Marxism

Çevirenler: Atilla Arda Beşen & Emre Ertetik

Ölümünden bir yüzyıldan fazla bir süre sonra dahi, Karl Marx Batı dünyasındaki en tartışmalı figürlerden biri olmaya devam ediyor. Kapitalizme yönelik acımasız eleştirisi ve onun kaçınılmaz, uyumlu bir sosyalist geleceğe dair sözü, küresel oranlarda bir devrime ilham kaynağı oldu. Görünüşe göre, Rusya’daki Bolşevik devrim ve komünizmin Doğu Avrupa’ya yayılmasıyla, Marksist rüyalar 20. yüzyılın ilk yarısında sıkıca kök salmıştı.

Bu rüya yüzyıl bitmeden çöktü. Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan, Arnavutluk ve SSCB halkı Marksist ideolojiyi reddetti ve halen devam etmekte olan özel mülkiyet haklarına ve piyasa-değişim sistemine olağanüstü bir geçiş yaptı. Marksizm’in hangi yönleri böylesine güçlü bir devrimci güç yarattı? Ve ölümünü açıklayan şey nedir? Cevaplar, Marksizm’in bazı genel özelliklerine (ekonomi, toplumsal teori ve genel vizyon) dayanmaktadır.

Emek Değer Teorisi

Marx, ustalık eseri olan Kapital’de belirttiği üzere İşçi Değer Teorisi Geleneksel Marksist Ekonominin en büyük direğidir. Teorinin ana iddiası basitçe: ”Bir metanın değeri, o metanın üretilmesi için gereken ortalama çalışma süresi sayısıyla nesnel olarak ölçülebilir.” şeklindedir.

Örneğin bir çift ayakkabı, genellikle bir çift pantolon üretmek için iki kat daha uzun sürerse, ayakkabı pantolonun iki katı kadar değerlidir. Uzun vadede, fiziksel girdilerin değerine bakılmaksızın, ayakkabıların rekabetçi fiyatının pantolon fiyatının iki katı olacağı düşünülmektedir.

Her ne kadar emek değer teorisi açıkça yanlış olsa da klasik iktisatçılar arasında 19. yüzyılın ortalarına kadar etkili oldu. Örneğin Adam Smith bir kapitalizm savunması olan Ulusların Zenginliği (1776) eserinde emek değer teorisi ile ilişki içindedir ve daha sonra David Ricardo bunu Politik Ekonominin Prensipleri eserinde ”Serbest Piyasa Ekonomistleri” jenerasyonunda incelenen  bir sistematik metin haline getirdi.

Dolayısıyla, emek değer teorisi Marksizme özgü değildi. Marx, teoriyi, kapitalizmin şampiyonalarına karşı çevirmeye çalıştı; teoriyi, en klasik iktisatçıların izlemekte tereddüt ettiği yöne itti. Marx, teorinin, işçilerin bir ücret karşılığında kapitalistlere sattığı emtialar(satılacak şeyler, mallar) da dahil olmak üzere, tüm emtiaların değerini açıklayabileceğini savundu. Marx bu emtiayı “emek gücü” olarak nitelendirdi.

İş gücü, işçinin mal ve hizmet üretme kapasitesidir. Marx, klasik iktisat prensiplerini kullanarak, emek gücünün değerinin, bir çalışanın çalışma kapasitesine sahip olması için bir işçiyi beslemesi, giydirmesi ve barındırabilmesi için toplumun ortalama çalışma saatlerine bağlı olması gerektiğini açıkladı. Bir başka deyişle; uzun süreli çalışan ücretli işçilerin alımı işe uygun bir kişiyi üretmek için gereken çalışma saatlerine bağlı olacaktır. Bir işçiyi her gün beslemek, giydirmek ve korumak, işçinin ertesi sabah çalışmaya uygun olması için beş saat  gerektiğini varsayalım. Eğer bir iş saati bir dolara eşitse, doğru ücret olarak alması gereken günde beş dolar olması gerekirdi.

Marx daha sonra görünüşte yıkıcı bir soru sordu: Kapitalist bir toplumdaki tüm mal ve hizmetlerin gerçek değerlerini(emek saatleri ile ölçülen) fiyatlarla (ve ücretlerle) satılmaya çalışılması durumunda, kapitalistlerin kazançlarından nasıl yararlanabilirler ki- Sadece kısa vadede? Kapitalistler, toplam gelir ve toplam maliyet arasında kalıntıyı sıkıştırmayı nasıl başarırlar?

Marx’ın yanıtladığı, kapitalistler, üretim araçlarının sahibi olarak ayrıcalıklı ve güçlü bir konumdan yararlanmaları ve bu nedenle de acımasızca işçileri sömürmeleriydi. Kapitalist işçilere doğru ücreti verirken, Marx burada çok belirsiz şekilde vardı – kapitalist işçileri işçinin emek gücünü yaratmak için ihtiyaç duyulduğundan çok daha fazla çalıştırıyor. Kapitalist, her işçiye günde beş dolar ödüyorsa, işçilerden günde on iki saat çalışmasını isteyebilir. (Bu Marx’ın zamanında alışıldık bir çalışma saati değildi.) Dolayısıyla, bir işçi saati bir dolara eşitse, işçiler kapitalist için on iki dolarlık ürün üretiyor ancak yalnızca beş dolar alıyorlardı. En son cümle ise: Kapitalistler işçilerden “artı değer” çıkarıp parasal kârlarının keyfini çıkarıyordu.

Marx, emek değer teorisini kapitalizme karşı sınırlarına getirerek kullanmaya kalkışmasına rağmen, teorinin mantığının ve temel varsayımlarının zayıflığını kasıtsız olarak gösterdi. Marx, klasik iktisatçıların kapitalist kazançları yeterince açıklayamadığını iddia ettiğinde haklıydı. Fakat bu konuda Marx da başarısız oldu. On dokuzuncu yüzyılın sonuna dek, ekonomist teoremler emek değer teorisini reddetti. Ana akım ekonomistler şimdi kapitalistlerin işçileri istismar ederek kâr sağlamadığına inanıyorlar (karı görüyorlar). Bunun yerine, girişimcilerin kapitalistleri, mevcut tüketimden dolayı, risk alarak ve üretim düzenleyerek kazançlar elde ettiğine inanıyorlar.

Yabancılaşma

Bununla birlikte, Marksizm için emek değer teorisine ve Marx’ın kâr arzusu eleştirisine göre daha fazla şeyler vardır. Marks, ekonomi ve felsefeyi birlikte dokuyarak, insanlık tarihi ve toplumsal değişim üzerine kapsamlı bir kuram inşa etmiştir. Örneğin, 1844 tarihli Ekonomik ve Felsefe El Yazmaları’nda ifade edilen ”yabancılaşma” kavramı, kapitalizmi eleştirmesinde kilit rol oynamaktadır.

Marx, insanoğlunun, doğası gereği, dünyayı tamamen dönüştürme potansiyeli olan özgür, yaratıcı varlıklar olduğuna inanmaktadır. Fakat modern, teknolojik açıdan gelişmiş dünyanın görünüşte tam kontrolümüzün ötesinde olduğunu gözlemledi. Marx, örneğin, serbest piyasayı “anarşik” olarak kınadı ya da kendini kontrol edemeyen bir sistem olarak tanımladı. Piyasa ekonomisinin koordine edilmesi biçiminde – arz ve talep yasalarıyla belirlenen özel mülklerin kendiliğinden satılması ve satışı – bireysel ve toplu kaderlerimizi kontrol etme kabiliyetimizi engellediğini savundu.

Marx, kapitalizmi kitleleri yabancılaştıran bir sistem olarak kınadı. Onun mantığı şöyleydi: İşçiler pazar için ”şeyler” üretirken, işçiler değil pazar güçleri şeyleri kontrol eder. İnsanlar, üretim araçları üzerinde tam kontrole sahip olan ve işyeri gücünü koruyan kapitalistler için çalışmakla yükümlüdürler. İş için şöyle diyecekti; özgür, yaratıcı insanlardan ziyade, aşağılayıcı makinelere, monoton ve onların çalışmasına uygun hale geldi. Nihayetinde insanlar kendileri-insan doğası ile teması kaybetmiş, soğuk kâr-zarar katsayılarına dayalı kararlar üreten, insanlık değeri ve ihtiyacı için çok az kaygısı olan nesneler haline gelmişlerdir. Marx, kapitalizmin kendi insancıl toplumumuzu yaratma kapasitemizi bloke ettiği sonucuna varmıştır.

Marx’ın yabancılaşma kavramı, çok önemli olan ancak sallantıdaki bir varsayımla ilgilidir. İnsanların gelişmiş, pazar temelli bir toplumu başarıyla ortadan kaldırabileceğini ve onu demokratik ve kapsamlı olarak planlanmış bir toplumla değiştirebileceğini varsayar. Marx, sadece birçoğumuzun sıkıcı, belki de aşağılayıcı işlerde veya pazarda rekabet ederek işe yaramadığı için değil, insanların temel ihtiyaçları üzerinde kârlılık yapma eğiliminde olduğu için yabancılaştığını iddia etti. Mesele, zahmet karşısındaki mutluluk değildir. Birbirimize yabancılaştık. Marx’ın öngördüğü gibi, dünya çapında tarih boyunca ilerledikçe, tamamen planlanmış ve kontrol edilen, rekabetten yoksun, kazançlar ve kayıplar, para, özel mülkiyet vb. olmayan bir toplum tasarlamadık.

Marx’ın yabancılaşma teorisiyle ilgili en büyük sorun şudur: Bilgisayar teknolojisindeki en son gelişmelerle bile kıtlık ve belirsizliklere son veren kapsamlı planlı bir sistem yaratamıyoruz. Fakat marksistler, kapitalizm altında yabancılaşmadan bahsetmek için başarıyla planlanmış bir dünyanın mümkün olduğunu varsaymak zorundadırlar. Marx, kapitalizm uyarınca, ortaklaşa kaderimizi yaratıcı bir şekilde planlamak ve kontrol etme potansiyelimizden “yabancılaşmış” ya da “ayrılmış” olduğumuza inanıyordu. Ancak eğer kapsamlı bir sosyalist planlama, pratikte başarısız olursa, Mises ve Hayek’ten öğrendiğimiz gibi bu bir imkânsızlık ise, Marx’ın “yabancılaşma” terimi biz insanların başına gelen bir durum değildir. Kapsamlı planlamanın imkansız olması durumunda, kapsamlı bir şekilde ekonomiyi planlamak için “potansiyelimiz”den “ayrı” olamayız.

Bilimsel Sosyalizm

Marx, sağlam bir anti-ütopyacı olan kapitalizm eleştirisinin bilimdeki en son gelişmelere dayandığını iddia etti. Yaklaşımını diğer sosyalistlerin yaklaşımından açıkça ayırt etmek için teorisini “bilimsel sosyalizm” olarak adlandırdı(Henri de Saint-Simon and Charles Fourier). Marx, varolan toplumun gerçekten nasıl çalıştığını kavramaksızın, gelecekteki ideal toplumu hayal etmek için daha fazla içerik sahibi gibi görünüyordu. Marx’ın bilimsel sosyalizmi, iktisadını ve felsefesini -değer teorisini ve yabancılaşma kavramını da dahil- insanlık tarihinin gidişatında “sahipler” ve “sahip olmayanlar” arasında derin bir mücadele olduğunu göstermek için birleştirdi. Marx, kapitalizmin iki sınıf arasında bir savaşa dönüştüğünü iddia etti: Burjuvazi (üretim araçlarına sahip olan kapitalist sınıf) ve proletarya (kapitalistlerin merhametinde olan işçi sınıfı). Marx, tarih yasalarını, kapitalizmin çelişkilerini ve sınıf mücadelesinin gerekliliğini ortaya koyan yasaları da keşfettiğini iddia etti.

Marx, kapitalistler arasındaki rekabetin öyle şiddetli olacağını öngörüyordu ki, çoğu zaman kapitalistlerin çoğunun iflas edeceğini ve hemen hemen tüm üretimi kontrol eden sadece bir avuç tekel kalacağını söylüyordu. Marx’a göre bu, kapitalizmin en önemli çelişkilerinden biriydi: Rekabet. Tüketiciler için daha düşük fiyatlarla daha iyi ürünler yaratmak yerine, uzun vadede işçileri ve tüketicileri istismar eden tekel yaratılıyordu. Peki eski sermayedarlara ne oldu? Eski sermayedarlar proletarya saflarına düşerek daha büyük bir emek arzı, ücretlerde bir düşüş ve Marx’ın işsizlerin artan yedek ordu olarak adlandırdığı şeyi yarattı. Ayrıca, karmaşık bir piyasa ekonomisinin anarşist, plansız yapısı olan Marx’ın, arz ve talep uyuşmaması nedeniyle ekonomik krizlere yatkın olduğunu düşünerek iş faaliyetlerinde ve dolayısıyla ciddi ekonomik bunalımlarda büyük dalgalanmalara neden olacağını belirtti.

Marx, kapitalist ekonominin ne kadar ileri olursa, bu çelişkiler ve çatışmaların o denli büyük olacağını savundu. Kapitalizm ne kadar çok servet yaratırsa, kendi yıkımının tohumlarını o kadar çok ekmiş olacaktı. Nihayetinde, proletarya, kalan az sayıda kapitalisti ve onlarla birlikte bütün sistemi deviren kolektif güce sahip olduğunun farkına varacaktır.

Özel mülkiyet, para, piyasa değişimi, kâr-zarar muhasebesi, işgücü piyasaları vb. ile kapitalist sistemin tamamı kaldırılmalı. Marx, düşüncesini ve yerini tamamen planlamış, kendi kendini yöneten bir ekonomik sistem getirdi. Bu sistem sömürüye ve yabancılaşmaya son veriyor. Marx’ın savunduğu sosyalist devrim ise kaçınılmazdır.

Değerlendirme

Marx, kuşkusuz dünya çapında binlerce destekçi kazanan önemli bir düşünürdü. Ancak tahminleri zaman testine dayanamadı. Kapitalist pazarlar son 150 yıldır değişmesine rağmen, rekabet daha tekel haline gelmedi. Reel ücretler yükseldi ve kâr oranı düşmedi. Ayrıca işsizlerden oluşan yedek bir ordu da gelişmedi. İş döngüsüyle ilgili bir takım fikirlerimiz var, ancak giderek artan ekonomistler, önemli durgunlukların ve depresyonların, pazardaki doğal bir özellikten daha ziyade devlet müdahalesinin(Merkez bankaları tarafından uygulanan para politikası, vergilendirme ve harcama politikaları) istenmeyen sonucu olabileceğine inanıyor.

Sosyalist devrimler, dünyanın her yerinde olmadı, ancak Marx’ın teorisinin tahmin ettiği yerde -en az gelişmiş kapitalist ülkelerde- meydana geldi. Bir nevi Sosyalizm, Üçüncü Dünya ülkeleri olarak adlandırılan fakirlere zorlandı. Ve bu devrimler farkında olmadan kitleleri sistematik yoksulluk ve siyasi diktatörlüğe mahkûm etti. Uygulamada, sosyalizm, ayrılmamış, kendi kendini yöneten ve tamamen planlanmış bir toplum yaratmak için kesinlikle başarısız oldu. Kitleleri özgürleştirmek için başarısız oldu ve bunun yerine devletçilik, hakimiyet ve devlet iktidarının korkunç istismarı ile kitlelerin ezilmesine neden oldu.

Yirminci yüzyılın “demokratik sosyalist cumhuriyetleri”nin aksine, özel mülkiyet haklarına ve pazar alışverişi için izin veren uluslar, olağanüstü düzeyde uzun vadeli ekonomik büyüme yaşıyorlardı. Serbest piyasa ekonomileri, kitleleri yoksulluktan kurtarıyor ve genel politik özgürlük için gerekli kurumsal koşulları yaratıyor.

Marx bu durumu anlayamıyordu. Takipçileri de aynı şekilde kavrayamıyordu. Marx’ın değer teorisi, insan doğası felsefesi ve tarih yasalarını ortaya çıkarmaya yönelik iddiaları, yeni bir dünya düzeninin karmaşık ve büyük bir vizyonunu sunmak için bir araya gelmiş oldu. Eğer yirminci yüzyılın ilk dörtte üçü bu vizyon için bir test zemini sağlamış olsaydı, yüzyılın sonu gerçekten ütopyacı doğasını gösterirdi.

Komünizmin çöküşünün ardından, pek çok ana akım ekonomistin yıllardır eleştirdikleri geleneksel Marksizm, giderek artan sayıdaki hayal kırıklığına uğratan radikaller ve eski Marksistler tarafından sorgulanmaktadır. Mesela, günümüzde, Marksizm’in yeniden görüşülmesi için bilimsel dergilerde aktif olanların çabalarıyla ilişkili canlı bir post-Marksizm akımı var. İşçilik teorisi ile ilgili ezoterik bulmacaları çözmeye veya planlanmış bir ekonominin yeni teorik modellerini sunmaya çalışmak yerine günümüzün en keskin post-Marksistleri, marjinal analizleri, kolektif eylemin bilgi ve teşvik sorunlarını takdir ediyorlar. Bu yeni edebiyatta Friedrich Hayek, Marx’ın kendisinden daha olumlu bir resepsiyona sahipmiş gibi görünüyor. Bu gelişmelerden sonra tam olarak ne geleceğini tahmin etmek zordur, ancak eski Marksizm’e dönmek pek mümkün değildir.

NOT: DERNEĞİN ÇEVİRDİĞİ YAZILAR, DERNEĞİN RESMİ GÖRÜŞÜ OLMAK ZORUNDA DEĞİLDİR. ÇEVİRİLEN YAZILAR,  METNİN SAHİBİ OLAN YAZARIN SİYASİ GÖRÜŞÜNÜ YANSITIR.

Kaynak: http://www.econlib.org/library/Enc/Marxism.html

Çevirenler Hakkında

 Atilla Arda Beşen

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

 

 

 

 

Emre Ertetik

İstanbul Bilgi Üniversitesi

Siyaset Bilimi 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir