Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
Otoriter Güçlerin Dönüşü
Kaynak: Freedom From the Change

Otoriter Büyük Güçlerin Dönüşü

Tarihin Sonunun Sonu

Günümüzde küresel liberal demokratik düzen, iki büyük zorlukla karşı karşıya. Bunlardan biri radikal İslam -ki bu diğerine göre daha az zorluyor. Radikal İslam savunucuları liberal demokrasiyi tiksindirici derecede iğrenç buluyor ve bu hareketi yeni bir faşist tehdit olarak tanımlıyorlar. Liberal demokrasiyi böyle tanımlıyor olsalar da bu hareketin ortaya çıktığı toplumlar genellikle fakir ve gelişmemiştir. Modernleşme yolunda pek ilerleme göstermiyor ve gelişmiş dünya için önemli bir askeri tehdit oluşturmuyorlar. Muharip İslam’ı tehdit eden kitle imha silahlarının —özellikle devlet dışı aktörler tarafından— potansiyel olarak kullanılması esastır.

İkinci ve daha önemli zorluk, demokratik olmayan büyük güçlerin yükselişinden kaynaklanıyor: Batı’nın Soğuk Savaş zamandaki rakipleri Çin ve Rusya şimdi komünist rejimler yerine otoriter kapitalist rejimler altında faaliyet gösteriyor. Otoriter kapitalist büyük güçler, uluslararası sistemde 1945’e kadar öncü bir rol oynadılar ve o zamandan beri pek ortalıkta görünmüyorlardı. Ama bugün, bir geri dönüş için hazır görünüyorlar.

Kapitalizmin egemenliği iyiden iyiye yerleşmiş gibi görünmektedir, ancak unutulmamalıdır ki demokrasinin mevcut hâkimiyeti çok daha az güvenli olabilir. Kapitalizm, düşük fiyatlı ürünleri ve üstün ekonomik gücü sayesinde, Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sunda sıklıkla bahsettiği gibi, modernitenin ilk zamanlarından beri tüm diğer sosyoekonomik rejimleri yıpratarak durmaksızın kendini geliştirdi. Fakat Marx’ın beklentilerinin aksine, kapitalizm de komünizm üzerine aynı etkiye sahipti ve meşhur açıklamasını yapmaya fırsat vermeden onu “gömdü.” Sanayi & Teknoloji devrimi sayesinde hızlanan ve yükselen pazarlama faaliyetleri, orta sınıfın yükselmesine, yoğun kentleşmeye, eğitimin yaygınlaşmasına ve toplumda daha da artan bir zenginliğe yol açtı. Soğuk Savaş döneminde (tıpkı 19. yy. ve 1950’ler ve 1960’larda olduğu gibi) liberal demokrasinin bu gelişmelerden ortaya çıktığı düşünülmektedir, ki bu da Francis Fukuyama tarafından gözle görülür şekilde desteklenmiştir. Günümüzde, dünya devletlerinin yarısından fazlası hükümet sistemine geçti ve yarıya yakını tamamen özgür sayılabilecek liberal hakları gereğince sağlamlaştırdı.

Ancak, demokrasinin yükselişinin özellikle iki dünya savaşının demokratik olmayan kapitalist rakiplerinden Almanya ve Japonya üzerindeki etkileri, genelde varsayıldığından daha koşullu şekilde gerçekleşti. Bugün Çin ve Rusya gibi örnekleri olan otoriter kapitalist devletler, moderniteye giden alternatif bir yolu temsil edebilir ve bu da karşılığında liberal demokrasinin nihai zaferinin ya da gelecekteki mutlak hâkimiyetinin kaçınılmaz bir şey olmadığını gösterir.

Öngörülmeyen Bir Yenilginin Tarihi

Liberal demokratik cephe, yirminci yüzyılın üç büyük güç mücadelesinin hepsinde (I. & II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş) otoriter, faşist ve komünist rakiplerini yenilgiye uğrattı. Bu önemli neticenin tam olarak neyi ifade ettiğini anlamak için liberal demokrasinin içsel avantajları ve kendine has tüm özellikleri irdelenmelidir.

Olası avantajlardan biri, demokrasilerin uluslararası yönetimdeki yeridir. Belki de küresel pazar sisteminin bağlantıları ve ilkeleri yoluyla uluslararası iş birliği sağlama becerisi için bir yol gösterici olmasıdır. Bu açıklama, genişletilmiş bir küresel ekonomiye demokratik güçlerin egemen olduğu Soğuk Savaş dönemi için geçerli olabilir, ancak iki dünya savaşı için aynı şey söylenemez. Liberal demokrasilerin her zaman birbirine sımsıkı tutunduğu için başarılı olduğu da doğru değildir. Yine de en azından katkıda bulunan bir etken olarak, demokratik kapitalist cenahın birliğini koruduğu Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği ve Çin arasındaki artan düşmanlık, komünist bloğu parçaladı. Bununla birlikte, I. Dünya Savaşı sırasında iki taraf arasındaki ideolojik ayrım çok daha az belirgindi. İngiliz-Fransız ittifakı önceden belirlenmiş olmaktan çok uzaktı; her şeyden önce liberal iş birliğinden ziyade güç dengesi hesaplamaları ağır basıyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, güç politikaları Birleşik Krallık ve Fransa gibi aslında düşman kardeşler sayılabilecek iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiş ve Birleşik Krallık’ı Almanya ile etkin bir ittifak kurmaya teşvik etmişti. Liberal İtalya’nın Üçlü İttifak’tan ayrılarak Fransa ile rekabetine rağmen İtilaf Devletleri’ne katılması, İtalya’nın yarımada konumunun ülkenin önde gelen denizcilik gücüne karşı bir tarafta olmasını tehlikeli hale getirdiğinden Anglo-Fransız ittifakının bir işleviydi (zamanının deniz gücü hâkimi olan Birleşik Krallığa rağmen). Benzer şekilde II. Dünya Savaşı sırasında Fransa çabucak yenildi ve (Demokratik olmayan Sovyet Rusya’yı da dahil eden) Müttefik Devletler’in tarafından çıkarıldı. Oysa sağcı totaliter güçler aynı tarafta savaşmıştı. Demokrasilerin ittifak şartlarında davranışı üzerine yapılan araştırmalar, demokratik rejimlerin diğer rejimlerden daha fazla birbirine bağlı olma eğilimi göstermediğini ortaya çıkarmıştır.

Totaliter kapitalist rejimlerin de II. Dünya Savaşı’nı kaybettiği söylenemez çünkü demokratik rakipleri, tarihçi Richard Overy ve diğerlerinin iddia ettiği gibi, bu rejimlerin halkında daha fazla çaba gösteren bir ahlaki düzene sahiplerdi. 1930’lar ve 1940’ların başında Faşizm ve Nazizm, kitleler bazında popüler bir coşku yaratan yeni ideolojilerdi. Oysa demokrasi sadece ideolojik zeminde duran, eski ve güçsüz bir görüntü veriyordu. Faşist rejimler savaş dönemlerinde demokratik rakiplerinden daha etkileyici olduklarını kanıtladılar ve kendi askerlerinin savaş alanı performansında daha üstün olduğuna karar verildi.

Liberal demokrasinin sözde doğal ekonomik avantajı da genellikle varsayıldığından çok daha az belirgindir. Yirminci yüzyılın büyük mücadeleleri, tüm tarafların savaş malzemeleri üretiminde oldukça etkili olduğunu ortaya koydu. Birinci Dünya Savaşı sırasında yarı-otokrat Almanya bile kaynaklarını en az demokratik rakipleri kadar etkili bir şekilde kullandı.  II. Dünya Savaşı’ndaki erken zaferlerden sonra, Nazi Almanyası’nın ekonomik seferberliği ve askeri üretimi kritik 1940-42 yıllarında gevşemeye başladı. Sovyetler Birliği’ni yok etme ve tüm kıta Avrupası’na hüküm sürme becerisi ile küresel güç dengesini kökten değiştirmek için iyi konumlandırılmış olan Almanya, silahlı kuvvetleri görev için yetersiz kalması sebebiyle başarısız oldu. Bu yenilginin nedenleri tarihsel bir tartışma konusu olmaya devam ediyor, ancak sorunlardan biri Hitler’in “böl ve yönet” taktiklerinin ve parti görevlilerinin atandığı yüksek mevkideki görevlerini bırakmamak adına gösterdikleri koltuk sevdalarının kaotik bir etkiye sahip olduğu Nazi sistemindeki rakip otorite merkezlerinin varlığıdır. Ayrıca, Haziran 1940’ta Fransa’nın düşmesinden Aralık 1941’deki Moskova cephesinde gerçekleşen Alman yenilgisine kadar, Almanya’da savaşın neredeyse kazanıldığına dair yaygın bir kanı vardı. Yine de 1942’den itibaren (çok geç kalınmasına rağmen) Almanya, ekonomik seferberliğini büyük ölçüde yoğunlaştırdı ve savaş giderlerine ayrılan GSYİH’nin payı konusunda liberal demokrasileri yakaladı ve hatta aştı (Üretim hacmi çok büyük olan ABD ekonomisinden çok daha düşük kalmasına rağmen). Aynı şekilde Japonya İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği’ndeki ekonomik seferberlik seviyeleri amansız çabalar sayesinde ABD ve Birleşik Krallık’taki ekonomik seferberlik seviyelerini aştı.

Bu beklenmedik durum, ABD’nin Yeni Dünya düzeninde kendini göstermesini ve Eski Dünya’yı kurtarma yeteneğini doğurdu.

Sovyet komuta ekonomisi Soğuk Savaş sırasında ileride birliğin çöküşünde doğrudan ilgisi olacak zayıflıkları sergiledi. Sovyet sistemi sanayileşmenin erken ve orta aşamalarını (ürkütücü bir insan gücü maliyeti doğursa da) başarıyla ilerletmiş ve II. Dünya Savaşı sırasında seri üretimin yeniden yapılandırılması tekniklerinde başarılı olmuştur. Ayrıca bu gelişmelere Soğuk Savaş sırasında askerî açıdan da ayak uydurdu. Ancak sistemin, sağlamlık ve teşvik konusundaki eksikliği nedeniyle gelişim aşamaları ile bilgi çağının ve küreselleşmenin bitmeyen talepleriyle başa çıkmak için gerektiği kadar donanımlı olmadığı anlaşıldı.

Bununla birlikte, totaliter kapitalist Nazi Almanyası ve emperyalist Japonya’nın, hayatta kalmaları/devam etmeleri durumunda demokrasilere göre daha bayağı olduğunu kanıtlamaya uğraşmanın kimseye faydası yoktur. Bu tür rejimlerde görülebilen kayırmanın ve sorumsuzluğun yarattığı verimsizlikler, daha üst düzeyde bir sosyal disiplin tarafından dengelenmiş olabilir. Sağcı totaliter güçler, daha verimli kapitalist ekonomileri nedeniyle liberal demokrasiler için Sovyetler Birliği’nden daha verimli bir mücadele gösterebilirlerdi: Nazi Almanyası, II. Dünya Savaşı öncesi ve esnasında Müttefik güçler tarafından böyle bir meydan okuma olarak değerlendirildi. Liberal demokrasiler, diğer “büyük güç” olarak tanımlanabilecek rakiplerine karşı yaptıkları gibi, ekonomik ve teknolojik gelişim bakımından Almanya’ya karşı da net bir avantaja sahip değildi.

Peki, demokrasiler yirminci yüzyılın büyük mücadelelerini neden kazandı? Sebepler her bir rakip için farklı farklıdır. Demokratik olmayan kapitalist rakiplerini, örneğin Almanya ve Japonya’yı yendiler. Çünkü Almanya ve Japonya sınırlı kaynaklara sahip orta büyüklükte ülkelerdi ve demokratik güçlerin, Rusya veya Sovyetler Birliği’nin –önceden belirlenmiş- üst düzey ekonomik ve askeri koalisyonuna karşı direndiler. Ancak komünizmin yenilgisi daha çok yapısal etkenler ile ilgiliydi. 1945’ten sonra gelişmiş dünyanın çoğunu kapsayacak şekilde genişleyen kapitalist cenah, komünist bloktan çok daha fazla ekonomik güce sahipti ve komünist ekonomilerin tabiatı gereği sergiledikleri verimsizlik, geniş kaynaklarını tamamen kullanmalarını ve Batı’daki gelişmeleri yakalamalarını engelledi. Sovyetler Birliği ve Çin birlikte ele alındığında çok daha büyüktü ve bu nedenle demokratik kapitalist cepheden daha güçlü olma potansiyeline sahiptiler. Nihayetinde başarısız oldular çünkü ekonomik sistemleri onları sınırladı, demokratik olmayan kapitalist güçler Almanya ve Japonya, çok küçük oldukları için yenildiler. Durumsallık, demokratik olmayan kapitalist güçlere karşı dengeyi sağlamış ve demokrasiler lehine belirleyici bir rol oynamıştır.

Amerika İstisnası

Beklenmedik olayların en belirleyici unsuru Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Sonuçta Anglo-Sakson liberalizminin Atlantik’in diğer tarafında filizlenmesi, bağımsızlık ile mirasının sağlamlaşması, dünyanın en yaşanabilir ve seyrek nüfuslu bölgelerine yayılması, Avrupa’dan büyük bir göç ile beslenmesi ve kıta ölçeğinde hâlâ dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücünün yaratılması tarih şansından biraz daha öteydi. Ülkenin büyüklüğünün göçmenlerin ilgisini çekmesi, liberal rejim ve diğer yapısal özellikler ABD’nin ekonomik başarısında rol oynadı. Ancak, ABD özellikle böyle avantajlı ve geniş ekolojik-coğrafik bir bölgede konumlanmasaydı, böyle bir gelişimi başarması oldukça güç olurdu. Buna karşı örnek olarak Kanada, Avusturalya ve Yeni Zelanda verilebilir. Lokasyon tabii ki ülkenin gelişmesinde ve ABD’nin yirminci yüzyılın en büyük politik gerçeği olmasında rol oynayan etmenlerden sadece bir tanesiydi. Beklenmedik hal, ABD’nin Yeni Dünya’daki yükselişinde ve daha sonradan Eski Dünya’yı kurtarmasında liberalizm kadar rol sahibiydi.

Yirminci yüzyıl boyunca, ABD’nin gücü, ardındaki en güçlü iki devletin birleşiminden daha üstün gelebiliyordu. Bu da Washington hangi tarafta ise küresel güç dengesini o yöne çekmeye yetiyordu. Eğer herhangi bir faktör liberal demokrasilere avantaj sağlıyorsa, bu her şeyden önce ABD’nin varlığıdır. Aslında ABD olmasaydı, liberal demokrasi yirminci yüzyılın büyük mücadelelerini kaybetmiş olabilirdi. Bu çarpıcı düşünce, yirminci yüzyılda demokrasinin yayılmasına dair yapılan çalışmalarda sıklıkla göz ardı ediliyor ve günümüz dünyasını lineer gelişim teorilerinden ziyade daha tesadüfi ve beklenmedik gösteriyor. ABD faktörü olmasaydı, gelecek nesiller liberal demokrasiye dair yargılarında Atinalılar’ın 4. yüzyılda Peloponez Savaşı’ndaki mağlubiyetlerinin ardından demokrasinin işleyişine dair verdikleri olumsuz hükmün yansımasını taşırdı.

 

Yeni İkinci Dünya

Savaşın denetimi, demokratik olsun veya olmasın, elbette sadece toplumların maruz kaldığı bir şey değil. İncelenmesi gereken şeylerden biri, totaliter kapitalist güçlerin savaşta mağlup olmadığı bir senaryoda nasıl gelişecekleridir. Tıpkı Doğu Avrupa’daki eski komünist rejimlerde olduğu gibi, zamanla ve kalkınmayla eski kimliklerini yıkar ve liberal demokrasiyi mi benimserlerdi? 1. Dünya Savaşı öncesi kapitalist sanayi devleti olan Alman İmparatorluğu nihayetinde meclis kontrolünü ve demokratikleşmeyi artırmaya mı yönelmişti? Yoksa tıpkı Japon İmparatorluğu’nun yaptığı gibi (1920’deki liberal ara döneme rağmen) memuriyetin, ordunun ve sanayinin hükmettiği otoriter ve oligarşik bir rejime mi dönüşmeye başlardı? Nazi Almanyası, kazanmak bir yana, sağ çıksaydı bile liberalleşmeye yönelmesi şüpheliydi. Tüm bu büyük tarihsel deneyler savaş yüzünden yarıda kaldığı için, bu sorulara verilecek cevaplar tahminin ötesine geçemiyor. Ancak 1945 sonrası diğer otoriter kapitalist rejimlerin barış dönemleri bir ipucu verebilir.

Bu dönemi kapsayan çalışmalar, demokrasinin ekonomik bağlamda diğer sistemlere karşı genellikle üstün çıktığını gösteriyor. Otoriter kapitalist rejimler, gelişimin başlangıç aşamalarında en az diğerleri kadar, hatta daha fazlasıyla başarılı olmakla birlikte belirli bir ekonomik ve toplumsal gelişim eşiğini aştıktan sonra demokratikleşmeye eğilim gösteriyor. Bu, özellikle Doğu Asya, Güney Avrupa ve Latin Amerika’da tekrarlayan bir model denilebilir. Ancak bu bulgulardan gelişim modellerine dair sonuçlar çıkartmak yanıltıcı olabilir çünkü örneğin kendisi uygun değil. 1945’ten itibaren ABD’nin ve liberal hegemonyanın çekim gücü, dünya çapındaki gelişim modellerini değiştirdi.

Almanya ve Japonya gibi totaliter kapitalist güçler savaşta yenildiği ve Sovyetler tarafından tehdit edildiği için, kendilerini kapsamlı bir yeniden yapılanmaya ve demokratikleşmeye adadılar. Dolayısıyla komünizm yerine kapitalizmi seçen küçük ülkelerin imrenecekleri siyasi ve ekonomik modeller yoktu ve liberal demokratik grup dışında da güçlü uluslararası oyuncu bulunmuyordu. Bu küçük ve orta ölçekli ülkelerin demokratikleşmesi, yurt içi süreçlerin yanı sıra batılı liberal hegemonyanın güçlü etkisi ile de ilgiliydi. Günümüzde hala yarı otoriter rejime sahip olup ekonomik anlamda gelişmiş olan bir ülke örneği olarak Singapur verilebilir. Ancak Singapur’un bile liberal düzenin etkisi altında değişmesi muhtemeldir. Singapur gibi bu düzenin etkisine direnç gösteren büyük güçlerin varlığı mümkün mü?

Bu soru, eski komünist ve gelişen otoriter kapitalist Çin gibi demokratik olmayan büyük güçlerin ortaya çıkması ile ilgilidir. Rusya da post-komünist liberalizmden uzaklaşarak ekonomik nüfuzunun da artması ile gittikçe daha otoriter bir karaktere bürünüyor. Bazıları bu ülkelerin yurt içi gelişimi, artan refahı ve dış etkilerin birleşimi ile liberal demokrasilere dönüşebileceğini düşünüyor. Bazıları da ekonomik olarak gelişmiş fakat demokratik olmayan, yeni bir İkinci Dünya yaratabileceklerini söylüyor. Aynı Alman ve Japon İmparatorlukları gibi, kendi koşullarına göre küresel ekonomiye katılım sağlayan, siyasi elitler, sanayiciler ve milliyetçi yönelim var ise ordu ile ittifak olup güçlü otoriter kapitalist bir düzen inşa edebilirler. Güçlü, demokratik olmayan bir İkinci Dünya, liberal demokrasiye karşı çekici bir alternatif olarak yüzeye çıkabilir.

Ekonomik ve toplumsal gelişimin otoriter devlet yapısını kapsayamayacağı bir demokratikleşme baskısı yarattığı, sıkça ileri sürülen bir sav. “Kapalı toplumların” seri imalatta üstün olabileceği fakat bilgi ekonomisinin ileri aşamalarında başarısız olacağı görüşü de var. Veri seti eksik olduğu için bu savlara dair tartışmalar hala devam etmektedir. Nazi ve İmparatorluk Almanyası, kendi zamanlarındaki gelişmiş bilimsel ve imalat ekonomilerinde başı çekiyordu. Ancak bilgi ekonomisinin artık çok daha çeşitli olması sebebiyle o başarının geçerli olmadığını savunanlar da var. Demokratik olmayan Singapur’un çok başarılı bir bilgi ekonomisi var ancak Singapur büyük bir ülke değil, şehir devletidir. Çin’in gelişmiş kapitalist ekonomiye sahip otoriter devlet olma aşamasına gelmesi uzun zaman alacaktır. Günümüzün otoriter kapitalist güçlerin demokrasiye geçişlerinin kaçınılmaz olduğuna dair herhangi tarihsel bir kaydın bulunmamasıyla birlikte, bu güçlerin komünist seleflerine kıyasla çok daha ekonomik ve askeri potansiyele sahip olduğu söylenebilir. Çin ve Rusya ekonomik olarak başarılı olan otoriter kapitalist güçlerin dönüşünü temsil ediyor. Bu model Japonya ve Almanya’nın 1945’teki mağlubiyetlerinden itibaren mevcut değildi. Ancak Çin ve Rusya’nın, Almanya ve Japonya’nın o dönemdeki hallerinden çok daha büyük oldukları da belirtilmeli. Almanya bir zamanlar Avrupa’nın merkezine sıkışıp kalmış orta ölçekte bir ülke olsa da ekonomik ve askeri gücü sayesinde gerçek bir dünya gücü olarak sınırlarının ötesine neredeyse iki kez geçti. Japonya 1913’ten itibaren dünyadaki en yüksek büyüme hızına sahip olsa da 1941’de ekonomik gelişim kapsamında büyük güçlerin hala gerisindeydi. Ancak nihayetinde hem Almanya hem Japonya, potansiyel, kaynak ve nüfus kapsamında ABD ile yarışamayacak kadar küçüklerdi. Öte yandan günümüz Çin’i nüfus açısından uluslararası sistemdeki en büyük oyuncu ve muhteşem bir ekonomik büyüme yaşıyor. Komünizmden kapitalizme geçerek, Çin çok daha verimli bir otoriterlik modeline de geçmiş bulundu. Çin gelişmiş ülkeler ile olan ekonomik arayı hızlıca kapatırken gerçek bir otoriter süper güç olma ihtimali de ortaya çıkıyor.

Batı’daki kalelerinde dahi, liberal siyasi ve ekonomik mutabakat, küresel ticareti bozabilecek yıkıcı ekonomik kriz veya göçmenlik ve etnik azınlıklar nedeniyle giderek daha fazla sıkıntı yaşayan Avrupa’da etnik çatışmaların yeniden canlanması gibi öngörülemeyen gelişimlere savunmasız bir durumda. Batı’nın bu tür kargaşalar ile sarsılması Asya, Latin Amerika ve Afrika gibi liberal demokrasi modeline son zamanlarda geçen ve henüz tamamıyla uyum sağlayamamış ülkelerin bu modele olan desteğini sarsabilir. Bu durumda güçlü ve demokratik olmayan İkinci Dünya, liberal demokrasiye karşı çekici bir alternatif olarak ortaya çıkabilir.

Dünyayı Demokrasiye Hazırlamak

Otoriter kapitalist süper güçlerin yükselişi mutlaka demokratik olmayan hegemonyaya veya savaşa yol açmaz ancak Sovyetler Birliği’nin çöküşü itibarı ile liberal demokrasinin totale yakın hakimiyetinin kısa ömürlü olduğunu ve evrensel “demokratik barışın” hâlâ uzak olduğunu gösterebilir. Yeni otoriter kapitalist güçler aynı İmparatorluk Almanyası ve Japonyası gibi dünya ekonomisine derin bir şekilde entegre olabilir ve aynı Nazi Almanyası ve komünist blok gibi otarşiyi takip etmeyebilir. Süper güç Çin, bölgesel olarak kısıtlı Almanya ve Japonya’ya kıyasla daha az revizyonist olabilir. (İmparatorluk kaybederek sarsılan Rusya’nın revizyonizme eğilim göstermesi daha olasıdır.) Yine de Pekin, Moskova ve bu modelin gelecekteki takipçileri, demokrasilerin geçmişteki rakiplerinden daha fazla güç elinde tutarken, bunun beraberinde getirdiği tüm şüphe, güvensizlik ve çatışma potansiyeli ile demokratik ülkelere muhalif konumda olabilir.

O halde otoriter kapitalizmin güç potansiyeli, eski komünist süper güçlerin dönüşümünün küresel demokrasi için negatif bir gelişme olabileceği anlamına mı geliyor? Bunu cevaplamak için henüz erken. Ekonomik bağlamda, eski komünist ülkelerin liberalleşmesi küresel ekonomiye büyük bir ivme kattı ve daha da katabilir. Ancak gelecekte bu ülkelerin korumacılığa yönelimi de dikkate alınmalıdır ve bu yönelim ısrarla kaçınılması gereken bir durumdur. Ne de olsa iki dünya savaşını hızlandıran ve zamanın demokratik olmayan kapitalist güçlerini radikalleştiren şey, yirminci yüzyıl başlarında dünya ekonomisinde korumacılığın artış göstermesi ve 1930’lardaki korumacılık eğilimiydi.

Demokrasiler için iyi yanı, Sovyetler Birliği’nin çöküşü Moskova’yı Soğuk Savaş döneminde kullandığı kaynakların yarısından mahrum etti ve Doğu Avrupa’da büyük ölçüde yayılmış demokratik bir Avrupa tarafından özümsendi. Bu, savaş sonrasında ABD himayesi altında Almanya ve Japonya’nın rıza dışı demokrasiye yeniden yönlendirilmesinden sonraki belki de küresel güç dengesindeki en önemli değişiklikti. Buna ek olarak Çin nihayetinde demokratikleşebilir ve Rusya da demokrasiden uzaklaşma sürecini tersine döndürebilir. Çin ve Rusya’nın demokratikleşmediği takdirde Hindistan’ın demokratik kalması, hem Çin’i dengelemedeki önemli rolü hem de diğer gelişmekte olan ülkeler için temsil ettiği model yüzünden çok önemli olacak.

ABD bunların arasındaki en önemli etken. Yöneltilen tüm eleştirilere karşı, ABD ve ABD’nin Avrupa ile olan ittifakı, liberal demokrasinin geleceği için en önemli faktör. Sorunları ve zayıflıklarına rağmen ABD hala küresel bir güç konumunda ve otoriter kapitalist güçlerin gelişme göstermesi durumunda dahi öyle kalması bir hayli muhtemel. Gayrisafi yurt içi hasılası ve verimlilik artış oranı en yüksek ülke olması ile hem Avrupa Birliği’nin hem de Çin’in nüfus yoğunluğunun yaklaşık dörtte birine, Japonya ile Hindistan’ın nüfus yoğunluğunun onda birine sahip olan bir göçmen ülke olarak, diğer ülkelerde yaşlanma ve nihayetinde nüfusta azalma yaşayacakken Amerika Birleşik Devletleri hala hem ekonomik açıdan hem de nüfus açısından önemli bir büyüme potansiyeline sahip olacaktır. Çin’in ekonomik büyüme oranı hala dünyadaki en yüksek oranlardan bir tanesi. Ülkenin devasa nüfusu ve hala düşük kalkınma seviyesi göz önüne alındığında böyle bir büyüme küresel güç ilişkilerindeki değişim için en radikal potansiyeli barındırmaktadır. Ancak Çin’in üstün büyüme oranı sürse ve sıklıkla tahmin edildiği üzere GSYİH’si ABD’ninkini 2023 yılında geçse bile, Çin hala ABD’nin kişi başına düşen servetinin üçte birinden biraz fazlasına ve dolayısıyla daha az ekonomik ve askeri güce sahip olacak. Gelişmiş dünyayla böylesine zorlu bir boşluğu kapatmak on yıllar alacaktır. Ayrıca bir ülkenin gücünü ölçmek için sadece GSYİH kullanılması yetersizdir ve bunu Çin’in yükselişini övmek amacıyla kullanmak son derece yanıltıcıdır. Yirminci yüzyıl süresince olduğu gibi, ABD etkeni liberal demokrasinin savunmaya çekilip uluslararası sistem çerçevesinde savunmasız bir konuma düşmeyeceğinin en büyük garantisi olmaya devam ediyor.

*Bu makalenin orijinal hali, Foreign Affairs dergisinin Temmuz/Ağustos 2007 sayısında yayımlanmıştır. Ozan KURDAŞ & Derya ÇETİNER TEKİR tarafından çevrilmiştir.

*Yazar: Azar Gat (Tel Aviv Üniversitesi’nde Ezer Weizman Ulusal Güvenlik Profesörü’dür ve War in Human Civilization kitabının yazarıdır.)