Lübnan
Kaynak: İbrahim Amro /AFP

Lübnan’ın Yeni Bir Başlangıca İhtiyacı Var

Lübnan, 1975-90 iç savaşından bu yana yaşadığı en ciddi krize batmış durumda. Beyrut’taki son patlama ise buzdağının sadece görünen kısmı. Tunus’ta olduğu gibi, ülkenin küllerinden doğması için sahip olacağı herhangi bir umut, yerel seslerin yüksek bir şekilde çıkmasına ve dipten uca toplumsal hareketlerin gelişmesine olanak sağlamakla olacaktır.

Beyrut’un yetiştirdiği en meşhur yazar Amin Maalouf, şehri tıpkı 1960’larda olduğu gibi “Arap Doğusu’nun entelektüel sermayesi” ve “maksimum verimle birlikte çoğulculuk için en uygun yer” olarak tanımlıyor. Maalouf, son çalışması Uygarlıkların Batışı’nda, Orta Doğu’daki pek çok ülkenin umut verici geleceğini elinden almış olan, benzer bir mezhepçilik tarafından yerle bir edilen canlı ve görkemli Lübnan’ın düşüşünün haritasını çıkarıyor.

Ağustos başlarında Beyrut’un büyük kısmı, limandaki devasa bir patlamayla yerle bir oldu. Tüm belirtiler, trajedinin ülkenin siyasi sertliğiyle doğrudan bağlantılı olarak tekrarlanan ihmalin sonucu olduğunu gösteriyor. Felaketin arifesinde, Lübnan Dışişleri Bakanı, “dar görüşlü parti çıkarlarının, Lübnan’ı başarısız bir devlete dönüştürmekle tehdit ettiği” uyarısında bulunarak istifa etmişti.

Beyrut’taki patlama buzdağının sadece görünen kısmı. Lübnan halihazırda derin bir ekonomik krizle birlikte, geçen Ekim ayında, siyasi çıkmaza, sistematik yolsuzluğa ve dış güçlerin süregelen müdahalelerine karşı protesto dalgasına yol açan bir mali kriz yaşıyordu. Bundan sonra her şey daha da kötüye gitti.

Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı, Lübnan’daki gıda fiyatlarının Ekim 2019 ve Haziran 2020 arasında %109 arttığı görüşünde. Buna, patlamadan kaynaklanan kaosla birlikte derinleşen COVID-19’un etkileri de eklenmelidir. Dahası, bu sorunlu ülke, dünyada kişi başına düşen en yüksek mülteci sayısına sahip ülke. Bugün, yerinden edilmiş Suriyeliler nüfusun %30’unu oluşturuyor.

Lübnan, 1975-90 iç savaşından bu yana ciddi bir krize saplanmış durumda. Bununla birlikte, ülke bu kanlı dönemin kapısını kapamayı asla başaramadı. Son gidişat, İngiliz akademisyen Mary Kaldor’un “yeni savaşlar” olarak adlandırdığı şeyin bir örneğini temsil ediyor. Bu tür anlaşmazlıklarda karşıt gruplar, aşırılık yanlısı kimlikleri kızıştırmaya ve düşmanlıkları sürdürmeye çalışır; çünkü bu onlara sömürücü politikalarını sürdürme özgürlüğü tanır.

Ayrıca, hizip liderleri Lübnan İç Savaşı’nı sona erdiren 1989 Taif Antlaşması’nda olduğu gibi, makamlarını ve himaye ağlarını güçlendirmek için barış antlaşmalarını kullanma eğilimindedir. Bu antlaşma, bağımsızlıktan bu yana ülkenin kamu kurumlarında geçerli olan günah çıkarmacı kota sistemini, etkili yönetim ve ulusal bir kimliğin inşasını engelleyerek değiştirdi.

Kaldor’un da belirttiği gibi, barış antlaşmaları sıklıkla şiddete bile son vermez. İç savaş sonrası dönemde Şii grup Hizbullah’ın ortaya çıkışı da bunu kanıtlıyor. Birçok ülkenin terör örgütü olarak tanımladığı bu grup, bir devlet içinde devlet olarak nitelendirilen şeyi kurmak için İran ve Suriye desteğini kullandı. 18 Ağustos’ta, Birleşmiş Milletler destekli özel mahkeme, bir Hizbullah üyesini 2005 yılı eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’ye bombalı araçla düzenlenen ve 21 kişinin de hayatına mal olan suikaste karışmaktan suçlu buldu. Fakat, Hizbullah’ın liderliği aklandı.

Kısacası, Lübnan yıllarca başıboş sürüklendi ve bunu uluslararası toplum görmezlikten gelmektedir.  Unutmayalım ki, şu anki Lübnan devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından, Birinci Dünya Savaşı’nın galip güçleri tarafından tam bir asır önce tasarlandı. Milletler Cemiyeti, Lübnan’ı 1943’e kadar süren bir Fransız mandası altına aldı ve Fransa ülke ile yakın ilişkilerini sürdürüyor.

Fransa Başbakanı Emmanuel Macron, patlamadan 2 gün sonra Beyrut’u ziyaret etti ve sanal bir bağış toplantısına ev sahipliği yaptı. Ayrıca, Fransa ile diğer dünya güçlerinin Lübnan’a acil yardım sağlama yükümlülüğü olduğunu vurguladı. Avrupa Birliği bunu hızlı ve cömertçe gerçekleştirdi.

Fakat, özellikle Batı’nın, Lübnan’da ve bölgenin geri kalanında etkili yönetim sistemlerini korumayı içeren daha geniş tarihi bir sorumluluğa sahip. Bununla birlikte, çoğu zaman, kontrolü üstlenme arzusuyla müdahaleci aşırılıklara ve babacan tutumlara başvurarak bu görev için yeterli olamamıştır.

Libya örneği, Batı’nın geçerli yapılandırma planları olmadan rejim değişikliğini desteklemedeki küstahlığının devleti nasıl başarısızlığa sürükleyeceğini gösteriyor. En önemlisi, insani gerekçelerle üstlenilen herhangi bir politika girişimi tıbbın temel ilkesine saygı göstermelidir: “Primum non nocere” (Önce, zarar verme!)

Lübnan’ın durumu, Batı’nın alçakgönüllülükle dinlemesini ve liderlerinin aradığından daha büyük ölçüde bir bağlılık sergileyen yerel nüfus taleplerini kesin bir şekilde desteklemesini gerektiriyor. Patlamanın ardından yaşanan yaygın öfke hali bile Lübnan hükümetinin istifasına neden oldu. Fakat, bu yeterli değil. Eylemciler, Arap Baharı ile ilgili sloganları benimseyerek bile bu sistemin tamamen yenilenmesi çağrısında bulunuyor ancak böylesi bir girişim çok karmaşık görünmektedir.

Ne Lübnan’ın yönetici sınıfı ne de ülkenin etkili komşuları temel reformları isteyerek kabul edecek. Bununla birlikte, Arap Baharı deneyimi ise cesaret verici olmaktan uzaktır. Sadece, Tunus devrimi demokrasiye yol açmıştı fakat bu başarı bile ülkenin sorunlarının hepsine çare değildi. Bununla birlikte, Tunus’ta olduğu gibi, Lübnan’ın küllerinden doğacağına dair herhangi bir umut, yerel seslerin yükselmesi ve dipten uca toplumsal hareketlerin gelişmesine imkân tanımakla olacaktır.

Yazımı, yazının başlangıcında belirttiğim Maalouf’un şu sözleriyle sonlandırıyorum: “Şu anda ülkem ve diğerleri için de ideal olanın, toplumu bozuk bir mantıkla çevreleyen ve tam olarak kaçındığımız şeye yol açan ve farklılıkları reddeden, sadece sorunları maskeleyip böylece farklılıkları derinleştiren (…) kota sistemine ait olmadığına ikna oldum. Söz konusu olan, milletin ayakta kalması, refahı, dünyadaki yeri ve iç barışıdır.”

Yazar: Javier Solana

Kaynak: Project Syndicate