Osmanlı Devleti Vakıflarında kadının rolü

Osmanlı Devleti Vakıflarında Kadının Rolü

“Şuna inanmak lazımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir.”

Mustafa Kemal Atatürk

 

Özet

Kadının tarihteki kimlik belirsizliği ve rolü, uzun yıllar değişkenlik göstererek çoklu tartışmalara konu olmuştur. Tarih Biliminin belirlenmeye başladığı dönemlerden itibaren bakacak olursak, kadın; ticari bir eşya, er kişinin ve yakınlarının hizmetkarı, doğurgan bir nesne ve Ortaçağ Avrupası’nın şeytanı olmuş, hatta bunun yanı sıra cahiliye saflarının utanç pınarı olduğu hepimizce bilinmektedir. Kadına Tarih boyu yakıştırılan bu sıfatların yanı sıra Osmanlı Devleti müesseseleri olan Vakıflar, birinci derecede kadının etkin rol oynadığı bir kurum olmuştur. Aslında tam olarak yaygınlaşması II. Mehmet ile başlıyor diyebiliriz. Onun öncesinde kadınlar eski Türk geleneklerine göre yaşamıştır. Ancak belirli bir dönemden sonra Dünya kadın görüşüyle, Osmanlı kadınlarının şahsiyetleri karşı karşıya gelmiştir. İşte bu kültür karmaşasın da Osmanlı Kadınları ne şekil de hareket etmişlerdir. Buna bir cevap aramaya çalışacağız.

Anahtar kelimeler: Kadın, Vakıf, Toplum, Hayırseverlik

Sözlükte “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamındaki vakıf (vakf) kelimesi terim olarak “bir malın maliki tarafından dini, içtimai ve hayri bir gayeye ebediyen tahsisi” şeklinde özetlenebilecek hukukî bir işlemle kurulan ve İslam medeniyetinin önemli unsurlarından birini teşkil eden hayır müessesesini ifade eder. [1] Kısaca İslam hukuku kurallarına bağlı olup dini ritüeller üzerinden, şahsi bir amaç yada toplum yararı adına kurulan bir yardım kuruluşudur. Osmanlı Devletin de gerçekleştirilen, hayır-hasenat klişesini doğru anlamda kullandığını görebilmekteyiz.

Vakfın kuruluş amacı, yardım elinin uzanabildiği her yöne yardım götürerek, kurucunun veya kurucularının malvarlığının bir kısmının adaletli bir şekilde bölüşüm edilmesidir. İnsanlık tarihinin geçmişinin her devrinde yardıma muhtaç kimseler olduğu aşikardır. Ancak vakıf kurumunun profesyonelleşme hususu Abbasiler döneminde gerçekleştirildiği bilinmektedir.

Fakihlerin çoğunluğuna göre vakıf işleminin irade beyanı (siga), vakfeden (vakıf), vakfedilen mal (mevkuf) ve vakıftan yararlananlar (mevkūfün aleyh) şeklinde dört unsuru vardır. [2] Şimdi vakıf kurumunun iyice oturması için canlı bir örnekle, bu unsurları tanımlamaya çalışalım. Önce bir vakıf kurulması için ‘’Mevkuf’’ un olması gerekmektedir. Örneğin; Balkan topraklarında X yerleşkesinde 10 dönümlük bir bostanlık farz edelim. Daha sonra bu bostanlığın ‘’Siga’’sına bakılmalı, yani kapasitesine bakmalıyız. Bu şekilde bu bostanlığın tüm gelirleri vakfa bağlanmış olup, ne derece gelir getireceğinin bilincinde olunarak ortaya koyacağı istihdam belli olur. Aynı zamanda ‘’vakfeden’’ kişiyle birlikte kurulmuş olan vakfın, işleyiş yönü bakımından vakfın kurulduğu bölgelerde ‘’mefküfün aleyh’’ ahalisine bakılır. Böylece vakıf kurulmuş olur. Bu vakıflar gıda yardımın yanı sıra; cami, medrese, imaret niteliği taşıyabilir. Osmanlı Devletinin eleştiriye kapalı yada çok azı açık olan bir yönü de vakıf müesseseleri idi. Çünkü vakıf müesseselerini kendi menfaatine kullanan bir şahıs, dolaylı olarak hatta ne kadar istemese de vakfın bir şekilde amacına uygun işlediğini görebilmekteyiz. Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi ?

Bir devlet adamı farz edelim. Bu devlet adamı yüksek rütbeli bir şahıs olsun. Maaşı da dolaylı olarak yüksek rakamlar da olur. Bu şahıs yukarıda belirttiğim gibi bir vakıf müessesesi kurar ve başına da oğlunu getirir. Tabi ki vakfedilen mal da maaşının sadece bir kısmı olacak. Bu şekilde asıl amacı oğluna miras bırakmak olan devlet adamı, dolaylı olarak kurmuş olduğu vakıfla da yardım elini uzatmış olur. Anlaşılacağı üzere vakıf kurumunu tesis etmiş oluyoruz. Bu türde oluşan vakıflara da Zürri vakıflar denmektedir. Peki kadının vakıflar aracılığıyla ne gibi bir sosyal yaşamı olmuş olabilir ? Osmanlı kadınlarının sosyal yaşamı sadece saray kadınları ile mi sınırlıydı? Devlet ricalinin bu konudaki düşüncesi nasıldı?

1) Vakıf ve Kadınlar

 Osmanlı saray kadınları, daha doğrusu cömert hanımlar; devlet tarihi boyunca vakıfların ve hayır kurumlarının kurulmasında öncü bir rol üstlenmenin yanında hayırseverlik ideolojisini yansıtan bir devir açmışlardır. Hayırseverlik aynı zamanda defalarca övgü alınabilecek bir faaliyetti. Bu övgünün karşılığı olarak da Türk kadınının toplum hayatında olduğu gibi siyasi hayatta da önemli roller üstlendiğini görebilmekteyiz. Osmanlı İmparatorluğu’nda kadın Müslim’i, gayrimüslimi, şehirli, saraylı ve köylüsüyle homojen olmayan bir yapıya sahiptir. Ortalama altı asır gibi bir süreç içerinde farklı şehirler, farklı eyaletler ve farklı kıtalar içeren Osmanlı Devleti, bu sebepten ötürü içerisin de çok fazla etnik unsur barındırmıştır. Böylece çoklu kültürlerin birçok yansıması olduğundan ötürü bizim karşımıza tek tip bir Osmanlı köylüsü veya Osmanlı şehirlisi çıkmaz.  Bu sebeple Türkiye coğrafyası esas alınarak diyebiliriz ki, Osmanlı kadını sosyal yaşamın bir parçası olabilme adına vakıf kurma bünyesinde saraylısından şehirlisine kadar her şekilde bu oluşum içerisinde yer almıştır. Öyleyse kadının, erkeğin sonrası olduğu bir yaşamda bu nasıl meydana gelmiştir?

Osmanlı Devletin de saray kadınları ile başlayan bu vakıflaşma hareketinin ilk örneğini Bizans İmparatoru III. Andronikos Palaiologos’un kızı olan ve Orhan Gazi ile evlenen  Asporça Hatun’un Orhan Gazinin büyük destekleriyle kurduğu vakfiye ile görebilmekteyiz. Ardından yine saray kadınlarının bu yönde büyük eğilimi olmuştur. Bu isimler üzerinden ilerleyen satırlarda detaylıca bahsedeceğim. Ancak öncelikle vakfiye kültürünün kadınlar üzerinden ilk amaçlarından bahsetmek yerinde olacaktır. Saray kadınları,  tebaa sayılan halk kadınlarına nazaran daha özgür bir çevre ve daha rahat bir hareket alanına sahipti. Bu da, iktidarın ve maddi zenginliğin vermiş olduğu güç ile mümkün oluyordu. Bu vakıfların her birinin aynı amaca hizmet ettiği aşikardır. Ancak bu vakıfların ne amaçla kurulduğu ve ne gibi sonuçlar doğurduğu, Osmanlıda kadın cinsiyetinin etkinliğini büyük oran da gözler önüne sermektedir.

Öncelikle küçük bir gruplandırma yaparak, amaçları ve sonuçlarını daha net kavrayabileceğimizi düşünüyorum. İlk olarak ’’Samimi Hayırseverlik’’ ve ‘’Sebepli Hayırseverlik’’ şeklinde amaçlarını iki ana başlıkta ayırarak aslında ne anlatmak istediğimi açıkça ifade etmiş olduğumu belirtmek isterim.

 2) Samimi Hayırseverlik

 Osmanlı döneminde vakıflar, mal mülk sahibi Müslüman erkekler ve kadınlar için, gönüllü hayırseverlik yapmanın her yerde mevcut ve belli kuralları olan aracıydı. Osmanlı hanedanının üyeleri hayır işlerini himaye etme konusunda etkindiler ve eski Osmanlı topraklarında yer alan bir çok şehirde rastlanabilen vakıflar, onların inşa edilmiş vasiyetnameleri gibidir. Çoğunlukla, saltanat vakıflar oluşturmak ritüellerin, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesine uygun binaları inşa etmek anlamına geliyordu. Hayır işleri sunan her büyük külliye, birbirinden ayrı birimlerin uyum içinde birleşmesinden oluşuyordu; camii, medrese, hastane, tekke, imaret, kervansaray, kütüphane, çarşı, hamam ve diğer birimler. Kent meydanına geniş bir alanı kaplayan ve birbirine eklemli fiziksel birimleri oluşturan bu ayrı ayrı yapıların meydana getirdiği külliyeler, kendi içlerinde küçük çaplı ekonomik sistemlerdi; amaçladıkları işleri yürütmek üzere kırdan ve kentten gelen büyük gelirleri işletiyorlar ve çok sayıda insanı hem doğrudan hem de dolaylı olarak etkiliyorlardı. [3]

Aslında asıl amaç da tam olarak bu şekildeydi. Böylece kadının kültürel ve sosyal gelişime katkısı saf bir şekilde görülebilir. Ancak ilerleyen tarihlerde samimi hayırseverlik kadınların ellerinde bulunan gücü güçlendirmeye yönelik ya da hiç olmayan güçlerini elde etmek amacıyla sebepli hayırseverlik kavramına dönüşüyor.

3) Sebepli Hayırseverlik

 Osmanlı dünyasında kadınların kamusal etkinliklerinin, başka kültürlerde ve dönemlerde de pek çok benzeri vardı. Osmanlı kadınları evrensel gibi görünen bir olguya katılmışlardır; Servet, mevki ve iktidar sahibi kadınlar, bu gücü, ister kendi çabasının bir parçası olarak, isterse bir ailenin yada cemaatin kolektif çabasının bir parçası olarak, büyük yardımseverlik girişimlerinde bulunarak gerçeğe dönüştürmüşlerdir. Tarih boyunca kadınlar dünyanın çeşitli kültürlerinde ve toplumlarında etkin yardımseverler olarak ortaya çıkmışlardır. Bugünün gazeteleri de varlıklı erkekler kadar kadınların da servetlerinin bir kısmını kültürel, manevi, sivil, sosyal yardım, sağlık ve eğitim amaçlı kurumların yararına bağışladıkları haberleriyle doludur. Yardımsever kimseler olarak bu kadınlarla erkekler herkesçe tanınır ve topluma örnek bireyler olarak alkışlanırlar. Öte yandan seçenekleri genellikle annelikle sınırlı tutma eğilimli dar bakış açısı tarafından güçlendirilen bir durum olan kadınlar için mevcut kamusal rollerin kısıtlı olması, efsaneler ve gelenekler yoluyla, kadınların hayırsever girişimleri ve yardıma ihtiyaç duyanları himaye etmeleri onlara özel bir ün kazandırmıştır.[4] İşte yardımseverliğin altında yatan sebebin ana teması bu Ün’ü kazanma isteğidir. Biz buna ün değil de karizma desek daha tarihi bir kavram olur.

Osmanlı’ da kadının karizma kazanması, erkeklerin aksine savaşlar da ve ülke yönetiminde yönlendirici olarak kazanılması değildi. Kadınlar ise daha çok sabırla ve doğru bir mantıkla vakıf yolunu kullanırlardı. Kadınların bu mantığının amaçların da; yönetimde söz sahibi olmak, karizma faktörüyle popülerleşmek, nakdi gelir sağlamak gibi bir çok sebebi olabiliyordu. Bu kapsamda örnek verebileceğimiz en büyük kanıtlardan biri de şüphesiz Hürrem Sultan olacaktır. Siyasi gücü ve hırsının yanı sıra kurmuş olduğu vakıflar (Kudüs’te, İstanbul’da..) kendisinin gücüne güç kattığı gibi, hiçbir eleştiriye ve kısıtlamaya maruz kalmadan  Sultan Süleyman’ında gücüne güç kattığını rahatlıkla söyleyebilmekteyiz. Bu durum Osmanlı kadınının mülk sahibi olabildiğini ve ekonomik alanda söz alabildiğini göstermesi açısından önemlidir.

Ankara’da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde bulunan 30.000 vakıf belgesi içinde kadınların kurduğu 2309 vakıf tespit edilmiş, bunlar içinde 1044’nün vakfiyesi mevcut olduğu belirlenmiştir.[5] Ankara Şeriyye Sicillerine göre; burada kurulan 151 vakıftan 43 tanesi, Edirne’de kurulan vakıfların %20’si kadınlara aittir. Edirne’de kadınların kurduğu vakıfların %70’i ise halktan kadınlara aittir.[6] “1546 tarihli İstanbul Tahrir defterine göre ise, 2517 vakfın 913’ü kadınlara aittir. Ayrıca İstanbul’da 1930’lu yıllarda mevcut ve tamamı Osmanlı döneminde yapılmış olması lâzım gelen 491 çeşmenin 128 tanesi (%28) kadınlar tarafından kurulan vakıflarca inşa edilmiştir.[7] Toplumun en üst seviyesindeki hanım sultanlardan, Anadolu’nun küçük bir kasabasındaki kadınlara kadar her gelir ve seviyeden
kadın,  vakıf kurma faaliyetine katılmıştır.

4) Osmanlı Kadın Vakıflarının Son Evresi

Osmanlı Devleti son demlerini yaşadığı süreç içerisin de, şüphesiz her kademe de farklı yönlerde değişkenlik içerisine girmek durumunda kalmıştır. Avrupa’da başlayan reform hareketinin Osmanlı nezdinde Islahat olarak yer bulmasıyla birlikte oluşan bu değişim serüveninden vakıflarda payını almıştır. Devletin temel dayanağı olan tarım ve hayvancılığa bağımlı vergi gelirinin aksaklıkları, aynı bağlılığa sahip olan vakıf kurumlarını da etkilemiştir. Böylece aksak düzenden nasibini alan vakıf kurumlarının hepsi olmasa da büyük çoğunluğunda bozulmalar meydana gelmiştir. Bu bozulmalara sebep olan beşeri faktörlerin etkisi vakıf kurumunun yeni halini alması yada geçirdiği evrimin bir sonucu olarak günümüzde ki sivil toplum örgütlerinin temelini oluşturmuştur diyebiliriz. Yani demek istediğim, kadınların daha rahat hareket alanı bulabildiği ve özgürlük gibi fikir akımlarının etkisiyle, vakıf geleneğinin devamı niteliğini oluşturan bu kurumlar aslında Osmanlı kadınına toplumsal mecra da yeni kapılar açmıştır. Dünya kadın görüşüyle Osmanlı kadının görüşünün karşı karşıya geldiği; bir nevi gelenekçi ve yenilikçi ayrılığın yaşandığını belirtmeliyiz.

Bu süreç II. Meşrutiyet dönemiyle canlanıp daha sonraki dönemlerin yolunu açmıştır. 1860’lardan itibaren özellikle İstanbul’da azınlıkların kurdukları eğitim ve yardımlaşma dernekleri ortaya çıkmıştır. Yine ilk kadın dernekleri de azınlıklarca bu dönemde kurulmaya başlamıştır.[8] Tabi ki çok uluslu bir yapının gerekliliği olarak ilk başta azınlıklarca süreç başladı diyebiliriz. Ancak azınlık dediğimiz kısmın da Osmanlı tebaası kadınları olduğu unutulmamalıdır. II. Meşrutiyet döneminde devletin, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sivil topluma egemen olmaya yöneldiği görülür. Bu amaçla derneklere devlet yardımı da başlatılmıştır. Bu durum doğal olarak siyasal iktidarın sivil toplum kuruluşlarını özellikle dernekleri denetim altına almakta işe yarayan bir araçtı. İttihat ve Terakki yönetimi sivil toplum kuruluşlarının önemini kendisi açısından yeterince kavramıştı. Bundan dolayı kendisine bağlı gençliğe dönük “Osmanlı Genç Dernekleri” “Güç Dernekleri” adı altında paramiliter örgütlenmeleri organize etmiştir.

Bu dönemde sivil toplum kuruluşlarına katılımda aydın ve bürokratlar ağırlıklı iken esnaf ve işçi örgütlerinin son derece cılız olduğu dikkati çekmektedir. Siyasal iktidar bu dönemde kendi etkinliğini sınırlayacak veya izlediği politikalara engel olabilecek sivil toplum kurumlarının faaliyetlerini engellemiştir. [9]II. Meşrutiyet döneminde Müslüman kadınlar da çeşitli dernekler kurmuşlardır. Bunlar yardım, eğitim, kültür, siyasal konular ve yurt savunmasına katkı amacına yönelikti. İttihat ve Terakki Fırkası kadın derneklerini desteklemiş ve bunlardan yararlanmıştır.[10]

Kurumsal anlamda bir sivil toplum örgütlenmesi olarak tarihten tevarüs ettiğimiz vakıflar, dünyada henüz “sosyal adalet”, “sosyal refah”, dengeli gelir dağılımı, sosyal güvenlik ve “sosyal hizmet” gibi kavramlar telaffuz edilmediği dönemlerde Doğu İslam toplumlarında özellikle de Osmanlı toplumunda devletin organizasyon şemasında yer almayan ama devletin ilgisi ve bilgisi dahilinde bu kavramların içini doldurmaya yönelik sosyo- ekonomik ve sosyo-kültürel bir faaliyet alanı ve örgütlü sivil dayanışma örneği teşekkül etmiştir. Vakıflar diğer sivil toplum potansiyeli taşıyan unsurlara (Tarikatlar, Loncalar, Ahi teşkilatı) göre daha bağımsız olmalarının yanında diğer unsurlara destek olmaları açısından da ayrı bir öneme haizdirler.[11]

Sonuç

Hiç şüphesiz, kadınların kurmuş olduğu vakıfların, birçok yönden olumlu sonuçları olmuştur. Sadece olumlu diyorum, çünkü olumsuz bir sonuçla karşılaşmak mümkün değildir. Bu sonuçlardan en önemlileri, iktidari gücün oluşumu, kültürel hayata katkıları ve mimari yapıdır. Hepimizin bildiği yazlık ev kültürünün temelini Osmanlı kadınlarının attığını kimseler tarafından bilinmez. Mimari ve sosyal yaşamda ne büyük bir gelişme olduğu tartışmaya kapalı bir konudur. Tarihsel ismiyle sayfiye kültürü, Hanım Sultanlar tarafından Haliç kıyılarında başlatılmıştır. Vakıf ve Kadın üzerine etkin araştırmaları üstlenen Artan’ın sözleri konuya daha net bir açıklık getirmektedir.

’’Haliç kıyıları oldukça erken bir tarihte sayfiye niteliği kazanmıştı. İlk yapılışları Fatih’e atfedilen Aynalıkavak ve Bahariye sahil saraylarını sultanlar sık sık ziyaret edip ek yapılarla sürekli genişletirken devlet ricali de bu kıyılarda, özellikle tarihi yarımada kıyısında, sahil haneler, yalılar inşa ettirmişlerdi. Ancak XVI. Yüzyıldan başlayarak hanedanın kadın üyelerinin inşa ettirdiği yalılar bu sahilin en görkemli ve en itibarlı mekanları oldu. Sultanlar Edirne’den dönüşlerinde, İstanbul içinden geçmek istemedikleri zaman bu yalıların birinde konaklar, daha sonra kayıkla Yalı köşküne giderlerdi. XVIII. Yüzyılda sultanlar Topkapı Sarayı’ndan çıkarak zaman zaman kızları ve kız kardeşlerine misafir olmaya başladıklarında, Eyüp iskelesinin iki tarafında toplanan bu yalılar sultan efendiler arasında sürekli el değiştirmiş, birinden diğerine geçerken sık sık yeniden inşa edilmiş, saltanat sembolleriyle bezenmiş ve kimi zaman gizli toplantılara, kimi zaman da devlet törenlerine ev sahipliği yapmışlardır. Bu arada ev sahipleri de devlet işlerinde ne derece etkin olduklarını, bir başka deyişle iktidarın meşru ortakları olduklarını bütün İstanbul’a sergilemişlerdir.’’[12]

Aslında Artan’ın deyimiyle, sayfiye kültürü doğuşu Hanedanın kendisini halka sergilemesi gerektiğini ve bunun içinde Eyüp gibi kutsal bir noktayı seçtiğini ve yine bunu da kadınlar aracılığıyla yaptığını vurgulamıştır. Bu noktada kadının kendini göstermesi bölgenin demografisini değiştirdiği bile zannımca muteberdir. Bunun haricinde Hanım Sultanlar ve  Valide Sultanlar dışında vakıf müessesini kullanan, tebaadan kadınlar da tabi ki vardı. Bu kadınlar genellikle gerçekten hayır ve yardımseverlik duygusuyla hareket etmişlerdir. Aynı şekilde yerel ahali gözünde saygın bir kişilik kazanmışlardır. Ancak Saray kadınları kadar güçlerinin doruklarına ulaşamamıştır. Öyle ki Hürrem Sultan İmparatorluğun bir ucu sayılacak bir nokta da Kudüs’te yaptırmış olduğu vakıfın, günümüzde halen etkin olduğunu ve kaç asır geçmesine rağmen halen onun ismiyle anıldığını görebilmekteyiz.

Aynı şekil de 2. Bayezid’in validesi Gülbahar Hatun, 2. Bayezid’in oğlu Şehşinşah’ın annesi Hüsnüşah Hatun, Yavuz Sultan Selim’in annesi Gülbahar Hatun, Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Valide Sultan, kızı Mihrimah Sultan, eşi Haseki Hürrem Sultan, 3. Murat’ın annesi Nurbanu Sultan, 3. Mehmet’in annesi Safiye Sultan, 1. Ahmet’in eşi 4. Murat ve Sultan İbrahim’in anneleri Kösem Mahpeyker Sultan, 4. Mehmet’in annesi Hatice Turhan Sultan, 4. Mehmet’in eşi Rabia Gülnuş Emetullah Sultan, 1. Mahmut’un annesi Salih Sultan, 3. Mustafa’nın eşi Mihrişah Sultan, 2. Mahmut’un eşi Bezmialem Sultan, Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan ve daha birçok Osmanlı ahali Kadının yapmış olduğu imaretler Kültürel gelişimin bir sonucu olarak mimariye ve sanat tarihini yapmış olduğu katkıları gözler önüne sermektedir. Aslında bilinenin aksine İslam’da kadının yeri daha kutsaldır. Unutulmamalıdır ki Hazreti Peygamber’in soyu Hazreti Fatıma’dan devam etmektedir. Yine vakıf kültürünün devam ettiğini ve günümüzde bile vakfiyelerde kadınların etkin rol oynadığını görebiliyoruz. Uzun yıllar bu alanda kadınların etkinliğini artırarak daha büyük işlere imza atacakları konusunda şüphe etmek bile yersiz kalacaktır.


Kaynakça

Artan, Tülay. Eyüp:Dün/Bugün. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994.

Ataseven, Gülsen, ve Ayşegül Erdoğ. Vakıf ve Kadın/Tebliğler. İstanbul: Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı, 1999.

Aydın, Mehmet Akif. Osmanlı Toplumunda Kadın ve Tanzimat Sonrası Gelişmeler” Sosyal Hayatta Kadın. İstanbul : Ensar Neşriyat, 1996.

Cihan, Ahmet, ve İlyas Doğan. «Osmanlı Toplum Yapısı ve Sivil Toplum.» Türkler Ansiklopedisi. Cilt 10. Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002.

Çaha, Ömer. Sivil Kadın. İstanbul: Vadi Yayınları, 1996.

Günay, Hacı Mehmet. Vakıf. Cilt 42. Ankara: TDV, 2012.

Kahraman, Semra. «Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Kadın Sivil Toplum Örgütleri.» Yüksek Lisans Tezi, Tarih Anabilim Dalı, Adnan Menderes Üniveristesi, 2014.

Koca, Kadriye Yılmaz. Osmanlıda Kadın ve İktisat. İstanbul: Beyan Yayınları, 1998.

Singer, Amy. Osmanlıda Hayırseverlik:Kudüste Bir Haseki Sultan İmareti. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2004.

[1] Hacı Mehmet GÜNAY, ‘’Vakıf’’, (TDV, 2012), C.42, S.480

[2]A.g.e, S.483

[3] Amy Singer, ‘’Osmanlı’da Hayırseverlik’’, Tarih Yurt Vakfı Yayınları, İstanbul:2004, s. 5

[4]A.g.e, s. 13

[5]  Gülsen Ataseven ve Ayşegül Erdoğ. Vakıf ve Kadın/Tebliğler. Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı, İstanbul:1999 s.18

[6] Kadriye Yılmaz Koca: ‘’Osmanlı’da Kadın ve İktisat’’, Beyan Yayınları, İstanbul:1998, s. 124

[7]M. Akif Aydın: “Osmanlı Toplumunda Kadın ve Tanzimat Sonrası Gelişmeler” Sosyal Hayatta Kadın, Ensar Neşriyat,  İstanbul 1996, s.144.

[8] Ahmet Cihan, ve İlyas Doğan, ‘’Osmanlı Toplumsal Yapısı ve Sivil Toplum’’ Türkler Ansiklopedisi, (Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002), 10: s. 563

[9] A.g.e, s.563

[10] Ömer Çaha, ‘’Sivil Kadın’’, Vadi Yayınları, İstanbul:1996, s.96

[11] Semra Kahraman, ‘’Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Kadın Sivil Toplum Örgütlerinin Oluşması’’, (Yüksek Lisans Tezi, Adnan Menderes Üniversitesi, 2014), s.35

[12] Tülay Artan, ‘’Eyüp: Dün/Bugün’’, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul:1994, s.107