunmacı bir tutumla yaklaşmaktan memnun olmayan otoriterler, demokratik ilkelerin yanında var olan ve bu ilkelerle yarışan yeni otoriter yasal standartları genişleterek uluslararası hukuku kendi bağnaz planlarını teşvik etmenin bir aracı olarak görüyor.

Uluslararası hukuka yönelen otoriterler, uluslararası siyasetin artan ölçüde yasal hale geldiği bir dünyayı yansıtıyor. Ticaret ve yatırım akışları, karmaşık yasal yönetimlere bağlıdır. Küresel adalet arama çabaları da yasal kanallardan ilerler. Bu, demokratlar ve diktatörlerin hedeflerine ulaşmak için uluslararası hukuka benzer şekilde yaklaşmaları gerektiğini gösterir. Pek çok uluslararası yasal yönetimlerin etkinliği tartışmaya açık olsa da otoriterlerin bu alandaki yatırımları, uluslararası hukukun etkisinin kazanılmasından dolayı artan meşruiyet, benzer görüşteki devletlerle daha fazla iş birliği ve baskı altında tutmak için artan güç gibi elde edilecek önemli faydalar olduğuna inandıklarını göstermektedir.

Bu eğilimleri yönlendiren kilit faktör, ABD ve diğer Batılı güçlerin duyarsızlığıyla daha da şiddetlenen otoriterlerin uluslararası sistem içindeki artan ağırlığıdır. Çin’in Xi Jinping önderliğinde artan iddiasından, Rusya’nın yurt dışında otoriter rejimleri aktif olarak desteklemesinden İran ve Suudi Arabistan gibi orta düzey diktatörlüklerin yükselişine kadar, otokrasilerin göreceli gücü artıyor. İyi toplumun doğası hakkında çok farklı görüşlere rağmen, bu farklı rejimler, liberal-demokratik standartların desteklenmesine zarar vermek ve buna direnmek için ortak bir amaç bulmuşlardır. Ancak, demokrasilerin elinde eğilimi geri çevirmek ve iş birliğinde bulunmaları için hala anlamlı fırsatlar mevcuttur.

Tarih Öncesi Vestfalya

Bu noktaya nasıl geldiğimizi anlamak için biraz tarih yeterli olacaktır. Uluslararası hukuk geleneksel anlamda “Vestfalyen” olarak nitelendirilmiştir: Uluslararası hukuk, hükümetlerinin biçimlerine karar vermede özerkliğe sahip olan tüm devletlerin eşit egemenliğini tanır. Öğretiye dayanan bu bakış açısına göre, uluslararası hukuk ne demokrasi ne de diktatörlük açısından güçlü bir tercih değildir. İnsan hakları sözleşmelerinin demokrasinin diğer temel unsurları ile konuşma ve toplantı özgürlüklerini de koruduğu doğrudur. Örneğin, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 25. Maddesi, vatandaşlara kamu işlerine katılma ve gerçek ve periyodik seçimlerde oy kullanma hakkını sağlar. Ancak, bu anlaşmaların otoriter imzacıları, halk katılım biçimlerinin ve yöntemlerinin sistemler arasında farklılık gösterdiğini savunarak uygulama girişimlerini başarılı bir şekilde saptırdı. Uluslararası hukukun demokratik hükümetler için bir “hak” içerdiğine dair bazı bilimsel argümanlara rağmen, bu tutum hiçbir zaman başarılı olmadı.[2]

Yönetim türüne ilişkin uluslararası hukukun bu resmi tarafsızlığına rağmen demokrasiler, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası hukuk standartlarının oluşturulmasında temel itici güç olmuştur. Bununla birlikte, demokrasilerin birbiriyle savaşmasının pek de olasılığı yoktur, ancak ticaret ile çevre ve ceza hukukuna kadar birçok alanda iş birliği yapma olasılıkları yüksektir. Demokrasiler bu şekilde daha fazla antlaşma imzaladılar, anlaşmazlıkları daha sık karara bağladılar, Avrupa entegrasyonu ve küresel ticaret sisteminin gelişimi dahil olmak üzere çağın en büyük hukuki başarılarını elde ettiler. Ayrıca, Latin Amerika ve Avrupa’da var olan bölgesel insan hakları antlaşmaları, açık bir şekilde demokrasiyi korumak için tasarlanmıştı ve o zamandan beri bu eğilimi pekiştiren önemli dava kararları birikti. Bu kurumlar da küresel liberal düzenin temelini oluşturdu.

Şüphesiz, Soğuk Savaş sırasında demokrasiler uluslararası hukukun içeriğine ilişkin kendi tercihlerini dile getirdiler. Uluslararası hukuk sisteminin büyük ölçüde sermayenin çıkarlarını korumak için oluşturulduğuna dair teorik argümanlara rağmen,[3] Sovyetler sonunda hakimleri Uluslararası Adalet Divanı’na, temsilcilerini de Uluslararası Hukuk Komisyonu, Uluslararası Hukuk Derneği ve diğer kuruluşlara göndererek bu sisteme katıldı. Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) de 1971’de BM’ye katıldıktan sonra aynı şeyi yaptı. Bununla birlikte, diğer anti-demokratik yönetimler, özellikle yatırımların kamulaştırılması konusunda güçlü pozisyonları ve doğal kaynaklar üzerindeki kontrolü ifade etti.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, uluslararası hukuk için yeni bir dönem başlıyor gibiydi. 1990’lar, yeniden canlandırılan uluslararası iş birliğine, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) gibi yeni küresel oluşumların yanı sıra, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) gibi bölgesel kurumların oluşturulmasına tanık oldu. 1989’da yürürlüğe giren Montreal Protokolü, devletlerin ozon tabakasını incelten gazların kullanımdan kaldırılmasını koordine etmelerine yardımcı oldu. Afrika Birliği, hükümetin anayasaya aykırı değişikliklerine karşı demokratik olmayan normları dile getirerek ve uygulama mekanizmalarını birden fazla vesileyle uygulayarak daha da kurumsal hale geldi. Avrupa hukuk yoluyla entegrasyon projesinin daha yakın bir birliğe yol açacağına dair umutlar mevcuttu. Ayrıca, 11 Eylül saldırılarının ardından küresel terörizmle mücadele çabalarının aciliyet kazanmasıyla birlikte insan hakları, uluslararası yatırım hukuku ve güvenlik alanında anlaşma düzenlemelerinde patlama yaşandı. Kanada tarafından önerilen Koruma Sorumluluğu (Responsibility to Protect) doktrini, BM’de takdir gördü ve ciddi insan hakları ihlalleri durumunda insani müdahaleleri potansiyel olarak meşrulaştırdı. Tüm bu değişiklikler, yeni bir uluslararası hukuk teorisi ve uluslararası ilişkiler ortaya çıkardı: Liberalizm, uluslararası iş birliğinin demokratik devletler arasında daha etkili olmasının muhtemel olduğunu varsaymaktadır.[4]

ABD, bu gelişmelerde belirsiz bir rol oynadı. Washington, uluslararası hukuki iş birliğinde yukarıda bahsedilen ilerlemelerin çoğunu teşvik ederken kuralların kendi başına uygulanması konusunda isteksiz davrandı. ABD, İkinci Bush yönetimi sırasında uluslararası hukuk standartlarına, özellikle de 2003 Irak işgaliyle birlikte, yüz çevirmeye başladı. ABD hükümeti ayrıca Amerikan askerlerinin ICC’nin yargı yetkisine tabi olmamasını sağlamaya çalıştı. Araştırmacılar, ABD’nin yaklaşımını uluslararası kısıtlamaların yalnızca diğerleri için geçerli olduğu “hegemonik” uluslararası hukuktan biri olarak tanımlamaya başladı.[5] Bu iki yüzlü tutum, ABD’nin çok taraflı forumlarda demokrasiyi ve insan haklarını ilerletme çabalarını baltaladı.

Aynı zamanda, küresel demokratikleşmenin “üçüncü dalgası” zirveye ulaştı. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’daki renkli devrimlerdeki alarm, Moskova’yı yurt dışındaki demokrasiye zarar vermek ve ölçekleri tercih ettiği adaylar lehine değiştirmek için kapasitelerini geliştirmeye sevk etti. Çin’in artan ekonomik ağırlığı ve “geri kalanların yükselişi” nedeniyle, Batı demokrasilerinin gücü 1990’lardaki en yüksek noktasından geri düştü. ABD’nin Donald Trump yönetimindeki liberal düzenden açıkça ayrılması bu eğilimleri hızlandırdı, ancak bunların altında yatan güçler bir süredir faaliyette.

Kalkan ve Kılıç Olarak Uluslararası Hukuk

Uluslararası hukuk ve uygulamaları hakkında geniş bir liberal görüşle karşı karşıya kalan otoriterler, kendi yaklaşımlarını oluşturmaya başladı. Diktatör ve demokratlar, uluslararası hukuk konusundaki tartışmaları savunmaya yönelik olarak ve eylemlerini meşrulaştırmak, kendilerini yabancı eleştirilerden izole etmek için kullanırlar. Otoriterler, devlet egemenliğinin merkezciliğini yeniden öne sürerek uluslararası hukukun bu “koruyucu” rolünü desteklemeye çalıştılar.

BM Güvenlik Konseyi daimî üyelerinden Rusya ve Çin, farklı yaklaşımlar izleyerek kendi yollarını açtılar. 1980’lerden bu yana süregelen ekonomik özgürleşmesine yasal kurumlara yapılan büyük yaptırımlar eşlik etti. On dokuzuncu yüzyılda, Çin ve çeşitli Batılı güçler arasındaki yetersiz anlaşmalardan BM’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ni 1971’e kadar kabul etmeyi reddetmesine kadar uzanan tarihsel miras, Pekin’i uluslararası hukuka karşı haklı olarak şüpheli bırakmıştı. Fakat son yıllarda ülkeye artan güven, Çin’in uluslararası yasal kurumlarda ve BM’de daha geniş roller aramasına yol açtı. 1996’da yaptığı bir konuşmada Jiang Zemin, uluslararası hukuku ulusal çıkar için bir silah olarak kullanma çağrısında bulundu.[6] Çin, Güney Çin Denizi’ndeki deniz sınırlarını genişletme çabalarında olduğu gibi, kaybetmekte olan elini tutarken bile, sofistike yasal argümanlar ortaya koymuştur.[7]

Çin ayrıca, iklim değişikliği, yolsuzlukla mücadele ve küresel sağlık gibi konularda ABD’nin bıraktığı boşluğu doldurarak uluslararası kurumlara büyük yatırımlar yaptı.[8] BM üye devletleri arasından Çin Halk Cumhuriyeti şimdilerde, örgütün bütçesine ikinci en büyük katkıda bulunan ülkedir.[9] ABD’dekinden biri ile karşılaştırıldığında, uzmanlaşmış BM kuruluşlarının on yedi başkanından dördü Çin vatandaşıdır. Bu şekilde Çin, imajını uluslararası toplumun sorumlu bir dayanağı olarak inşa etmeye çalıştı. Bu, Pekin’in kendi çıkarlarını ve kavramlarını gittikçe daha fazla zorladığı bir alan olan bölgesel ve küresel kurumların yapılanması üzerinde bir avantaj sağlıyor. Örneğin, BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi üzerine yapılan müzakerelerde Çin, standartların uygulanmasında bağımsız organlara bir rol belirleme fikrine şiddetle karşı çıktı.[10] Çin ayrıca, yüz tanıma sistemleri gibi yeni teknolojilerde standartlar oluşturmak için şu anda bir Çinli yetkili tarafından yönetilen Uluslararası Telekomünikasyon Birliği’ndeki etkisini kullandı. Üç kıtayı kapsayan bir Çin altyapısı ve ekonomik kalkınma programı olan Kuşak ve Yol Girişimi’ne (BRI) bir meşruiyet damgası eklemek için BM Çevre Programı ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri gibi girişimleri kullandı.[11]

Doğası gereği BRI, Çin’i onlarca ülkenin karmaşık iç siyasetiyle temasa geçirecek ve Pekin bu bağlantıları güçlendirmeye hazır. Çin, girişimleri için sıklıkla yatırım fonlarının alıcıları olan küçük demokrasilerden destek almaktadır. Görünüşe göre Yunan ve Macar hükümetlerini AB’nin ÇHC insan hakları ihlallerine yönelik kınamalarını engellemeye ikna etmeyi başarmış görünüyor.

Çin yalnız değil. Kendisi de hukuk eğitimi alan Vladimir Putin yönetimindeki Rusya da uluslararası hukuka büyük vurgu yaptı. Devletler arasındaki etkileşim ilkeleri söz konusu olduğunda Rusya, Soğuk Savaş’ın sonundan bu yana Batı dış politikası tarafından desteklenen “kurallara dayalı düzen” in aksine, kendisini geleneksel uluslararası değerlerin savunucusu olarak görüyor. Moskova amacını “uluslararası ilişkilerin demokratikleşmesi” olarak sunuyor ve bu da ABD’nin gücünde bir kayma anlamına geliyor. Bununla birlikte, yaklaşımı ise kesinlikle devletçidir.[12]

Rusya, aynı zamanda, kendi çıkarlarını tanımlarken, eski Sovyet cumhuriyetlerinden oluşan doğal bir etki alanı olarak gördüğü şeyi seçiyor. Rusya’nın bölgesel entegrasyon için en cesur girişimi, biçim olarak Avrupa Birliği’ni (AB) taklit eden ve bu yapıya karşı bir ağırlık işlevi görecek şekilde tasarlanan Avrasya Ekonomik Birliği’dir (EAEU). Rusya, AB’ye yakınlaşmak yerine komşu ülkelere bu derneğe üye olmaları için baskı yaptı. (Nitekim, Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in, planlanan bir AB ortaklık anlaşmasından vazgeçmesini ve 2013-14 halk ayaklanmasını tetikleyen etken, Moskova önderliğindeki bloğa dönme kararıydı.) EAEU, Brüksel’dekinden çok daha az kurumsallaşmış ve daha az bürokratik olsa da anlaşmazlıkları çözmek için AB gibi bir Konsey, Komisyon ve Mahkeme niteliğinde. Özellikle EAEU, Amerika Birleşik Devletleri’nin serbest ticarete sırtını döndüğü bir dönemde, bir gümrük birliği ve “Tek Ekonomik Alan” da dahil olmak üzere önemli ekonomik entegrasyonu içeriyor.

Rusya ve Çin, BM’de aktif rol oynadı ve uluslararası hukukun geliştirilmesine ilişkin 2016 ortak bildirisinde ele alınan ortak bir uluslararası hukuk görüşünü ifade etmek için birlikte çalıştı. BM Şartı da dahil olmak üzere egemenlik ve müdahale etmeme öğretileri için klasik kaynakları ve ilk olarak 1954 Çin-Hindistan Antlaşması’nda ifade edilen ve 1954 Bandung Konferansı’nda duyurulan “Barışçıl Bir Şekilde Yaşamanın Beş İlkesini” vurgular. Bunlar, devletlerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine karşılıklı saygı duyduğunu saldırmazlığı ve iç işlere karışmamadır. Daha genel olarak ifade edilirse, “Taraf Devletlerin hakları ve meşru menfaatleri” ile rıza, iyi niyet ve egemenliğe öncelik vermektedir. O halde devletler merkezi aktörlerdir. Açıklama aynı zamanda, BM Güvenlik Konseyi süreci dışında uygulanan tek taraflı yaptırımları ve zorlayıcı önlemleri de kınamaktadır.[13] Geleneksel Vestfalyen pozisyonun bu yeniden ifadesi, otoriter uluslararası hukuk için kilit bir mihenk taşıdır.

Devletlerin iç işlerinin uygun bir uluslararası ilgi odağı olmadığı ilkesine odaklanırken, bu vizyon aynı zamanda “uluslararası hukukun üstünlüğünü” de vurgulamaktadır. Bu cümle, güç kullanımı ve zorlama söz konusu olduğunda meşru eylemler için yetkili çerçeve olarak var olan kurumları, özellikle hem Çin’in hem de Rusya’nın veto hakkına sahip olduğu Güvenlik Konseyi’ni vurgulamaktadır. Rusya, Güvenlik Konseyi içinde veto yetkisinin başlıca koruyucusu haline geldi ve çoğu zaman bu yetkisi, Suriye’deki Beşar Esad gibi otoriter müttefiklerin yararınaydı.[14] Büyük otoriter güçler sözleşmeler yoluyla, BM’nin yönelimini özgürlükçü insan hakları ilkelerinden uzaklaştırmaya ve egemenlik savunmasına doğru yönlendirmeye çalışıyor. Bununla birlikte, BM’de artan sayıda bulunan otoriter yönetimler alıcı bir kitle buluyor.

Şimdiye dek, iki devin egemenlik üzerindeki yenilenen vurgusuna, diğer devletlerin iç işlerine müdahalesi için giderek daha saldırgan stratejiler eşlik etti. Gösterilen, Moskova’nın giderek daha gelişen bir otokrasi promosyonu markasını daha geniş şekilde uyguladığını yansıtan Rus seçim müdahalesidir. Çin, bu konuda çok daha az açık olmakla birlikte, yabancı seçimlerde de ağırlığını favori adayların arkasına koydu. Örneğin 2015 yılında, ÇHC Devlet Başkanı Xi, Mahinda Rajapaksa’nın Sri Lanka’daki başarısız yeniden seçilme teklifini onayladı. (Rajapaksa’nın ayrılığı sonunda kardeşi Gotabaya’nın 2019 başkanlık seçim zaferi ile iktidara geri döndü.) Pekin ayrıca Rajapaksa’nın ana bölgesindeki Hambantota limanını finanse etti ve Sri Lanka bu yatırımın borcunu ödeyemeyince mülkün 99 yıllık kira kontratını satın aldı. Bu, BRI’ye katılan diğer ülkeler arasında büyük bir endişe uyandırdı, ancak aslında Çin, borç anlaşmalarının yeniden görüşülmesinde genel olarak cömert davrandı. Pekin’in Sri Lanka’nın demokratik anlamda gerileyişinin arkasındaki politikacı için açıkça sürdürdüğü savaşı daha endişe verici bir şeyin habercisi olabilir. Çin, 2018’de o zamanki cumhurbaşkanı Abdulla Yameen’le bahse girerek Maldivler’de de benzer şekilde davrandı, ancak Sri Lanka’da olduğu gibi adayını kaybetti. 2019’da Pekin, Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen’in yeniden seçilme teklifini baltalamaya çalıştı. Ancak, Çin’in bu çabası Ing-wen’in zaferini garantilemeye yardımcı olacak bir geri tepki yarattı. Çin’in nüfuz satın alma çabaları Batı’ya da uzanmakta; Avustralya’da, Çin bağlantılı siyasi bağışlar ve diğer etki faaliyetleri, birçok skandalın merkezinde yer almıştır.[15]

Otoriter hükümetler de çıkarlarını korumak için uluslararası yasama ve kanun uygulama araçlarını kullanıyor. Örneğin, Vladimir Putin yönetiminin Rusya’daki vekilleri, ABD’deki muhalifleri rahatsız etmek amacıyla bir dizi iddiada bulundu.[16] Bununla birlikte, Çin’in Hong Kong’a yönelik yeni ulusal güvenlik kanunu, nerede olursa olsun yıkıcı eylemlere yanıt olarak bölge dışı yaptırım sözü veriyor.

Otoriter Uluslararası Kuruluşlar

Otoriterler, mevcut küresel organlar içindeki hakimiyetlerini güçlendirmenin yanı sıra, kendi uluslararası organizasyonlarını yöneterek ve yaratarak çıkarlarını ilerletiyor. Bu organlar, demokrasiler tarafından kurulan organizasyonlardan daha az üyesini talep etme eğilimindedir, ancak yine de karşılıklı destek ve iş birliği için fırsatlar sunarlar.[17]

Bazen destek, doğası gereği maddi olabilir. 2004’te Venezuela’dan Hugo Chávez ve Küba’dan Fidel Castro, bölgenin solcu ve sosyalist hükümetleri arasında ekonomik iş birliğini ve karşılıklı yardımı kolaylaştırmak için Bolivarcı Amerika Halkları İçin İttifak’ı (ALBA) başlattı. Örgüt, Venezuela’nın uygun koşullarda Küba’ya petrol gönderdiği ve yirmi bin kadar Kübalı doktorun Venezuela’ya geldiği bir anlaşma ile başladı. Bunu, blok genelinde yayın yapan ve Nikaragua’dan Daniel Ortega’ya 2011 başkanlık yeniden seçilme teklifinde bir destek sağlayan Telesur adlı bir medya girişimi takip etti. Bolivya, Nikaragua ve Ekvador da bloğa katıldı; ancak Bolivya, solcu Devlet Başkanı Evo Morales’in 2019’da iktidarı kaybetmesinin ardından geri çekildi. Venezuela’da Kübalı danışmanlar, Chavez’in halefi Nicolás Maduro’nun rejiminin temelini oluşturdu.

Diğer durumlarda, otoriter bölgesel organlar sınır ötesi baskıyı kolaylaştırmaya hizmet eder. On uluslu Güneydoğu Asya Ulusları Birliği (ASEAN), 1967’deki kuruluşundan bu yana otoriter bir uluslararası organizasyondu; beş orijinal üye anlamında, o zamanlar yalnızca Filipinler bile kısmen demokratik olarak kabul edilebilirdi. Bugün, ekonomik entegrasyon programlarını adım adım ilerletse bile ASEAN, muhaliflerin karşılıklı iadesi için bir ağ sağlamıştır. Kamboçya’daki Hun Sen, 2017’de ülkenin ana muhalefet partisi Kamboçya Ulusal Kurtarma Partisi’ni (CNRP) yasakladıktan sonra Tayland ve Malezya, CNRP liderlerinin seyahatini engellemek için ASEAN’ın karışmama ilkesini uygulamaya koydu.[18] Kamboçya, Laos ve Vietnam’da Taylandlı muhalifler “ortadan kayboluyor” ve sınır ötesi iade daha sık görülüyor. Güneydoğu Asya ülkeleri ayrıca yüzlerce Uygur’u aşırı baskılarla karşı karşıya kaldıkları Çin’e iade etti. Bazı durumlarda, bu iade işlemleri, cezai suçlamalar olmaksızın gerçekleştirilmiştir.[19]Diğer uluslararası kuruluşlarla karşılaştırıldığında, otoriterlerin öncülük ettiği kuruluşlar daha az kurumsallaşma eğilimindedir ve egemenliği ihlal etmeye daha az isteklidir. Bu onları biraz kırılgan hale getirir ve amacına hizmet edildiğinde kolayca atılabilir. Körfez İş Birliği Konseyi (GCC), 1981 yılında altı Basra Körfezi ülkesi arasında kurulan hükümetler arası bir organizasyondur: Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Umman ve Katar.[20] GCC Şartı entegrasyondan bahsediyor ancak örgütün yapısı kesinlikle devletçi ve Vestfalyen ilkeleri yansıtıyor. Birincil yönetişim yapısı olarak üye devletlerin başkanlarından oluşan bir konsey ile, kendi başına sağlam bir kurum olmaktan ziyade, bölgesel ortaklar arasındaki müzakereler için bir arena olarak nitelendirmek daha doğrudur. Örgüt, artan gerilimlerin 2017’de Suudi Arabistan, Mısır ve BAE’yi dış politikasında komşularına göre daha İslamcı bir çizgi izleyen Katar’la diplomatik ilişkilerini kesmeye yönelttiğinden beri aşağı yukarı uykuda kaldı. Katar, uluslararası yasal mekanizmaları kullanarak karşılık verdi ve GCC’deki bazı ortakları hakkında Uluslararası Adalet Divanı, DTÖ ve Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi’ne şikâyette bulundu. Otoriter devletler, yalnızca demokrasilere karşı değil, aynı zamanda birbirlerine karşı savaşmanın bir aracı olarak da uluslararası hukuka yöneliyor.

Suları Bulanıklaştırmak, Kural Oluşturmak

Otokrasi teşviki için temel bir strateji, demokratik kurumların sağladığı bilgi ve değerlendirmeleri “sulandırmak” için dezenformasyon, sözde demokratik örgütler ve alternatif kavramları kullanmayı ve böylece etkilerini azaltmayı gerektirir. Buna bir örnek, alternatif seçim gözlemleme sisteminin konuşlandırılmasıdır. Uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, dış aktörler, demokratik faaliyetin gözlemlenmesinde ve dolayısıyla kendi kaderini tayin konusundaki egzersizlerin bütünlüğünün sağlanmasında önemli bir role sahiptir. Bu, özellikle anayasa referandumları gibi siyasi sistemlerin yapısını belirleyen oylar için geçerlidir. Aslında yabancı seçim gözlemi, dekolonizasyon dönemindeki bağımsızlık referandumlarına kadar uzanıyor. 1990’larda üçüncü demokratikleşme dalgasıyla birlikte seçim gözlemi hızlandı. Son zamanlarda otoriter uluslararası örgütler, şüpheli seçimleri onaylama alışkanlığı olan kendi “seçim gözlemcilerine” sponsor olarak karşılık verdiler.[21] Örneğin, Moskova’nın hakimiyetindeki Bağımsız Devletler Topluluğu’nun “hükümet dışı” seçim gözlemleme örgütü, bunun önemini vurguluyor. Seçim yönetiminde “ülkeye özgü” değişkenler ve gözlemlediği çoğu seçimi şaşırtıcı olmayan bir şekilde “özgür ve adil” olarak etiketliyor. Bunlar, bu gözlemcilerin ve ÇHC önderliğindeki Şangay İş Birliği Örgütü’nden (SCO) gözlemcilerin zaman zaman Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) gibi gruplardan seçim gözlemcilerinin sonuçlarına aykırı sonuçlar çıkardığı anlamına gelir.[22]Bu sözde “zombi” seçim gözlemcileri, demokrasi yanlısı seçim gözlemcileri tarafından yapılan değerlendirmelerin etkisini zayıflatan kafa karışıklığı yaratır.[23]

Otoriterlerin suları bulandırmasının bir başka yolu, demokrasi ile ilişkili kavramları bulanıklaştırmasıdır. Çin, daha geniş küresel söylemlerle meşgul olmasına rağmen, kendi insan hakları anlayışını aktif bir şekilde ifade etmeye çalıştı. 1993 yılında küresel Viyana Bildirgesi ve Eylem Programı kabul edildiğinde, insan haklarının evrenselliğini ilk kez tanıyan Çin de katıldı.[24] Çin daha sonra BM İnsan Hakları Komitesi’nin (insan hakları uygulamalarını gözden geçiren bağımsız bir uzman organ) ülkeye özgü kararları benimsemesini engellemeye çalıştı. Ancak geçtiğimiz birkaç yıl içinde Çin, tercih edilen kavramları BM kararlarına yerleştirme yönündeki giderek artan sıklıktaki çabalarında daha şanslı oldu. Örneğin, bir hakları koruma mekanizması olarak yoksulluğun azaltılmasına yaptığı vurguyla uyumlu olarak ÇHC, 2017’de “Kalkınmanın Tüm İnsan Haklarının Yararlanmasına Katkısı” konusundaki ilk kararını başarıyla destekledi ve ardından “İnsan Hakları Alanında Yararlı İşbirliğini Karşılıklı Olarak Teşvik Etme”[25] kararını izledi. Eski belge, BM külliyatına Xi Jinping’in “insanlar için paylaşılan bir gelecek topluluğu” ve “kazan-kazan sonuçları” kavramlarını tanıttı. Çin ayrıca insan haklarını koruma mekanizması olarak diyalog ve yardım lehine ad karalamaktan uzaklaşmaya çalıştı. İnsan Hakları Komitesi’nin pasifleştirilmesi, birçok BM üye devleti tarafından arzu edilen bir hedeftir ve bu nedenle Çin’in bu çabalarında epey bir müttefiki vardır.

Otoriterler tarafından son zamanlarda getirilen bir diğer yenilik, yeni uluslararası hukuk normlarının işlenmesidir. Bu normlardan bazıları, yeni uluslararası organizasyon modelleriyle otoriter deneyimlerden kaynaklanıyor. 2001 yılında kurulan SCO, Çin’in bu alandaki faaliyetinin erken bir örneğiydi. SCO, üye devletlerden çok azını talep eden gevşek, zayıf kurumsallaşmış bir organizasyondur. Bununla birlikte, yalnızca düzenli devlet başkanı toplantıları için değil, aynı zamanda otoriter üyelerinin iç yönetimini desteklemeyi amaçlayan anlaşmalar geliştirmek için de bir araç olarak hizmet etti.

SCO’nun uluslararası hukuka katkılarından biri, yeni ihlal türlerinin adlandırılması olmuştur. Terörle mücadele üzerine kurulu bir küresel uluslararası hukuk altyapısı üzerine inşa edilen SCO, terör, aşırılık ve ayrılıkçılığı sınır ötesi iş birliği ve baskı hedefleri olan “üç kötülük” olarak tanımlamıştır. Böylelikle aşırılık ve ayrılıkçılık, bölgesel düzeyde de olsa yeni uluslararası yanlışlar olarak adlandırıldı. Birden çok SCO anlaşması bu kavramları tanımladı, iyileştirdi ve bunları SCO normları hiyerarşisinde üst sıralara yerleştirdi. Örneğin, genel bir konu olarak, SCO, üye devletlerinin diğer uluslararası yasal araçlara ve organizasyonlara katılma yeteneğini önemli ölçüde kısıtlamaz. Bununla birlikte, bazı SCO antlaşmalarında, özellikle yukarıda bahsedilen “üç kötülükte”, kendilerine aykırı olan dış antlaşmalara açıkça üstün gelen hükümler vardır. Bu, örneğin bir bölgenin başka bir üye devletten ayrılma iddiasını tanıyan bir anlaşmanın SCO anlaşmalarının hükümleri uyarınca geçersiz olacağını göstermektedir.

Çin, Hong Kong’a yaklaşımında ayrılıkçılık kavramını kullanmaktan çekinmedi. Haziran 2020’de Pekin’de kabul edilen “Hong Kong Özel İdari Bölgesi’nde Ulusal Güvenliğin Korunması” yasası, güç içersin ya da içermesin ayrılıkçı eylemleri suç saymaktadır (Madde 20). Aynı zamanda yeni, belirsiz bir şekilde tanımlanmış bir yıkıcılık suçu getirmekte ve terörizm için ceza (Madde 27) ve ayrıca nefreti teşvik etme gibi belirsiz kavramlar (Madde 29) oluşturmaktadır. Özellikle, Çin vatandaşı veya Hong Kong’da kalıcı ikamet edenler de dahil olmak üzere, Çin ve Hong Kong bölgesi dışındaki bireyler ve kuruluşlar için suçları belirleyen hükümler geçerlidir (Madde 37 ve 38). Bu, Çin’in, şüphelileri dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, agresif bir şekilde iade etmeye çalışacağını ve yabancı aktörlere karşı suç duyurusunda bulunabileceğini göstermektedir. Bu, Çin’in sınır ötesi yargı yetkisini uygulamada şimdiye kadarki en cesur deneyidir ve otoriter uluslararası hukukta yeni bir aşamaya işaret ediyor. Bu “savunma”dan ziyade bir “saldırı” olarak görülmeli, çünkü nerede olursa olsun konuşanları susturmaya çalışıyor. Yasasını ülke dışında uygularken, Çin’in ABD tarafından geliştirilen bir yaklaşımı taklit ettiği, ancak ulusal güvenlik yasasının normalde Hong Kong’da görülen bir jüri yargılaması hakkını askıya aldığı ve yargılamaya izin verdiği, Çin’in bizzat kendisinin, sınır ötesi erişiminin demokratik ülkelerde bulunan her şeyden çok daha kaygı verici sonuçlara sahip olduğu anlamına geldiğine dikkat etmek gerekir. Yasa, Hong Kong’da zaten bir baskının merkezinde yer alıyordu; tutuklananlar, oğulları ve birkaç şirket yöneticisi ile demokrasi yanlısı medya patronu Jimmy Lai’den sosyal medya posterleri ve yanlış pankartlarla yakalanan protestoculara kadar uzanıyor. Ayrıca, uzun süredir ABD vatandaşlığına sahip ABD merkezli bir göçmen aktivisti olan Samuel Chu aleyhine bir tutuklama emrinin temelini oluşturdu.[26]

Yeni Savaş Alanı Olarak Siber Alan

Siber alan, belki de demokrasiler ve otokrasiler arasındaki çağdaş savaşın en keskin şekilde oynandığı alandır. ABD, liberal değerleri ve ABD Anayasası’ndaki İlk Değişikliği (First Amendment) örnek alan özgür ve açık bir küresel internet fikrini zorladı. Çin ve Rusya ise tersine, hükümetler için daha fazla denetim sağlayan bir çerçeve olan siber egemenliği vurguladı. Tabii ki bir devletin iç işlerinin dijital çağda duvarlardan ayrılması neredeyse imkansızdır; ancak bu, hükümetlerin güvenlik duvarları, içeriği yöneten yerel yasalar ve diğer teknikler yoluyla bu hedefe ulaşmasını engellemedi. Bu yaklaşımlar, doğası gereği öncelikle savunma amaçlıdır.

Aynı zamanda, otoriter ülkeler, demokratik ülkeleri ve uygulamaları baltalamak için siber araçları saldırgan bir şekilde kullanma konusunda çevik davrandı. Rusya’nın seçimleri bozmaya ve dezenformasyonu yaymaya yönelik “aktif önlemleri” ve Çin’in sistematik endüstriyel casusluğu, hiçbir ülkenin siber alanda egemenliğe saygı göstermeye kesin olarak bağlı olmadığını gösteriyor.[27]

Bazıları, yabancı seçim müdahalesinin, kendi kaderini tayin normlarını ihlal eden bir müdahale biçimi oluşturduğunu iddia etti.[28] Bununla birlikte, demokrasiler uzun süredir yurtdışındaki seçimleri etkilemek için tasarlanmış faaliyetlerde bulundukları için, tam olarak hangi eylemlerin böyle bir ihlal teşkil ettiği net değildir. Bu bağlamda, Rusya’nın tekrarlayan müdahale çabalarını, uluslararası teamül hukukunun gelişmesine katkıda bulunan bir “devlet uygulaması” olarak bile görebiliriz: Casusluk örneğinde olduğu gibi, eğer tüm devletler bu faaliyete katılırsa, bunu yapmanın nasıl zor olabileceğini görmek zordur. Aynı zamanda, ABD’deki Rus seçim müdahalesine yönelik Mueller soruşturması, Rus vatandaşlarının bu faaliyetlerin yasallığının kabul edilmediğini öne süren iddianamelerine yol açtı. Bu alandaki uluslararası hukukun mevcut durumu belirsizdir ve yalnızca fiziksel sonuçları olan müdahaleleri (örneğin, bir patlamayı tetikleyen veya belki de bir elektrik şebekesini hedef alan bir siber saldırı) uluslararası bir suç olarak tanımlamaktadır.

Siber alan için kuralları yazmak bu nedenle kritiktir. Bu esas olarak teknik standartlarla ilgilidir, ancak uluslararası hukukun da oynayacağı bir rol vardır. Siber suçları tanımlayan kurallar bir tartışma alanı olmuştur. 2001 yılında Avrupa Konseyi, bu yazı itibariyle altmış beş imzacıya sahip olan (bazıları Avrupa dışındaki ülkeler de dahil olmak üzere) ve bunu bir model olarak kullanan diğer bazı devletleri içeren Budapeşte Siber Suç Sözleşmesi’ni kabul etti. Ancak Rusya ve Çin, sözleşmenin yerini alacak küresel bir antlaşmanın kabul edilmesi için baskı yaparak alternatif kurallar geliştirmeye çalıştı. 2019’un sonlarında BM Genel Kurulu, başlangıçta Beyaz Rusya, Myanmar, Kamboçya, Çin, Nikaragua, Kuzey Kore, Rusya ve Venezuela tarafından desteklenen ve antlaşmanın taslağını hazırlamak için bir komite oluşturan bir kararı kabul etti. Bu, 60’a karşı 79 oy ve 33 çekimser oy ile yürürlüğe girdi.[29] Büyük Batı demokrasileri karara karşı oy verdi, ancak Endonezya ve Hindistan gibi bazı küçük demokrasiler de oy verdi. Çekimser kararlar çoğunlukla Latin Amerika ve Afrika ülkelerinden geldi. Avrupa Konseyi Siber Güvenlik Başkanı Alexander Seger, Çin’in çözümün geçişini sağlamak için son stratejik yatırımlardan yararlanabileceğini öne sürdü.[30]

Bu karar, bilgi ve iletişim teknolojileri alanında suçla mücadele için bir BM icra organı kurulmasını öneren, Rus destekli Siber Suçla Mücadelede İş Birliği Konvansiyonu Taslağı’nı takip etti. Taslak sözleşme, Budapeşte Sözleşmesini yakından taklit eder, ancak egemenliği ve insan haklarına müdahale etmemeyi vurgular. Yasa uygulama ile insan hakları arasında denge kurma ihtiyacından bahsetmez ve orantılılık veya yasal sürece atıfta bulunmaz. Ve “elektronik bilgilere yetkisiz erişim” gibi yeni suçları da kapsayacak şekilde Budapeşte Sözleşmesi’nin kapsamının ötesine geçer.[31] Eleştirmenler, tanımlarının belirsiz olduğunu ve otoriter hükümetlerin siyasi muhaliflerin baskısında kullanması için potansiyel olarak silah sağladığını iddia ettiler. Avrupalı bir yetkili, bu anlaşmanın “siber suçla ilgili değil, interneti kimin kontrol ettiğinin belli olduğu konusunda” olduğunu bildirdi.[32]

İnsan hakları grupları da önerilen anlaşmayla ilgili endişelerini dile getirdi. Birkaç sivil toplum kuruluşu Genel Kurul’a yazdığı açık bir mektupta, anlaşmanın “uluslararası insan hakları hukuku kapsamında korunan sıradan çevrimiçi davranışları suç saymanın kapısını açtığını” savundu. Bazı ülkelerde siber suç hukukunu “çevrimiçi ifade, dernek ve toplanmanın meşru biçimlerini suç haline getirmek” için kötüye kullanma eğilimine dikkat çeken açık mektup, yeni bir antlaşma oluşturmaktan ziyade mevcut yasal çerçevelerin iyileştirilmesi çağrısında bulundu.[33] Rus temsilciler, aksine, uygun siber hukuk rejimini belirlemek için uluslararası insan hakları hukukundan yararlanmanın “mantıksız ve çelişkili” olacağını savundu.[34]

Potansiyel olarak “açık bir internet için azalmış destek”[35] göstermesine ek olarak, bu anlaşma önerisi, çok taraflı forumların liberal olmayan projeleri kuluçka için kullanıldığı “otoriter çok taraflılığın” bir örneğidir. Bu tür çabaların yeri olarak BM’nin önemli avantajları vardır. Bu organ, küresel topluluk için bir ses olarak yalnızca benzersiz bir otorite değil, aynı zamanda egemen devletlere ayrıcalık tanıyan bir yapı ve prosedürler sunar; özel firmalar ve sivil toplum gibi diğer paydaşların doğrudan masada bir sandalyesi yoktur. Çeşitli BM forumları bir tür sivil toplum katılımına izin verirken, otoriterler bazen eleştirmenlerini bu mekanlardan alıkoymayı başardılar. Örneğin Çin, Ekonomik ve Sosyal Konseyin STK’lar Komitesi üyeliğini beğenmediği aktivistleri engellemek için kullanabilir. Son siber güvenlik girişimleri, oyunun diktatörlerin lehine olan kurallarını geliştirmek için BM aracılığıyla çalışma stratejisinin sadece açılış hamlesi olabilir.

Bundan Sonra Ne Yapabiliriz?

İddialı yeni otoriter rejimler, uluslararası hukukun özünü yeniliyor. Demokratik emsallerinden daha zayıf olma eğiliminde olan ve egemenliği aşındırmaktan ziyade egemenliği güçlendiren kendi uluslararası örgütlerini geliştiriyorlar. Otoriter rejimler ve bu bölgesel organlar, üçüncü tarafların anlaşmazlık çözümlerinden uzaklaşıyorlar ki bu, pratikte bu rejimler karşısında etkili bir kaldıraç kullanmak için daha az kanal anlamına geliyor. Daha zayıf anlaşmazlık çözümüne eşlik eden, daha yumuşak taahhütlere ve diyaloğa yapılan vurgudur.

Küresel güç dengesi otoriter ülkelere doğru kaymaya devam ettikçe, bu daha ince uluslararası hukuk vizyonu daha büyük bir rol oynayacaktır. Uluslararası hukuk hem bir kalkan hem de bir kılıç haline geliyor; otoriterleri eleştirilerden izole ediyor ve aynı zamanda sınırlarının ötesindeki gelişmeleri etkilemelerine de izin veriyor. Demokrasiler tetikte olmalı ve bu normlara uluslararası düzlemde itiraz etmeli veya demokratik gerilemenin eğimini dikleştirme riskini almalıdır. ABD’nin bu rolden vazgeçmesi hem uluslararası düzene hem de destek arayan sayısız demokratik adaya çoktan zarar verdi.

Otoriter uluslararası hukuka meydan okumak için, demokrasilerin aktif uğraşının yerini hiçbir şey tutamaz. ABD yükselen Çin’in yarattığı tehdidi geç fark etti, ancak daha küçük demokratik devletler üzerindeki egemenliğini yeniden kazanmak için çok az şey yaptı. Otoriter ülkelerden sık sık cömertlikten yararlanan bu ülkeler, otoriter uluslararası hukuk projesine ideolojik olarak bağlı değiller. Ancak demokratik ilkeleri savunmak için herhangi bir teşvik olmaksızın, bu projeye pekâlâ boyun eğebilirler.

Çevirmenler: Elif ALGİŞ & Harun KALTAKÇI AHMET

Yazar: Tom Ginsburg

Tom Ginsburg, Leo Spitz Uluslararası Hukuk Profesörü, Ludwig ve Hilde Wolf araştırma görevlisi ve Chicago Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörüdür. Aziz Huq ile How to Save a Constitutional Democracy (2018) kitabının ortak yazarıdır.

Kaynak: Journal of Democracy


Dipnotlar

[1] Nate Schenkkan ve Sarah Repucci, “The Freedom House Survey for 2018: Democracy in Retreat,” Journal of Democracy 30 (Nisan 2019): 100-14.

[2] Thomas M. Franck, “The Emerging Right to Democratic Governance”, American Journal of International Law 86 (Ocak 1992): 46-91; ayrıca bkz. Fernando R. Tesón, “The Kantian Theory of International Law,” Columbia Law Review 92 (Ocak 1992): 53-102.

[3] Leon S. Lipson, ” The Soviet View on International Law” Naval War College Review 16, no. 4 (Aralık 1963): 16-36, https://digital-commons.usnwc.edu/ils/vol61/iss1/9 web sitesinde mevcuttur.

[4] Anne-Marie Slaughter, “A Liberal Theory of International Law,” Proceedings of the Annual Meeting (American Society of International Law) 94 (5-8 Nisan 2000): 240-49; Andrew Moravcsik, “Taking Preferences Seriously: A Liberal Theory of International Politics,” International Organization 51 (Sonbahar 1997): 513-53.

[5] Detlev F. Vagts, “Hegemonic International Law”, American Journal of International Law 95 (Ekim 2001): 843-48.

[6] Dong Wang, China’s Unequal Treaties: Narrating National History (Lanham, Md.: Lexington Books, 2005). Simon Chesterman’a, bu kitabı bana önerdiği için teşekkürler.

[7] Stefan Talmon ve Bing Bing Jia, editörler. The South China Sea Arbitration: A Chinese Perspective (Portland, Oreg.: Hart, 2014).

[8] María del Pilar Bueno Rubial ve Linda Siegele, editörler, Negotiating Climate Change Adaptation: The Common Position of the Group of 77 and China (Cham, İsviçre: Springer Nature, 2020); Leslie Hook, “Climate Change: How China Moved from Leader to Laggard” Financial Times, 25 Kasım 2019.

[9] “Who’s in Charge? Power Plays,” Economist, 20 Haziran 2020.

[10] Konstantinos Tsimonis, “China and the UN Convention Against Corruption: A 10- Year Appraisal,” Asia Dialogue 6 Ağustos 2016, https://theasiadialogue.com/2016/08/06/china-and-the-united-nations-convention-against-corruption-a-10-year-appraisal. Nihai metnin 13. maddesi, taraf devletleri yolsuzluğun önlenmesine yönelik sivil toplumun katılımını teşvik etmektedir.

[11] Kristine Lee, “It’s Not Just the WHO: How China Is Moving on the Whole U.N.,” Politico, 15 Nisan 2020; Anna Gross, Madhumita Murgia, Yuan Yang, “Chinese Tech Groups Shaping UN Facial Recognition Standards,” Financial Times, 1 Aralık 2019.

[12] Philip Remler, “Russia at the United Nations: Law Sovereignty, and Legitimacy,” Carnegie Endowment for International Peace, 22 Ocak 2020, https://carnegieendowment.org/2020/01/22/russia-at-united-nations-law-sovereignty-and-legitimacy-pub-80753; Lauri Mälksoo, Russian Approaches to International Law (New York: Oxford University Press,2015).

[13] “The Declaration of the Russian Federation and the People’s Republic of China on the Promotion of International Law”, 25 Haziran 2016, www.mid.ru/en/foreign_policy/position_word_order/-/asset_publisher/6S4RuXfeYlKr/content/id/2331698.

[14] Çin, 2019 yılında, 2000 yılından önce tüm gücün kullanımına eşdeğer olarak üç kez veto hakkını kullandı. Simon Chesterman, “Can International Law Survive A Rising China?” European Journal of International Law, yakında çıkacak.

[15] John Fitzgerald, “China in Xi’s ‘New Era’: Overstepping Down Under”, Journal of Democracy 29 (Nisan 2018): 59-67; BBC News, 26 Haziran 2020. ” Shaoquett Moselmane: Australian Lawmaker’s Office Raided amid China Probe”.

[16] Anders Åslund, Russia’s Interference in the US Judiciary (Washington, DC: Atlantic Council, 2018), https://publications.atlanticcouncil.org/Russia_s_Interference_WEB.pdf.

[17] Alexander Libman ve Anastassia V. Obydenkova, “Understanding Authoritarian Regionalism”, Journal of Democracy 29 (Ekim 2018): 151-65.

[18] Hannah Beech, “With a Smile, Southeast Asian Nations Protect an Authoritarian”, New York Times, 7 Kasım 2019.

[19] Seth Mydans, “After Expelling Uighurs, Cambodia Approves Chinese Investments”, New York Times, 21 Aralık 2009; Amy Sawitta Lefevre ve Pracha Hariraksapitak, ” Thailand, Under Fire, Says Rejected China Request to Deport All Uighur Muslims “, Reuters, 10 Temmuz 2015.

[20] Bkz. Matteo Legrenzi, The GCC and the International Relations of the Gulf: Diplomacy, Security and Economic Coordination in a Changing Middle East (New York: IB Tauris, 2011); Jeffrey Martini ve diğerleri, The Outlook for Arab Gulf Cooperation (Santa Monica: RAND Corporation, 2016).

[21] Patrick Merloe, ” Authoritarianism Goes Global: Election Monitoring vs. Disinformation”, Journal of Democracy 26 (Temmuz 2015): 79-93; Christopher Walker, “The Authoritarian Threat: The Hijacking of ‘Soft Power’”, Journal of Democracy 27 (Ocak 2016): 49-63.

[22] Örneğin 2007 Kırgızistan parlamento seçimlerinde durum buydu. Bkz. Alexander Cooley, “The League of Authoriterian Gentlemen,” Foreign Policy, 30 Ocak 2013.

[23] Christopher Walker ve Alexander Cooley, ” Vote of the Living Dead,” Foreign Policy, 31 Ekim 2013; Judith G. Kelley, Monitoring Democracy: When International Election Observation Works, and Why It Often Fails (Princeton: Princeton University Press, 2012).

[24] Yu-Jie Chen, “China and International Human Rights: Law, Politics and Global Governance” 40 (Ekim 11-13 tarihleri arasında Çin’in 2019 Yılında Yasal İnşaat Programı” konulu Michigan Üniversitesi Konferansı’nda sunulan bildiri).

[25] BM İnsan Hakları Konseyi, 35/21, sayılı Karar, “The Contribution of Development to the Enjoyment of All Human Rights”, 7 Temmuz 2017, UN Doc. A / HRC / RES / 35/21; BM İnsan Hakları Konseyi, 37/23, sayılı Karar, “Promoting Mutually Beneficial Cooperation in the Field of Human Rights”, 6 Nisan 2018, UN Doc. A / HRC / RES / 37/23.

[26] Samuel Chu, “Why Is China Coming After Americans Like Me in the U.S.?”  New York Times, 10 Ağustos 2020; Austin Ramsay ve Tiffany May, “Hong Kong Arrests Jimmy Lai, Media Mogul, Under National Security Law,” New York Times, 9 Ağustos 2020.

[27] Jason R. Fritz, China’s Cyber Warfare: The Evolution of Strategic Doctrine (New York: Lexington Books, 2017).

[28] Chimène Keitner, “Foreign Election Interference and International Law”, 8 Ocak 2020, https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=3599586.

[29] BM Genel Kurulu, 74/247 sayılı Karar, “Countering the Use of Information and Communications Technologies for Criminal Purposes “, 20 Ocak 2020, UN Doc. A / RES / 74/247.

[30] Samuel Stolton, “UN Backing of Controversial Cybercrime Treaty Raises Suspicions” Euractiv, 23 Ocak 2020, www.euractiv.com/section/digital/news/un-backing-of-controversial-cybercrime-treaty-raises-suspicions/1420317.

[31] “Draft United Nations Convention on Cooperation in Combating Cybercrime,” 16 Ekim 2017, https://undocs.org/A/C.3/72/12. Özellikle Madde 6’ya (yetkisiz erişim) bakınız; Madde 17 (uluslararası anlaşmalar). Önerilen taslak ayrıca, kimlik avı, spam ve kötü amaçlı yazılım gibi Budapeşte Sözleşmesi kapsamı dışında kalan bir dizi uygulamayı da hedefliyor.

[32] Joyce Hakmeh ve Allison Peters, “A New UN Cybercrime Treaty? The Way Forward for Supporters of an Open, Free, and Secure Internet, ”Council on Foreign Relations, 13 Ocak 2020, www.cfr.org/blog/new-un-cybercrime-treaty-way-forward-supporters-open-free-and-secure-internet; Ellen Nakashima, “The U.S. Is Urging a No Vote on a Russia-led U.N. Resolution Calling for a Global Cybercrime Treaty” Washington Post, 16 Kasım 2019.

[33] Progressive Communications Derneği, “Open Letter to the UN General Assembly: Proposed International Convention on Cybercrime Poses a Threat to Human Rights Online”, Kasım 2019, www.apc.org/en/pubs/open-letter-un-general-assembly-proposed-international-convention-cybercrime-poses-threat-human.

[34] Bkz. David Ignatius, “America’s Pandemic Response Doesn’t Bode Well for a Potential Cyberattack,” Washington Post, 25 Haziran 2020.

[35] Justin Sherman ve Mark Raymond, “The U.N. Passed a Russia-Backed Cyber-crime Resolution. That’s Not Good News for Internet Freedom.” Washington Post, Monkey Cage blogu, 4 Aralık 2019; BM Genel Kurulu, “Countering the Use of Information and Communications Technologies for Criminal Purposes,” 5 Kasım 2019, https://digitallibrary.un.org/record/3831879?ln=en.