Ana Sayfa / Röportaj / Lütfü Akdoğan ile Orta Doğu ve Türkiye Üzerine
tesa röportaj lütfü akdoğan

Lütfü Akdoğan ile Orta Doğu ve Türkiye Üzerine

Lütfü Akdoğan kimdir?

Lütfü Akdoğan 24 Temmuz 1930’da Hatay Fransız işgali altındayken doğdu. Öğrenim hayatı devam ederken 1950’de mesleğe polis-adliye muhabiri olarak başladı. “Krallar Kralı” olarak bilinen Lütfü Akdoğan, Yeni Sabah, Tercüman, Akşam ve Yeni İstanbul gazetelerinde çalıştı. 1965-1969 yılları arasında Adalet Partisi Konya milletvekilliği görevini yerine getirdi. Tabii ki mesleğinden kopamadı ve 1967-1973 arasındaki Arap – İsrail Savaşları sırasında savaş muhabirliği yapmaya devam etti. Hürriyet gazetesinde yayınlanan Saddam Hüseyin ile yaptığı röportaj büyük yankı uyandıracaktı. Türkiye’nin ilk savaş muhabiri unvanına sahip olan Orta Doğu uzmanı ve Devlet Temsilcisi Akdoğan ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Kendisi, o kitaplardan okuduğumuz tarihi bizzat yaşamış bir gazeteci üstadımız olarak birikimini, yaşadıklarını, düşüncelerini TESA Ailesi ile paylaştı. Sayın Lütfü Akdoğan ile konuşmaya doyamadığımız bir röportajı sizlere sunmaktan mutluluk duyuyoruz. Kaçırılmayacak düşünceler, sözler için şimdi sizleri bu röportajla baş başa bırakıyoruz.

 

Lütfü Akdoğan’ın topluma kazandırdığı erdem nedir?

Eğitim.

Şu anda rakam söylemeyeceğim; öğrencilere burslar veriyorum. Bugüne kadar gittiğim her köye okul açılmasını önerdim; bunu hala öneriyorum ve birçok köye okul açılmasında da katkılarım oldu. Türkiye’nin öncelikli ve en temel ihtiyacı eğitimdir. Türkiye’nin  bugünkü duruma düşmesinin  sebebi eğitimdir. Bugün ne yazık ki on bir milyon genç okuma yazma bilmiyor. Bunların hepsi gelecekte birer anne-baba adayı; ileride bu cehalet ile nasıl çocuk yetiştirilecek? Eğitime doğumla başlamak gerekir, eğitim okuma yazma bilmek anlamına gelmez.

Daha ilkokuldan itibaren o yaştaki çocukların anlayabileceği şekilde  verilecek eğitimle ülkenin ekonomisi nedir, tarımı nedir sanayide neler yapılmalıdır, öğretmek anlatmak gerekir. Şimdi maalesef ülkemizde üniversite mezunları işsiz geziyor. Üniversitelerden mezun gençlerimizin gerçek anlamda meslek sahibi olmalarında fayda var. Siyasal bilgiler ve benzeri bir bölümden mezun olmak meslek sahibi olduğunuz anlamına gelmez.

1. Hemen Orta Doğu’yla ilgili konulara geçmek istiyoruz müsaadenizle. Arap Baharı bir yenilenme mi yoksa bir değişim mi? Türkiye bu değişimi ne zaman yaşamıştır?

1. Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Doğu bölündü. O dönemde bizde kaymakam olan adam bir bölgenin emiri oldu. Bu insanlarda tarih yok, bilgi yok. Topraktan da petrol fışkırınca bol paranın içinde kaybolup gittiler. Şimdi yeni bir nesil yetişti, tek gayesi para değil, paraları zaten var, bu insanlar Fransa’da, İngiltere’de, Amerika’da okuyorlar. Okullardan aldıklarını ülkelerine getirmek istiyorlar, bundan kaçmak imkânsız haldedir. Dünya zaman zaman yenilenme geçirmiştir. Geçirecektir de. Türkiye’nin de bir Rönesans’a ihtiyacı vardır. Atatürk devrimi kutsaldır, tamam. Ama onu inkâr etmeden yeni şeyler aramalıyız. Bundan sonra neler yapabileceğimizi düşünmeliyiz. Atatürk’ü inkâr edersek Tanzimat’a geri döneriz.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e altı devir geçirmişiz. Bugün Türkiye’ye getirilmek istenen sistem bizi bugünden 300 yıl geriye götürüyor. Birçok dönem dahil Türk dış politikasını yetkin olmayan insanlar yönetmiştir. Yeni yetişen gençlerimiz ise daha tecrübesiz, onun için Türkiye fırtınalı bir denizde kaptanı olmayan bir gemiye benziyor.  Sallanıp duruyor, nereye gideceği belli değil; rüzgâr nereye çıkaracak, hangi karaya bizi vuracak Allah’tan başka kimse bilmiyor.

2. Bilindiği üzere Orta Doğu’da birçok sorun mevcut ve bu sorunların/meselelerin birisi de İsrail / Filistin meselesidir. Dünya’nın gündemine gelen de bu durum (İİT) İslam İşbirliği Teşkilatı’nın almış olduğu kararlar ne kadar etkili olmuştur? Müslüman dayanışmasının bir göstergesi olan İİT’de Arapların tutumunu nasıl buluyorsunuz?

1969’da Fas’ta İslam Ülkeleri Dış İşleri Bakanları toplantısı yapıldı. Bu örgütün adı evvela İslam Ülkeleri Dış İşleri Bakanları Konseyi’ydi. Sonra İslam İşbirliği Teşkilatı adını aldı. Ben bu teşkilatın kurulmasına vesile oldum; kurucularından birisiydim. O ilk toplantıda dönemin Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve beraberindekilerle birlikte bulundum.

Dün de bugün de Orta Doğu ülkeleri Türkiye dahil bir dış siyaset zafiyeti içinde. Burada daha ziyade büyük devletler rol oynuyor. Birincisi, büyük devletler ekonomi olarak, kültür olarak ve silah olarak güçlü olduğu için bu ülkelerin kendi servetlerini, petrol-gaz gibi zenginliklerini sömürerek bunları kendilerine adeta esir bir hale getirmişlerdir. Araplar bu esaretten kurtulmadığı sürece bağımsız hale gelemeyecekler. İkincisi ise, yine tarihten gelen bir düşünce ile maalesef Türkiye’ye karşı daima düşmanca bir takım davranışlar içinde olmuşlardır. Bunun kabahatini de Araplar kadar elbette Türkler’de de görmekteyim. Yalnız en kısa zamanda bütün Orta Doğu ülkeleriyle siyasi, iktisadi, ticari, kültürel, askeri alanda çok sıkı bir işbirliği yapmak mecburiyetindeyiz. Türkiye, Orta Doğu – Balkanlar-Kafkas ülkeleriyle bir araya gelirse Amerika’dan, Rusya’dan-Çin’den daha kuvvetli bir güç haline geliriz. Benim bir kitabım var; adı “Geleceğin Yüzyılı”. Bu kitapta daima bu fikirlerimi savunuyorum.

3. 1980li yılların en önemli olaylarından İran ve Irak savaşıydı. Peki o dönemde Türkiye’nin bu savaşa bakış açısı neydi?

Benim daha önce Amerikalılarla yaptığım görüşmede Amerikalılar Türkiye üzerinden Irak’ta büyük yatırımlar yapmayı düşündüler. Hatta bizim mevcut olan arpa-buğday gibi tahıl ve un gibi gıda mamullerini de Irak’a satmayı düşünüyorduk. İskenderun’da bir bölge kurmak istediler. Ancak olmadı; hatta Birleşik Devletler’in Irak’taki büyükelçisi savaşın çıkması için Saddam’ı adeta teşvik etti. Savaşı tetikleyen Birleşik Devletler oldu, zaten Uzak Doğu’daydılar. Uzak Doğu’da 15 savaş çıkarttılar. Bütün o milletleri mahvettiler; sonra Orta Doğu’ya geldiler. İç savaşlar, daha önce 1967-1973 yılında İsrail-Arap Savaşı, Kıbrıs Savaşı 1974, sonra 1980 Irak-İran Savaşı ve sonra bugüne kadar devam eden savaşlar. Bu, Birleşik Devletler’in kendi yaşama taktiği. Silah satacak, karşılığında petrol alacak, buğday alacak. 1952’lerde NATO’ya girerek ABD’nin yanında durduk ve o zamandan beri hep ABD’ye güvendik. Ama ABD hep bize ihanet etti. Yalnız İsmet Paşa’nın bir sözü var. “Rusya’yla aynı çuvala girersen Rusya ayıdır, parçalar öldürür. Amerika’yla aynı çuvala girersen, ABD kedidir tırmalar.” Evet bu kedidir bizi tırmalıyor; acaba Rusya’yla aynı çuvala girersek ne olurdu? İsmet Paşa diyor ki: “Bu itibarla dış politikada Rusya ile Çin veya Amerika ile Fransa gibi devletlerle oyun oynarken çok dikkat etmek lazım. Yani bilmediğimiz şeylere burnumuzu sokmamak lazım.” Şu anda Türkiye savaşı değil, barışı desteklemeli ve Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Orta Doğu’da kapı kapı dolaşıp barışçıl yollarla Türkiye ve bu ülkeler arasında barışın sağlanması için bir şeyler yapmalı. Her çeşit fedakârlığı yapmamız lazım. Dış politikada daimi dost ve daimi düşman yoktur. Daimi ortak menfaat vardır.

4. Yakından bildiğiniz ve o dönemde Türkiye’yle Mısır arasında ilişkileri güçlendirmek için uğraş verdiğiniz Türkiye-Mısır ilişkilerini kendi gözlemlerinizden geçmişten bugüne nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu ilişkiler zaman zaman dalgalı olmuştur. Ben 1965’te Dış İşleri Komisyonu Üyesi ve Milletvekili’ydim. O dönemin Mısır Devlet Başkanı Nasır benim arkadaşımdı, Allah rahmet etsin. Çok güzel işler yaptık Türkiye ile Mısır’ın arasında; ticari bağları güçlendirdik. Kliring Anlaşması diye bir anlaşma var ticaret anlaşması.  Bu sistemin esası ihracata karşılık o ülkeden ithalat yapmak. Bizim ekonomik sıkıntımız vardı Kliring Anlaşması’yla bu süreçte hem Türkiye’ye hem de Mısır’a bir hayli faydamız oldu. Türkiye’de demir-çelik fabrikaları çalışmıyordu; çalışır hale geldi. Bursa’nın fabrikalarında iplik yoktu ve fabrikalar durmuştu. Floş iplik sayesinde tekrar çalışmaya başladı. Bir de çimento sanayinde sorunlar vardı. Onu da işler duruma getirdik.

Mısırlılar ile aramızda tarihsel olarak büyük ve güçlü bir bağ olduğunu unutmamak şarttır; biz orada 300 yıl kaldık. Akrabalarımız var ve bugün vakıf arazisi adı altında yüz binlerce Türk’ün Mısır’da malı var. O zamanlar bu malların iadesin istedim Başkan Nasır’dan.  Başkan Nasır gülerek dedi ki: ”Bu malları verirsem bütün Mısır’ı Türkiye’ye vermiş olurum.” Biz vakıflarla ilgili bir anlaşma yapmak istedik ancak bir türlü yürümedi. Şu an Mısır güneyde gerçek bir dostumuz ve bu dostun kıymetini bilmemiz lazım, iki tarafın da bilmesi lazım. Bizim Mısır’a Mısır’ın da bize ihtiyacı var.

5. Hürriyet gazetesinde Saddam Hüseyin’le bir röportaj yapma fırsatı yakalamışsınız. O röportajda Saddam’la ilgili en çok dikkatinizi çeken neydi?

Saddam Hüseyin milliyetçi bir adamdı. Devlet adamının kendine özel vasıfları olması gerekiyor. Bugün Türkiye’de Atatürk’ün dışında o vasıflara haiz bir Cumhurbaşkanı gelmemiştir. Ortadoğu’da da öyledir yani şimdi adam ölüyor oğlu başa geçiyor. Nasıl olacak? Bu itibarla Saddam Hüseyin dahil Mısır Devlet Başkanı Nasır dahil bugüne kadar Orta Doğu’ya doğru dürüst bir devlet adamı gelmemiştir. Bütün mevcut sıkıntılar da şu anda bu nedenle doğuyor. Mesela Suudi Arabistan’da; bir genç şımarık biri geldi. Araştırmalardan anlaşıldığına ve delillerden ortaya çıkan duruma göre bir devlet adamı bir gazetecinin ölümü için talimat verebilir mi? Katillerle ortak olur mu? Testereyle kesmişler gazeteciyi.

Ben, Fransa’da da uzun süre yaşadım. Ne yazık ki Türkiye Atatürk’ün dışında bir De Gaulle görmemiştir. Bir Jacques Chirac görmemiştir. Bir Mitterand görmemiştir. Bu misal verdiğimiz devletin devlet başkanları gibi bizim başımıza devlet başkanları geldi mi; hayır derim. Ne devlet başkanı olarak ne de başbakan olarak. Bu üzücü bir durum.

6. Dünya Medyası üzerine görüşleriniz nelerdir?

Genelde tüm dünyada medya taraflıdır. Tarafsız medyadan söz edemeyiz. Medya sahibi zengindir. Fabrikaları, büyük işletmeleri, yatırımları çiftlikleri vardır. Bu durumda medya sahibi ne yapar? Medya aracılığıyla ne yapıyor? İşlerini yürütüyor. Buna ABD de dahil. Gazete çıkarmak işini yürütmek için bir güç; bir baskı unsuru.

7. Savaş Muhabirliği ile ilgili anılarınızı bizimle paylaşır mısınız?

Benim zamanımda savaş muhabirliğinde şimdiki iletişim araçları yok, posta yok, telefon yok. Cepheden o haberi 3 günde yetiştirdiysem ne mutlu bana. Çok büyük zorluklar vardı. Şimdi cep telefonları var hemen haber veriyorsun; haberleşmeyi avuçlarının içinden yapıyorsun. Savaş cephelerinde 20 gün yemek yemediğim, 3-4 gün su bulamadığım günler oldu. Sonra cephe gerisi ve yaralılar felaketti. Tam bir felaket. Hastane yok. Yerlerde adamın kolunu bacağını kesmek mecburiyetinde kalıyor doktorlar.

Gazetecilikte farkına varmadan kendinizi başladığınız yerden farklı bir yerde görürsünüz. Mesleğe ilk başladığımda ben polis ve adliye muhabiriydim. 24 – 25 yaşlarındayken yazı işleri müdürü geldi dedi ki “seni cepheye gönderiyoruz”. Cephe neresi, savaş nedir bilmiyorum. Savaşlarda beni en çok üzen ve etkileyen olaylar Sahra Hastanesi dediğimiz çadır hastanelerde gördüklerim. Bir de Keşmir’de açık trenlerde kartallar tren üzerindeki üst üste yığılmış cesetleri alıp havalanıyor ve yerlere atarak parçalarını kapışarak parçalıyorlardı. Biraz önce de söylediğim gibi benim zamanımda yemek yok, su yok, doğru dürüst iletişim yok. Sene olarak 1952’den neredeyse 1980’e kadar. Yazdığım “Krallar ve Başkanlarla 50 Yıl” adlı üç ciltlik kitaplarımda hepsi mevcuttur. Gazetecilik mesleği çok farklıdır. Bu meslek aşkı halen damarlarımda dolaşıyor.  Şu anda bile “Lütfü Bey Golan Tepelerinde savaş var hadi gelin gidelim” derseniz gelirim.              Meslek hayatımda bugün yap deseniz yapmayacağım bir şey var, o da Amerikan heyetiyle Ağrı Dağına çıkıp yaptığım röportaj. Oraya bir daha çıkmam.

8. Yine Orta Doğu’nun gündemine dönersek İsrail – Filistin çatışması gittikçe alevleniyor en son Kudüs olayından sonra iyice nabızlar yükseldi. Bu çatışmanın dinamikleri nedir?

Bütün dünyayı arkasında toplayan İsrail yakın bir zamanda haritasını tahmin etmeyeceğimiz bir şekilde değiştirirse şaşmamak lazım.  Bu arada Tel-Aviv’de bir yazı var der ki ‘İsrail’in sınırı Nil’de başlar Fırat’ta biter.’ Bunun üzerinde de durmak lazım. Bugün Peygamberler şehri Urfa sınırları onların hayallerini süslüyor. Bölgede en çok İsrail’den korkmak lazım. Hiçbir Arap ülkesinden korkmamak lazımdır. Çünkü hiçbirinin bize saldırması kendi hesaplarına uygun değildir. İsrail Orta Doğu’da güçlü. Güçlü Bir Türkiye’yi kimse istemez. İngiltere de istemez, ABD de istemez, Fransa da istemez. Güçlü bir Türk devletini kimse istemiyor. Bunu bizim yaratmamız lazım. Ama dediğim gibi biz birbirimizi yemek suretiyle toprağımızı ve devletimizi parçalamak için adeta uğraşıyoruz. Bir an önce akıllanmak lazım. Türkiye’nin muhtaç olduğu en önemli şey akıl. Salim bir akıl, akıllı bir akıl.

9. Gelecekte alternatif bir lider var mı? Potansiyel birini görüyor musunuz?

Yani evet liderler adam yetiştirmiyor. Yalnız bir şey söyleyeyim size, zannediyorum Selçuklular’da Alparslan’dan itibaren 28 tane padişah-sultan gelmiştir. Selçuklu tarihinde, yani 1071’den 1299’a kadar 26 veya 28 tane padişah gelmiştir. Peki Alparslan’dan başka hanginiz bana üç isim sayabilir? Siyasi ilim okuyorsunuz siz.

Peki Osmanlı İmparatorluğu’nda 1299-1923, kaç padişah sayabilirsiniz? Peki hangisinin mezarının nerede olduğunu biliyorsunuz?  Yani üç-beş tane bilirsiniz, hepsini bilir misiniz?

Bu noktada Atatürk’ü örnek almak gerekir. Atatürk bir medeniyettir. Atatürk bir devrimdir. Atatürk adam gibi adamdır. Kimse kendini Atatürk’le kıyas etmeye kalkmasın. Atatürk asrın adamdır. Atatürk insanları ve çocukları sevmesini bilir. Atatürk sayesinde şu anda bu topraklar üzerinde yaşayabiliyoruz.

10. Yani diyorsunuz ki devletler insanlar üzerine kurulmaz, sistemler üzerine kurulur.

Burada şunu sorabilir miyiz, devlet liderinin arkasından gelecek kişiyi yetiştirmesi gerektiğini söyledik; peki bu yetiştirme olayı nasıl olmalı?

İngiltere’de devlet adamı yetiştirecek okullarda eğitim 7 yaşında başlıyor, Fransa’da 12 yaşında başlıyor. 7 yaşındaki çocuğun giyimi kuşamından başlayan disiplini düzeni görmek lazım. Demek istediğim eğitim küçük yaşta başlamalı ve çok özel olmalı.

Yani çocuğun konuşması, giyinmesi, yürümesi adeta daha o yaşta ben kralım ben devlet adamıyım diye haykırıyor. Bir karizma var. Ama bizde var mı?

11. Orta Doğu’da olan bu savaşlardan dolayı aldığımız göç üzerine, Türkiye’nin durumunun nereye gittiği üzerine tartışıyoruz. Bu aldığımız göçler Türkiye için toplumsal ve siyasi anlamda bir bölünme doğduğunu söyleyebilir miyiz?

Şimdi bu çok büyük bir hata. Evet battaniye gönderin, ilaç gönderin, yemek gönderin. Ama beş milyon insanı kendi topraklarımıza sığınmacı olarak almaya hakkınız yok. Bu hakkı kim size verdi?  30 ila 40 milyar dolar da harcamaya hakkınız yok. Bu para senin ve benim paralarım, hepimizin parası. Milletin parasını sormadan Suriyeli insanlara harcamak ne kadar doğru? Gelenlerin belki çoğu hırsız bu belirsiz. Sonra Suudi Arabistan alsın, Kuveyt alsın veya Bahreyn, Katar alsın. Çok zengin ülkeler bu ülkeler. Onlar almıyor da biz alıyoruz. Bu çok çok kötü bir durum. Üstelik onlara Nüfus kağıdı veriliyor, vatandaşlık veriliyor, çeşitli imkânlar sağlanıyor.

Sayın Lütfü Akdoğan’a bizimle paylaştığı her şey için teşekkür ediyoruz.

Bu süreçte bizi yalnız bırakmayan ve desteğini esirgemeyen Sayın Melek Angun’a gönülden teşekkür ediyoruz.

Hazırlayan

TESA Röportaj Birimi

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

TESAD

Tarih Ekonomi ve Siyaset Araştırmaları Derneği

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir