politik
Kaynak: Bilim ve Ütopya

Modern Öncesi Dönem ile Aydınlanma Döneminde Kadınların Politik Temsiline İlişkin Düşünceler

Özet

Bu çalışmada Antik Yunan’dan Aydınlanma Dönemine dek geçen süre zarfında Batı dünyasında kadınların politik yaşama aktif katılımları, kamusal görünürlükleri ve siyasal haklar bakımından kazanımları noktasında yaşanan gelişmeler aktarılmaya çalışılmıştır. Temelde bir araştırma yazısı niteliği taşıyan bu yazıda ataerkil tahakküm düzenekleri ve eril hegemonya başta olmak üzere kadınları özel alana hapseden ve bir yandan da özel alana mahsus meselelerin kamusallaştırılmasını tabu hâline getirerek yasaklayan bakış açılarının barındırdıkları sorunlar ele alınmaya çalışılmıştır. Siyaset felsefesinin temel nosyonları çerçevesinde modern öncesi olarak adlandırılan dönemler ile Aydınlanma Döneminde belli başlı Batılı bazı düşünürlerce verilen eserlerden yola çıkılarak çeşitli saptamalar yapılmaya çalışılmış olup genel itibariyle küresel ölçekte de önemli bir farklılık göstermeyen patriyarkal politik bakış açıları değerlendirilmiştir.

 

Anahtar Kelimeler: Ataerki, Eril Hegemonya, Kadınların Politik Temsili, Modern Öncesi Dönem, Siyasal Katılım

 

Giriş

Aristoteles siyaseti insana ilişkin eylemlerin en kapsamlı hâli olarak ele almakta ve insanı “zoon politikon” yani “politik hayvan” olarak tanımlamaktadır. Organizmacı görüşün temellerinin atıldığı Aristocu görüşte varlığını koruyan toplumsal eşitsizlik, kadının toplumsal ve siyasal alandaki varlığının nasıl şekillenmesi gerektiğine dair fikirlerin oluşmasının önünü açmıştır. Aristocu siyaset görüşü, siyaseti salt yönetme ve yönetilme ilişkisi içinde beliren ve devletlere mahsus ilişkilere indirgeyen olgular ile açıklayan anlayış ile çatışmaktadır.[1]Siyaset bilimi bu açıdan iki uçlu bir sistem olarak düşünülebilir. Siyasiler açısından bu bilim iktidardan pay alma ve iktidarı elde tutabilme sanatı iken toplum açısından ise siyasi arenanın kimlere açık olduğu, siyasi iktidarların meşruiyetleri ve siyasi mekanizmaların işlerliği gibi mevzularla bir bütündür. Hakiki anlamda aktif bir siyasi katılımdan söz edilebilmesi için iktidarın yetki, görev ve sorumluluklarının belirgin sınırlarla ortaya konulması gereklidir. İktidarın toplumun salt bir kesiminin mülkiyeti muamelesi gördüğü durumlarda tam anlamıyla aktif bir siyasi katılımdan söz edilemeyeceği gibi söz konusu siyasal iktidarın meşruiyeti de tartışmalı olacaktır.[2]Bu bağlamda kadın kimliğini, bedenini ve deneyimini göz ardı ederek özel alana mahsus meseleleri apolitik bir hâle getiren anlayış, siyasi arenayı erkek egemen bir tahakküme tabi kılmakta dolayısıyla hem meşruiyeti hem de siyasal katılıma olan katkısı sorgulanır olmaktadır.

Kadınlara ve erkeklere biçilen farklı rol ve sorumluluklar ile verilen yükümlülükler siyasi alanda da etkisini göstererek kadınların erkek egemen kamusal alanın sınırlarına dâhil edilmesini yüzyıllar boyunca engellemiştir. Toplumsal “işbölümünün” toplumsal cinsiyetlendirilmiş eşitsiz yapısı kendini siyasi alandaki eşitsizliklerde de belli etmektedir. Kadın kimliğinin ikincilleştirilerek ataerkil tahakküme tabi kılınması, en temelde kadınlar ile erkekler arasında yaratılan hiyerarşiye dayalı anlayıştan kaynağını almaktadır. Ataerkil anlayış kadınları kamusal alandan dışlayarak siyasi alanda karar verici rollerin üstlenilmesi konusunu salt erkeklere mahsus bir mesele olarak imlemektedir. Toplumsal işbölümü oluşturulurken, erkek bedeninin kamusal alana uygun özelliklere sahip olduğu, kadın bedeninin ise kadının biyolojik özellikleri nedeniyle kamusal alana uygun görülmediği, doğal işlevlerinin olduğu ifade edilmiştir. Böylelikle net bir şekilde kamusal ve özel alan ayrımı çizilmiştir. Bu şekilde ise siyasi arenanın eril tahakkümcü yapısı kadınların aleyhine bir biçimde işlerlik kazanmaktadır. Kadınlara biçilen bu geleneksel roller ve bu rollere atıf olarak öne sürülen verili, tarih-dışı ve biyolojik özcülüğe dayalı doğallık vurgusu kadınların siyasal hayata aktif katılımını engellemekte ve siyasi arenada toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlik biçimlerini olumlamaktadır.[3]

Tarihsel süreç içinde kadınların ve erkeklerin birbirlerinden farklı taleplerinin olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. Kadınların artan siyasal temsilleri ile birlikte daha görünür olma, karar alıcı pozisyonlarda daha fazla yer edinme endişeleri bu açıdan anlamlı olmaktadır. Yüzyıllardır süregelen ataerkil baskı mekanizmalarının şekillendirdiği toplumsal cinsiyetlendirilmiş bir düzende, kadınların ve erkeklerin birbirinden farklılaşan taleplerinin ancak bu kimlikleri benimseyen bireyler tarafından daha iyi ifade edilebileceği aşikârdır.[4]

 

1. Antik Yunan Döneminde Kadınların Siyasal Varlığına İlişkin Düşünceler

Her çağın kendine has dinamikleri kadınların kendilerini siyasal, ekonomik ve sosyal olarak nasıl konumlandırdıklarında etkili olmuştur. Çağa has, söz konusu bu dinamikler ise kadınların dünyasında dışarıdan eklemlenmektedir. Bu da kadınların söz konusu alanlardaki varlıklarının adeta ipotek altına alınmış olmasına dolayısıyla da adlarının unutulmasına ya da unutturulmasına neden olmaktadır. Sokrates’ten beri kadınlara dair çeşitli düşünceler sürekli aktarılmıştır. Tüm bu düşünceler açısından sorun arz eden nokta ise eril bir dünyanın çepeçevre sarıp kurguladığı bir anlatım biçiminin dayatmalarından ibaret olmalarıdır. Bu dünyada kadınların kendi sözlerine neredeyse yer verilmemesi dikkatlerden kaçmamaktadır.[5]

Toplumsal hayat doğası gereği içinde barındırdığı herkese birtakım görevler, roller, hak ve sorumluluklar vermektedir. Söz konusu bu görevler, roller, hak ve sorumlulukların durumu ise toplumsal cinsiyet, sosyoekonomik durum, yaş, coğrafya ve zaman gibi değişkenlere bağlı olarak farklılaşmaktadır. Toplumsal açıdan homojenliği tesis etmeyen ancak kimlik çeşitliliği bakımından heterojen bir görünümü de sağlamayan Antik Yunan’da demokratik düzen kadınların belli istisnalar dışında ve kölelerin ise hiçbir zaman siyasal katılımlarını sağlamamaktaydı. Bu noktada ise Antik Yunan toplumunda kadının yerini ve özellikle de politik temsil ve siyasal katılım açısından konumunu anlamak için Platon’un Devlet ve Aristoteles’in Politika adlı eserleri başucu kitapları olmaktadır.[6]

Antik Yunan demokrasisinin temellerinin daha iyi anlaşılması ve o günlerden bu günlere değin demokrasi deneyiminde nelerin değiştiğinin anlaşılması için klasik demokrasinin kavramsal karakteristiklerinin yanı sıra Antik Yunan toplumunun sosyolojik ve politik atmosferinin de ele alınması bir gerekliliktir. Antik Yunan toplumunda kadınlar ve yabancılar özgür insanlar olarak tanımlanırlar ve halk kavramının sınırlarına müdahildirler. Siyasal haklar bakımından eşitsiz bir düzene sahip olan Antik Yunan toplumunda halk kavramı temelde sorunlu ve toplumsal bakımdan eşitsizliği vurgulayan bir anlam örüntüsüne işaret etmektedir. Demokrasi kavramı çerçevesinde ise kadınlar ve yabancılar kısmen özgür konumda bulunurlar, halk kavramına müdahildirler.[7]

Yurttaşlık kavramı çerçevesinde ise Antik Yunan toplumuna bakıldığı zaman günümüzdeki anlamıyla yurttaşlığa işaret eden bir kavrama denk gelinmemektedir.[8] “Yurttaşlar, siyasal katılım sahibi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kentin yönetimine katılımın, uygulamada kentin siyasal ve toplumsal yaşamında birçok farklı role karşılık geldiği görülür. Memurluk, askerlik, vergi yükümlülüğü, seçme hakkı ve yönetici seçilme hakkı, dava açma hakkı, yargılama hakkı, halk meclisinde yer alma hakkı ve arkhon olma hakkı gibi kentin siyasal yaşamında rol perspektifinin genişliğine rağmen her birinin yurttaşlık olarak nitelendiği görülmektedir. Yurttaşlar kendi içlerinde türdeş değildir, ekonomik ve toplumsal ayrımlar yurttaşlar için de geçerlidir.”[9]

1.1. Platon Düşüncesinde Kadının Politik Temsili

Antik Yunan Dönemi’nin filozoflarından Platon, “İdeal devlete nasıl ulaşılır?’’ sorusuna cevap bulmaya çalışmaktadır. Kurulacak olan ideal devletin işleyiş mekanizmasında adaletin olması gerektiğine vurgu yapar. Adalet bilgelik, cesaret ve ölçülülük erdemlerinin bulunmasıyla var olabilir. Bu erdemlerin bir arada olması ve devlet içerisinde herkesin yaradılışına uygun olan rolleri yerine getirmesi gereklidir. Yaradılışa uygun roller kavramıyla herkesin rollerine uygun işleri yapacağı bir toplumun mutluluğa ulaşacağından bahseder. İdeal bir devlette işbölümü kurulmalıdır çünkü bu şekilde erdemli ve adil bir devlete ulaşılabilecektir.

Oluşturulacak olan ideal devlet düzeninde kadının da nasıl bir konumda olması gerektiği ile ilgili düşüncelerine “Devlet’’ adlı eserinde yer vermiştir. Kitabın üzerinde durduğu temel motifler adil bir şehir-devletinin ve bu şehirde yaşayacak olan kadın ve erkek yurttaşların rollerinin ve niteliklerinin neler olması gerektiği üzerinedir.[10] Platon için önemli olan nokta insanın doğasından uzaklaşmaması ve doğa kurallarını unutmamasıdır. Kadının siyasette konumunu tartışırken de insan doğasına yer vermiş ve insan-doğa ayrımı yapmadan argümanlar oluşturmaya çalışmıştır.

Platon’un tasvir ettiği iyi devlette polislerin işleyişini denetleyecek olan “Koruyucular Kurulu’’ bulunmaktadır. “Devlet’’ adlı eserinde koruyucu sınıfa kadınların dâhil olup olamayacağına ilişkin düşüncelerine yer vermektedir. Bu kitapla birlikte koruyucu sınıfta kadınların yer alıp almayacağı ve alırsa bu durumun adil olup olmayacağı ve nasıl gerçekleşeceği sorularına cevaplar verilmiştir.[11]

Ama düşüncemizi bir yola soktuk madem, bize gülmelerinden korkmayalım. Ne derlerse desinler, bir yenilik yapıp kadınları jimnastiğe, müziğe, silah kullanmaya, ata binmeye alıştırmak istiyoruz.’’[12]

Sokrates ile Glaukon arasında geçen diyaloglar kadın ile erkek arasında görülen farkların yapılacak olan işleri etkileyip etkilemeyeceği üzerine şekillenmektedir. Sokrates ve Glaukon, herkesin yaradılışı farklı olduğu için yapacakları işlerin de farklılık göstereceğini inanırken kadın ve erkek ayrımı yapmadan yeteneklere göre bir ayrım yapmayı tercih eder. Savundukları düşünceye karşıt fikirler geleceğini düşünerek konuşmaya devam ederler:

“Böyle olunca, erkek cinsi kadın cinsinden şu veya bu sanata, işe yatkınlık bakımından ayrılırsa, şunu erkekler yapsın, bunu da kadınlar, diyeceğiz. Ama görürsek ki, aralarındaki ayrılık sadece kadının doğurması, erkeğin de tohum salmasından başka bir şey değildir, üstünde durduğumuz konuda kadın ve erkeğin ayrılığını hesaba katmayacağız. Bekçilerimizin karılarıyla birlikte aynı işi görmeleri gerektiğini ileri süreceğiz.’’

 “Haklısın.”[13]

Sokrates ve Glaukon kadın ve erkeğin yaradılışında yeteneklerin eşit olarak paylaştırılması sebebiyle kadın ve erkeğin aynı işleri yapabileceğini ifade ederler.

“Demek ki, devletin yönetiminde kadının kadın olduğu için, erkeğin de erkek olduğu için daha iyi yapacağı iş yoktur. Yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır. Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir.”[14]

Oluşturulacak olan iyi devlet düzeninde, kadın ve erkeğin aynı işi yapmasında hiçbir sıkıntı görülmemiş ve bu durumun doğa kurallarına uygun olduğu belirtilmiştir. Platon fikirlerini doğa ve insan arasında benzerlik kurarak ispatlamaya çalışır. Kurmuş olduğu ideal devlet düzeninde, ideal devlet olma şartı doğadan uzaklaşmamak olduğu için fikirlerini bu şekilde ispat etmeye çalıştığı görülmektedir. Kadın ve erkeğin farklı yaradılışlara sahip olmasının aynı işleri yapmalarında bir sakınca yaratmadığını belirtirken erkeğin kadından fiziksel olarak daha güçlü olduğunun da altını çizmektedir. Ama bu farklılığın yapılacak işleri etkilemeyeceği belirtmektedir. “Devlet bekçiliğini birlikte yapacaklar; çünkü bu iş ikisinin de gelir elinden; yaradılışları arasında yakınlık vardır.’’[15]  ifadesine yer verir.

Platon kadın ve erkeği yapılacak işler konusunda eşit olarak görse de bu eşitliğin koruyucu sınıf içinde yer alan kadınlar için geçerli olan bir eşitlik olduğunu da açıklamıştır. Platon’a göre rasyonel ruha sahip olan erkek özne, kadına ait olarak görülen korkaklık gibi duygulardan uzak olması nedeniyle her zaman çoğu kadından üstün olacaktır. Antik Yunan’da kadına biçilmiş olan toplumsal roller nedeniyle Platon’un kadını erkeğe göre daha aşağı bir konumda bulduğuna dair düşünceleri özel alan ve kamusal alan ayrımını açıkça göstermektedir. Bu bağlamda kadının mülkiyet hâline gelmesi ve evin işleyişiyle mesul bir yapıya hapsolması onu bu türden bir role sürüklemektedir ve Platon’un aşağıladığı aslında kadının özü veya kimliği değil zorlandığı ve hapsedildiği roldür.[16]

1.2. Aristoteles Düşüncesinde Kadının Politik Temsili

Aristoteles’e göre erkekler kadınlara nazaran yönetmeye daha elverişli bir doğaya sahiptir. Kadınların yönetme yetisini kullanmayı beceremeyeceklerini öne süren Aristoteles, kadınların yönetme yetisini iyi yönde kullanamayacaklarının kötü sonuçlara yol açacağını ve bu nedenle de erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümlerinin süreklilik arz etmesi gerektiğine inanmaktadır.[17] Aristoteles’in kadınların politikadaki yerlerine ve siyasal temsillerine ilişkin düşünceleri “Politika” adlı eserinde rahatlıkla okunabilir. Aristoteles Platon’dan farklı olarak kadınlar ile erkekler arasında biyolojik özcülüğe dayalı bir sözde doğal ayrımın var olduğunu öne sürerek eril tahakkümcü kavrayışı çerçevesinde kamusal-özel dikotomisini sert bir biçimde savunmuştur.

Latin dillerinde herkesin erişimine açık alanları ifade etmek için kullanılan ‘public’ terimi yani kamusal alan, kökenini Antik Yunan’dan almaktadır. ‘Oikos’ teriminde anlamını bulan özel alan ise kimliğini, siyasetin yapıldığı kamusal alandan ayrışmasında bulmaktadır. Söz konusu bu ayrım, Aristoteles’in ‘‘Politika’’ adlı eserinde de karşılığını bulmaktadır. Bu kitabında Aristoteles, toplumu yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayırmakta ve kadını erkeklere göre daha ikincil bir plana yerleştirmektedir. Adeta organizmacı devlet anlayışının bir yansımasının görüldüğü bu eserde filozof, ev ekonomisinin temellerinden yola çıkarak bir toplumsal düzenin nasıl oluşturulacağının haritasını çizmektedir. ‘‘Ev içindeki işleri erkek yapmaz.’’ diyen Aristoteles açık bir şekilde kadınları özel alana hapsetmekte ve özel alanın politik işlevselliğine vurgu yapan söylemleri dışlamaktadır.[18]

Aristoteles’in kadınları özel alana hapsederek erkek egemen kılınan kamusal alandan dolayısıyla da kamusal alandaki görünüm ve temsil ile sınırlanan politik temsilden dışlayan ataerkil bakış açısı Politika’nın birçok yerinde direkt olarak göze çarpmaktadır. “Eğer özel mülkiyet olacak fakat kadınlar ortak olacaksa, erkek tarladayken eve kim bakacak? Peki, çiftçiler arasında hem mülkiyet hem kadınlar ortaksa ne olacak? İnsanları hayvanlara benzeterek erkek ve kadının aynı şeyleri yapacağını söylemek saçmadır. Ev içindeki işleri erkekler yapmaz.”[19] diyen Aristoteles çok açık bir şekilde toplumsal cinsiyete dayalı olarak eşitsiz kılınan sözde toplumsal işbölümüne atıfta bulunarak ev ekonomisi temelinde kadınları özel alanın müdavimi kılarken erkeklerin ise kamusala ait olduğunu öne sürmektedir.

Aynı zamanda daha evvel de belirtildiği üzere devletin yönetim biçimi ile vatandaşlar üzerinde kurduğu tahakkümün bir benzerini organizmacı anlayış doğrultusunda aile kurumu özelinde kuran Aristoteles bu görüşünü de şu pasajlarda açıklamaktadır: Söylediğimiz şekilde ev yönetiminin üç türü vardır. Bunlar ve üç devlet yönetim şekli birbirine paraleldir. Birinci yönetim daha önceden konuştuğumuz efendi-köle ilişkisine uygun yöntem, ikincisi babanın ve üçüncüsü de kocanın yönetim şekilleridir. Kadın ve çocuklar özgür insanlar olsalar da sonuçta onlara uygulanan yönetim şekilleri birbirinden farklıdır. Örneğin bir adamın karısını yönetme şekli bir siyasal yönetime benzerken, çocuğunu yönetme şekli kralın yönetimine benzer. Erkek yönetmeye kadından daha çok uygundur, aynı şekilde yetişkin bir erkek de bu konuda çocuklardan ve gençlerden daha üstündür.[20]

Bu cümlelerden anlaşılacağı üzere Aristoteles devlet-vatandaş ilişkisindeki hiyerarşik tahakkümün bir benzerini aile kurumu özelinde erkeklerin kadınlar (ve çocuklar) üzerindeki söz hakkını inşa ederek de kurmuştur. Kadın-erkek arasındaki yapay ikilik neticesinde kadın kimliğini salt cis-heteroseksüel[21] bir yapıda gören cinsiyetçi bakış açısı kadının “doğasında yer alan” doğurganlık özelliğinden yola çıkarak doğa-kültür arasında kurulan yapay dikotominin bir benzerini erkekler ile kadınlar arasında kurmuştur. Bu noktada doğa kadınlar ile kültür de erkekler ile özdeş kılınmış yani kamuya ait olan kültür yapma meselesi erkeklere mahsus kılınarak kadınlar doğaya, özel alana hapsedilmiştir. Bu da beraberinde kültürel gelişmenin bir ürünü olan devlet yönetimi ve devlet-vatandaş ilişkisinin özel alana da yayılarak aile içindeki ilişki örüntülerinin de erkek egemenliğine esir edilmesiyle sonuçlanmıştır. Yöneten-yönetilen ayrımından yola çıkarak oluşturduğu devlet modelinin çekirdek nesnesi konumuna aile kurumunu yerleştiren Aristoteles, biyolojik birtakım gerekçeler doğrultusunda erkekler ile kadınlar arasındaki toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcı tutumları Platon’dan da ileri götürerek “özgür” bir hane halkının yönetim biçiminin monarşi ve yöneteninin de erkek olduğunu savunmuştur. Aklı kullanma kapasitesi doğrultusunda erkeği kadının üstünde konumlandıran Aristoteles, toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcı tutumlarını düalist mantık çerçevesinde şekillendirir.[22]

 

2. Orta Çağ Döneminde Kadınların Siyasal Temsili Meselesi

Yüksek Orta Çağ dönemi, muazzam cinsiyet ayrımcılığının yaşandığı bir dönemdi. Bu dönemde Avrupa’daki kadınlara sosyal statülerinden bağımsız olarak tamamen ayrı bir grup muamelesi yapıldı. Sayısız yasal, dini ve ekonomik zorlukları ve bazı benzersiz fırsatları vardı. Siyasi olarak, kadınlar egemenliğin en üst seviyelerine çıkabildiler. Kraliçe olabilir ve krallıklara hükmedebilirler ya da naip olup küçük bir çocuk adına hüküm sürebilirlerdi. Bir kadın ister kraliçe ister naip olsun, geçici veya kalıcı olarak hüküm sürüyor, güçleri bir erkek hükümdarınkinden farklı olmuyordu. Bu güç eşitliği, yalnızca Orta Çağ siyasetinin hanedan olması içindi. Başka bir deyişle, görevler babadan oğula geçmekteydi. Bu, hem krallıklar hem de daha küçük siyasi birimler için geçerliydi. Nadir durumlarda, kale muhafızları tarafından kontrol edilen alanlar kadınlar tarafından yönetiliyordu. Bununla birlikte, Orta Çağ Avrupası’ndaki kadınlar kamusal siyasi rollerde tamamen yoktu. Bunun temel nedeni, Orta Çağ kentlerinin, yetkililerin seçildiği ve belirli bir süre boyunca hizmet verdiği daha cumhuriyetçi bir hükümet biçimini takip etmesiydi. Bu nedenle, bir kadın siyasi bir makamı miras alamazdı.[23]

Politik olarak aktif kadınlar Orta Çağ’da kraliçe, düşes, kontes vb. olarak büyüdüler çünkü Orta Çağ, siyasal iktidarı soylu ailelere atfediyordu ve kadınlar bu ailelerin üyeleriydi. Orta Çağ tarihi, aktif kadın yöneticilerin incelenmesi için açık bir kaynak olmayabilir. Zira Orta Çağ kitapları genellikle krallar ve şövalyeleri arasındaki çatışmalara odaklanırken kadın düşmanı rahipler kadınların hilelerine karşı söylenceler ortaya koymuşlardır. Bununla birlikte, Orta Çağ’daki soylu eşler, kocalarının yanı sıra toprakların eş yöneticileri olarak görülüyordu ve kocaları mevcut ve müsait olduğunda bile hem siyasi hem de askeri işlere katılmaları bekleniyordu. Bu beklenti, Orta Çağ soylu kadınlarının kişisel bir yönetim tarzı geliştirme fırsatına sahip olduğu anlamına geliyordu. Orta Çağ yorumcuları, belirli bir kontesin eylemlerini cinsiyetine göre tahmin etmeye çalışmamışlardır. Bunun yerine, bireysel bir kadın yöneticinin durum gereği saldırgan veya uzlaştırıcı eylemleri seçebileceğini dolaylı olarak kabul etmişlerdir.[24]

 

3. Aydınlanma Dönemi ve Kadın

Skolâstik felsefe,  Rönesans ve Reform Hareketleri, Aydınlanma Dönemine geçişte etkili olmuş önemli gelişmelerdir. Aydınlanma Çağı 17. yüzyılda başlamış olsa da, Orta Çağ Dönemi’ndeki akıl ile ilgili ele alınmış olan düşünceler bu dönemin başlaması açısından oldukça etkili ve önemlidir. Aydınlanma Döneminde siyasal yapıya karşıt olarak oluşturulmuş fikirler, kadının siyasete katılımı ile ilgili düşüncelerin de gelişimini ortaya çıkarmıştır.

17. yüzyılda René Descartes’le (1596-1659) birlikte eleştirel yorum ve düşünce değer kazanmıştır. “Düşünüyorum öyleyse varım.” önermesiyle Descartes, bilgiye ulaşmanın yöntemlerini ortaya koymuştur.[25] Aydınlanma Döneminin kurucusu olan Descartes’e göre kabul edilen bilgilere kuşku ile yaklaşılması gereklidir. Aydınlanmayla birlikte kilise otoritesinin ve skolâstik belirlenimin dışında değerlendirilen bilgi, özgür insanın özgün ve etkin rasyonel gücüne dönüşmüştür.[26]Aydınlanma felsefesinin en belirgin özelliği, insan aklına sarsılmaz bir güven beslenmesidir.[27] İnsan akıl sahibi bir varlık olarak insan ve doğa üzerine düşünme yetisine sahip olduğu için doğa üzerinde bir tahakküm kurması kaçınılmazdır. Doğayı istediği gibi tahakküm altına alma hakkına sahip olan insan aklının iktidarın otoritesini sorgulama hakkı yoktur. Çünkü bu alan doğaüstü bir alandır. Aydınlanma düşünürlerinin yapmış oldukları doğa durumu tasvirlerinde Rönesans hümanizmin etkileri kendisini oldukça belli etmektedir. Rönesans hümanizminde aklı kullanan rasyonel özne erkek olarak kabul edilirken Aydınlanma hümanizminde de akıl-doğa karşılaştırmasına sıkça yer verilmektedir. Doğa, Orta Çağ Döneminde olduğu gibi dişiyi temsil ederken akıl erkek özneye ait olarak görülmüştür ve aklın doğayı kontrol etmediği durumlarda düzensizliğin yaşanacağı belirtilmiştir. Böylece kadın üzerinde bir erkek tahakkümü kurulması kolaylaşmıştır.

Antik Yunan’da da önemli bir konu olan akıl-beden karşıtlığı, Aydınlanma Döneminde de önemli bir tartışma konusu olmuştur. Aydınlanma felsefesinin temelinde yer alan Kartezyen düşünce, akıl merkezli özelliği ile doğanın karşında aklın egemenliğini kurar, böylece beden ile akıl arasındaki ayrım belirginleşir.[28]Akıl ile beden arasındaki bu ayrım doğa ile insan arasındaki ayrımın önünü açarken aynı zamanda kadın ve erkek arasındaki zıtlığı da oluşturur. Akıl ve beden karşıtlığı, kadın ve erkek arasındaki zıtlığın temsilcisi konumundadır. Akıl rasyonelliği temsil ettiği için güçlü olan erkek özneye ait görülmüştür. Beden ise aklın zıttı olarak zayıflığı ve güçsüzlüğü temsil etmektedir. Akıl, erkeği temsil ederken beden, kadının temsilcisi konumundadır. Akıl ve beden, erkek ve kadının simgeleri hâline geldiği için kadın, erkek tarafından kontrol edilmesi gereken bir özne konumundadır. Akılcılık çok daha kesin şekilde kamusal alan ve erkek olarak; akıl-dışılık ise özel alan ve kadınla özdeşleştirilmiştir.[29] Akılcılığın ön plana koyulması ve akılla doğru bilgiye ulaşılacağı düşüncesinin hâkimiyeti sonucu kadının rasyonel olmayan bir varlık olduğuna dair düşüncelere meşruiyet kazandırılmıştır.

Aydınlanma düşüncesinin ortaya attığı “insanların akılları eşittir’’ söylemi kadınlarında erkekler karşısındaki konumlarını sorgulamalarının önünü açmıştır. Bu dönemde siyasi alanda öne çıkan eşitlik kavramı, kadın haklarıyla ilgili uyanışlara sebep olmuş, “aydınlanan” dünyada kadının nasıl bir yeri olduğu sorusu gündeme gelmiştir.[30] Dönemin önemli Aydınlanma düşünürleri siyasi konularda ilerici fikirler ortaya atmış olsalar da, bu fikirler kadının varlığına dair konularda yer almamış ve kadın toplumsal sözleşmenin öznesi olarak görülmemiştir.

 

3.1. Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau

Son yıllarda çeşitli bilim insanları Hobbesçu doğa durumunun iki modern yönünü tartışmışlardır: Birincisi, erkeklere ve kadınlara atfettiği görünüşte eşit doğal statü ve ikincisi, çocuklar üzerindeki orijinal hâkimiyetini erkeklerden çok kadınlara atfetmesi. Hobbes teorisinin bu özellikleri, kadınların ve erkeklerin özde eşit olduğuna odaklanan zayıf bir proto-feminist bakış açısı temelinde Hobbes’un bazı bilim insanlarınca bir “proto-feminist” olarak kabul edilmesine yol açmıştır. Çünkü erkeklerin doğal veya Tanrı tarafından verilmiş orijinal bir egemenliği yoktur ve kadınların egemenliği, doğalarının temel özelliklerinden çok tesadüfi bir özelliğinden kaynaklanmaktadır. Bazıları, Hobbes’un kadın ve erkeklerin siyasi eşitlik potansiyeline sahip olduğu bir teori sunduğunu, bu nedenle sivil toplumun erkekler tarafından olduğu kadar kadınlar tarafından da kurulup yönetildiğini iddia ediyor. Diğerleri, doğal yeteneklerin görünüşte eşitliğine ve erkeklerin kadınlar üzerindeki doğal hâkimiyetinin olmamasına odaklanıyor.

Yine de Hobbes’u toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınların siyasi beklentileri açısından ileriye dönük olarak resmeden akademisyenler için ortaya çıkan sorunlar da vardır. Özellikle, Hobbes’un doğa durumundaki aile karakterizasyonu belirgin bir şekilde ataerkiye tabidir. Kadınlar bu resimde basitçe tabi olanlar statüsünde değildirler. Aksine kadınlardan bahsedilmemektedir. Kadınlar siyasi toplumda, hükümdarın iradesinin yanında beliren kocalarına ve babalarına tabi olan eşler ve kızlar olarak yeniden ortaya çıkmaktadırlar.[31]

Pateman, aileler oluştuğunda kadınların hepsinin erkeklerin hizmetçisi haline geldiğini iddia etmektedir. Kadınların çocukları üzerindeki egemenliğinin nihayetinde kendi kendini yenilgiye uğrattığını savunuyor. Pateman’a göre, kadınlar çocuk sahibi olduktan ve onlara bakma ve onları savunma yüküne kapıldıktan sonra saldırıları savuşturmak için çok zayıflamakta ve ardından erkekler tarafından fethedilmektedirler. Hobbes’a göre de devlet ve aile arasında bir benzerlik bulunmaktadır. Aile, devleti oluşturan ve dayatan aynı sözleşme ilişkilerine tabidir. Her ikisi de sözleşmelerin sonucu olduğu için ne aile ne de devlet doğal olarak oluşan bir varlıktır.[32] Hobbes bu söz konusu düşüncesini Leviathan’da şu şekilde dile getirmektedir: Bir aile ile bir krallık arasındaki fark. Buradan şu çıkar ki; büyük bir aile, eğer bir devletin parçası değilse, egemenlik hakları bakımından, kendi başına küçük bir monarşidir: bu aile, ister bir adam ve çocuklarından, ister bir adam ve uşaklarından, isterse bir adam, çocukları ve uşaklarından oluşsun; baba veya efendi, egemendir.[33] Görüldüğü üzere Gabriella Slomp’un[34] da belirttiği gibi Hobbes’ta her ne kadar proto-feminist bir yön bulunabiliyorsa da kadınların adını dahi anmayışı, kadınların bariz bir şekilde ataerkil tahakküm zincirine kıstırıldıklarını gözler önüne sermektedir.

Aydınlanma düşünürü Locke, Antik Yunan felsefesinde olduğu gibi doğa yasalarından yola çıkarak kadının konumuna dair eleştirilerde bulunur. Doğa yasalarına göre kadın ve erkek doğa durumunda eşittir ve kadın özgürlük sahibidir. Fakat oluşturulan toplumsal sözleşme ile doğa durumunun dışına çıkılmasına neden olmuş ve kadının eşitliğini ortadan kaldırmıştır. Erkek ve kadın sivil toplum öncesinde/doğal durumda eşit ve özgür oldukları için kendi istekleri ile bir birlik kurarlar, lakin bu birliğin siyasal bir kimliği yoktur.  Evlilik, siyasal kimliğini sivil toplum içinde kazanır ve aile içi roller buradaki rollere göre tanımlanır. Buna göre sivil toplum içinde kadının mülkiyeti erkeğin nezaretine geçer.[35]Kamusal alanda evliliği temsil eden öznenin erkek olmasıyla birlikte kadın özel alan içerisine mahkûm edilir. Özel alanda kadının görevleri ev işleri yapmak ve çocuklara bakmakla sınırlıyken erkek kamusal alanda evlilik kurumunu temsil eden özne konumundadır. Dolayısıyla, Locke da tıpkı Hobbes gibi kadını siyasal toplumun dışına itmektedir.[36] Toplumsal sözleşme dikkate alındığında, Locke için kadın sözleşme ile evlilik kurumuna katılarak doğa yasalarına göre sahip olduğu eşitlik ve özgürlükten kendi iradesi ile vazgeçmektedir.

Kadın konusunda fikirler ortaya atan Rousseau, doğa hâline dönmeyi savunur ve erkeklerin doğuştan ataerkil bir güce sahip olduğunu düşünür. Erkek, rasyonel ve akıl sahibi özelliklere sahip olmasıyla kamusal alanda düzeni sağlayacak özne olarak görülmüştür. Kadın ise duyguları ile ön planda olmuş bu nedenle akıl sahibi erkek tarafından kontrol edilmesi gereken bir figür hâline gelmiştir. Rousseau için kadın, toplum açısından akıl tarafından ehlileştirilmesi gereken potansiyel bir düzensizlik kaynağıdır. Ona göre toplumların mahvolmasının en büyük nedeni kadınların kural tanımazlığıdır.[37]Özel alana sıkıştırılmış olan kadının kamusal alan ile kurabileceği tek ilişki, ulusu için yurttaş yetiştirme görevine sahip olmasıdır. Kadının kamusal alan dışında kalması, bir taraftan tutkuların ve duyguların bu alandan uzak kalmasına yardımcı olurken, diğer yandan da ulusa yararlı evlatlar yetiştirilmesini sağlamaktadır.[38]Rousseau’ya göre evlilik, erkeğe geleneksel babalık rolü yüklerken, kadına da erkeğe hizmet etme, ev işi yapma ve çocuk doğurma-bakma görevi yüklemiştir.[39]

Rousseau’nun bahsettiği eşitlik, kadın-erkek eşitliği değil, erkekler arasındaki eşitliktir ve kadın ile erkeğin bulunması gereken alanların sınırını net bir şekilde çizmektedir. Kadının alanını ev olarak belirtirken kamusal alanda ise erkeğin bulunması gerektiğini düşünerek kadının ev işleri ve çocuk yetiştirme dışında diğer işlerden ayrı tutulması gerektiğine inanır. Rousseau için kadının doğası gereği zayıf ve duyguları ile hareket eden birey olması nedeniyle siyaset alanı için uygun bir özne olmadığı gibi yurttaş olarak da kabul edilemez. Kadınları yurttaşlık statüsünün dışında bırakmasının nedeni, duygusal davranışların genel iradeye zarar vereceğine inanmasından kaynaklanmaktadır. Kadın “doğal olarak” duygusal alanın aktörüdür, bu nedenle kamusal hayata katılmamalıdır.[40] Kamusal alanın simgesi rasyonellik olarak görülmüş ve kadın irrasyonellik ile özdeşleştirilerek bu alandan uzak tutulmuştur.

Aydınlanma düşünürlerine göre kadın yurttaş kimliğine sahip olması gereken bir özne olarak görülmemiştir. Toplumsal sözleşmeler kadını özel alana ait bir kişi olarak gösterirken erkek ise kamusal alanın hâkim öznesi olmuştur. Toplumsal sözleşmeye katılma hakkına sahip olan birey erkek olarak kabul edilmiştir. Kadına yüklenen irrasyonel ve duyguları ile hareket etme kalıpları sonucunda kadın tamamen kamusal alandan uzak tutulmuştur.  Bireylerin hak sahibi olmasını sağlayan yurttaşlık, erkeklere mahsus bir kavram olarak görülmüştür ve böylelikle kamusal alanda aktif olan erkek devlet işlerinde olduğu gibi özel alanda da söz sahibi olmuştur.

 

Sonuç

Çağlar boyunca kadın ve erkek için belirlenen toplumsal iş bölümünde, erkeğin yeri kamusal alan olarak görülürken kadın özel alan ile özdeşleştirilmiştir. Kadının siyasal varlığına dair düşünceler, kadın ve erkek için belirlenen toplumsal roller etrafında şekillenmiş böylelikle erkek iktidarın ve devlet yönetiminin öznesi hâline gelmiştir. Kamusal alan ve özel alan ayrımı, felsefe alanında şekillenmiş olan düşüncelere de yansımış ve böylelikle kadın ile erkek arasında kurulmuş olan hiyerarşi derinleşmiştir. Antik Yunan felsefesinde hâkim olan ruhun bedenden üstün olma düşüncesi sonucu bedeni temsil eden kadın geri planda kalmış ve bedenden üstün konumda olan erkek hem siyasette hem de kadını yönetmekte söz sahibi olmuştur. Felsefe alanında şekillenmiş olan bu düşünceler Orta Çağ Döneminde de akıl ile bedenin karşıt kavramlar olarak görülmesiyle devamlılık göstermiştir.

Rasyonellik, bilgi ve akıl gibi kavramların ön planda olduğu Aydınlanma Döneminde, düşünürler için aydınlanmanın rasyonelliğine zarar vereceği düşünülen kadın, kamusal alandan uzak tutulmuştur. Doğa yasaları sonucu kadın ile erkeğin farklılığına dikkat çeken düşünürlere göre kadının doğası gereği özel alanın içinde olması gerektiği belirtilmiştir. Toplumsal sözleşmelerde kadınlar dikkate alınmayarak erkeklerin yurttaşlığına, eşitliğine ve mülkiyet hakkına vurgu yapılmıştır. Kamusal alan ile hiçbir bağı olmayan kadının görevi ev işleri ve yurttaş yetiştirmek şeklinde ev sınırları içinde kalmıştır. Aydınlanma düşünürlere göre kadın, duygusallık, akıl dışılık ve irrasyonellik gibi nedenlerle rasyonel alan olan siyasal yaşamda yer almaması gereken özne olarak görülmüştür. Bunun sonucunda kadın hem yurttaşlıktan hem de siyasal yaşamdan soyutlanmıştır. Böylelikle doğa yasaları, aydınlanmanın rasyonelliği ve toplumsal roller dile getirilerek kadının siyasal yaşama katılımı engellenmiştir. Kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğe meşru zemin oluşturulmak istenmiştir.

 


Kaynakça

İnternet Kaynakları

Acar, Osman, Siyasetin Elzem Kanunları, Mart 2009, “Politika Dergisi”, Sayı 7, http://www.politikadergisi.com/node/291 (E.T. 12.10.2020).

Aktürk, Hüseyin, Uluslararası Feminist Mücadelenin Feminist Uluslararası İlişkiler Çerçevesinde Değerlendirilmesi, 29 Nisan 2020, “TESAD”, https://www.tesadernegi.org/uluslararasi-feminist-mucadelenin-feminist-uluslararasi-iliskiler-cercevesinde-degerlendirilmesi.html?7106ac&7106ac (E.T. 17.10.2020).

Daileader, Philip, The Status of Women in Medieval Europe, 19 Nisan 2020, “The Great Courses Daily”, https://www.thegreatcoursesdaily.com/the-status-of-women-in-medieval-europe/ (E.T. 15.10.2020).

Mitchell, Megan, The Problem of Women in Hobbes’s Leviathan, 2010, “Carolina Digital Repository”, https://cdr.lib.unc.edu/concern/dissertations/cc08hg16m (E.T. 24.10.2020).

Sjursen, Katrin E., What the Middle Ages Show About Women Leaders, 8 Şubat 2016, “The Atlantic”, https://www.theatlantic.com/politics/archive/2016/02/are-women-leaders-hawks-or-doves-a-lesson-on-gender-equality-from-the-middle-ages/460386/ (E.T. 15.10.2020).

Kitaplar

Ağaoğulları, Mehmet Ali, Kent Devletinden İmparatorluğa, Ankara:İmge Kitabevi, akt. Aslıhan Akkoç, VII. Baskı, 2013.

Aristoteles, Politika, Çev. Furkan Akderin, İstanbul: Say Yayıncılık, II. Baskı, 2015.

Hobbes, Thomas, Leviathan, Çev. Semih Lim, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, XIV. Baskı, Ocak 2016.

Platon, Devlet, Çev. Sabahattin Eyüboğlu – M. Ali Cimcöz, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, XLII. Baskı, 2020.

Makaleler

Akkaya Kia, Rukiye, Atina’daki Demokrasiden Orta Çağ’a Kadının Dünyası ve Kadın Filozoflar, “İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası”, Cilt 73, Sayı 1, 2015.

Akkoç, Aslıhan, Yunan Demokrasisinin Kavramsal Yönü ve Toplumsal Arka Planı, “Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi”, Cilt 16, Sayı 1, 2014.

Altındal, Yonca, Erkeksi Siyasetin ‘Erk’siz Dublörleri, “Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi”, Cilt 12, Sayı 21, Haziran 2009.

Arıtürk, Mete Han, Platon’un Toplum İdeali İçerisinde Kadının Yeri, “Düşünme Dergisi”, Sayı 10, Şubat 2017.

Baktemur, Zeynep, Aydınlanma Çağı Filozoflarına Göre Kadın: Schopenhauer, Kant ve Rousseau Örneği, “İstanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Dergisi”, 2019.

Deniz, Şadiye, Yurttaşlık İdeali Perspektifinden İngiliz Yazılı Basınında Kadın- Siyaset İlişkisinin Temsili, “Journal Of Yaşar University”, 2011.

Gülkaya Timurturkan, Meral, Felsefi Bedenden Sosyolojik Bedene, “ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar”, Cilt 1, Sayı 4, Temmuz 2008.

Güzel, Bekir, Lysistrata: Kadının Antik Yunan Toplumundaki Yeri, “Journal of Turkish Studies”, Cilt 10, Sayı 10, 2015.

Kocabaş Atılgan, Duygu, Antik Yunan’da Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Temsili, “Yedi Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi”, 2013.

Karabağ, İmran, Aydınlanma İdeolojisinin Dile Yansımaları: J. C. Gottsched ve J. C. Adelung’un Dil Üzerine Düşünceleri, “Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi”, Sayı 15, Bahar 2015.

Karataş, Yaylagül Ceran, Çağdaş Feminist Kuramlar Açısından Feminist Öznenin İmkanı, “Felsefe Arkivi”, Sayı 47, 2017.

Mutlu, Ahmet, Niteliksel Bağlamda Kadının Siyasetteki Yeri ve Bağlamı, “Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi”, Sayı 9, Nisan 2017.

Slomp, Gabriella, Hobbes and the Equality of Women, 1994, “Political Studies”, 42: 3.

Sumbas, Ahu, Kadının Politik Temsil Meselesi Üzerine Bir Tartışma, “İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi”, Sayı 53, Ekim 2015.

Thomas, Sue, The Impact of Women on State Legislative Policies, “The Journal of Politics”, Cilt 53, Sayı 4, 1991.

Dipnotlar

[1] Osman Acar, Siyasetin Elzem Kanunları, “Politika Dergisi”, Sayı 7, (Mart 2009), ss. 46-47, http://www.politikadergisi.com/node/291 (E.T. 12.10.2020).

[2] Yonca Altındal, Erkeksi Siyasetin ‘Erk’siz Dublörleri, “Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi”, Cilt 12, Sayı 21, (Haziran 2009) , ss. 351-367.

[3] A.g.e., ss. 351-367.

[4] Ahu Sumbas, Kadının Politik Temsil Meselesi Üzerine Bir Tartışma, “İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi”, Sayı 53, (Ekim 2015), ss. 103-121.

Daha fazlası için bknz: Sue Thomas, The Impact of Women on State Legislative Policies, “The Journal of Politics”, Cilt 53, Sayı 4, (1991), ss. 958-976.

[5] Rukiye Akkaya Kia, Atina’daki Demokrasiden Orta Çağ’a Kadının Dünyası ve Kadın Filozoflar,  “İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası”, Cilt 73, Sayı 1, (2015), ss. 7-20.

[6] Bekir Güzel, Lysistrata: Kadının Antik Yunan Toplumundaki Yeri,  “Journal of Turkish Studies”, Cilt 10, Sayı 10, (2015), ss. 508-510.

[7] Aslıhan Akkoç, Yunan Demokrasisinin Kavramsal Yönü ve Toplumsal Arka Planı, “Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi”, Cilt 16, Sayı 1, (2014), ss. 31-42.

[8] A.g.e., ss. 31-42.

[9] Mehmet Ali Ağaoğulları, Kent Devletinden İmparatorluğa, (Ankara: İmge Kitabevi, 2013, VII. Baskı), s. 20, akt. Aslıhan Akkoç.

[10] Mete Han Arıtürk, Platon’un Toplum İdeali İçerisinde Kadının Yeri, “Düşünme Dergisi”, Sayı 10, (Şubat 2017), ss. 28-38.

[11] A.g.e., ss. 28-38.

[12] Platon, Devlet, Çev. Sabahattin Eyüboğlu – M. Ali Cimcöz, (İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2020,  XLII. Baskı), s. 153.

[13] A.g.e., s. 156.

[14] A.g.e., s. 157.

[15] A.g.e., s. 158.

[16] A.g.e., Arıtürk, s. 35.

[17] Duygu Kocabaş Atılgan, Antik Yunan’da Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Temsili, “Yedi Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi”, (2013), ss. 15-27.

[18] Hüseyin Aktürk, Uluslararası Feminist Mücadelenin Feminist Uluslararası İlişkiler Çerçevesinde Değerlendirilmesi, (29 Nisan 2020), “TESAD”, https://www.tesadernegi.org/uluslararasi-feminist-mucadelenin-feminist-uluslararasi-iliskiler-cercevesinde-degerlendirilmesi.html?7106ac&7106ac (E.T. 17.10.2020).

[19] Aristoteles, Politika, Çev. Furkan Akderin,  (İstanbul: Say Yayıncılık, 2015, II. Baskı),  s. 59.

[20] A.g.e., s. 44.

[21] Temelde cis-gender kavramından türeyen cis-heteroseksüel kavramı cinsiyet kimliği ile doğumda/doğum öncesinde atanan cinsiyeti örtüşen ve cinsel yönelimi heteroseksüel olan insanları kast etmek amacıyla kullanılmaktadır.

[22] A.g.e., Duygu Kocabaş Atılgan.

[23] Philip Daileader, The Status of Women in Medieval Europe, “The Great Courses Daily”, (19 Nisan 2020), https://www.thegreatcoursesdaily.com/the-status-of-women-in-medieval-europe/  (E.T. 15.10.2020).

[24] Katrin E. Sjursen, What the Middle Ages Show About Women Leaders,  “The Atlantic”, (8 Şubat 2016), https://www.theatlantic.com/politics/archive/2016/02/are-women-leaders-hawks-or-doves-a-lesson-on-gender-equality-from-the-middle-ages/460386/ (E.T. 15.10.2020).

[25] İmran Karabağ, Aydınlanma İdeolojisinin Dile Yansımaları: J. C. Gottsched ve J. C. Adelung’un Dil Üzerine Düşünceleri,  “Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi”, Sayı 15, (2015),  ss. 31-47.

[26] Yaylagül Ceran Karataş, Çağdaş Feminist Kuramlar Açısından Feminist Öznenin İmkanı, “Felsefe Arkivi”,  Sayı 47, (2017),  ss. 1-24.

[27] Zeynep Baktemur, Aydınlanma Çağı Filozoflarına Göre Kadın: Schopenhauer, Kant ve Rousseau Örneği, “İstanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Dergisi”, (2019), ss. 1-12.

[28] Meral Gülkaya Timurturkan, Felsefi Bedenden Sosyolojik Bedene,ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar”,  Sayı 1/4, (Temmuz 2008), ss. 1-14.

[29] A.g.e., Karataş, ss. 1-24.

[30] A.g.e., Baktemur, ss. 1-12.

[31] Megan Mitchell, The Problem of Women in Hobbes’s Leviathan, “Carolina Digital Repository”, (2010), https://cdr.lib.unc.edu/concern/dissertations/cc08hg16m (E.T. 24.10.2020).

[32] A.g.e.

[33] Thomas Hobbes, Leviathan, Çev. Semih Lim, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2016, XIV. Baskı), s. 159.

[34] Gabriella Slomp, Hobbes and the Equality of Women, “Political Studies”, Cilt 42, Sayı 3, (1994),  ss. 441-452.

[35] Ahmet Mutlu, Niteliksel Bağlamda Kadının Siyasetteki Yeri ve Anlamı, (Ocak-Nisan 2017), “Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi”, Sayı 9, (Ocak-Nisan 2017), ss. 24-46.

[36]  A.g.e., ss. 24-46.

[37]  A.g.e., Zeynep Baktemur, ss. 1-12.

[38] Şadiye Deniz, Yurttaşlık İdeali Perspektifinden İngiliz Yazılı Basınında Kadın- Siyaset İlişkisinin Temsili,        Journal Of Yaşar University”, (2011), ss. 3968-3989.

[39] A.g.e. Mutlu, ss. 24-46.

[40]A.g.e., Şadiye Deniz, ss. 3968-3989.

 


Yazanlar

Damla DALKILIÇ & Hüseyin AKTÜRK