Ana Sayfa / Makale Çevirileri / Organski Güç Geçişi

Organski Güç Geçişi

A.F.K Organski

Güç Geçişi

….Güç dengesinin barışı getirdiği iddia edilir. Rakip devletler arasında eşit bir güç dağılımının var olduğu dönemler olduğunu gördük aslında ya da rakip devletler arasında var olduğu düşünülüyordu ama bu dönemler kuraldan ziyade istisnai zamanları kapsıyordu. Daha yakından inceleme yaptıklarında aslında bu dönemler savaş dönemiydi, barış değil.

18.yüzyılda, güç dengesinin altın çağı denilen dönemin son yüzyılında sürekli savaşlar vardı. 19. yüzyılda Napolyon savaşları sonrası neredeyse sürekli bir barıştan söz edebilirdik. Güç dengesine bu dönemde barışı sağlama payı olarak büyük bir pay verilmekteydi; ama gördüğümüz gibi ortada herhangi bir denge yoktu daha ziyade İngiltere ve Fransa’nın büyük bir güç üstünlüğü vardı. Fransa ile Almanya arasındaki bölgesel güç dengesi Fransa-Prusya savaşında patlak verdi ve Almanya’nın yanlış hesaplamaları kendi gücünün olası düşmanlarıyla dengede olduğu yönündeydi ve sonucu 1. Dünya Savaşı olarak karşımıza çıkacaktı, barış çağının sonunu getiriyordu.

2 Dünya Savaşı arasında yine müttefiklerin yanında barışa ve güç üstünlüğüne sahiptik. Almanya bir kez daha Avrupalı Müttefik ulusların gücünün olduğu seviyeye yükseldiğinde savaş yeniden patlak verdi. Saldırı, Amerika Birleşik Devletleri’nin gücünün savaşa dahil olmadığı yönündeki yanlış varsayıma dayanıyordu. Şimdi tekrar ABD’nin güç üstünlüğünü koruduğu bir barış dönemine giriyoruz.

Barış ve güç dengesi arasındaki ilişki tam olarak iddia edilenin tam tersi yönünde olduğunu gösteriyor. Bilinen veya dönemlere hakim olan denge dönemleri savaş dönemleri, bilinen üstünlük dönemleri ise barış dönemleridir. Eğer bu doğruysa, üçüncü dünya savaşının tehlikeleri hakkında endişelenme zamanı şimdi değil, gelecekte Batı’nın üstünlüğünü o kadar açıktır ki işte bu zamanda sanayileşme Komünist dünyayı bizden yana tutabilir.

Bir güç dengesinin barışa elverişli olduğu iddiası ayakta duracak bir yapıya sahip değil. Gerçekten de mantıklı bile değil. Bu sistem kazanmak için iyi bir şansa sahip olduklarına inanmadığı sürece ulusların savaşmayacaklarına inanıyor.  Her iki taraf tamamen eşit olduğunda ya da en azından olduklarını düşündüğünde bu durum her iki taraf içinde geçerli ve doğru sayılır. Bu nedenle bir güç dengesi savaş şansını arttırır. Diğer bir yandan güç üstünlüğü ise barış şansını arttırmaktadır çünkü daha güçlü olan taraf istediği şeyi alabilmek için savaşmak zorunda değildir. Uluslararası barış için koşullardan biri eşit güç dağılımı değildir.

Güç dengesi hakkında ortaya atılması gereken son bir nokta var. Teoriye göre saldırganlık tehlikesi daha güçlü olan ulustan beklenecek. Güçlerini maksimize etmeye çalışan güçlü bir ulusun, net bir üstünlük elde etmeyi başarması halinde avantajını kullanması ve komşularıyla savaşması bekleniyor. Burada yine gerçekler teoriyi desteklemiyor. Güç üstünlüğüne sahip uluslar komşuları üzerinde hakimiyet ve baskı kurdu ve bu devletler yakın tarihte büyük savaşları başlatan devletler arasında değillerdi. Bu rolün (Savaş başlatma) sahibi istisnasız bir şekilde zayıf taraf oluyordu. Denge teorisi, Almanya’nın iki Dünya Savaşı’ndaki hareketi veya Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne saldırısı için olası bir açıklama yapmamaktadır. Bu teori yakın tarihin iki büyük savaşını açıklamıyor.

Dünyadaki gücün olağan dağılımının neden bir dengede olmadığını, daha ziyade bir ulusun ve müttefiklerinin elinde bir güç üstünlüğünün neden olduğunu daha net bir şekilde anlama konumundayız ve dünya barışının tartışılmaz güç üstünlüğü dönemleriyle çakıştığını ve yaklaşık denge zamanlarının birer savaş dönemi olduğunu anlayabiliriz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, savaşlar, ikincil konumdaki büyük bir güç, üst ulusa ve müttefiklerine kontrol için meydan okunduğunda ortaya çıkar. Bu nedenle, olağan büyük çatışma üst ulus (ve müttefikleri) ile baskın güce yetişmek üzere olan meydan okuyucu arasında bulunur.

Bazı açılardan, uluslararası düzenin bir ulusal toplumunkiyle çarpıcı benzerlikleri vardır; Bir ideoloji tarafından meşrulaştırılır ve onu oluşturan grupların güç farkına dayalıdır. Barış, ancak baskın bir güce sahip olanların sıkı kontrolü altında olması ve statüko veya barışçıl bir bağlamda gelişme sözü verilmesinden memnun olması durumunda mümkündür. Güçlü bir ulus, ne zaman ki statükodan memnun kalmazsa tehdit altındadır ve mevcut uluslararası düzeni kontrol edenlere karşı gelecek ve onların istediklerini değiştirmeye çalışacak kadar güçlüdür. Bundan sonra, dünya barışını en çok rahatsız edecek ülkeleri (ulusları) bulmaya çalışırken dikkate alınan güç ve memnuniyet derecesi önemli ulusal özellikler haline gelmektedir. Dünyanın her ulusunu bu iki özellikte sınıflandırabiliriz ve uluslararası siyasette büyük öneme haiz dört kategoriye ulaşabiliriz.

Ulusların Sınıflandırılması

Güçlüler ve Memnunlar

Uluslararası düzen en iyi, bir ulusu piramidin tepesinde, diğerlerini aşağılarda görerek görselleştirilir. Piramidin tepesinde olanlar en güçlüler, aşağıda kalanlar ise en zayıflardır. Güç bakımından aşağı doğru inildikçe, her bir katmandaki ulusların sayısı, birüst katmandaki sayıdan daha fazladır.

Egemenulus ve onunla müttefik büyük güçler birlikte ilk uluslar grubunu oluşturur: güçlüler ve memnunlar. Günümüzde, bu grupta Birleşik Devletler, İngiltere, orta büyüklükteki devlet grubuna doğru hızlı bir düşüşte olsa da Fransa ve II. Dünya Savaşı’ndaki yenilgilerinin ardından Batı Almanya, İtalya ve Japonya yer almaktadır. Memnuniyet elbette göreceli bir kavramdır. Belki de hiçbir ulus tamamıyla memnun değildir, ancak genel anlamda bu uluslarınmevcut düzeninin onların aklındaki hedeflerinin gerçekleşmesini en iyi şekilde sağladığı için günümüz uluslararası düzeninden ve işleme şeklinden memnun oldukları söylenebilir.  Egemen olan güç büyük oranda kendi düzeni sayıldığından var olan uluslararası düzenden muhakkak diğer uluslardan daha memnundur. Günümüzdeki Fransa ve İngiltere gibi diğer uluslar, kendi güçlerini mevcut düzen oluşturulmadan önce idrak ettikleri için kendilerini memnun sayabilirler ve bu nedenle, onların güçleri, kendi hakları olarak gördükleri çıkarlardan paylarını alabileceklerinin teminatını vermiştir. Yine de Mihver güçler gibi diğer büyük güçlerin de memnun oldukları düşünebilir, çünkü bir zamanlar gözettikleri hâkimiyeti tekrar sağlamak için umutları yok ve dolayısıyla uluslararası düzende kendilerine tatmin edicimükâfatlar sunan bir yerde olmayı kabul etmekten hoşnutlar.

Güçlüler ve Memnun Olmayanlar

Ancak büyük güçlerden bazıları, işlerin uluslararası sahnede idare edilme şeklinden memnun değil ve bu bizim “güçlüler ve memnuniyetsizler” olan ikinci grubumuzu oluşturuyor. Bu grupta, var olan uluslararası düzeni alaşağı etmeyi ve yerine yeni bir düzen kurmayı isteyenler yer alıyor. Uluslar memnun olmadıklarında ve aynı zamanda bunu değiştirmeye yetecek imkânlara sahip olacak kadar güçlü olduklarında ortaya problemlerin çıkması muhtemel hâle geliyor.

Kısa tarihi haritamızda da görüldüğü gibi güçlü ve memnun olmayan uluslar genellikle var olan uluslararası düzenin oluşturulmasının ve çıkarların daha öncesinde dağıtılmasının ardından tam güce ulaşmış uluslardır. Bu sonradan türeyen ulusların, uluslararası düzenin oluşturulmasında herhangi bir payı yoktur ve baskın güçler ile destekçileri genellikle yeni gelenlere kendi sahip oldukları avantajların küçük bir bölümünden fazlasını vermeye istekli değildir. Elbette bütün bu ayrıcalıkların kaynağını, yani “uluslararası toplumun egemenliğini” paylaşmaktan yana değiller. Çünkü bunu yapmak isteyerek tutmuş oldukları konumu yeni gelene kaptırmak olacaktır.Egemenuluslar, dahası egemenulusları destekleyenler söz konusu olduğunda bu meydan okuyanların ilerlemesi engellenmelidir.

Meydan okuyanlar, kendi paylar için, uluslararası toplumda kendileri için, güçlerinin onlara yetkiler kazandıracağı yeni bir yer edinmek istiyorlar. Bu uluslar çoğunlukla hızlıca gelişiyor ve gelişmelerinin devamı bekleniyor. Çünkü rekabet gücüne sahip olduklarına ya da egemen olan ulusu aşmaya dair haklı sebepleri var ve uluslararası ilişkilerde egemenliğin vereceği daha çok çıkar ve ayrıcalık varken itaat eden bir konumda olmaya gönüllü değiller.

Güçteki hızlı bir gelişme bu sebeple gücün kendisinde bir memnuniyetsizlik oluşturuyor. Aynı zamanda, bir egemenlikteki hızlı gelişme başka türde bir memnuniyetsizliğin eşlik etmesi ihtimalini taşıyor. Mevcut dönemde bu tür hızlı gelişmeler büyük ölçüde sanayileşme yoluyla ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte hızlı sanayileşme birçok gerginlik ve sıkıntı meydana getiriyor. Hızlı sanayileşme ise birçok iç deformasyona ve sıkıntıya yol açıyor ve bu tarz değişikliklerden geçen bir milletin hükümeti için memnuniyetsizliğin bir kısmının saldırgan bir tutuma ve dışarıya karşı eyleme geçirilmesinin cazibesi, hükümet ve ülke genelindeki diğer güçlü toplulukları eleştiriden sıyıracağı için oldukça büyüktür.

“Sanayileşme” insanların arzularını genişletip paylarından memnuniyetsizlik duymalarından ve aynı anda bu tatminsizliği gidermek için bir şey yapma gücünü arttırdığından, günümüzdeki çoğu “sorunun” kaynağıdır, yani hayatın güzelliklerinin büyük bir payını onları kontrol edenlerden çekip almaktır.

Boyun eğmeyen olmak tabii ki sürekli bir rol olmadığı gibi her büyük gücün tecrübe ettiği bir şey de değil.Bazı büyük güçler asla bu boşluğu dolduramaz. Bu uluslar egemen uluslararası düzende yardımcı rolü üstlenmiş, “güçlü” ve “memnun” saydığımız uluslardır. Memnun olmayan güçlü ulusların ise bir defaya mahsus olsa bile “meydan okuyucu” olma ihtimalleri vardır. Başarılı olanlar, eninde sonunda egemen ve dolayısıyla da memnun olurlar. Başarısız olanlar ise sonuç olarak geriye düşer ve alaşağı etmeye çalıştıkları uluslararası düzende ikincil yardımcı rolünü kabul etmiş olurlar, tıpkı Almanya’nın iki yenilgi ardından memnun ve güçlülerin safına başka bir yolla mensup olması gibi. Bununla birlikte, hâkim olan uluslararası düzenin dışında kaldıkları sürece ve düzeni devirmek ya da savaş yoluyla onun liderliğini ele geçirme umutları olan bu ülkeler dünya barışı için ciddi tehdit unsurlarıdır. Dünya savaşlarını başlatan güçlü ve memnun olmayanlardır.

Barışın o halde,güçlü ve memnun ulusların müttefikleriyle birlikte mücadeleci ve ittifakına karşı büyük ölçüde baskın olmalarıyla muhafaza edilmesi muhtemeldir, yani var olan duruma destek verenlerin gücü o kadar büyüktür ki, hiçbir askeri meydan okumanın başarıya ulaşması beklenmez. Savaş muhtemelen memnun olmayan boyun eğmeyenlerin ve ittifaklarının güçleri, mevcut durumu destekleyenlere yaklaştığında patlak verecektir.

Böylesine bir barışın mutlak adil bir barış olmadığı vurgulanmalıdır. Aksine olan itirazlara rağmen, egemen uluslardünyanın geri kalanıyla değil, öncelikle kendi refahlarıyla ilgilenir ve bu ikisinin bağdaşmadığı durumlar da olabilir. Meydan okuyan taraf da illa haklının tarafında olmak zorunda değildir. Meydan okuyanlar çoğunlukla var olan uluslararası düzeni sertleştiren tüm zavallılar için, ezilen insanlık için konuştuklarını iddia ederler, ancak onlar dahi önce kendi refahlarını düşünmekteler ve yeni bir uluslararası düzen başarıylaoluşturulduğu anda dünya liderlerinden yalnızca birini diğerine tercih edenzayıf konumdaki ülkeler de büyük ihtimalle o şekilde kalmaya devam ettiklerini göreceklerdir.

Barış da mevcut durumun korunmasıyla eş değildir. .   .  . Değişim süreklidir. Gücün uluslararası dağılımı sürekli bir değişim içindedir ve bununla birlikte diğer birçok düzenleme de güce bağlıdır. Huzur içinde gerçekleşen değişimin olasılıkları hafife alınmaması gerektiği gibi aynı zamanda savaşla meydana gelecek büyük değişimlerin sıklığı da yabana atılmamalıdır. Meydan okuyan daha güçlü hale geldikçe, arzulanan faydalarından daha fazla pay alacakları uluslararası düzende yeni düzenlemeler ve değişiklikler talep etmeye başlar. Teoride, mevcut düzene hâkim olanlar yeni gelenlerin yolunu açabilir ve kendi ayrıcalıklarının bazılarından vazgeçip onları en üst sıralara yerleştirebilir. Ancak uygulamada ise, böylesine bir hareket pek sık görülmez. Meydan okuyan kendisine zirvede bir yer ister ve bu şiddetle reddedilir. Değişiklikten yana olduğundan ve bunu barışçıl koşullarla gerçekleştiremediğinden, meydan okuyan taraf genellikle savaştan medet ummaya başlar.

İç gelişme yoluyla güç ile büyümüş akıllıca bir meydan okuyanın var olan uluslararası düzenin tehdidinden, egemen ulus ve müttefikleri kadar güçlü olduğu bir noktaya gelene kadar kaçınması beklenebilir, zira karşı tarafın daha güçlü olduğu bilinerek saldırıya geçmek aptallık olarak görülebilir. Eğer bu beklenti doğruysa, savaş riski iki muhalif kamp nerdeyse tam olarak iktidarda eşit olduğunda en üst noktaya ulaşır ve bu noktadan önce savaş patlak verirse egemen olan ulus tarafından mevcut uluslararası düzeni bozacak kadar güçlü hale gelmeden önce rakibi devirmek için başlatılan koruyucu bir savaş biçimini almış olur.

Aslında yakın tarihte olanlar bu şekilde değildi. Almanya, İtalya ve Japonya onlarla gücünü eşitlemeden çok önce egemen ulusa ve müttefiklerine saldırdı ve saldırıyı başlatan egemen taraf değil, meydan okuyanlardı. Eğer tarih tekerrür ederse, bir sonraki dünya savaşı Sovyetler Birliği tarafından, Sovyet bloğunun Birleşik Devletler ve müttefikleri kadar güçlü olmasını beklemeden başlatılacak ve bu da olası bir Komünist zafer şansını azaltacak. Bununla birlikte, tarih tekerrür etmeyebilir de, çünkü Sovyetler Birliği Almanya değildir ve bu iki tarafın göreceli güçlerinin yanı sıra başka etmenler de vardır.

Dolayısıyla savaşların, egemen ulus ve büyük bir meydan okuyucunun güçleri arasındaki fark kapandığında gerçekleşmesi muhtemeldir. Yine de, savaş ihtimalini daha az ve fazla kılan başka etmenler vardır. Savaşlar özellikle, eğer meydan okuyan kişi, zirvesindeyken hâkim olan ulusa iktidarda kabaca eşit olacak kadar büyükse; meydan okuyanın yükselişi hızlıysa; egemen ulus politikalarında esnek değilse; egemen ulus ile meydan okuyan arasında dostluk geleneği yoksa ve eğer meydan okuyan mevcut uluslararası düzenini kendi rekabetçi bir düzeniyle değiştirmek isterse savaşın gerçekleşmesi muhtemeldir.

Kaynak: A.F.K. Organski Power Transition

Çevirmenler Hakkında

Özen Ayşe Özbasa / Atilla Arda Beşen

Bilkent Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık / İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Mezunu

     

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir