modern
erolanar'dan alınmıştır.

Modern İktidarın Politik Stratejisi Olan Biyopolitikaya Agamben ve Foucault’un Düşünceleri Üzerinden Bir Bakış

Özet

Modern devletin ortaya çıkması, sanayi alanında yaşanan gelişmeler ve bireyselleşme sonucunda egemen; birey bedeni üzerinde disipline edici kontrol mekanizmaları kurarak standartlaştırmayı ve verimliliği artırmayı, ardından birey bedenini siyasi mekanizmaların içerisine yerleştirerek çıplak hayatı siyasallaştırmayı ve ırkçılığı biyolojik bilgilere eklemleyerek hükümran dönemindeki öldürebilme yetkisine tekrardan sahip olmayı hedeflemiştir. Bu yazıda; çıplak hayatın siyasallaştırılması, egemenin beden üzerindeki ırk ıslahı politikaları, biyopolitika alanı olan kampın birey bedeni üzerindeki etkisi ve Nazi Dönemi öjenizm politikaları, Agamben ve Foucault’un düşünceleri çerçevesinde incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: Biyopolitika, Çıplak Hayat, Homo Sacer, Kamp, Irk Islahı

Giriş

Aristoteles  ‘’Politika’’ adlı kitabında şöyle der: ‘’El ya da ayağı tüm bedenden ayırın, artık el ya da ayak olmaz. Böyle bir eylem sonucunda, onu o yapan gücü ve işlevi yitirmiş olacağı için, ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla, bunlar hakkında aynı sözcükleri kullanabiliriz, ama aynı şeylerin sözünü ediyoruz, diyemeyiz. Öyleyse devletin hem doğa hem de bireyden önce olduğu apaçıktır.’’[1]  Organizmacı görüşe benzer şekilde, insanın politik kararlar alma sürecinde kalıtsal özellikler, fiziksel özellikler gibi biyolojik unsurların ve psikolojik dinamiklerin göz önüne alındığı bir biyopolitika yaklaşımı gelişti.  Devletleri ve ulusları organizmaya benzeten organizmacı görüşün etkileri, biyopolitikada kendisini göstermiştir. Bir organizmanın belirli bir yaşam alanına ihtiyaç duyduğu gibi ulusların da belirli bir yaşam alanına sahip olması gerektiği fikri ortaya çıkmıştır.

Modern toplumun ortaya çıkmasıyla birlikte toplum, birtakım ilkeler doğrultusunda hareket etmeye başlamıştır. Modern toplumun dinamiği haline gelen rasyonelleşme, disiplin etme, verimlilik, standartlaşma gibi unsurlar ekonomik, kültürel ve siyasal ilişkilerde önemli etkiler yaratmıştır. Egemen iktidarın simgelediği eski öldürme gücü,  yerini artık titizlikle bedenlerin yönetimine ve yaşamın hesapçı bir biçimde işletilmesine bırakır. Klasik çağ boyunca hızla farklı disipliner – dil, okullar, kolejler, kışlalar, atölyeler- gelişir ve aynı zamanda siyasal pratikler ve iktisadi gözlemler alanında doğurganlık, uzun yaşama, kamu sağlığı, konut, göç sorunları belirir; yani bedenlerin boyun eğmesini ve nüfusların denetimini sağlamak üzere çeşitli ve çok sayıda tekniğin pıtrak gibi bitmesine tanık olunur. Böylece bir ‘’biyo-iktidar çağı’’ başlar.[2]

Pre-modern yaşam unsurlarının etkin olduğu 17. yy öncesinde hükümran iktidar, iktidara bağımlı olan kişilerin bedenleri üzerinde mutlak bir şiddet uygulama yetkisine sahiptir.  Bu dönemde insanları yaşatmak,  egemenin amaçları arasında yer almaz.  Foucault; gerçek hayatın geri planda kaldığı, hayatın kutsiyetinin ön planda olduğu bu dönemin 17. yüzyıldan itibaren değiştiğini belirtmektedir.[3] Pre-modern Dönemde, egemen iktidar öldürme gücünü kullanarak meşruiyetini sağlarken modern iktidar; bedenin biyopolitikası, nüfusun politikası gibi güç unsurlarını kullanarak meşruiyet kaynağında değişikliğe gitmiş ve iktidarı yeniden üretmiştir. Egemen; meşruluğunu korumak ve devam ettirmek için insanı yaşatmak, onun sağlığından sorumlu olmak ve gündelik yaşamı kontrol etmek durumundadır.

Sanayi Devrimi ile iş gücüne olan ihtiyacın artması, insan sayısının önemini ve verimliliği ortaya çıkarmıştır. Daha çok insan, daha çok iş gücü ve daha çok üretim demekti. İnsan bedeni üzerinde oluşturulan kontrol mekanizması, iş gücünde verimliliği artırmayı hedeflemiştir. Bu gelişmelerin yaşanması için modern iktidarın insanı yaşatması zorunlu hala gelmiş, Pre-modern Dönemin meşruiyet kaynakları terk edilmiş, disiplin etme ve gözetim mekanizmaları önem kazanmıştır.

1. Çıplak Hayatın Siyasallaştırılması

Agamben,  ‘’Kutsal İnsan’’ adlı eserinde egemenin hem hukukun içinde hem de dışında olması ile belirleyici bir güç olduğunu belirtir.[4] Aristoteles’in kullandığı çıplak hayat ve siyasal hayat kavramlarını kullanır ve egemenin çıplak hayatı siyasallaştırarak, homo sacer’i[5] bu mekanizmanın nesnesi hâline getirdiğini söyler. Bunun yerine kutsallık, eğer hipotezimiz doğru ise, çıplak hayatın hukuk düzenine dâhil edilişinin ilk(el)  biçimidir; Homo Sacer tabiri, ilk ‘’siyasal ‘’ ilişkiye benzer bir şeyin, yani egemenin hükmünün/ kararının nesnesi olarak içleyici bir dışlama içinde işleyen çıplak hayatın adıdır.[6]

Egemen iktidarın homo sacer üzerinde meşru bir denetim kurmasını sağlamak için egemen, insan bedenini politik bir unsur haline getirir. İnsan yaşamının siyasallaştırılması ile egemen,  homo saceri öldürebilme yetkisine sahip olurken en önemlisi bu eylem gayet olağan ve ceza gerektirmeyen bir hâl alır. Egemen, karşısında bütün insanların potansiyel homines sacri olduğu kişi, homo sacer ise, karşısında bütün insanların egemen kesildiği kişidir.[7]

Güvenliğin olmadığı bir yerde ölüm korkusunun oluşması sonucu toplumun güvenliğinin sağlanması için yetkilerin bir egemene devredilmesiyle birlikte egemen, toplumun yetkilerini ve iradesini elinde bulundurarak insanlar üzerinde mutlak yetki kullanma meşruiyetine sahip olacaktır. Leviathan’da devlet mekanizmasının oluşumu şu şekilde anlatılır:

“… herkes herkese, ‘senin de hakkını ona bırakman ve onu bütün eylemlerinde aynı şekilde yetkili kılman şartıyla, kendimi yönetme hakkını bu kişiye veya bu heyete bırakıyorum’ demişçesine, herkesin herkesle yaptığı bir ahit yoluyla, hepsinin bir ve aynı kişide gerçekten birleşmeleridir. Bu yapıldığında tek bir kişilik halinde birleşmiş olan topluluk, bir devlet, Latince civitas olarak adlandırır. İşte o ejderhanın veya daha saygılı konuşursak, ‘ölümsüz tanrının’ altında, barış ve savunmamızı borçlu olduğumuz o ‘ölümlü tanrının’ doğuşu böyle olur…[8]

Hobbes, egemenin yetki kullanabilme meşruiyetini sağlayan aracın toplum sözleşmesi olduğunu belirtirken Agamben, bu meşruiyeti sağlayan aracın devletin çıplak hayatı siyasallaştırması olduğunu söyler. Egemen şiddetin temeli; aslında, bir sözleşme/pakt değil, devletin çıplak hayatı dışlayarak içlemesidir. Bu anlamda, nasıl ki egemen iktidarın ilk ve doğrudan gönderme yaptığı şey, öldürülebilen ama kurban edilemeyen, paradigmasını homo sacer’de bulan hayattır; aynen bunun gibi, kurt-adam ve insanın kurt-insanı, egemenin şahsında şehre ebediyen yerleşiyor.[9] Devletin mutlak yetki kullanma hakkını elde etmesiyle egemen, bedenleri biyopolitikleştirerek iktidarını meşrulaştırır ve çıplak hayatı siyasallaştırarak insanı tahakküm altına alır.    

Modern devletin kuruluşu, yurttaşlık etiğinin gelişmesi sürecinde,  egemenin sahip olduğu yetkilerin kısıtlanmasını sağlayacak birtakım sözleşmeler yapılmasıyla egemenin, insanlar üzerinde mutlak yetkisini kullanma hakkı törpülenmiş oluyordu. Fakat her ne kadar birey birtakım haklara, özgürlüklere sahip olmuş olsa da Agamben’in düşüncesine göre; egemen, insan bedeni üzerinde denetim kuruyordu ve insan devlet düzenini sağlayan bir nesne haline geliyordu.  Egemen ile yurttaş arasında yaşanan mücadelede,  devlet mekanizmasının ortasına insanın çıplak hayatı yerleştirilerek çıplak hayat siyasallaşıyor ve egemenin yurttaş üzerindeki tahakkümü artmış oluyordu. Modern yurttaşlığın ikircikli yapısı bu sayede ortaya çıkmış oluyordu. Corpus, iki taraflı bir varlıktır; hem egemen iktidara itaatin hem de bireysel özgürlüklerin taşıyıcısıdır.[10]

2. Modern İktidar ve Bedenin Biyopolitikası

Modern iktidar anonimleşerek toplumu yöneten bir iktidar olsa da Pre-modern Dönemin aksine toplum ile iktidar arasındaki mesafenin daraldığı bir yapı ortaya çıkar. Toplum ile iktidar arasında yaşanan bu yakınlaşma, bireyselleşmenin de ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir. Bireyin ortaya çıkışı, modern iktidarın uygulayacağı stratejilerin de tekil bedenler üzerinden ilerlemesi yani insan bedeni üzerinde biyopolitika uygulamalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Modern iktidarın bedenleri politikleştirerek yarattığı toplumu, Foucault şu şekilde açıklar:

‘’Batılı insan yavaş yavaş canlı bir dünyada canlı bir tür olmanın, bir bedene, varolma koşullarına, yaşama olasılıklarına, kişisel ve kamusal sağlığa, dönüştürülebilecek güçlere ve bu güçlerin en uygun bir biçimde dağıtılabileceği bir düzleme sahip olmanın ne anlama geldiğini öğrenir. Tarihte kuşkusuz ilk kez, biyolojik olan siyasal olanda yansıma bulur; artık yaşama olgusu arada bir ölümün ve ölümlülüğün izin verdiği ölçüde ortaya çıkan o ulaşılmaz yer değildir; belli ölçüde bilginin denetim ve iktidarın müdahale alanına kayar. İktidar artık, üzerlerinde kullanılacak en uç hakkın ölüm olduğu hukuksal öznelerle değil canlı varlıklarla muhatap olacaktır ve bunlar üzerindeki en son etkisi bizatihi yaşam düzeyine kaymak zorunda kalacaktır; iktidarın onların yanına sokulma hakkını veren, öldürme tehdidinden çok yaşam sorumluluğunu yüklenmesidir. Eğer, yaşam hareketleriyle tarihin süreçlerinin birbirleriyle bağlaşmak için başvurdukları baskıları biyo-tarih olarak adlandırırsak, yaşam ve yaşam mekanizmalarını açık hesaplar alanına sokan ve bilgi-iktidarını insan yaşamının dönüşümünün bir failine dönüştüren olaydan da biyopolitika diye söz etmek gerekecektir.’’[11]

Yurttaşlık fikrinin ve kamuoyunun oluştuğu Modern Dönemde, iktidar eskisinden farklı olarak yaşamın her alanını gözetlemek ve kontrol etmek üzerine kuruludur. Mikro iktidar adı verilen bu iktidar biçimi, kurduğu gözetleme mekanizması sayesinde en üst düzeyde verimliliği elde etme çabasındadır. Bu çabanın gerçeklemesi için de atılan adım disiplin mekanizmasının uygulanmasını sağlayacak kurumların oluşturulmasıdır.

Modern iktidarın oluşturduğu kurumlar, yaşam süreçlerinin rasyonelleşmesini sağlayarak, standartlaşmanın oluşturulmasını amaç edinmiştir. Bedenlerin hayatlarını, biyopolitikayı merkeze alarak düzenlemeye çalışır ve toplumu belirli bir hiyerarşinin içerisine yerleştirir.  Foucault’un disipliner kurum olarak bahsettiği bu kurumlara, Agamben kamp adını vermektedir.

3. Biyopolitik Mekân: Kamp

Modern dünyanın biyopolitik unsurlarının uygulandığı mekân, Agamben’in deyişiyle kamp[12], sıradan hukukun uygulandığı bir mekân olmadığı gibi istisnanın kural haline geldiği bir yerdir. Kampta, bu istisnai durum sürekli bir hale gelir ve egemenin herhangi bir hukuk kuralını dikkate almadan kendi karar mekanizmasını kullanması olağan bir hâl alır. Kamplarda olup bitenler hukuktaki suç kavramını o kadar aşıyor ki bu olayların cereyan ettiği özel hukuksal-siyasal yapı çoğu zaman düşünülmüyor bile. Kamplar, yeryüzü tarihinde en mutlak insanlık dışı koşullarının gerçekleştirildiği yerlerdir.[13]

Hiçbir hakka sahip olmayan homo sacerin sürekli üretiminin yapıldığı kampta, kişiler hukuki statülerini kaybederler. Bu mekânda vatandaş olmadıkları gibi artık bir yabancı dahi değillerdir. Kamp, insan bedenini homo sacerleşme sürecinin içine alarak insanın ahlaki kişiliğini ve insanlığını ortadan kaldırır.

Modern iktidar kurmuş olduğu gözetleme ve kontrol mekanizması sayesinde toplumun güvenliğinin, istikrarının devamlılığını sağlayabilmek maksadıyla; bireylerin hak ve özgürlüklerini koruma altına alan hukuki kuralları askıya alarak ve kuralların işleyişinde değişikliğe giderek hukukun işlenişine ket vuruyordu. Bu durumda; çıplak hayat siyasallaştırılarak, bedenler üzerinde tahakküm kurmak kolaylaşıyordu. Her ne kadar insan bedeni siyasallaştırılsa da, kamp içerisinde, insan siyasal varlığından arındırılarak, hukuki haklarından menedilerek çıplak hayata mahkûm ediliyordu.

4. Irk Islahı Politikası

Nüfus politikaları; modern devletin toplumun düzenleyici mekanizması olarak kullanıldığı, sosyal yaşamın tıbbileştirildiği, biyopolitikanın uygulandığı bir alandır. Bu mekanizmanın aktörü olan devlet, nüfus politikası ile birlikte nüfusu ölçülebilir bir veri haline getirir ve elde edilen veriler ile toplum içinde nüfusu sınıflara ayırır. Biyopolitikanın etkin olduğu modern devlette egemen, veriler sonucunda nüfusu şekillendirme hakkını da elinde bulundurur. Tıp ve siyasetin kesişmesi ile birlikte, egemenin nüfus üzerinde biyopolitika geliştirmesi ve uygulamalarda bulunması meşru hale gelmiş ve egemen, hukuki kuralların ve yasaların üstünde yer almaya başlamıştır. Modern devletler, ‘milli menfaatler’ uğruna kutsadıkları bilimin ‘yanılmazlığı’na sarılmış; sıkı bürokratik ağlar kurarak ve bu sayede sağlık hizmetlerini standartlaştırarak yurttaşlarının bedenleri üzerinde gündeliği kapsayan iktidar pratikleri kurmaya başlamıştır. Artık tıbbi terimlerle hatta tıbbın yöntemlerine öykünerek, sosyolojik açıklamaların ve politik projeksiyonların dillendirildiği bir döneme girilmiştir ve ‘ırk hijyeni’ ile ‘tıbbi analojiler’, entelektüel camiada popülerleşen Sosyal Darwinist ideolojinin vasıtaları oluvermiştir.[14]

Egemenin biyopolitik unsurlar kullanarak geliştirdiği nüfus politikalarından birisi ırk ıslahı politikasıdır. Bu politika ile egemen, belli bir ırk üzerinde, ırka ait özellikleri korumak için biyopolitikanın kullanıldığı nüfus politikasını uygular. Esasen toplumu ‘sağlıksız/kalitesiz’ unsurlardan kurtararak ‘mükemmel’ ve ‘üstün’ insanlardan müteşekkil bir ‘bütün’ yaratma hedefi güden öjenizm, nüfus kontrolünden ‘toplumsal hijyen’e, kamu sağlığından cinsellik eğitimine kadar geniş bir yelpazede pratik sonuçlar doğurmuştur.[15]

Modern devletin uyguladığı öjenik politikalar, kimi zaman nüfus sayısını artırma üzerine kurulurken kimi zaman da sağlıklı bir homojen ırk projesini oluşturmak için hastalıklı, sakat veya farklı ırktan insanları yani ‘ötekiler’i toplumdan dışlamak üzerine kuruludur. Biyo-iktidar, Sanayi Devrimi ile birlikte artan iş gücünde verimliliği artırmak için ırk sağlığını korumaya yönelik bulaşıcı hastalıkların kontrol altına alınması, bağımlılığın önüne geçilmesi gibi sağlık politikaları uygulamıştır. 20. yüzyılda yaşanan Birinci Dünya Savaşı sonrasında insan nüfusunda yaşanan büyük kayıp, iktidarların toplumu doğuma teşvik edici pro-natalist politikalar uygulamasını da beraberinde getirmiştir.

Modern devlet, insan bedenini yaşatma üzerine kurulu olsa da biyo-iktidarın öldürme yetkisini kullanarak farklı olarak damgaladığı insan bedenlerini dışladığı öjenik politikalar da mevcuttur. Sağlıklı bir ırk oluşturma politikası güden iktidar, sağlıklı görmediği bedenlerin çocuk sahibi olmalarını engellemektedir. Ayrıca farklı ırklardan insanların evlenmeleri ve çocuk sahibi olmaları saf ırk politikasına engel olacağından asla kabul edilmez. Foucault, ırkçılığın önemli bir iktidar stratejisi olduğundan söz eder. Biyo-iktidar ırkçılık stratejisini kullanarak öldürme yetkisini meşru kılmaktadır. Irkçılık stratejisi sadece öldürmek üzerine kurulu bir amaca ev sahipliği yapmadığı gibi egemen,  öldürme politikası ile kendi ırkını diğer ırklardan koruduğunu ve ırkını mükemmelleştirmeyi amaçladığını belirterek insan bedeni üzerinde kurduğu gayrimeşru olan bu tahakkümü meşru hale getirmiş de oluyordu.  Egemenin öjenik politikalar ile insan bedeni üzerindeki tahakkümüne ve insan bedenini homo sacerleştirmesine en keskin örneklerden biri Nazi Dönemindeki soykırımdır.

5. Nazi Dönemi Öjenik Politikalar

Irk, başlangıçta kendine has tarihsel-politik bir ayrımı betimliyordu. Toplumun, ayrı bölgelerde birbirine karışmadan birlikte var olan ve açık bir biçimde kendilerini öteki gruptan coğrafi köken, dil ya da din bakımından ayıran iki düşman kamp ve iki çatışmalı toplumsal gruba bölündüğü düşüncesi temeldi.[16]   19. yüzyılın sonları,  başlangıçtaki ırk kavramı üzerine biyolojik unsurların eklemlenmesi sonucu, ‘’yaşamak için öldürmek’’ politikasının gelişmesiyle öldürme eylemini meşrulaştıran bir biyo-iktidar oluştu.

Modern Dönemde, biyo-iktidarın amaçları arasında; insan sağlığını korumak, hayat süresini uzatmak, doğum oranını artırmak gibi nüfus politikaları yer aldığı halde iktidar, öldürme politikasını uygulanmaktan vazgeçmemiş ve bu politikayı devam ettirmek ve meşru kılmak için biyolojik unsurlar üzerinden tanımladığı ırkçılığı kullanmıştır. Egemenin politikasını sürdürebilmesi için kritik nokta olan ırkçılık ile insanları kategorilere ayırmak kolaylaşırken, bir ırkın yaşaması için ‘ötekiler’in öldürülmesi gerektiği inancı oluşturulduğundan biyo-iktidarın önünde engel kalmamış olur.

Hitler, ‘’Kavgam’’ adlı kitabında devlet ve ırk ile ilgili şundan bahseder:’’ Devlet büyük bir uygarlığın oluşması için en önde gelen şartlardan biridir. Fakat bu yüksek uygarlığın direkt olarak ilk şartı değildir. Çünkü uygarlık ayrıca uygarlığı meydana getirmeye yetenekli bir ırkın varlığında saklıdır.’’[17]   Hitler, diğer ırklardan arındırılmış homojen ve saf bir Alman ulusu yaratmak için öjenik politikalar uygulamış ve uygarlık oluşturabilmek amacını ortaya atarak devletin öjenik politikalar uygulamasını meşrulaştırmıştır. Bu meşruluğu sağlayan diğer önemli nokta ise yaşamak için ‘’ötekiler’’i yani homo saceri öldürmek gerektiğine dair inancı toplumun içine bırakmaktır.

Sağlıklı ve saf Alman ulusunun yaratılması amacıyla, sağlıklı bedenleri doğuma teşvik eden politikalar geliştirmiş ve çocuk sahibi olmak istemeyen kadınlar üzerinde baskı uygulanmıştır. Bir yandan sağlıklı bir ırkın oluşması için politikalar uygulanmış diğer yandan da toplum içinde bulunan sağlıksız, hastalıklı, sakat, engelli, yaşlı, Yahudi şeklinde insanlar kategorilere ayrılmış ve bu bedenleri toplumdan dışlayarak ‘’öteki’’ kalıbının içine sokularak yok etme politikasının içine yerleştirilmiştir. Toplumdan dışlanan bedenler, toplama kamplarına itilmiştir ve homo sacerleştirilen bedenleri öldürmek suç unsuru teşkil etmemiştir. Sağlıklı nüfus oluşumuna tehdit olarak görülen bireyler kısırlaştırma operasyonlarına maruz bırakılmış, buna karşı çıkanlar ise cezalandırılmıştır. Ayrıca hamile olup doğum yapmasının nüfus sağlığını etkileyeceği düşünülen kadınlar kürtaj olmak durumunda kalmıştır. Buna savaş halini bahane ederek, hukuku tamamen askıya alma ve muhalefete kulakları tıkama lüksü eklendiğinde ‘yok etme stratejileri’ daha da fütursuzca uygulanabilmiştir.[18]

Nazi devleti, uyguladığı nüfus kontrolü politikaları ve soykırım ile biyopolitikayı iktidar stratejisi olarak kullanmış ve bedenler üzerinde söz sahibi olma hakkını elde etmiş oluyordu. Bu biyopolitik eylemlere maruz bırakılan insanların çıplak hayatının siyasallaştırılması ve homo sacerleşmeleri ile biyo-iktidar, bedenler üzerinde herhangi bir hukuki gerekçe göstermeden tahakküm kurabilmiştir. Hükümran Dönemindeki öldürebilme hakkının modern iktidar kalıpları içerisinde kullanılabilmesi ve egemenin sürekliliği için biyopolitika stratejisi önemli bir politika olmuştur.

Sonuç

Önemli olan siyasi iktidardır anlayışı güden modern iktidar, hükümran dönemindeki öldürebilme gücünü bırakmamış, Modern Döneme uyarlayarak olağan hale getirmiştir. Modern devletin kurulmasının ardından klasik hükümran döneminden farklı pratiklerin ortaya çıkmasıyla birlikte siyasi iktidar alanında değişiklik yaşanmış, yeni pratikler sonucunda tıbbi alan ile siyasetin iç içe geçtiği, insan bedenini merkeze alarak çıplak hayatı siyasallaştıran bir biyo-iktidar ortaya çıkmıştır.  Kontrol ve gözlem mekanizmaları sayesinde, insan bedenini disipline ederek hiyerarşik bir yapı oluşturup verimliliği artırmayı hedeflemiş olan modern iktidar, biyopolitikayı devlet mekanizmasının içine yerleştirerek insan bedenleri üzerinde nüfus politikaları uygulayabilen ve bedenleri ölüme bırakabilen biyo-iktidara dönüşmüştür. Hükümranlığın iktidarı olan ve öldürebilme gücünden ibaret olan bu büyük, mutlak, dramatik, karanlık iktidarın berisinde demek ki şimdi, biyo-iktidarın teknolojisiyle birlikte, olduğu biçimiyle nüfusun üzerinde, canlı varlık olarak insanın üzerinde bu iktidar teknolojisi,’yaşatma’ iktidarı olarak sürekli, çok bilgili bir iktidar ortaya çıkar. Hükümdarlık öldürüyor ya da hayatta bırakıyordu. Ve şimdiyse, tersine yaşatmak ve ölüme bırakmaktan ibaret olan, ayarlama iktidarı diyeceğim bir iktidar doğar. [19]

Yaşatmak üzerine kurulu olan iktidarın, kendi yurttaşlarını bile ölüme bırakma yetkisini meşru olarak kullanabilmesi için ırkçılığı devlet mekanizmasının içine yerleştirmesi ve yerleştirirken siyaset ile biyolojik bilgiyi bir araya getirmesi gerekliydi.  Nerede bir normlaştırma toplumu varsa, nerede, en azından bütün görünümüyle ve ilk ayakta, ilk aşamada bir biyo-iktidar olan bir iktidar varsa, işte ırkçılık, birisini ölüme göndermek, ötekileri ölüme göndermek için vazgeçilmez koşul olur.[20]

Nazi devleti, yurttaşları üzerinde uyguladığı nüfus politikalarıyla, toplum içinde ırk sağlığını tehdit edecek olarak gördüğü ‘’ötekiler’’i oluşturmasıyla, ‘‘ötekiler’’i öjenizm politikaları doğrultusunda ölüme bırakmasıyla, Agamben’in biyo-iktidar mekânı olarak gördüğü kamplara ‘’ötekiler’’i itmesiyle biyolojik ırkçılığı ve biyo-iktidar politikalarını en keskin biçimiyle uygulayan devlet örneğidir.

Modern iktidar için biyopolitika önemli bir iktidar stratejisi olmaya hâlen devam etmektedir. Modern iktidar için insan bedeninin sağlığı üretimin devamlılığı için önemlidir. Günümüzde gelişmiş ülkeler insan genom projesi ile insan bedeni ile ilgili birçok bilgiye ulaşarak hastalığa sebep olan genlerden uzak insan bedenlerine önem vermeye başladı. Nazi Döneminde gerçekleştirilmek istenen sağlıklı ırk oluşturma politikası bu proje ile canlanabilir.

Son dönemde hayatımıza giren koronavirüs salgınıyla birlikte modern iktidarların biyopolitik uygulamalarına tanık olmaktayız. Bazı ülkeler sürü bağışıklığı tekniği ile yaşlıların, rehabilitasyon merkezlerindeki hastaların, engellilerin, kronik hastaların, sığınmacıların, mültecilerin ‘‘ötekiler’’ kalıbının içine yerleştirilmelerini meşru hâle getirmiştir. ABD’de sağlık hizmetlerinden yeterli şekilde yararlanamayan siyahîlerin koronavirüsten ölüm oranının beyazlara göre daha fazla olduğu görülmektedir. ABD’de siyahîlerin test olma hizmetinden yeterli düzeyde yararlanamamaları ve tedavi görememeleri ötekileştirildiklerinin önemli bir kanıtıdır.

Kutsallık, çağdaş siyasette hala mevcut bulunan bir kaçış hattıdır; bu, gittikçe büyüyen ve karanlıklaşan mıntıkalara doğru yol alan ve en nihayetinde vatandaşların biyolojik hayatlarının kendisiyle çakışan bir hattır. Eğer bugün artık belirgin bir kutsal insan tipi yoksa bunun nedeni herhalde şudur: Bugün hepimiz homines sacri’yiz.[21]

 


Kaynakça

Agamben, Giorgio. Kutsal İnsan. Çeviren İsmail Türkmen. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013.

Aristoteles. Politika. Çeviren Mete Tunçay. İstanbul: Remzi Kitapevi, 1993.

Foucault, Michel. Cinselliğin Tarihi. Çeviren Hülya Uğur Tanrıöver. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2007.

—. Toplumu Savunmak Gerekir. Çeviren Şehsuvar Aktaş. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Hitler, Adolf. Kavgam. Çeviren Çetin Özkan. İstanbul: Maviçatı Yayınları, 2016.

Hobbes, Thomas. Leviathan. Çeviren Semih Lim. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016.

Lemke, Thomas. Biyopolitika. Çeviren Utku Özmakas. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

Öztan, Güven Gürkan. «İnsan Irkının Islahı:Öjeni Düşüncesi ve Soykırım.» Dipnot, no. 4 (2011).

Öztan, Güven Gürkan. «Türkiye’de Öjeni Düşüncesi ve Kadın.» Toplum ve Kadın, no. 105 (2006).

  

[1] Aristoteles, Politika(çev. Mete Tunçay), Remzi Kitapevi, İstanbul,1993,s.10

[2] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi(çev. Hülya Uğur Tanrıöver), Ayrıntı Yayınları, İstanbul,2007 s.103

[3] A.g.e., s.102

[4] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan(çev. İsmail Türkmen), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2013,s. 25-26

[5] Homo Sacer kavramı, Roma Hukukundan alınan bir kavramdır. Homo sacer, öldürülebilen ama kurban edilemeyen ve öldürülmesi ceza gerektirmeyen insandır.

[6] A.g.e., Agamben, s. 105-106

[7] A.g.e.,s. 105

[8]Thomas Hobbes, Leviathan (çev. Semih Lim), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016,s. 136

[9]A.g.e., Agamben, s.132

[10]A.g.e.,s.150

[11] A.g.e., Foucault, s.105

[12] Agamben, iktidarın biyopolitikayı uyguladığı her alanı kamp olarak adlandırır.  Çıplak hayat ve politikanın iç içe geçtiği, disiplin ve gözetim mekanizması kullanılarak insan bedeninde tahakküm kurulan her mekan kamp olarak görülür.

[13] A.g.e.,Agamben,s.198

[14] Güven Gürkan Öztan, ‘’insan Irkının Islahı’’: Öjeni Düşüncesi ve Soykırım, Dipnot, Sayı:4, 2011, s.109-124

[15] Güven Gürkan Öztan,’’Türkiye’de Öjeni Düşüncesi ve Kadın’’, Toplum ve Bilim, Sayı:105, 2006, ss.265-282

[16]Thomas Lemke, Biyopolitika(çev. Utku Özmakas), İletişim Yayınları, İstanbul,2017,s.61

[17] Adolf Hitler, Kavgam(çev. Çetin Özkan), Maviçatı Yayınları, İstanbul, 2016,s.377

[18] Güven Gürkan Öztan, İnsan Irkının Islahı: Öjeni Düşüncesi ve Soykırım, Dipnot, Sayı:4,2011, s.109-124

[19] Michel Foucault, Toplumu Savunmak Gerekir(çev. Şehsuvar Aktaş), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,2015 s. 252

[20] A.g.e.,s.262

[21] A.g.e.,Agamben,s.140