Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Kitap Analizi / Milli Mücadele’de İttihatçılık – Kitap Analizi

Milli Mücadele’de İttihatçılık – Kitap Analizi

Yazan: Mert Pakır

Künye: Erik Jan Zürcher, Milli Mücadele’de İttihatçılık, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1987.

Sayfa Sayısı: 327

Kitabın Bölümleri:  Giriş kısmı Genç Osmanlılar ve Jön Türkler adıyla başlayan kitabın ilk bölümü 1908 Devriminin Hazırlanması, ikinci bölüm Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki İçindeki Yeri, üçüncü bölüm İttihatçıların Ulusal Direniş Hareketine Katkıları, dördüncü bölüm Mustafa Kemal Hareketin Başına Getiriliyor, beşinci bölüm İttihatçıların Kontrolü Yeniden Ele Geçirme Girişimleri, altıncı bölüm Hesaplaşma: 1926 Temizlikleri, son kısımları ise Sonuç, Kaynakça ve Kısaltmalar, Dizin ve İçindekiler şeklinde oluşturulmuştur. Sıralanış bakımından tarihsel sıralamaya uyulduğu ve derli toplu bir kitap olduğu içindekiler kısmından dahi anlaşılmaktadır. Çünkü konu itibarıyla  kompleks bir tarihsel yapıya sahip olduğu ve dolayısıyla anlatım açısından uğraş isteyen bir konu olduğu göz önüne alındığında üstünde detaylı çalışmanın yapılması koşulu pek tabii zorunludur.

Yazar hakkında: Erik Jan Zürcher 1953’te Leiden’de doğdu. Leiden Üniversitesi’nde öğrenimini tamamlayan Zürcher, aynı üniversitenin Türkiye Etütleri Bölümü başkanıdır ve öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 2008’den itibaren Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nün direktörlüğünü yürütmektedir.

Yazar . Metin içerisinde bu ilişkileri belirli bir düzen içerisinde aktarmıştır. Zaman zaman metinde ileri sürülen düşüncelerin bir analizi görülürken, zaman zaman da kendi savunduğu teoriyi kanıtlama çabası içerisine girilmiştir. İleri sürdüğü fikirleri destekli, açık olarak ve mantık çerçevesinde fikirlerini öne sürmektedir. Elbette bilimsel bir eser olması yönüyle, her okuyucunun düşünce dünyasında  eserde yer alan düşüncelerin okuyucunun belleğinde var olmaması pek tabiidir. Haliyle, bir kitabın bütünüyle kabulü akla ve mantığa sığmaz. Zürcher’in kitabı, tarihin  sorgulanmasının yapılmasıyla bu toptan kabule karşı bir  katalizör etkisi oluşturmuştur.

Sunduğu analiz ve yorumlara karşı alternatif görüşlerin öne sürülmesine de açık kapı bırakan yazar, objektifliği elinden geldiğince sağlamaya çalışan bir izlenim vermektedir. Bir tarihçi olmasının erdemiyle bunu üst derecede yapıyor olması, tarihçiliğinin takdir edilir olmasına kapı açmaktadır.

Milli Mücadele’de İttihatçılık isimli eser Milli Mücadele’ye farklı bir bakış açısı sunar. Sıklıkla dile getirilen tarih görüşlerinin aksine birtakım farklı düşünceler öne sürülmüştür. Bu bakış açısının yansıması olarak, temel düşünce, Milli Mücadele’nin başlangıç sürecinden itibaren İttihatçı bir yapılanma tarafından desteklendiğidir. Bir yandan Milli Mücadele’de İttihatçılık faktörü kadar İttihatçılıktaki Milli Mücadele görüşünün varlığının mevcut olduğu ispatlarla açıklama yoluna gidilmiştir. Eser, İttihat Terakki’nin oluşum sürecinden başlayan bir temelle ilerlemiştir. Bu, İttihat ve Terakki’nin nasıl bir temelden var olduğu ve hayat görüşlerinin nasıl olduğuna dair fikir sahibi olunmasına katkı sağlamıştır. Bu temellendirilen yapı sayesinde Milli Mücadele ile İttihat ve Terakki arasında bir ilişki olduğunu daha ilk satırlardan sezme imkanına sahip olunmaktadır.

Zürcher, İttihat ve Terakki’nin oluşumunun sebeplerini örgütün kuruluş tarihinden daha geride aramaya gayret göstermiştir. Örneğin  Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve toprak sahipleri ile ulemanın etkinliğinin azaltılması, Osmanlı Devleti’ni, hiçbir zaman olmadığı ölçüde, otoriter ve biryapılı (monolitik) hale getirdiğini ve bu yeni yapıda, otorite, sarayın ve giderek artan ölçüde Babıali bürokrasisinin eline geçtiğini ifade etmiştir. 1839 ile 1871 yılları arasında, Babıali iktidar merkezi olarak sarayı gölgede bıraktığını söyleyerek İttihat ve Terakki’nin temellerinin daha bu tarihlerde atıldığını savunmuştur. Sonraki aşamada da Tanzimat’a karşı, daha etkili ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sonraki gelişmeler açısından daha önemli olan muhalefet, bürokrasinin içinden doğan muhalefetin varlığından bahseder. Bunun, sonunda Genç Osmanlılar hareketi diye tanınan harekete dönüşeceğini ve İttihatçılığın birnevi zihniyet oluşumunun o zamanlardan itibaren başlandığı düşüncesi öne sürülür. Ayrıca Abdülhamid döneminde, katı bir sansür uygulamasına rağmen kitapların, dergilerin ve gazetelerin tirajının büyük ölçüde arttığı tespitinde bulunularak İttihatçılığın oluşma ortamının var olmaya başlandığı açıklanmıştır. Dolayısıyla geçmişte var olan olay ve olgular ile  yeni durumlar iliştirilerek aralarında ilişki kurma  yoluna gidilmiştir.

İttihatçılığın tarihsel temeli inşa edildikten sonra, asli oluşumundan da bahsedilerek konuya nüfuz edilmeye başlanmıştır. İttihatçı örgütün oluşum temellerinden bahsedilmektedir. Yapılanmalarının temeli olan hücre tipi örgütlenmesinin uygulaması dahi bu kısımda açıklanmıştır. Bu yapılanmaların arka planı incelenmiştir. Kitabın geneline hakim olan soru soran bakış açısı, burada yoğun bir şekilde hissedilmektedir.

Zaman zaman İttihatçıların ismi geçtikçe özet şeklinde fakat kapsamlı açıklamaların gerek metin içerisinde gerekse dipnotlarda var olduğu görülmektedir. İttihatçıların özgeçmişlerinden, sarayla olan ilişkilerinden, birbiriyle olan bağlantılarından ve verdikleri mücadelen bahsolunmuştur. Örneğin ‘’Bütün kumandanlar, yalnızca Harbiye Mektebi’nin değil, ayrıca Pangaltı’daki Erkan-ı Harbiye Mektebi’nin de mezunu olmalıydılar. Bu okulun mezunlarının üçte ikisine mümtaz yüzbaşı rütbesiyle ordulardan birinde görev veriliyordu. En iyi üçte biri ise (okulun üç yıllık eğitimi boyunca aldıkları notlara göre belirleniyorlardı) eğitimlerini sürdürebiliyordu. Bunlar gelecekte ordunun en üst düzeydeki subayları oluyorlardı. Bu Erkan-ı Harbiye yüzbaşıları, okulu bitirdikleri zaman genellikle 21 ile 23 yaşları arasında oluyorlardı. O zaman Osmanlı ordularının birine, süvari, piyade ve topçu sınıflarındaki becerilerini geliştirmek amacıyla pratik eğitime tabi tutulmak üzere yollanırlardı.’’ diyerek kapsamlı olarak ordudaki yetişme tarzından bahsedilmektedir. Böylece İttihatçı yapılanmanın temeline ilişkin askeri anlamda fikir oluşturulmaktadır.

Kitapta özellikle Mustafa Kemal’e de değinildiği dikkatlerden kaçmaması gereken hususlardan biridir. İttihat ve Terakki’ye dahil olmasının yanı sıra, Mustafa Kemal’in önemini hayat hikâyesi ya da hayatının belirli bölümlerinden bahsedilerek, gerek Türkiye’de, gerekse Türkiye dışında sayısız kitap ve makalenin konusu olmasıyla ifade etmiştir. Yalnızca Atatürk ve Devrimleri Bibliyografyası’nın yaklaşık yedi bin yapıt adı vermekte olduğunu aktaran yazara göre, Mustafa Kemal 1917’de Karlsbad’da (şimdiki Karlovy Vary) tedavi edilirken kaleme aldığı ve şu anda Türk Tarih Kurumu’nun elinde bulunan birkaç not bir yana bırakılırsa, gerçek anlamda anılar yazmadığını aktarır. Özel mektuplarından pek azının günümüze kadar geldiğini, bu mektuplar 1911 ya da daha sonraki yıllarda (çoğunluğu I. Dünya Savaşı’nda) yazıldığını ve çok az şey için aydınlatıcı olduğu görüşünde bulunmuştur. Bu aktardıklarından yola çıkarak Mustafa Kemal’le ilgili yazılacakların üzerinde fazlaca durularak bir çalışma yapılması gerektiğini ifade eder.

Mustafa Kemal ve İttihatçıların ilişkilerini anlatması bakımından şunları yazmıştır: “Enver, Niyazi ve Eyüp Sabri hürriyet kahramanları olarak tanınırlarken, Mustafa Kemal zafere ulaşan İTC’nin üyesi olan çok sayıda subaydan biri olarak arka planda kaldı: Devrim için çaba göstermiş en eski eylemcilerden biriydi, meslektaşları arasında iyi tanınıyordu, ama ne cemiyetin kurucusuydu, ne de İttihat ve Terakki ile hiçbir ilgisi olmayan bir subaydı. Hiç kuşkusuz, Mustafa Kemal’in İTC merkezinden yabancılaşmasında en önemli faktör Enver’le ilişkilerindeki bozulmadır. Enver Ayn-el-Mansur’daki kamptan bütün harekâta komuta ederken, Mustafa Kemal aynı yerden Derne önündeki birlikleri idare ediyordu. Çağdaşlarının bu problemleri bilmelerine rağmen hiç kimse bunlardan ayrıntılarıyla bahsetmiyor’’ diyerek farklı noktalara dikkat çekmiştir. Enver ile Mustafa Kemal’in anlaşamadığını Enver’in Gelibolu’daki bazı birlikleri ziyaret etmiş olduğunu, ama cephenin en önemli bölümünü komuta etmesine rağmen Mustafa Kemal’i ziyaret etmediğini belirtmiştir.

Şaşırtıcı olan bir tespitte bulunan yazar, orduda bu kadar uzun süre önemli görevlerde kalabilmesi, başka hangi orduda, dört defa verilen görevi reddeden, genelkurmayı yalnızca üstlerine değil, aynı zamanda dışişleri bakanına, kabineye ve devlet başkanına açıkça şikayet eden ve adı bir hükümet darbesi girişiminde geçen bir subay, bir ordu grubunun başında kalabilir sorusuyla Mustafa Kemal’in ordunun siyasete karışmasına sürekli karşı çıkmasına rağmen Mustafa Kemal’in özellikle 1915 -1918 yılları arasında daima siyasal faaliyette olduğu tespitinde bulunmuştur.

Kitabın konusu olması sebebiyle Mustafa Kemal ve İttihatçılar arasındaki bağlantıdan da uzun uzadıya bahseden yazara göre Mustafa Kemal’in İttihatçıları çeşitli zamanlarda uyardığı ancak bu uyarılara onların kulak asmadığı belirtilmiştir. Birtakım anlaşmazlıkların olduğu buna mukabil Mustafa Kemal’in resmen cemiyetten ayrıldığına dair bir kanıtın olmadığını Falih Rıfkı’nın cemiyetten ayrılmadığı görüşüyle desteklemiştir.

Milli Mücadele hususunda ise yazar “Türkiye’de, yalnızca Doğan Avcıoğlu ile Mete Tunçay’ın eserleri, İttihatçıların katkısının öneminin farkında olduklarını göstermektedir. Ben, İttihatçılar’ın yalnızca katkıda bulunan kişiler olmadıklarını, ulusal mücadeleyi —muhtemelen, önceden hazırlanmış bir plana göre— örgütlemeye öncülük edenlerin aslında İttihatçılar olduğunu, Mustafa Kemal’in mi İttihatçıları kullandığının, yoksa tersinin mi doğru olduğunun en azından tartışılır olduğunu göstermeyi umuyorum.’’ şeklinde bir tartışma konusu ileri sürmüştür.

Yazara göre İttihat ve Terakki, dağılmasına mütakip farklı oluşumlar adı altında hayat bulmuştur. Bunlardan biri Teceddüt Fırkası’dır. Bu fırka, kısa hayatı boyunca, Enver Paşa’nın siyasetlerine muhalif olduğu bilinen ve aralarında Aydın mebusu Yunus Nadi (Abalıoğlu) (1880-1945), Edirne mebusu Faik (Kaltakkıran), Galip Bahtiyar, Dr. Tevfik Rüştü (Aras) ve eski Dahiliye Nazırı İsmail Canbolat’ın bulunduğu tanınmış İttihatçılar tarafından idare edildiği yazarca belirtilmiştir. Daha önce İTC üyesi olanların büyük kısmı yeni partiye üye olduğunu ve illerdeki İTC şubeleri Teceddüt Fırkası şubelerine dönüştürüldüğünü, ayrıca bunun nasıl yapıldığını Mahmut Celâl Bayar’ı referans göstererek anlatmıştır. Referans olarak gösterdiği Celal Bayar’dan şunları alıntılamıştır: “Celâl (Bayar), eski parti ile yeni parti arasındaki ilişkiyi, partiyi ziyaret eden bir görevli ile aşağıdaki (tarihsiz) konuşmasını naklederek gösterir: «Kulüp kapısı üzerindeki levha dikkatini çekmiş, ‘Teceddüt Fırkası’ kelimelerinin altından ‘İttihat ve Terakki’ ismi seçiliyormuş. Bu hali tuhaf bulduğunu anlattı. — Tesadüf, öyle olmuş, dedim. — Düzeltmeyecek misiniz? sorusuna karşı gülerek: — Zamanın tesiri ile altta kalanlar bir gün yine zamanın tesiri ile üste çıkabilir. Hayat böyledir. Bekliyelim, cevabını verdim.’’

Siyasal alan dışında kültürel alanda da İttihatçıların faaliyetlerine dikkat çeken yazara göre en başta Türk Ocağı olmak üzere Hilâl-i Ahmer, Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti, askerlerin ailelerine yardımcı olmak amacıyla kurulan Millî Müdafaa Cemiyeti gibi oluşumların İtthatçılarla ilişkisi vardır. Millî Müdafaa Cemiyeti  hakkında “Bir gazete haberi örgütün direniş hareketinde etkin olduğundan bahsediyor, ama Türk kaynaklarında bunu doğrulayan hiçbir şey bulamadım.” diyerek bu görüşü açıklamada yetersiz kalındığını ifade etmiştir. “1918’de Türk Ocağı yalnızca İstanbul’da 2743 üyesi ve 28 şubesi ile büyük bir örgüt haline gelmişti. Resmen kültürel bir örgüt olarak kalmasına rağmen mütarekeden sonra faaliyetleri gittikçe daha siyasal bir nitelik kazandı” anlatımıyla örgüt ile İttihat ve Terakki arasında ilişki kurma yoluna gitmiştir.

İTC liderleri, partiler ve sosyal ve kültürel örgütler yoluyla bu çeşit milliyetçi ajitasyon ve siyasal faaliyet hazırlıklarının yanı sıra, ülkeyi terketmeden önce, bir yeraltı örgütünün de temellerini attılar. Ulusal direniş hareketine son derece büyük katkılar yapmış olan ve bu hareketin üzerine oturduğu temel direklerin en çok gözardı edileni olan Karakol Cemiyeti’ni kurdular.” ifadelerini kullanarak  somut bir biçimde Milli Mücadele ve İttihatçılar arasında bağ kurmuştur.

Kitabın son kısmında yer alan kaynakça incelendiğinde, gerek birincil kaynaklar gereksel ikincil kaynaklar verimli bir şekilde kullanılmıştır. Kaynakların bolluğu okuyucular için kıymetlidir. Aslına bakılırsa, kaynakçanın bolluğunu bölümler içerisindeki aktarılan bilgilerden anlamak mümkündür. Aktarılanların kaynaklara dayanarak oluşturulduğu hem metin içerisinden hem de kaynakça kısmından anlaşılmaktadır.

Metin içerisinde anlatılan olayların geri planından başlanılarak izah edilmeye çalışılması eksik ve yanlış bilgiye sahip olan okurlar tarafından faydası yadsınmayacak bir durumdur. Okuyucuda kafa karışıklığının ortaya çıkmasını engelleyen bu durum neticesinde, kendisini yetersiz gören okuyucuların yetersizlik psikolojiyle esere yaklaşmaması tavsiye olunur. Kullanılan üslubun vesilesiyle rahat okunabilecek bir eserdir.

Sonuç olarak, Zürcher’e göre 1918’de iktidarı kaybeden İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri, Kurtuluş Savaşı sırasında açıkça kendi adlarını kullanarak, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ise ‘paravan’ siyasal örgütler (İkinci Grup, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) aracılığıyla iktidarı yeniden ele geçirme uğraşında olmuşlardır. Bu çabaları boşa çıkınca, cumhurbaşkanının canına kastederek hedeflerine ulaşmaya çalıştıklarını belirtmiştir. Bu Zürcher tarafından 1926’da ‘siyasi temizlik’ olarak adlandırılmıştır. Bir anlamda, bunun bir hesaplaşma olarak görülmesini istediği su götürmez  bir gerçektir.

Yazar Hakkında

Mert Pakır TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

İnkılap Tarihi Enstitüsü  Yüksek Lisans Öğrencisi

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir