Ana Sayfa / Röportaj / Medeniyet ve Dış Politika Üzerine Sn. Savaş Ş. Barkçin ile Röportaj

Medeniyet ve Dış Politika Üzerine Sn. Savaş Ş. Barkçin ile Röportaj

Hazırlayan: TESAD Siyaset Masası Röportaj Ekibi

Ben yine işi kulluk esasında söyleyeyim çünkü artık bu esasa gelmemiz lazım. Müslümanların cenah sorunu yoktur. Müslümanların coğrafi yön sorunları yoktur. Savaş Barkçin.

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Savaş Barkçin kimdir, ne iş yapar, bugünlere nasıl geldi?

1966’da Ankara’da doğdum. Ankara’nın çok fakir bir semti olan Altındağ doğumluyum. Sekiz kardeşiz. Babam hiç okulagitmemiş bir insandır. Apo Dayı diye meşhurdur, dolmuş şoförüdür. Hâlâ yaşıyor. Biz, sekizimiz de üniversite mezunuyuz. Altı yaşımızdan beri hem çalışıyoruz, hem okuyoruz. Ben böyle bir ailede büyüdüm. Fakirliğini herhangi bir şeyin mazereti yapmayan bir ailedir bu… Sonra Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandım, Siyaset Bilimi. Bu şekilde Ankara’dan İstanbul’a geldim. Orayı bitirdikten sonra Devlet Planlama Teşkilatı’na girdim. O tarihten beri devlette çalışıyorum. 29 yıl oldu. Muhtelif uzmanlık, danışmanlık, yöneticilik gibi görevler yaptım. Şimdi emekli oldum.

Tabii bütün bunları yaparken bir yandan da akademik yönümüzü ihmal etmemeye çalıştık. Masterımı Amerika’da yaptım Johns Hopkins Üniversitesi’nde Dünya Tarihi, Uluslararası Teori konusunda. Bunlar hep memuriyet içinde yaptığım şeyler. Yandan çarklı yani. Sonra da Bilkent’te Siyaset Felsefesi doktorası yaptım. Sonra yine memuriyetle beraber muhtelif üniversitelerde part time dersler verdim. Hâlâ da veriyorum. Şehir Üniversitesi’nde iki Siyaset Bilimi dersi veriyorum. Sabahattin Zaim’de de Türk Kültürü dersi veriyorum. Yine muhtelif vakıflarda, belediyelerde biliyorsunuz aylık sohbetlerimiz, konferanslarımız oluyor Ankara, İstanbul gibi yerlerde. Anadolu’nun farklı şehirlerinden davetler oluyor, oralara gidiyoruz. Genel hayatımız böyle. İngilizce ve Fransızca biliyorum. Klasik Türkçe bilgisine sahibim.

Sanat yönümüzü de ihmal etmemeye çalıştık. On iki yıl boyunca Ankara’da klasik usulde musiki meşk ettik. Musikinin anlamı üzerinde durduk. Benim bütün çabam anlam üzerinedir. Kabuk en kıymetli şey değildir. Öyle olsaydı insanlar cevizin içini değil kabuğunu yerlerdi. Cevizi kıymetli kılan şey içidir. Kabuğun kıymeti yok mu? Var, fakat içini muhafaza etme vazifesi var. İnsan o yüzden kabuğunu yiyerek beslenemiyor. Ama besleyici olanşey kabuğun içinde. O yüzden geleneğimize ve göreneğimize hep bu zaviyeden bakmaya ve baktırmaya çalışıyorum. Kalıpçılarla,kabukçularla işim yok. Yani, aynı şeyi tekrarlayıp durmak, aynı klişe şeyler. Müzikten tutun siyasete, sanattan tutun edebiyata kadar bu klişeleri sürekli aynı şeyleri tekrarlamak “Osmanlı çok büyüktü ama yıktılar, Allah belalarını versin,” “Keşke şimdi Osmanlı olsaydı, şöyle olurdu” gibi boş laflar.

Osmanlı kendi mesuliyetini yerine getirmiş, kendi zamanının hakkını vermeye çalışmış, eksiğiyle fazlasıyla Allah razı olsun. Güzel bir miras bırakmış bize. Alnımız açık, yüzümüz ak, bu Osmanlı’nın insani bir medeniyet olmasından dolayı.

O yüzden benim bütün derdim Osmanlı’yı alkışlamak ya da yuhalamak değil. Osmanlı’yı değil dinimizi esas almak, kulluğu esas almak.Sanata da buradan bakmak, siyasete de buradan bakmak, bürokratlığa da buradan bakmak, esnaflığa da buradan bakmak… Ölçü tek. Hep onu anlamaya ve vurgulamaya çalışıyorum. Biz buna lâyık bir hayat yaşıyor muyuz? Yaşayamıyoruz, eksiğiz. Fakat en azından böyle olmamız gerektiğini biliyoruz.

Doğu ve Batı denilince akla birçok ayrım geliyor. Lakin insanların kafasında Doğu ve Batı tam şekillenmemiş durumda. Batı ve Doğu’yu ayıran sınır bile günümüzde coğrafi olarak belli değilken Medeniyet kavramı etrafında Batı ve Doğu ayrımı nasıl yapılır?

Ben yine işi kulluk esasında söyleyeyim çünkü artık bu esasa gelmemiz lazım. Müslümanların cenah sorunu yoktur. Müslümanların coğrafi yön sorunları yoktur. Bir insan kul olunca doğu, batı, kuzey, güney fark etmiyor. Çünkü her yerde namaz kılabilirsin, Allahu Teala her yerde hâzır ve nâzır. Buna itikad eden birisinin şark meselesi,garp meselesi olur mu? Biz doğulu muyuz batılı mıyız diye sorar mı? Mesela Cemil Meriç’in bu söylemini yanlış görüyorum. Cemil Meriç çok kıymetli olmasına rağmen bu gibi klişeleri kullanmaya karşıyım. Çünkü klişeler kullanıldıkça meşrulaşıyor. Meşrulaştıkça da doğru addedilmeye başlanıyor. Sonra itikat bozuluyor. Düşünce bozulması, itikat bozulmasına yol açıyor.

Şimdi, ‘’Efendim biz kafamızla doğuluyuz, dışımızla batılıyız’’ gibi bir sürü sözler var. “Doğu duygunun yeridir, Batı aklın yeridir” gibi bunların hepsi saçma şeyler. Çünkü müminin tarihi olarak da yön sorunu yok. Biz acaba doğulu muyuz? Bakın, şarklılık kavramı, Osmanlı’da Batılılaşmayla ortaya çıkmış bir kavramdır. Ne şarkı? Ben neyim? Benim yaşadığım mahalle sana göre şarktır, öbürüne göre kuzeydir, beni ilgilendirmiyor ki. Ben rahatımı bilirim. Benim kendi ölçüm var. Ben senin yönüne göre kendi yönümü tayin etmiyorum. Bu kendine güvenin, kendisi olma durumunun göstergesidir. Bizim bu yönlerle fazla haşır neşir olmamız biraz yanlış.

Coğrafyayı da bu şekilde saptırıyoruz. Bizim coğrafyamız farklı.  Mesela “İslam âlemi”, “İslam dünyası” kavramını bile biraz sıkıntılı bulurum. Çünkü mümin neredeyse zaten orası onun âlemidir. Yani müminin sınırlarla, ülke çoğunluklarıyla, fiziki veya siyasi sınırlarla çizilmiş bir coğrafyası mı var? Mesela Avustralya Müslüman bir ülke değil mi? Yok mu orada mümin? Var. Şimdi o İslam âleminin dışında bir yer mi? Değil. Bakın kullanılan ölçüler ne kadar yanıltıyor bir takım şeyleri. Dolayısıyla benim buradaki temel bakış açım, doğu ve batı diye bakmıyorum.

Mecbur kalmadıkça medeniyet ve gelenek gibi kavramlarla da bakmıyorum. Çünkü bunların hepsi türevdir, üründür, asıl değildir. Peki asıl nedir? Asıl kulluktur. “Hocam biz bunu bir batılıya nasıl anlatırız?” diye soran olabilir. Ona anlatman şart mı? Hayatın merkezi imandır, tarihe de ben öyle bakarım, coğrafyaya, siyasete, sanata da öyle bakarım. Ama bizim derdimiz hâlâ:“Batılı bu söylediğimizi onaylar mı?”.Sen niye hayatını hep batılıya göre şekillendiriyorsun? Şimdi niye batılıya anlatmak zorundasın? Onun ikna edilmesi mi gerekiyor, öyle bir mecburiyet yok. Bu da bizi yamultan bir şey.

O yüzden kafalarımız tercüme kafası. Bakın kullanılan kavramlar, tercüme kavramlar. Asli kavramlarımız yok. Asli kavramların olmayınca asli düşüncen de olmuyor, asli düşüncen olmayınca asli eylemin olmaz, asli eylemin olmazsa sen asli bir adam değilsin, asli bir insan olamıyorsun. Başka birisinin gölgesi oluyorsun, sürekli onun peşinden giden bir gölge… O yüzden işin temeli kulluk. Kulun cenahı, canibi yok kardeşim. “Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin, Allah’ın vechi oradadır” âyet-i kerimesi var. Bu âyete inanan bir adam hâlâ doğudan-batıdan bahseder mi? Kendine doğulu der mi? Veya batılı demek için kompleks besler mi? “Aslında biz de Batılıyız efendim, Osmanlı zaten yarı Batılıydı. Bakın Rumeli topraklarında bir sürü toprağı var” gibi saçmalıklar uydurur mu? Nedir yani? Ne Batısı? İşin özünü belirleyen imandır. Biz müminiz. Benim tek vasfım bu. Ben müminim. Yani tüm sıfatlar bunun sağında solunda yer alır, merkezde değildir. Merkezde olan budur.

Yine hep söyleriz: “Bizim büyük bir medeniyetimiz vardı.” Evet, onun adı iman medeniyetidir. Osmanlı ile başlamış bitmiş değildir. O zaten Rasullullah Efendimiz’in, ondan öncede Hz. Âdem’den (a.s) gelen iman silsilesinin ürünüdür. Yoksa dünyada kâfir medeniyetler de yaşadı ve yaşıyor şu anda. Ne diyeceğiz o zaman? Nasıl ayıracağız kendimizi? Roma da bir medeniyetti. Şimdi her işi hayırlı mı? Ahireti unutacak mıyız, Allah’ın hükmünü unutacak mıyız?

O yüzden bu ölçülerin hepsi yamulmuş durumda. Çünkü maalesef bu ölçülerin yamulmasında “muhafazakâr” ve “dindarlar”ın katkısı herkesten fazla. Niye? En başta meşrulaştırıyorlar. “İslam bir şark dinidir” diyor. Kafa böyle çalışıyor. Bunu söyleyen dindar adamlar. “Zaten bilirsiniz şarkta böyledir. İnsanlar insana bakar, batıda insanlar düzene bakar.” Böyle bir sürü saçma kategoriler. Arkadaşlar batı-matı değil, benim batı diye bir derdim yok. Batı dediğin nefsaniyetin egemenliği. O da sadece batı yönünde yok, her yerde var. Bunu çok iyi biliyoruz yani.

O yüzden bu gibi kavramlara takılmamak gerekiyor. Artık bu kavramları imanımıza yaslamak gerekiyor. Bu kavramlarımızla bizim imanımızın bağlantısı yok. Uçuyorlar havalarda. Bir yerlerden aparılmış, tercüme edilmiş, 200 yıldır hem zihnimizi, hem bu hayatımızı, hem kalbimizi kirletiyor. Lütfen, kavramlarımızı imanımıza, kulluğumuza yaslayalım.

Hocam burada bahse örnek olarak Sn. Ahmet Davutoğlu’nun bir Amerika ziyareti sırasında konuşmasından sonra şöyle bir söz söylenmişti, onların tabiriyle “Orta Doğu’nun Kissenger’ı” demişlerdi Ahmet Davutoğlu için. O da şunu demişti:  “Bu söylenenler gurur verici ama ben Orta Doğu’nun Nizamülmülk’ü olmak isterim.” Bu konuda da biz Nizamülmülkleri bırakıp Machiavelli olmaya, Kissenger olmaya çalıştığımız için mi anlattığınız sorunları yaşıyoruz?

Bu sözü benim bulunduğum bir yerde de söylediler. Sn. Davutoğlu ile 2008 yılında Amerika’ya resmi bir görevle gittiğimizde, ikimiz de başdanışmandık o dönemde. Princeton’daki bir konferans akşamı oradaki Amerikalılardan birisi, ikiyüzlülüğün gereği olarak söylediler. Çünkü onlarda ikiyüzlülük arıza değil, asıl. Çünkü kâfir ikiyüzlü olur. Tek yüzlü olsaydı zaten mümin olurdu. Bakın bu bile temel bir şeydir. Şimdi sen inanmayan devletlerin-kapitalisttir, sosyalisttir fark etmiyor, inanmamakta ortaklar- yaptıkları siyasetin neden ikiyüzlü olduğunu buradan anlayacaksın. Çünkü onların kendileri günlük hayatlarında da ikiyüzlü. İkiyüzlülüğü bir sorun olarak görmüyorlar, tam tersi olunması gereken bir mecburiyet olarak görüyorlar. “Tabi ki benim kendi çıkarlarım var, senin kendi çıkarların var. Benim kurallarım bana göre, senin kuralların sana göre ama ben kendimi sana yedirmem ve benim çıkarım seninkinden daha fazla olmalı. Hayat bundan ibaret.” diyor. O yüzden çifte standart Batı’nın bir eksiği, anormali değil, normalidir. Müminin anormalidir çifte standart. Müminin tam tersi şeffaf bir varlık, içiyle dışının, özüyle sözünün bir olması gerekiyor.

Şimdi o söz orada söylendi bir defa. İşte aynen Kissenger gibi. Ben de bunun üzerine dedim ki: “Tanrı korusun. Temiz bir adamı kirli bir adama benzetmeyin.” Şimdi tabii bu gurur duyulacak bir şey değil, insanın utanç duyacağı bir şey olur. Bu örnek önemli.

Mesela aynı şunun gibi, ne diyoruz? “Mozartlarımızı yetiştireceğiz.” Milli Eğitim Bakanı okullara adam gönderiyor: “Mozart yetiştirelim efendim.” Mozart nereli? Avusturyalı olduğu için kıymetsiz mi oluyor, ne alakası var? Fakat o kıymeti anlayabilmem için önce kendim olmam gerekiyor, zaten bir insan kendini ne kadar iyi bilirse, karşıdaki insanın kıymetini de o kadar iyi bilir. Çünkü seçebilir. Kendi elinde filtresi olmayan bir kişi, nasıl filtre kullanacak? Doğruyu ve yanlışı nasıl ayıklayacak? Önce kendi elinde bir filtre tutman lazım. Bizim filtremiz kulluktur.Kulluk evrenseldir.

Bakın, Müslümanların bile kulluk deyince kulakları dikiliyor. “Aa kulluk dediniz ama nasıl kullanacağız bu kavramı, olur mu ya?Onun yerine ne güzel başka kavramlar var. Marksizm var, modernizm var, modernite var, gelenek var. Savaş hoca ne diyor, bu da biraz garip söylüyor.” derler. Hayır, ben olması gerekeni söylüyorum. İçimde hissettiğim, kendi hayatımda yapmaya çalıştığım şeyi söylüyorum. Eserlerimde de bunu yapmaya çalışıyorum, sanatımda da siyasetimde de düşüncemde de bunu yapmaya çalışıyorum. Bu kompleksleri bırakalım. Yabancı kavramları da bırakalım. Kendi asli kavramlarımıza asıl yoğunlaşalım. Yani Foucault’yu sen çok öğrenince çok fazla kul olmuyorsun, dünyayı da çok iyi anlamış olmuyorsun, önce kendini anlayacaksın, o zaman Foucault’yu da anlarsın. Bugünün Mozartlarını değil, bugünün Dede Efendilerini, Dilhayat Kalfalarını yetiştirmeye çıkınca ancak Mozart’ı ve Beethoven’ı da anlayacaksın.

Mesela ben kendi musikimizle ilgileniyorum ama aynı zamanda Batı müziğini de severim. O müziği de dinlerim. Niye? Çünkü kendi müziğimizin kıymetini bildiğim için, evdekinin kıymeti bildiğim için, komşudakinin de kıymetini biliyorum, bu kadar. Ama ben Mozart gibi olayım desem, kendi değerimden oluyorum. Bizim sorunumuz bu.

Türkiye nesil bakımından çok karma bir görünüm sergilemekte ve her neslin farklı bilinçte medeniyet bakış açısı var. Peki biz yeni nesle bilinçli bir medeniyet perspektifi nasıl oluşturabiliriz? Bu konuda attığımız adımlar ve son gelişmeler sizce nasıl değerlendirilmeli?

Bizim maalesef insan gibi bir derdimiz yok. Bu acı tespitle başlamak isterim. Bizim insan inşa etmek, kendimizi insan etmek gibi bir çabamız yok. O yüzden ahlâkı en kolay harcanan şey olarak görüyoruz. Bugün Kemalist oluruz, yarın Budist oluruz, öbür gün başka bir şeye benzeriz, dün sosyalizmden bir şeyler araklıyorduk,yarın post modernlikten bir şeyler araklarız. Şu garabeti yaşıyoruz: kendimiz olamadığımız için, insanlık vasfımızda gelişmiyor. Diyoruz ki; ben şu bilgiyi alayım şu makama geleyim, şu parayı kazanayım, böyle diye diye bir süre sonra dininin ne olduğunu unutuyorsun. O kadar çok din değiştiriyorsun ki gün içinde işyerinde bir kapitalistsin, sokakta sosyalistsin.Kemalist oluyorsun,akşam resepsiyonda batıcı oluyorsun,gibi…

Şimdi bunu yaşayan muhafazakârlar. Ben muhafazakâr kelimesini hiç sevmem, asla da mümin yerine kullanmam. Çünkü bir mümin muhafazakar olamaz. En zıddı olan şeydir.Bir mümin değişmez olan Allahu Tealanın hakkını; bulunduğu yere göre, zamana göre, olaya göre, ana göre, yaşatan adamdır. Dolayısıyla sürekli yenileyen ve yenilenen adamdır.Biz yenilenmeyi bıraktığımız için muhafazakârlık bize sürekli bir kurumuşluk, bir zaman ötesi,  zaman dışılık, olmuş bitmişlik, ölmüşlük hissettiriyor.Kalıpçıların dayandığı da bu…Geçmişte yaşayan, geçmişle avunan, medet bulan, nerede o günler, boğazdaki yalılar, Osmanlı Sultanları evliyaydı vb. abartan insanlar buraya yaslanıyor.Yanlış, çok yanlış Osmanlı’dan alınabilecek çok daha önemli şeyler vardır aslında. Ama bunlar değildir. Fes takarak Osmanlı’ya bağlanamayız.Kıyafetle olsaydı çoktan olurdu. Yetmiyor bunlar komik.

Yapmamız gereken şey ne onu söyleyeyim, bugün Osmanlıca dersleri seçmeli olarak konuldu, çok güzel. Peki Osmanlıca mı öğretiyoruz, Osmanlı alfabesi mi öğretiyoruz? Bu ayrıma bile gitmiyoruz, kalıpçılığa devam ediyoruz.Yani diyoruz ki geçmişe bağlanmanın yolu alfabeyi öğrenme şu anda kullandığımız alfabe Latin Alfabesi, okuyamıyorsun haliyle. Yani biz bu okumayı sağlarsak gençler asıllarını öğrenir. Nasıl öğrenecekler asıllarını?Nerede bulacaklar Osmanlıca kitapları. Diyelim ki buldun, oku bakayım.Okuduğunu anlayamayacak ki.Unutuyorlar, sadece alfabe değil dil değişti.Bizim dilimiz klasik Türkçe değil, başka bir Türkçe bugarip, gariban Türkçesi.Evet, Osmanlı Alfabesi öğrenilmeli ama asıl vurguyu çocuklara şiir, müzik, edebiyatta olsun, tarihte olsun örnekler verirken bugün ihtiyaç duyduğu asli kavramları öğretecek şekilde ver. Bütün Osmanlıca kelimeleri de değil çünkü onu da kavramak kabiliyet ve merak işidir ama temel kavramları da benimsetmemiz gerekir.

Bugün yaygın yanlışlardan birisi Batılı kavramlarla aslî kavramlarımızı eşleştirmektir. Bir insanda“ahlak ve etik aynı şeydir” kafası varsa -maalesef ki var- bu muadiyetin (denklik) ne kadar yanlış olduğunu bu çocuğa öğret ama bunu yapabilmen içinde etik kavramının arka planını bilecek kadar Batıya hâkim olman lazım.  Ahlâk kavramının ne olduğunu bilmen için de kendine hâkim olman lazım.Biz ne kendimize, ne de Batıya hâkimiz.Klişeler uçuşuyor havada.Duyduğumuzu söylüyoruz araştırma yok, ciddiyet yok.Bir kere bunu bırakalım. Kavramlarla konuşacağız, o kavramlar bizim kendi kavramlarımız olacak. İbranice ölü bir dil iken 2000 yıl sonra diriltilip bugün İsrail’in resmi dili yapılıyor mu? Yapılıyor.Bugün herkes  Tevrat’ın diliyle konuşuyor 2000 yıldır kimse bilmiyordu unutulmuştu, sadece hahamlar bilirdi.Şimdi adamlar resmi dil yapıyor mu? Ölüyü diriltebiliyor mu?Ee, sende ölüyü diriltebilirsin.Yani Osmanlıca’nın bizzat kendi dilini almana gerek yok ama Osmanlıca’daki has, asli kavramları insanlara keşfettirmek mümkün, buradan başlamak gerekir.

O yüzden merkeze insanı koymalıyız.İnsan dediğimizde de bilgi ve ahlâk beraber gelmeli.Sadece bilgi değil.Bizim bu yüzden bugün çok bilgili ama çok ahlâksız insanlarımız var.Bu mu Müslümanlık?Dolayısıyla bu saçma şeyleri bırakalım.

Siyaseti de anlamlandırmada yanlış ve eksiğiz. Siyaset toplam 100 birim ise, bunun 90 birimi toplumsal siyasettir.Her dönemde böyledir, her toplumda böyledir.Benim bu konuda bir kitap hazırlığım var, “gerçek siyaset” diye…Bu kitapta Müslümanların güç ve siyasetteki algılarının ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Çünkü maddî güce bu kadar bağlı, her yerde onun peşinde koşan, bir mahrumiyet duygusuyla hareket eden insanlar dini de bir güç aracı olarak kullanmaya başlıyor. FETÖ bunun bir örneği ama tek örneği değil ki.Türkiye’deki İslam’ı kullanan siyasi partiler var.  Birçok cemaat de aynı, o zaman bu bizim asli sorunumuz haline geliyor. FETÖ bu işin artık Everest Dağı, ama Ağrı Dağı da var Erciyes Dağı da var. Bu rezillikte bir tek onlar yok ki.Bunlar rezillik ve ikiyüzlülük yarışını en önde götürüyor.Müslümanların birçoğunda bu durum söz konusu:“Ancak maddi güce kavuşursam gerçek Müslüman olurum, maddi gücü olmayan adamın İslam ile de alakası yoktur.” diye bir garip denklem kuruluyor.

Biz gücü böyle tanımlayamayız.Bu güç denilen alanın yani siyasetin 90 birimi toplumsal güçtür, 10 birimi kurumsal güçtür, kurumsal siyasettir.Kurumsal siyaset nedir?Parti siyaseti, kurumların siyaseti, o alan kısıtlı sınırlı ve sorunludur.  Neden sorunludur? Anlatmama ihtiyaç var mı?Türkiye’deki parti politikalarını takip eden birisi “en dindarım” diyen partilerin bile gün aşırı yalan dolan, iftira,tezgâh, halkın hazinesini şuna buna peşkeş çekme gibi rezilliklerle uğraştığını görmez mi? Bu bugün böyle, geçmişte de böyleydi.

FETÖ bu konuda tek örnek değil. Bu asli bir sorun. FETÖ bu bataklığın en çok uzayan zehirli sarmaşığı, diğer sarmaşıklarda aynı bataklıktan büyüyor ve büyüdüler. 200 yıldır bu böyle.Ben o bataklığı kendi çevremde kurutmak gayretindeyim. FETÖ’nun ihanetinin farkındayım ona en büyük düşmanım. Fakat aynı zamanda FETÖ gitti başka bir örgüt gelir.O yüzden bizim bu güç ve siyaset anlayışını yerli yerine oturtmamız lazım. Asıl güç toplumsal güç dedim, neyi kastediyorum: kulluğu, bilgiyi eksene alan; insan yetiştiren, insan inşa eden ahlakı.

Biz inşayı unuttuk, inşaat ile uğraşıyoruz. Eğitim diyoruz, okul inşaatı istatistikleri veriyoruz. Toplumun vaziyeti ne diye sorduğumuzda duble yolların kilometre uzunluğunu söylüyoruz. Bunlar neyi ifade eder?Bir insani nitelik ifade ediyor mu?Hiçbir nitelik ifade etmiyor ama efendim insanlara da hizmet etmeyelim mi? Ediyorsun zaten fakat insanı inşa etmiyorsun. Hâlâ insan odağımız da değil, o yüzden inşasını bilmiyoruz. Çünkü kendimizi inşa edemediğimiz için bir insanın nasıl inşa edileceğini bilmiyoruz.Kolayını yapıyoruz,  inşaat yapıyoruz.İnsanın içinde oturacağı okul, ev, yol, uçak, hastane. Bunlarda çok iyiyiz.İnsanı insan üzerine koymak yok, çünkü öyle bir perspektifimiz yok.Nefer kavramımız var,insan kavramımız yok.“Benim taraftarım, benim şakşakçım. Ben emredeceğim yapacak.” Cemaati, partisi hep aynı, insan inşa etmekle uğraşmıyorlar kalabalık toplamakla uğraşıyorlar.

Benim toplumsal güç dediğim bunun tam tersi.İnsan inşa eden tarikatlar, cemaatler, hareketler, halkalar,düşünürler, sanatçılar, yazarlar-çizerler, neler varsa…O konuda benim bir kısıtım yok, yeter ki kulluk ekseninde olsun. Yeter ki ahlâkı ve bilgiyi beraberinde getirsin, bilgi ve ahlâkın ölçüsü de Allah’ın ve Resulullah Efendimizin ölçüsü olsun.

O yüzden ben kendimden örnek vereyim.Ben siyaset alanında üretilmiş bir insan değilim. İyisiyle kötüsüyle kabul edin.Hatta kötüsüyle kabul edin. Yüzde 10’luk o alanda üretilmedim ben, yüzde 90’lık alanda üretildim. Mütefekkirleri okudum, Necip Fazıl, Cemil Meriç okudum.Güzel insanlarla tanıştım, onların sohbetlerinden istifade ettim. Allah dostlarını sevdim, yaşayanları ziyaret ettim, onlarla konuştum, onlardan bir şeyler almaya çalıştım. Hâlâ da çalışıyorum.Peki, beni yetiştiren bir parti teşkilatı mıydı? Hayır.Toplum oldu.Ben günlük hayatımı yaşarken oldu.Peki benim bilgimin, görgümün, kabiliyetimin şuanda kullanıldığı alan neresi?Yüzde 10’luk alan.Kısacası sen burada düzgün yetişirsen, o % 10’luk alanı ancak böyle ıslah edebilirsin.Ama biz tam tersi bir beklentideyiz. Biz diyoruz ki % 10’luk sınırlı ve sorunlu alan % 90’ı belirlesin.O zaman ne olur?Kurumsal siyasetin sınırlı ve sorunlu gücü toplumdaki bütün doğruları ve gerçekleri yamultur. Yıllardır bunu yaşıyoruz.Maddi gücü tek hedef olarak görmek, dininde hedefi olarak görmek, giderek dini bir araç gibi görmek ve hedef olarak maddi bir güç, statü elde etmek olarak görmek zaten münafıklığa yol açan bir şey. FETÖ bunun zirvesi, bak FETÖ de bu mantıkla bu çukura düştü. Onlar da “köprüyü geçene kadar yalan dolan yapıyoruz, köprüyü geçince hilafet olacak, yeniden Osmanlı kurulacak” diyorlardı. Konuşmalarına bakın,kitaplarına bakın hep böyledir. Kendi aralarındaki sohbetleri de hep böyle. Peki bugün diğer hareketlerde, partilerde konuşmalar farklı mı? Onlar da aynı şeyi söyleyerek haramı meşrulaştırıyorlar. “Sen liderimizin öyle dediğine bakma.Ne yapsın işte ortalığa öyle diyor.” diyerek münafıklığı dinleştiriyoruz.

Siyasetin düzelmesi için muhakkak toplum, ailelerin yetiştirilmesi, sokağın yetiştirilmesi,mütefekkirlerin örnek gösterilmesi, bunların çoğaltılması lazım.Bunlarında kurumları var mıdır?  Vardır.Tekkelerdir, medreselerdir, vakıflardır, derneklerdir bu kurumlar köklü kurumlardır.Bunlar insan inşası hususunda uzmanlaşmış yerlerdir. Ama onların da bir partiye, güce endeksli olmaması gerekir. Bu ahlâksızlık üreten, kulluğun tam zıddını üreten bir şeydir. Şu anda karşılaştığımız en büyük sıkıntı bu.

Bizim sandığımızın aksine bu alanda inanılmaz bir imkân var. Yüzde doksanlık gerçek güç alanını neden yüzde onluk alanın emrine vermeye çalışıyorsun? Hepimizi yetiştiren partiler değil toplumsal odaklardır.Buna neden kıymet vermiyoruz, neden güç olarak görmüyoruz? İlla oy potansiyeline, makama yada sermayeye mi gerek var? Çok yanlış. Asıl işi biz % 90’lık alanda yapacağız. Yapmayın, enerjinizi, muhabbetinizi, gençliğinizi, dininizi bu % 10’luk sınırlı ve sorunlu alana yığıyorsunuz.Şişenin içine ummanı sığdırmaya çalışıyorsunuz. Ya arkadaş, bu şişenin içine bu kadar doldurunca bunun kıymeti ortaya çıkıyor.Ama bunun içine bütün ummanı doldurayım dersen şişe de elden gidiyor. Umman bunu alıp gidiyor, kıymeti kalmıyor. Evet, siyasetin de bir kıymeti var. Küçük bir şişe, büyük bir şişe değil.Amerika için de bu böyle. Amerika’yı kim yönetiyor? 320 milyon insan var orada, onlar mı? Hayır. Belki üç bin kişidir toplumu yöneten.Ama toplum onlara bu fırsatı vermese o şekilde yönetebilir mi?

Toplum dönüşünce devlet de dönüşmek zorunda.Devletin ahlâkı toplumun ahlâkıdır.Biz toplumda vaktimizi, gençliğimizi, ilmimizi insan inşa etmeye ayırırsak devlet de o kadar düzelir. Yani insan inşa edilerek devlet inşa edilir.

Şeyh Edebali’ye atfedilen “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünü sürekli tekrarlıyoruz.Ama tefekkür etmediğimiz için o da klişe olarak kalıyor.Bu söz bize yönü göstermiyor mu?İnsan esas, devlet ayrıntıdır diyor bu söz. İnsan olmazsa devlet bir işe yaramaz diyor.

Devletin mantığı hep güç üzerinedir, fazilet üzerine değil. Fakat bizim fazilete ihtiyacımız var. Çünkü gücü anlamlı kılan fazilettir, gücü faziletle kullanırsan bir işe yarar.Her şeyin yerini bilelim. Biliyorsunuz, yerli yerinde olmayınca ona “zulüm” deniliyor. O zulme girmeyelim.Fakat kavramsal zulümlerde var. Sadece insanlar üzerine yapılan zulüm yoktur, mefhum zulmü de vardır.

Genel bir ümitsizlik havası vermek istemiyorum. Analizi böyle yapınca toplum adına hiçbir şey olmadı gibi oluyor, böyle değil. Ben az buçuk halkın içinde yaşayan birisiyim farklı cenahlardan çok fazla arkadaşım oldu. Anlattığımızın zıddı çalışan kurumlar yok mu?Evet var. Önden haramı yol edinmiş insanın girip, arkadan ehli şeriat insan çıktığı nice gönül ocakları gördüm.

O yüzden ümit çok aslında, bizim kendi aramızda bile şu dertleşmemiz güç olayıyla çok hemhal olduğumuz için. Olayları bundan ibaret sanıyoruz, halbuki toplumda çok berbat alanlar olduğu gibi siyasetin bu halindendaha iyi olan alanlar da var. Bir mürşid-i kâmilin nazarıyla farklılaşan adamlar var. O adamlara reklam yapılmadı, şu gazeteyi okuyacaksın, bu televizyonu izleyeceksin denmedi. Aynı FETÖ örneğinde olduğu gibi şu sohbetlere gideceksin şu abine, bu ablana git denmedi. Bu durumları bizzat yaşadım.

Peki bu dönüşüm nasıl oluyor?Ahlâkın gücüyle oluyor, gücün ahlâkıyla değil.Müslümanlar şu gücün ahlâkını bıraksınlar.Ahlâkın gücüne talip olsunlar. Dolayısıyla toplumda güzel ocak çok az var. Bozulmalar yozlaşmalar birçok alanda daha fazla. Sünnete hakaret eden ilahiyatçılar var.

Yol ahlâk iledir,ahlâk yoldur.Benim ölçüm hayatımda yaptığım her şeyi anlamlı kılan kulluğumdur. Yaptığım iş bereketlenir.Ama bakın şimdi Müslümanlar “bereket” kelimesini kullanamıyor.Kâr varken bereketi ne yapsın.Yanlışlar var ama doğrular da var.Evet, yanlışların dedikodusunu çok yapınca gerçek ilim, tasavvuf ehli yok gibi anlaşılıyor.Bu da çok yanlış, vardır ama çok azdır.Peki gerçek, dürüst esnaf yüzde kaç? Gerçek profesörüne kadar? Ders vermemiz, dinlememiz ne kadar kulca?Kendimiz gibi mi, Amerika’daki biri gibi mi ders veriyoruz? O zaman kusura bakma senin dilinde kalmış, içinde kalmamış, imtihanları hazırlarken bile hakları gözeterek yaparsın.

Ben yine işi kulluk esasında söyleyeyim çünkü artık bu esasa gelmemiz lazım. Müslümanların cenah sorunu yoktur. Müslümanların coğrafi yön sorunları yoktur.

Hocam sizin de söyleminizle, eğitim, sanat, edebiyatta, medya ve birçok alanda bozulma, yozlaşma söz konusu. Bu durumu ortaya çıkaran sebepler nelerdir?

Yine kulluk hazinesine dönüyoruz.Somut bir örnek vereyim: İki gün önce Vefa Lisesi’ne konferansa gittim.Konferansa girmeden önce çocuklarla kantinde oturuyorduk. Şeker hastası olduğum için çok su içiyorum, o esnada talebelerde su alıyordu. Konferansa girince bir sebil örneği gösterdim.Osmanlı’da çeşme ve sebiller vakıftır, bunlar bedava su verirler. Hatta Hamidiye suyu diyoruz, meşhur sular bunlar. Padişah vakfı olanlar vb. Şimdi uyanın, tarihi böyle söyleyip geçmeyin.Vakıf neyle ilgili?Suyla ilgili.Neden su veriyorlar, yiyecek veren yok mu? O da var fakat kamusal alanda her yerde, yol üstünde, meydanda bir çeşme var, bir sebil var. Neden?Çünkü oda ahlâkî bir şeydir, hevâyic-i asliyedir.Yani su insanın yaşaması için gereken temel ihtiyaçtır. Demek ki bizim atalarımız bizim atalarımız oldukları için değil, kulluklarına bağlı oldukları için bedava su dağıtan sebiller yapmışlar. Şöyle ki: teceddüt, yani kulluğun teceddütü, fark budur.Her yerde su bulunmayabilir, şehirlerde insanlar evlerinden çıkıp başka yerlere giderken susayabilir, o zaman biz ne yapalım? “Belli yerlere çeşmeler yapalım, kıyamete kadar aksın, gelen geçen herkes içsin; insanlar, kuşlar, kediler, köpekler faydalansın.Hepsi istifade etsin.”Şimdi bu düşünceyi oluşturan kul değil mi? Peki şimdi bu çeşmeyle Batıdaki, Roma’daki çeşmenin bir ilintisi olur mu? Aynı düşünce olur mu? Ama bakın Amerika’daki okulların koridorlarında su basılıp, içilecek bedava pınarlar var. Normalde o pınarın nerde olması gerekiyor? Bizim okullarımızda olması gerekiyor.Sebil geleneği bu kadar geniş ve gelişmiş olan bizim okullarımızın kantininde su satılmaması gerekiyor.Medeniyet budur işte. Bu yüzden somut örnek üzerinden anlatıyorum.

Sebilin aynısını yapınca olmuyor, Mimar Sinan’ın eserlerini kopyalayınca olmuyor. Kopyalama, kopyalanana da hakaret, bugünkü insanlara da hakaret, arada yaşayan bütün insanlara hakaret. Neden?Çünkü Mimar Sinan hiçbir eserini kopyalamamış,  benzerini yapmamış, ölene kadar sürekli kendini yenilemiş. Bak muhafazakâr değil.İlkeyi muhafaza ediyor ama sürekli an, zaman ve mekânın gerekliliklerini yerine getiriyor. O anı yeniden üretiyor. O yüzden bizim bu günün işlerini yapmamız lazım. Ama atalarımızı, ecdadımızı nasıl anlayacağız?Ecdadın yaptığı işteki kulluğu tespit edeceğiz, önce onu etmede bile zorlanıyoruz.Kalıpçı baktığımız için kalıbıyla anlamlı olduğunu sanıyoruz. Mesela burası bir tekke, ama bütün tekkeler böyle midir? Değildir ama hemen hemen prensipleri aynıdır. Bu prensip aynı kaldıktan sonra Grönland’a farklı tekke inşa edersin, Sahra’ya ayrı.Bu bizim imkânımızı sonsuz hale getiren bir durum oluyor. Bütün imkânlar senin, Batıdan da örnek alırsın Roma’dan da örnek alırsın.Yeter ki kendi ilkene yarar hale getir. Osmanlı böyle yaptı.Kubbeyi Bizans’tan aldı, ne oldu?Ortodoks mu oldular hayır.Çok güzel bir şeyi almış oldular. Hadis-i şeriftir: “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır.” Geçmişimizi böyle görelim.O zaman bugünümüzü kulca güzelce inşa ederiz.Farklılık orada ortaya çıkar, siyasetimizde kulluk siyaseti olur.

Yine sizin söyleminizle “medeniyet bir sonuç değil, süreçtir; kulluğun yansımasıdır” diyebilir miyiz?

Tabii tabii, kesinlikle.

Müziğin ve Sanat Musikisinin 18. Yüzyılda değişimi bir medeniyet geçişi miydi? Yoksa sadece etkilenme ve ilham alma olarak mı yorumlanmalı?

Yani şimdi müzik insanlardan bağımsız olmadığı için siyasi süreçlerden, sosyal değişimlerden bağımsız değil. Tam tersi onun bir aynası…Benim müzik derslerim vardır. Ben batı ve bizdeki müziği dönem dönem toplumsal gelişmeler, şiirdeki gelişmeler, mimarideki gelişmelerle kıyaslayarak anlatırım. Ona baktığım vakit Osmanlıdaki değişim önce bir galibiyet duygusu, Batıya karşı. Bu galibiyet 1600’lerden sonra 1700’lerle beraber galibiyet, muadiliyet duygusuna dönüyor. Eşit nasıl oluruz? Sonra mecburiyet duygusuna evriliyor 1800’lerde Tanzimat ile beraber. Neden? Biz mecburuz, başka bir örneğimiz olamaz. Bu şekilde kendini inkâr aşamalarıdır bunlar.Kendisi olmaktan çıkma aşamaları… En sonunda da Cumhuriyet ile beraber teslimiyet. Galibiyet,muadiliyet, mecburiyet, teslimiyet… Sonunda yaşadığımız süreç bu… İslamcılık da bunun içindedir, Kemalizm de bunun içindedir.

Şu an muhafazakârlık alanında yaşadığımız sorunların o zamanki muadiliyete dayandığını söyleyebilir miyiz? Tabii ki… Bütün yanlışlar, kavramsal muadiliyet, süreçsel muadiliyet, kurumların muadiliyeti, anlatabiliyor muyum? Bu temessülden ayrı bir şey. Osmanlı ondan önce de dünya ile çok irtibatlıydı, örnekleri alırdı, kendileştirirdi. Sentezleyerek kullanıyordu. O zaman kendisi oluyor. Kelimeler gibi. Rumcadan da alıyor, meselâ balık isimlerinin çoğu Rumcadır. İşte “kefal.”“Kafa” kelimesi de Rumcadan. Eee, kullanmıyor mu? Yoo kullanıyor. Kendileştirir ve böyle kullanır. Sorun yok. Çünkü kabı sağlam… Ben bu kaba her şeyi koyarım, kendim aşçıyım zaten hangi çeşniyi ne kadar koyacağıma kendim karar veririm diyor. Dünyadaki güzellikleri seçerim, alırım diyor. Bu özgüvenle iş yapıyor. Ama bu özgüven 1700’lerden itibaren bozuluyor. Müziğe de o şekilde yansıyor. O yüzden müziğin özü değişiyor. Müziğin öğrenme ve öğretme usulleri bozulmaya başlıyor. Bir süre sonra da teslimiyet döneminde müzik ne yapılıyor? Yasaklanıyor.

Peki hocam biz bu 17. Yüzyıldan bu yana bu süreçte temelimizi kaybettik mi? Yoksa hala hatırlayabilecek bir temelimiz var mı?

Unuttuk. Ben, bütün eğitimi;  müzikten tut, üniversite eğitimi, derneklerde verilen eğitimden tut neyse artık yani yazı yazma, hikayecilik eğitimi, hangi aktarım usulüyle ilgili olursa olsun bir hatırlatma sürecinin işlemesi gerektiğini düşünüyorum. Neyi hatırlayacağız? Musiki alanındaki temel kavramlar. Şiiri analiz, tahlil ediyoruz çocuklar. Osmanlıca bilmediğiniz için ben size biraz buradaki söz sanatlarını anlatayım. Güzel kardeşim, söz sanatını anlattığın kadar öz sanatını da anlatır mısın? Çünkü Nefi’nin beyitlerinde sadece söz sanatı yok, kabuk yok, özü var onun. O özü bana anlatır mısın? Çünkü o özde kulluk var. Benim ihtiyacım ona. Ben Nefi gibi bugün şiir yazmak zorunda değilim. Evet ben yazdım çünkü o bireyyam öyle geldi. Fakat bugünün şiiri Galib Dede gibi yazmak değildir. O üslup ile yazmak mecburiyetinde değiliz ama onun bağlı olduğu kulluğu keşfedip onunla, bugün ister serbest ölçü ile yaz, ister heceyle yaz. Yeter ki o aslı yansıtsın. Kalıbı da ona uygun olsun tabi. Yani netice de kalıpsız değil.

Her alanda asli kavramları bilelim, hatırlayalım ve onları istihdam edelim, kullanalım. Her alanda, mimaride, müzikte, siyasette… Mesela siyasette “maslahat” kelimesinin ne olduğunu bilelim. Siyasetin etimolojisini bilelim. Eğer maruz kaldığımız için Batıyı da mutlaka konuşmamız gerekiyorsa onu da tanımam gereliyor.Şu anda maruz kaldığımız için, çok kıymetli olduğu için değil. Tamam ama onu tanımak benim tek işim olursa işte bugünkü İslamcılık gibi olur. Ne oldu? Batıyı tenkitten, Batıyı meşrulaştırmaya döndü. O kadar tenkid ile değil, daha çok inşa ile uğraşalım. Artık Müslümanların bu kadar Batıyıtenkid ettikleri yeter.Batı biliniyor, bilinmeyen bir şey değil. 100 yıl önce MehmedÂkif’in, Bediüzzaman’ın, o dönemdeki dindar insanların kafalarındaki o masum Batı yok. Evet, onu hemen hemen herkes anladı zaten. Nereden anladık? En başta bizim kabak başımıza patladı da bu işi oradan anladık. Bizi de alıp sömürgeleştirdi, oradan anladık. Bunlar demek ki göründüğü kadar masum değilmiş. Bilim diyorduk, hak diyorduk, hukuk diyorduk. Efendim akıl vardır, ne güzel. Biz de yoktur onlar da var. Ah bir tek kelime-i şehadet getirmedikleri kaldı. Ziya Paşa’nın saçma sözü gibi…Çok yanlış bir düşünce. Bazı kahramanlara da dikkat edin yani. Söyledikleri şeyler çok yanlış şeylerdir. Ziya Paşa, batıyı ve batının yaptıklarını överken onları nasıl yaptıklarından bahsetmiyor. Sömürgecilikten bahis yok. Sanki kendi kendilerine yapmışlar, hep çalışıyorlar.

Osmanlı sömürmediği, sömüremediği,sömürmeyeceği için battı.Bu kadar açıktır. Bakın tek teşhis budur. Osmanlı onlar gibi hayvanlaşamadığı için batmıştır, hayvanlaşmazdı zaten. O dereceye inmez, inemez. Bir mümin o dereceye inerse onlardan olur. Niye mücadele ediyorsun o zaman? Madem onlardansın, sen de aynısın. Bu neden bir sorun olsun ki? Acaba bugün sanat, siyaset, ticaret, düşünce alanında yaptığımız onlardan birisi olmaya çalışmak mı, kendimiz olmaya çalışmak mı? Bu ikisi karıştığı anda âyet, hadis okursun ama yolun onların yolu olur. Buna dikkat etmeliyiz.

Son 200 yıldır mazisiz ve köksüz yeni bir “uygarlık” olma amacında olan Türkiye, yeni yeni kimliğini konumlandırdığı konumun pek gerekli olmadığı kanısına varmaktadır. Doğu ile batının birleşim noktasında iki yakanın sentezini yapan köprü ülke olmaktan, iki yakayı birbirine tercüme eden batı aklıyla doğuya, doğu vicdanıyla batıya seslenebilen yalnız köprü olma vazifesinden çıkarak bölgesinin ve dünyanın asli unsuru olduğu şuurunda bir merkez ülke olma hakiki ve haklı sıfatını yavaş yavaş üstlenir durumda görünmektedir. Aktif bağlayıcı her iki dünya ile de konuşabilen bir Türkiye için ve bu durumun devam ettirilebilmesi için gerekli unsurlar nelerdir, neler yapılabilir?

“Doğunun aklıyla Batının vicdanı söylemi” yanlıştır. Bu doğuda akıl yok, batıda vicdan yok demektir. Bu, “Monika ile Mehmet’i evlendirirsek çocukları güzel olur” demeye benziyor. Yanlış. Tabi şimdi hareket ettiğimiz ekseni unutmayalım. Biz kulluk ekseninden hareket ediyoruz. Eğer iddia ettiğimiz gibi kulluğumuzu işimize yansıtabiliyor isek bir farkımız ortaya çıkıyor. Bu farkların bir kısmını görüyoruz zaten somut olarak. Mesela Türkiye’nin insani yardımları, hiç bu kadar zengin bir ülke olmamasına rağmen pek çok zengin ülkenin önünde. Efendim Suriyeli bu kadar adamı sen alıyorsun, adamı denizde boğdururken, ateş açarken, kendi ülkesinde yok ederken, denize bile çıkmasınlar kendi ülkelerinde yok olsunlar diye Rusya’yla İran’ın önü açılırken, onları yok eden insanlara rağmen, sen bunların hepsini alıyorsun. Dünyanın en zengin ülkesi olmamamıza rağmen bunları biz himaye ediyoruz. Bunlar zaten gösteriyor bu vicdanın nasıl hareket ettiğini.

Fakat burada yine aynı doğu-batı tasvirlerinin yanlışlığına geliyoruz. Bunu kim kullanırsa kullansın yanlıştır. Müminde kalbin aklı vardır. Mümini farklı kılan şey kalbin aklı olmasıdır. Dolayısıyla merhametin de bir aklı var. Şefkatin de bir aklı var. Nereden anlıyoruz? Sebil örneğini hatırlayalım. Batı’da sebil yok. Bizde var. Niye? Çünkü merhametin de bir aklı var. Merhamet de bir akıl çalıştırıyor. O da merhameti üretecek bir şey buluyor. Şimdi mesela kuş evi buluyor. Bunlar havadan bulunan şeyler değil. İnsanlarda merhamet duygusu bu kadar akıllaşmasa bunu üretemez. O yüzden bugünkü siyasette de, dünya siyasetinde de yapmamız gereken şey öncelikle ev içinde, temiz kalmak, evi de tek kuvvet halinde yönetebilmek.

Türkiye toplumu yarılmış bir toplumdur. Onu bilmek lazım. Türkiye toplumu bölünmüş bile değil yarılmış bir toplumdur. Kendi kendine de bu yarılmışlığı meşrulaştırıyor iki yarılma tarafı da. Yani bir kısmı Osmanlıcılık, muhafazakârlık, kalıpçılıkla; öbürü Kemalizm ve Vatıcılık ile bunu meşrulaştırıyor. İkisi de yanlış. Ortaya gelmesi gerekiyor. Bütünleşmesi gerekiyor. Bu bütünleşmene üzerine olacak? Yeni bir yön, o yöne göre geliştirilmiş yöntem ve bu yöntemin yönetilmesi. Bakın üçü de “yön”den geliyor. Bizim milli eğitim politikamız niye başarısız? Çünkü yönü yok. Yönü olmayınca kullandığın hiçbir yöntem işe yaramıyor, ayrıca yön olmayınca yönetilemiyor. Çok mütevazı bir yön bile koysak yönetilebilir bir yön olur, yöntemlerde ona göre geliştirilir. Yani Norveç’in yöntemi sana yaramaz. “Norveç’in çok güzel okul sistemi var.” Evet var. Ama Norveç, kendi yönüne göre yöntem geliştirmiş de ondan. O da mesela Danimarka’ya yaramayabilir. Sen, sensin. Önce bir kendiliğini kabul et, kendi yönünü net belirle.

Dünyada nerede olmalısın? Güç teorileri, devlet teorileri, uluslararası sistem teorileri. Bunların hepsi nefsaniyet üzerine inşa edilmiş teorilerdir. Burada esas olan şey, başkalarının pahasına güç nasıl artırılır? Başkaları ölse bile ben nasıl daha çok kâr ederim? Daha çok güç kazanırım? O yüzden bu konuda da kulluğa dayanan, gücü hedef almayan fakat gücü insani bir şekilde kulluk üzerinden şekillendirip, yeniden dünyaya Osmanlı gibi bir insanlık örneği sunabilecek bir model kurmamız lazım. Bunun da hazırlığı içeridedir, dışarıdan yapılmaz.

Savaş Barkçin 

2018 İtibari ile emekli Başbakan Eski Başdanışmanı 

 

Hazırlayan

TESAD Siyaset Masası Röportaj Ekibi

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir