Ana Sayfa / Haber Çevirileri / ORTADOĞU’NUN BİR SONRAKİ KONUMUNU BELİRLEME ZAMANI

ORTADOĞU’NUN BİR SONRAKİ KONUMUNU BELİRLEME ZAMANI

Çeviren: Ceren Dıvarcı

Aralık 2010’da Arap Baharı patlak verdiğinde, Arap coğrafyasındaki “değişim” taraftarlarının umutlu olmak için nedeni vardı. Ancak 2016’da gördüğümüz gibi, otoriterizm geri dönmüş ve bu trendin 2017’de tersine döndürülüp döndürülemeyeceği ise bölgesel ve uluslararası liderlerin yakın geçmişten alınan dersleri ne kadar iyi benimsediğine bağlı.  

 

Aralık 2010’da “Arap Baharı” patlak verdiğinde, Arap coğrafyasındaki değişim taraftarlarının umutlu olmak için bir nedeni vardı. Ama 2016’da görmeye devam ettiğimiz gibi otoriterizm geri döndü ve bugün baskıcı bir askeri diktatörlükle yönetilen Mısır, bunun en dikkat çekici örneği.

Bu sırada Suriye sivil savaştan, büyük kitlesel kaçışlardan, savaş suçlarından ve insan hakları ihlallerinden dolayı; ülkeyi ve toplumunu yeniden inşa etmenin en az bir nesil süreceği -eğer yeniden inşa edilebilirse- bir harabeye dönmüştü. Yemen tarafı sivil savaştan ve Suudi Arabistan tarafından yürütülen askeri müdahaleden dolayı bölünmüş ve Libya ise 2011’de Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden bu yana ayrılıkları derinleşmiş, kendini kontrol edemeyen bir ülke olarak kalmıştı. Tabi ki kimse İslam Devleti (IŞİD)’nin yükselişini de inkâr edemez.

Tunus, genellikle Arap Baharı’nın bir “başarı” öyküsü olarak görüldü. Ama demokrasisi mucize eseri bölgedeki başka pek çok başarısızlığın ortasında hayatta kalırken Tunus, güvenlik sistemine yüklenen ve ekonomisini tehdit eden jeopolitik güçlerden ayrı düşünülemez. Tunus hükümetinin terörle mücadele amaçlı olağanüstü hâl kanunlarını baskıcı biçimde kullanması, ülkenin bu demokratik deneyiminin geleceğini sorgulatmaktadır.

2017’ye girerken, bölgedeki otokrasiye yönelimin tersine döndürülüp döndürülemeyeceğine karar vermek için, Arap Baharı’ndan ve sonuçlarından aldığımız dersleri göz önünde bulundurmalıyız. İlk olarak, devlet tarafından yönetilen reformların genellikle yetersiz kaldığını biliyoruz. Arap diktatörler genellikle güçlerini desteklemek için “ceza*” olarak baskıya başvururken “ödül*” olarak da sınırlı siyasi reformlar uygularlar. Bu seçenek diktatörlerin hoşuna gider, çünkü düzenlenmiş bir siyasi ortam yaratarak muhalif çevrelerin “içlerini dökmelerine” izin verirken, rakiplerini engelleyebilir ve onları kendi amaçları doğrultusunda kullanabilirler.

Bu da bazı rejimlerin neden otoriter ve demokratik özellikleri aynı anda barındırdığını açıklar. Örneğin, Fas ve Ürdün’deki monarşiler, “muhalif” partilerin kurulmasına izin vermişlerdi ama onları sıkı gözetim ve kontrol altında tutmaktaydılar. Aynı şekilde medya kuruluşları, yöneticinin kendisini eleştirirken “kırmızı çizgiyi” aşmadıkları müddetçe hükümeti bazı konularda eleştirebilirlerdi.

Birçok aktivist ve aydın, devlet kontrolündeki siyasetin bütün kusurlarına rağmen, demokratik reform için anlamlı fırsatlar sunduğuna inanmaktadır. Bu görüşe göre; sınırlı demokratik süreçlere katılan karşıt görüşlü aktivistler, siyasi muhalefetin sınırını diktatörün başlangıçta öngördüğünün ötesine genişletebilir. Zamanla, ciddi reformlar için içeriden bastırılacak, böylelikle demokratik değişim elde edilebilecektir.

Arap Baharı ayaklanmalarının çoğu başarısız olduğundan, riskten kaçınan aktivistler ve muhalif partiler bu tip bir artırımcılığı* destekleme eğilimindeler. Bu yaklaşım stratejik açıdan anlam kazanırken, Arap dünyasında devlet öncülüğündeki reformların gerçek bir demokratik değişimin müjdecisi olduğuna dair çok az kanıt bulunmaktadır.  Aslında son yıllardaki halk ayaklanmaları, politik durgunluk ve işlevsizliğe bir cevap niteliğindedir.

Arap diktatörlerin halkın öfkesini dindirmek yerine, uzun zamandır sürdürdüğü devlet kontrolünde bir siyasi düzen, toplumsal öfkenin yeni kaynağı haline geldi; çünkü ekmek (hem gerçek anlamda hem de mecaz anlamda), ekonomik fırsatlar (ve onların adil dağılımı) ve hukukun üstünlüğü gibi temel sosyal talepleri karşılamakta başarısız oldular. Arap Baharı sırasında vatandaşlar düzenli, resmi siyaseti terk etti ve taleplerini ileri sürmek için protestolara, grevlere ve oturma eylemlerine dayandı: değişimin itici gücü devletten veya resmi siyasetten değil halktan geliyordu.

Nitekim son yılların bir başka dersi de Arap liderlerin, Potemkin benzeri bir tutumdan ziyade, toplumsal yabancılaşmanın önüne geçme ve aşamalı; fakat gerçek kurumsal reformlara izin verme ile ilgilendiğidir. Fas, Ürdün, Kuveyt ve diğer Körfez ülkelerindeki monarşiler mutlakçılıktan anayasal yönetime geçişi başlatsalar iyi olurdu. Hal böyleyken bölge genelinde hiçbir siyasetçi, aşamalı veya başka türlü, bu geçişe yönelmeyecek gibi görünüyor; bu durum, kendilerini anayasal monarşiler olarak yeniden kurmak konusunda diğer ülkelere göre daha iyi durumda olan Fas ve Ürdün’ü de kapsamaktadır.

Arap rejimleri eski toplum sözleşmesi yerine yeni bir uzlaşma yapmadaki başarısızlıklarıyla, vatandaşlarının onur ve siyasi özgürlüğünün karşılığında onlara sadece bir derece ekonomik güven sağlayabildi. Herhangi yeni bir uzlaşma; daha özgür ifadeye, daha fazla ekonomik ve politik rekabete ve haklara, gerçek hukuki yaptırımlara izin vermelidir ve bunların hepsine, bölgesel yolsuzluk ve ahbap-çavuş kapitalizmi* ile mücadele etmede ihtiyaç duyulmaktadır.

Mısır ve Bahreyn’deki gibi yozlaşmış otokrasiler, her ne kadar vahşi bir baskı uygulayarak bu zamana kadar muhalifleri susturmak konusunda başarılı olmuşlarsa da uzun vadede başarı şansları zayıftır. Ama halkla devlet arasında, aşamalı olsa bile, yeni bir uzlaşı yaratma stratejisi olmadığında bu rejimlerin meşruiyetleri yüzeysel, kısa süreli ve giderek artan oranda yanıltıcı olacaktır.

Son ders ise dış aktörlerin her zaman Arap rejimleri ve Orta Doğu’da demokrasinin yayılması üzerinde büyük etkisi olduğudur. Ne yazık ki bu etki tarih boyunca negatif olmuştur: Birleşik Devletler tıpkı kendinden önceki Avrupalı sömürgeci güçler gibi, çeşitli Arap diktatörlerini insan haklarına zarar verdiklerinde bile korumuş ve silahlandırmıştı. Arap Baharı sonucunda başlayan şiddetli çatışmaların birçoğu, 2016’da Rusya başta olmak üzere uluslararası ve bölgesel aktörler tarafından körüklenmişti.

Savaştan zarar görmüş Arap ülkelerindeki barışçıl politik değişim beklentileri, Suriye ve başka yerlerde temsili savaş yürüten İran ve Suudi Arabistan gibi stratejik rakiplerin faaliyetleri ile de yakından ilişkilidir. Gerçekte Suudi Arabistan 2011’den bu yana Arap ülkelerindeki siyasi gelişmeleri, yayılmalarını engellemek amacıyla, gözle görülür biçimde şekillendirmeye çalışmaktadır.

Tüm bunlar olurken; Birleşik Devletler, Rusya, İran ve Türkiye bölgedeki çatışmalarda aynı derecede önemli baş oyuncular haline gelmişlerdir ve bölgedeki barışçıl değişim, bu ülkelerin çatışan çıkarlarını uzlaştırabilme kabiliyetine bağlı olacaktır. Bölgesel ve uluslararası rakipler arasındaki uzun dönemli anlaşmalar haricinde, insanların kendileri de yöneticilerine, eski düzenin devam edemeyeceği ve er ya da geç demokratik değişimin gerçekleşmek zorunda olduğu mesajını açıkça iletmek için yaratıcı ve barışçıl yollar bulmak zorundadır.

Kaynak: https://www.project-syndicate.org/onpoint/the-middle-east-s-next-moment-of-reckoning-by-larry-diamond-and-hesham-sallam-2017-01  

Çeviri Notları:

-Ceza ve Ödül: Deyimin orijinali “carrot and stick”tir. Türkçe’de havuç-sopa yöntemi olarak da geçmektedir. Bu deyim, ödül ve cezalandırmayı öne sürerek bir işe o ya da bu şekilde razı etmek anlamındadır.

-Artırımcılık: İngilizcesi Incrementalism olan kelimenin, uzun bir zaman dilimi içinde küçük değişiklikler yaparak yavaş yavaş değiştirme politikası anlamına gelmektedir.

-Ahbap-çavuş kapitalizmi: İngilizcesi “cronycapitalism”dir.Eş-dost kapitalizmi olarak da kullanılır. Bir iktisadi teşebbüsün başarısının iş adamlarıyla hükûmet arasındaki yakın ilişkilere bağlı olduğu, iş adamlarının işlerini, siyasal iktidar ve bürokratlarla olan ilişkilerine dayanarak yürüttüğü sistemi anlatan terimdir.

 

Çevirmen Hakkında

Ceren Dıvarcı
İstanbul Üniversitesi
Çeko Bölümü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir