Ana Sayfa / Yazılar / Siyaset / Makaleler / Lübnan’ın Tarihsel Gelişimi ve Ortadoğu Politikalarına Etkisi
Sabah'tan alınmıştır.

Lübnan’ın Tarihsel Gelişimi ve Ortadoğu Politikalarına Etkisi

 Öz

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından Büyük Suriye’ye hakim olan Fransızlar, Marunilere devlet kazandırmak için Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulan Lübnan Dağı Mutasarrıflığı’na Müslümanların yaşadığı bölgeleri ekleyerek Büyük Lübnan’ı oluşturmuştu. Birbirinden farklı pek çok dini ve etnik grubun bir arada yaşamak zorunda olduğu Büyük Lübnan’da, ulus inşa etmenin imkansız olması sebebiyle, ülkede dini ve etnik grupların uzlaşması üzerine denge kurulmuş ve iç savaşa kadar, bazı pürüzler dışında, denge korunmuştu. Ancak, 1975 yılında patlak veren Lübnan İç Savaşı ülkedeki tüm dengelerin bozulmasına yol açmıştır. Suriye ve İsrail’in stratejik emellerini gerçekleştirmek için Lübnan’daki savaşı kullanmak istemesi savaşın uzamasına ve ülkedeki gruplar arasındaki uçurumun derinleşmesine neden oldu.

Anahtar Kelimeler: Lübnan İç Savaşı, 1943 Milli Paktı, Büyük Lübnan, Falanj, Maruni, Hristiyan, Müslüman, Şii, Sünni, Suriye, İsrail, FKÖ.

Abstract

Following the collapse of the Ottoman Empire, France, who dominated the Great Syria, created the Great Lebanon by adding the Muslim regions to the Mount Lebanon Mutasarrifate established during the Ottoman Empire to gain state to the Maronites. In Great Lebanon, where many different religious and ethnic groups had to live together, a balance was established on the reconciliation of religious and ethnic groups in the country because of the impossibility of building a nation, and the balance was maintained until the civil war, except for some roughness. However, the Lebanese Civil War which erupted in 1975, caused to deteriorate all the balances in the country. The fact that Syria and Israel wanted to use the war in Lebanon to realize their strategic ambitions led to the prolongation of the war and deepening the gap between the groups in the country.

Keywords: Lebanese Civil War, 1943 National Pact, Great Lebanon, Phalanx, Maronite, Christian, Muslim, Shiite, Sunni, Syria, Israel, PLO.

Giriş

1975 ile 1990 yılları arasında devam eden Lübnan İç Savaşı’nda ülke içerisindeki pek çok etnik ve dini grup birbiriyle çatışmış ve iki yüz bine yakın insan hayatını kaybetmiştir. Yirmiye yakın etnik ve dini gruba ev sahipliği yapan bu küçük coğrafya hazin savaş sırasında harabeye dönmüş ve 1950’li yıllardaki canlılığından eser kalmamıştı. Savaştan önceki yirmi yılda serbest ekonomisi, ekonomik istikrarı ve vaat ettiği özgürlükler sebebiyle diğer Arap ülkelerindeki yatırımcıları ülkesine çekmeyi başaran Lübnan, savaş sırasında da Ortadoğu’da çıkarı olan güçlerin akınına uğradı. Bunun sonucunda da başta Suriye ve İsrail olmak üzere; ABD, Fransa, İngiltere gibi güçler ülkeye müdahale etti ve İran askeri danışmanları da ülke içerisinde cirit atar hale geldi.

Lübnan’da patlak veren kaosun kökleri Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar dayanmaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Lübnan’a özerklik statüsü verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, Fransa, İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya arasında imzalanan 1864 tarihli Beyoğlu Protokolü’ne göre, Lübnan Sancağı Babıali’nin atayacağı “Hıristiyan bir mutasarrıf” tarafından yönetilecek ve “çeşitli cemaatlerin temsil edildiği” on kişilik bir meclis bulunacaktı.[1] Bağımsızlık sonrasındaki ilk kısa süreli çatışma 1958 yılında gerçekleşse de, Osmanlı döneminde Dürziler ile Fransız destekli Maruniler zaman zaman karşı karşıya gelmişlerdir.

  1. Büyük Lübnan’ın Kuruluşu

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Büyük Suriye vilayetleri Fransız yönetimi altına girdi. Levant’ta güçlü bir şekilde var olmakta kararlı olan Fransızlar, böl ve yönet politikasını kullanıp bölgedeki etnik ve dini farklılıkların üzerine giderek bölge insanının bir araya gelmesini engellemeye çalıştı. 1920 yılında Büyük Lübnan’ın oluşturulması da bu politikanın bir sonucudur. Fransa eski Lübnan Dağı Mutasarrıflığı’na Trablus, Sayda, Sidon ve Beyrut kıyı şehirlerini ekledi, verimli Bekaa Vadisi’ni Suriye’den alıp genişletilen Lübnan sınırları içine koydu.[2] Fransızların bu hamlesi, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgeleri Lübnan sınırları içerisine dahil ederek ülkedeki çatışma riskini artırıyordu. Hristiyan hakimiyetindeki bir devlette yaşamak Müslümanların kabul etmek istemediği bir durumdu ve onlar kendilerini Suriye’ye ait hissediyorlardı.

Fransızların Büyük Lübnan’ı oluşturmalarının sebebi, korumalığını üstlendikleri Maruni Hristiyanların Müslüman çoğunluğa sahip olan Suriye içerisinde kaybolmak yerine kendi devletlerinde siyasal hakimiyetlerini kurmalarını sağlamaktı. Fakat, Müslümanların çoğunlukta olduğu toprakların da sınırlar içerisine dahil edilmesi Marunilerin nüfus içerisindeki oranını bir hayli düşürdü. Bu nedenle, nüfusun yüzde otuzunu oluşturan Marunilerin siyasal hakimiyetlerini sürdürmek için Fransız desteğine ihtiyaçları vardı.[3] Maruniler kendilerini Lübnan’ın sahibi olarak görüyorlardı, buna göre ülke içerisindeki diğer gruplar ekonomi ve siyasetteki Maruni hakimiyetini kabul etmeliydiler. Onlar, Fransız patronlarının yardımıyla, devleti Fransız – Akdeniz kültürel eğilimli bir Hristiyan bölgesi olarak geliştirmeyi umut ediyorlardı.[4] Fakat kendi istekleri sorulmaksızın kendilerini Lübnan sınırları içerisinde bulunan Sünni Müslümanlar, Marunilerle aynı hislere sahip değillerdi ve onların hayali Suriye sınırları içerisine girmekti. Görüldüğü üzere, Lübnan üzerinde yaşayan halklar milli duygulara sahip olmak yerine dini ve etnik alt gruplara sadık olmayı tercih ediyorlardı. Bu grupları ortak bir çıkar etrafında toplamak hiç de kolay değildi.

Her ne kadar Fransa tarafından atanan yüksek komiserin parlamentoyu ve anayasayı askıya alma gibi büyük yetkileri olsa da, Lübnan özerk statüye 1926 yılında kavuştu. Ancak kurulan Lübnan Cumhuriyeti, Maruni ve Müslüman toplulukları siyasi temsil konusunda uzlaştırmayı uzun yıllar başaramadı. Marunilerin Emile Edde gibi Batı yanlısı politikacıları uzlaşmayı zorlaştırıyordu çünkü onlar Fransız kültürüyle yetiştikleri için ülkenin mevcut durumundan memnundu. Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki uzlaşmaya giden yolda ilk adım 1936’da atıldı. Fransa ile Lübnan arasında imzalanan antlaşmaya göre ülkedeki tüm gruplar yönetim kademelerinde adil bir biçimde temsil edilecekti. Bu antlaşmadan bir yıl sonra, 1937 yılında, cumhurbaşkanı seçilen Emile Edde başbakanlık koltuğuna Müslüman bir kişiyi, Hayreddin el-Ahdab’ı atadı. Daha sonra teamül haline gelecek bu uygulama 1980’lere kadar devam edecek ve ülke daima Maruni bir cumhurbaşkanı ve Müslüman bir başbakan tarafından yönetilecekti.

Ülkedeki bölünmüşlüğe yönelik atılan en önemli adım 1943 Milli Paktı’dır. İkinci Dünya Savaşı’nın gezegeni yakıp yıktığı dönemde atılan bu adım sayesinde Müslümanlar ülkenin Suriye’den ayrı bir ülke olduğunu kabul ederken, Maruniler de Lübnan’ın bir Arap ülkesi olduğunu onaylıyordu. 1943 Milli Paktı’nın bir diğer önemli özelliği de gruplar arasındaki siyasi temsil oranını belirlemesiydi. Buna göre, 1932 nüfus sayımını değişmez belge olarak kabul edilerek, Hristiyanlar ile Müslümanların oranı altıya beş olarak belirlenmiş ve siyasi temsil bu orana göre oluşturulmaya başlanmıştır. İlerleyen yıllarda nüfus oranının  Müslümanların lehine değişecek olması ve Marunilerin, temsil gücünü kaybetmek istememesi sebebiyle, yeni bir oranı kabul etmemesi iç huzursuzluklara sebep olacaktı.

  1. İkinci Dünya Savaşı ile İç Savaş Arasında Lübnan

Yalnızca savaş sırasında çekilen görüntüleri bilenler için iç savaş öncesindeki Lübnan oldukça ilginç gelebilir. Lübnan, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından komşularından farklı bir rota belirledi. Cemal Abdünnasır’ın etkisiyle Ortadoğu’daki pek çok ülkede Pan-Arabizm ve Arap sosyalizmi hakim politikalar haline gelse de, Lübnan bu politikalardan uzak durarak sistemini liberal politikalar ile inşa etti. Bunun sonucunda ülke uluslararası kapitalizmin Ortadoğu’daki merkezi haline geldi, bankacılık sektörü İsviçre’nin yolunu izleyerek ülkeye sermaye girişini kolaylaştırdı, çevre ülkelerdeki millileştirme politikalarının etkisiyle de Arap yatırımcılar sermayelerini bir bir Lübnan’a kaydırdılar. Liberal politikaların meyve vermesi de çok uzun sürmedi, ülkenin reel milli hasılası 1950 ile 1956 yılları arasında %6.5 oranında büyüme gösterdi, kişi başına düşen milli gelir de 1962 yılında 370 doları buldu.[5]

Lübnan’ın liberal politikaları yalnızca ekonomi ile sınırlı değildi, ülke her konuda özgürlükler cenneti haline gelmişti. Ortadoğu’daki diğer ülkelerin aksine basın özgür bir şekilde işini yapıyor ve her türlü siyasi fikir medyada yer bulabiliyordu. Ekonomide ve toplumsal hayattaki bu serbestliğin etkisiyle ülkede turizm de hızla gelişti. Beyrut, yeryüzünün hiçbir kuralının geçerli olmadığı, günahın sineye çekildiği, paranın her şeyi ve herkesi satın aldığı bir kent haline geldi.[6] Ülkedeki özgürlük ortamı diğer ülkelerdeki muhalifleri Lübnan’a çekiyordu. Ülkedeki özgür basından yararlanarak kendi fikirlerini duyurmaya çalışan bu muhalifler, Lübnan ile anavatanları arasında sorunlara neden oluyordu. Makalenin ilerleyen bölümlerinde de görüleceği gibi Hafız Esad da, kendisine muhalif olan siyasi sürgünlerin Lübnan sınırları içerisinde özgürce faaliyet göstermesinden ötürü, Lübnan’a baskı uygulayacaktı.

Ekonomideki hızlı büyümeye ve Beyrut’un tüm görkemine rağmen, ülkenin hızla kapitalistleşmesi sınıflar arasındaki dengesizliği hızla artırıyordu. Tarımsal üretimin hızlı artışına rağmen küçük miktarda ekili araziye sahip olan çiftçiler piyasa için üretim yapanlara direnemedi ve Beyrut’un getto bölgeleri hızla büyümeye başladı. Öyle ki, sınıflar arası dengesizliğin hızla büyümesi sonucu, 1974’te nüfusun %20’sini oluşturan Güney Lübnan devlet bütçesinin %0.7’sinden daha azını alır hale geldi.[7] Sünni ve Şii topluluklar büyümeden yararlanamayanların büyük çoğunluğunu oluşturuyordu, bu durum ülkedeki dinsel ayrılığın ve bloklaşmanın büyümesinde oldukça etkili oldu.

1943 Milli Paktı’nın kurduğu denge herkesi içine katacak bir Lübnan ulusunun oluşmasını engelliyor ve ülkedeki dini alt grupları meşrulaştırıyordu. Bu durum siyasete de yansımış, dini grupların ve aşiretlerin liderleri olan zaim adı verilen güçlü kişiler siyaseti kontrol eder hale gelmişti. Avrupai giysiler içerisindeki bu feodal ağaların silah zoru ve rüşvet yoluyla seçtirdiği vekiller, milli meselelerden ziyade kendi gruplarının çıkarları için politikalar üretirdi. Zaim sistemi ideolojik siyasi partilerin oluşmasını sağlamak yerine bir kişiye sadık mezhep temelli blokların oluşmasını teşvik etti.[8] Bu blokların dışına çıkabilenler ise  Kataib (Falanj) ve İlerici Sosyalist Partisi isimli iki gruptu. Pierre Cemayel tarafından kurulan Falanj faşist fikirlerden etkilenmişti ve ülkenin Marunilere ait olduğunu savunuyordu. Buna karşılık, Dürzi bir zaim olan Kemal Canbolat tarafından kurulan İlerici Sosyalist Partisi ise kapitalizmin getirdiği eşitsizliklerden etkilenmiş Müslüman gruplara hitap ediyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından geçen birkaç yılda, bloklar arasında ciddi sürtüşme olmamış olsa da, ekonomik dengesizliklerin artmasının ardından Müslümanlar arasında huzursuzluk artmaya başlamıştı. Artan huzursuzluk, Şamun’un  kendisini ikinci kez cumhurbaşkanı seçtirmek istemesinin ardından isyana dönüştü. Anayasaya göre cumhurbaşkanının görev süresi altı yılla sınırlandırılmıştı ve Şamun’un geliştirdiği kapitalist politikalar sebebiyle fakirleşen Müslüman topluluklar ikinci bir Şamun dönemini kabul edemezdi. İsyanın ABD’nin gönderdiği birlikler tarafından bastırılmasının ardından cumhurbaşkanı seçilen Fuat Şihab müslümanların talepleri doğrultusunda politika üretmek için çabalasa da mezhep temelli dini politikalara son veremedi. Tüm bunlara rağmen Şihab’ın çabalarıyla ülke yeniden barışa kavuştu.

Fakat o yıllarda Güney Lübnan’da yeni bir problem filizleniyordu: Filistinli gerilla örgütleri Ürdün’den kovulmalarının ardından Güney Lübnan’a yerleşti İsrail’e baskınlar yaparak İsrail tarafının Güney Lübnan’ı defalarca bombalamasına sebep oldu. Güney Lübnan’daki Filistin faaliyetlerinin ülkenin bağımsızlığını tehdit edecek kadar güçlü bir İsrail tepkisine yol açması ve Filistin varlığının, iktidarın esas olarak Hristiyanların elinde olduğu siyasal sistemi değiştirmek isteyen Müslüman ve Dürzi gruplarına destek sağlaması Falanjistlerin endişelenmesine sebep oluyordu.[9] Ülkenin adım adım iç savaşa doğru sürüklenmesi Falanjistlerin bu konudaki haklılığını kanıtlıyordu.

İsrail’in Filistinli gerilla gruplarına yaptığı saldırılar o bölgede yaşayan Şii köylüleri göçe zorlamış ve Beyrut’un varoş mahalleleri bir kez daha göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Sünni ve Şii gruplarının yaşadığı toplumsal ve ekonomik problemler, bu toplulukların siyasal ve ekonomik pastadan bir kez daha adil bir pay istemelerine sebep oldu. Ülkede demografik denge Müslümanların lehine değişse de Maruniler haklarından feragat etmek istemiyordu. Müslümanlar ise Filistin toplumuyla birleşerek bu duruma tepki gösterdiler.[10] 1975’e gelindiğinde ülkedeki tüm gruplar silahlarına sarılmış bir şekilde sıkılacak ilk kurşunu bekliyordu. Çok geçmeden ilk kurşunu Falanj milisleri sıkacak ve on beş yıl sürecek kaos 1975 yılının baharında ülkeyi kasıp kavurmaya başlayacaktı.

  1. Lübnan İç Savaşı ve Suriye – İsrail Mücadelesi

Nisan 1975 yılında İsrail destekli Falanjistler ile Suriye destekli Müslümanlar arasında başlayan çatışmalar 1976 yılının sonuna kadar şiddetle devam etti ve Suriye’nin taraf değiştirerek Falanjistler ile yakınlaşması üzerine kısa süreli bir ateşkes antlaşmasına varıldı. Suriye’nin çıkarları, Filistinlilerin Güney Lübnan’da kendilerini İsrail ile savaşa çekebilecek bir siyaset izlemesini zorlaştıracak bir güçler dengesinin muhafaza edilmesinde yatıyordu.[11] Buradan da anlaşılacağı üzere Hafız Esad hükümeti Lübnan politikasını kendi halkının ve Arap dünyasının taleplerinden bağımsız olarak jeopolitik çıkarlar doğrultusunda yürütüyordu. Suriye için Lübnan, İsrail – Suriye mücadelesinde kullanılan bir piyondan ibaretti.[12] Güçlü bir tek parti rejiminin lideri olan Esad, ülkesini bölgede söz sahibi olan güçlü bir aktör haline getirmeyi ve 1967’de İsrail’e kaptırılan Golan Tepeleri’ni geri almayı arzuluyordu.

Esad’ın Lübnan’a olan ilgisi 1975 yılından önceye dayanıyordu. Hafız Esad, Lübnan’ı bağımsız bir devlet olarak tanımayan ve Büyük Suriye’nin bir parçası olarak gören seleflerinin aksine, realist politikalar güderek Lübnan’ı siyasi, askeri ve ekonomik çıkarları için kontrol etmeye başlamıştı. Askeri açıdan bakıldığında Suriye, Lübnan üzerinden gelebilecek olası bir İsrail saldırısına karşı, Lübnan ile askeri işbirliği yapmak zorundaydı. Bunun yanında, Suriye topraklarını kullanmaları kesinlikle yasak olan Filistinli gerillaların Lübnan’da üslenmesi teşvik ediliyordu. Siyasi çıkarlara gelinirse; Lübnan’da yaşayan Baas karşıtı Suriyelilerin Lübnan’daki özgür basını kullanarak rejim aleyhine propaganda yapması Esad’ın tepkisini çekiyor, Lübnan’a baskı kurarak rejime buradan gelecek tehlikeleri önlemeye çalışıyordu. Son olarak; Lübnan’da çalışan yüz binlerce Suriyeli işçinin ailelerine gönderdiği maaşların Suriye ekonomisinde önemli bir yer tutması Esad hükümetinin dikkatini çekmiş ve bu işçilerin şartlarının iyileşmesi için Lübnan’a baskı yapılmıştı.

Suriye’nin ani manevrasının ardından Ekim 1976’da imzalanan ateşkes antlaşması Lübnan’a Suriyelilerden oluşan bir caydırıcı gücün yerleştirilmesine hükmediyordu. Caydırıcı güç sayesinde Esad’ın Lübnan’daki durumu Şam’ın ihtiyaçlarına göre şekillendirme çabası devam edebilirdi.[13] Savaşın sona ermesinin ardından da bölgede kalmaya devam edecek olan Suriyeli birliklerin ülkeye yerleşmesi ile birlikte, ülkedeki gruplar arasında beş yıllık bir ateşkes dönemi başlamıştı. Ancak bu dönemde güçlü bir hükümetin varlığından ve huzurdan söz etmek mümkün değildi. Ülke çeşitli grupların kontrol ettiği bölgelere ayrılmış ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kontrol ettiği Güney Lübnan’dan İsrail’e tacizler başlamıştı.  İsrail, FKÖ’nün eylemlerine sert tepki verdi ve 1978 yılında Lübnan’ı işgal ederek sınır güvenliğini sağlamaya çalıştı. Ancak BM ve ABD’nin baskısı üzerine birliklerini geri çekerek çekildiği yerlere BM güçlerinin yerleştirilmesine razı oldu.

1978 yılındaki geri çekilmeye rağmen Menahem Begin liderliğindeki hükümetin aklı hala Lübnan’daki FKÖ güçlerindeydi. Begin’e göre, Batı Şeria ile Lübnan arasındaki bağlantıyı sağlayan FKÖ mutlaka bitirilmeliydi.[14] FKÖ’nün bitirilmesi de Suriye’nin ülkeden çıkarılmasının ardından kurulacak istikrarlı bir rejimle mümkün olabilirdi. Bu hedef doğrultusunda Falanj’ın kurucusu Pierre Cemayel’in küçük oğlu Beşir Cemayel ile işbirliğine gidildi, ABD’nin de onayıyla 6 Haziran 1982’de “Celile’ye Barış Harekatı” başladı ve kısa süre içerisinde Beyrut’a kadar ilerlenerek FKÖ’nün hakim olduğu Batı Beyrut kuşatıldı.

Sokak savaşında büyük kayıplar vereceğini tahmin eden İsrail, şehri yoğun bir bombardımana tutarak yüzlerce masum sivilin ölümüne sebep oldu. Uluslararası kamuoyunun tepkisini çeken sivil kayıpları sonrası ABD’nin arabuluculuğuyla bir antlaşma yapıldı, antlaşmaya göre FKÖ güçleri bölgeyi terk edecek ve Filistinli siviller, kurulacak Lübnan hükümeti ve ABD tarafından korunacaktı. Anlaşmadan kısa süre sonra Beşir Cemayel’in cumhurbaşkanı seçilmesi İsrail için işlerin yolunda olduğunu göstermiş olsa da seçimden iki hafta sonra Beşir Cemayel katledildi ve yerine kardeşi Emin geçti.[15] Katliamı bahane eden İsrail, FKÖ’nün boşalttığı Batı Beyrut’u işgal etti; işgalin hemen ardından Falanjistlerin Sabra ve Şatila kamplarındaki savunmasız kalmış yüzlerce Filistinli sivili katletmesine de göz yumdu.

Sabra ve Şatila’da gerçekleşen katliama göz yumulması hem uluslararası kamuoyunun, hem de İsrail halkının tepkisini çekti; bunun üzerine önce Savunma Bakanı Şaron, hemen ardından da Başbakan Begin görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Aslında Şaron ve Begin, katliam ile birlikte, başarısızlıkla sonuçlanmak üzere olan Celile’ye Barış Harekatı’nın hesabını da veriyordu. Batı Beyrut’un FKÖ’den temizlendiği ve Beşir Cemayel’in cumhurbaşkanı seçildiği dönemdeki algının aksine, İsrail’in Lübnan’ı işgali başarıdan oldukça uzaktı. Ülkede milis gruplar arasındaki ayrım her geçen gün daha da derinleşiyordu, Falanjistler ülkenin tamamına hakim olacak gibi değildi, Suriye’nin ülkedeki varlığına son verilememişti. Binaenaleyh, 1983 yılına gelindiğinde İsrail, Güney Lübnan’da oluşturulan tampon bölge haricindeki tüm bölgelerden birliklerini geri çekmeye karar verdi. İsrail’in bölgeden çekilmesi Dürzilerin ve Emel gibi Şii grupların güçlenmesine sebep olacaktı. Öyle ki, 1984 yılına gelindiğinde Batı Beyrut’un kontrolü Emel’e geçmişti. Bu durumda, Maruni lider Emin Cemayel’in Suriye’ye yanaşmaktan ve İsrail ile yapılan barış antlaşmasını bozmaktan başka seçeneği kalmamıştı.

İsrail’in Lübnan’a müdahalesi Marunileri rahatlatmıştı; Suriye güçleri İsrail’in caydırıcılığı yüzünden Marunileri cezalandıramıyordu. Bu dönemde Maruniler ile İsrail’in ortak hedefi Suriye’yi bölgeden kovmaktı. Bu amaç doğrultusunda Maruni güçleri, Beyrut ile kara bağlantılarını kopararak bölgedeki etkinliklerini kırmak için,  Suriye’nin elinde tuttuğu Bekaa Vadisi’ni ele geçirmeyi denedi ama Suriye tarafından püskürtüldü.[16] Saldırı sırasında İsrail Hava Kuvvetleri’nin hava desteği Suriye için en büyük tehditti, bu sebeple uçaksavar füzelerini bölgeye getirmek zorunda kaldılar. Fakat Suriye’nin bu hamlesi İsrail’in tepkisini çekti ve İsrail Hükümeti, füzelerin bölgede kalması durumunda imha edileceğini bildirdi. ABD’nin müdahalesiyle füze krizi kısa süre içerisinde, Suriye lehine, çözüldü. Bu durum Suriye’nin bölgedeki gücünün, İsrail’in Lübnan’ı işgali sebebiyle azalmasına karşın, görmezden gelinemeyeceğini göstermişti.

İsrail’in bölgeden ayrılmasının ardından Suriye, Falanjistleri ve Müslümanları uzlaştırarak hükümet kurma girişimlerine başladı. Fakat Suriye’nin Şii militanları güçlendirme politikası uzlaşma hükümeti çabalarını sonuçsuz bırakıyordu. Aynı zamanda ülkenin geleneksel problemi de uzlaşmanın önünde engel teşkil ediyordu: Demografik dengenin değişmesi sebebiyle Müslümanların 1943 Milli Paktı’nı revize talebi Maruniler tarafından şiddetle reddediliyordu. Öyle ki, bazı Maruni liderler siyasal güçlerini kaybetmektense Lübnan’ın bölünmesini tercih ediyorlardı.[17]

Suriye’nin tarafları uzlaştırma çabalarının sonuçsuz kalması ülkedeki çatışmaların devam etmesine sebep oluyordu. Üstelik, İran’ın Şii gruplara teknik destek sağlaması  Müslümanlar arasında da iç bölünmeye yol açmıştı. Bu yardımların ardından Şii toplulukları Suriye yanlısı laik gruplar ile İran yanlısı dini gruplar olmak üzere ikiye bölündü.[18]  Aynı dönemde FKÖ de, Arafat’a muhalif olanların Filistin Ulusal Selamet Cephesi’ni kurmasının ardından ikiye bölünmüş durumdaydı. FKÖ’deki bölünme Emel’e fırsat verdi ve 1985 yılının mayıs ayında FKÖ kamplarına saldırdı. Emel, Güney Lübnan’daki Şii halkının yaşadığı sıkıntılardan dolayı FKÖ’yü sorumlu tutuyordu, bu nedenle FKÖ’nün ülkeden kovulması Emel için elzemdi. Kemal Canbulat’ın oğlu Velid Canbulat’ın liderliğini yaptığı İlerici Sosyalist Partisi’nin FKÖ’yü desteklemesi Müslümanlar arasındaki ayrılığı daha da güçlendirdi. Emel – FKÖ çatışmasından üç yıl sonra, 1988 yılında da Emel ile İran yanlısı Şii örgüt Hizbullah arasında çatışma çıktı. İran’ın Lübnan’a müdahalesi hem barış çabalarına hem de Müslüman gruplara faydadan çok zarar vermişti.

Lübnan’daki barışı tesis etme çabaları 1989 yılında hedefine ulaştı. Arap Birliği’nin çabalarıyla Taif’te toplanan delegeler, savaşın başlamasından on dört yıl sonra nihai barış için görüşmelere başladı. Taif’teki delegeler, 1972 yılında kurulan son Lübnan Temsilciler Meclisi’nin yaşayan üyeleri ve aradaki yıllarda ölenlerin yerine getirilenlerdi.[19]  Delegeler, Taif’te yapılan toplantıda yeni bir pakt üzerinde uzlaştı. Kamuoyunda daha çok Taif Antlaşması olarak bilinen Ulusal Uzlaşma Bildirgesi’ne göre Maruni cumhurbaşkanının yetkisi azaltılacak, Müslüman ve Hristiyan gruplar mecliste eşit bir şekilde temsil edilecekti. Antlaşmanın bir diğer hükmü de, Lübnan’daki tüm milislerin dağıtılması üzerineydi. Delegeler, alınan kararın uygulanmasının zorluğu sebebiyle, kararı Suriye ordusunun desteğiyle uygulamayı kabul ettiler. Suriye’nin Lübnan’daki varlığının devam etmesi Hristiyanların tepkisine yol açtı ve 1990 yılında General Mişel Aoun liderliğinde başlayan bir ayaklanmaya sebep oldu. Fakat Suriye bu ayaklanmayı kısa sürede bastırarak Lübnan İç Savaşı’na son verdi ve kendisine verilen görevi yerine getirip siyasi reformları gerçekleştirmeye ve Lübnan ordusunu yeniden inşa etmeye girişti.[20] 1992’de yapılan parlamento seçimleriyle de Refik Hariri liderliğinde kurulan yeni hükümet göreve başladı.

Hafız Esad liderliğindeki Suriye, Lübnan İç Savaşı’nda istediğini almış gibi görünse de bu durum pek doğru değildi. Savaşın başında Suriyelilerden oluşan caydırıcı gücün oluşturulması ile Arap dünyasının desteğini alan Esad, Pan-Arabizm idealinin yeni lideri olarak görülmeye başlanmıştı.[21] Bu durum siyasi hedeflerinin gerçekleşmesi için önemli kazanımlar yaratıyordu. Ancak savaşın sonunda görüldü ki, Suriye’nin savaş öncesi koyduğu hedefler gerçekleşmedi ve işgalin ekonomik boyutu Suriye’ye büyük zarar verdi. Suriye’nin, Lübnan’daki Maruni milisleriyle FKÖ’nün kendi bölgelerinde güçlenmelerine sebep olması ve Yaser Arafat liderliğindeki FKÖ’yü istediği gibi kontrol edememesi savaşı uzatarak Esad’ın gerçekleşmesinden korktuğu İsrail işgaline sebep oldu. Bunun dışında, İran’ın Şii gruplara desteğine göz yumulması Müslümanların kendi içlerinde bölünmelerine sebep olmuştu. Açık bir şekilde görülüyor ki, Suriye’nin Lübnan’daki tartışmalı politikaları bölgedeki istikrarı sağlamak yerine ayrılıkları derinleştirdi ve Suriye Esad’ın belirlediği stratejik hedeflere ulaşılamadı.

Sonuç

Lübnan İç Savaşı, esasen, Fransızların etnik ve dini hassasiyetleri gözetmeden sınırları oluşturmasının sonucudur. 1920’de Marunilere devlet kazandırmak için oluşturulan Büyük Lübnan’da, kendilerini ülkenin gerçek sahibi olarak gören Maruniler nüfusun mutlak çoğunluğu oluşturamamıştı. Marunilerden sonra en kalabalık grup olan Müslümanlar ise kendilerini Suriye’ye ait hissediyordu. Bu şartlar altında üzerinde anlaşılan 1943 Milli Paktı oldukça hassas bir denge üzerine yerleştirilmişti ve en ufak bir rüzgarda yıkılma ihtimaline sahipti. Tüm bunlara rağmen, 1958’deki buhran haricinde, kurulan denge 1975 yılına kadar korunabildi.

Lübnan’da kurulan dengenin uzun yıllar korunabilmesinin ve 1975’te iflas etmesinin bir diğer sebebi de ekonomik koşullardır. Ekonomideki hızlı kapitalistleşme üst sınıf ile alt sınıf arasındaki uçurumu büyütüyor ve çoğunluğunu müslümanların oluşturduğu alt sınıfın daha da fakirleşmesine sebep oluyordu. Alt sınıftaki fakirleşen Müslümanların üst sınıfı teşkil eden Marunilerin sahip olduklarına tepki göstermesi ülkedeki huzursuzluğu artırıyordu. Nitekim, 1958’deki kısa süren çatışma ve 1975’teki Lübnan İç Savaşı bunun sonucunda ortaya çıktı. 1958 yılında Lübnan şanslıydı çünkü Şihab gibi başarılı bir politikacı ülke yönetimini ele alarak toplumdaki rahatsızlıkları büyük oranda giderdi. Ancak 1975 yılının Lübnan’ında ne böyle bir lider vardı, ne de huzursuzlukların giderilmesine yönelik bir umut. Ürdün’den göç eden Filistinli grupların varlığı da ülkedeki sorunların giderilemeyecek düzeye erişmesine yardımcı olmuştu.

İsrail ile Suriye, iç savaşın şiddetlenmesine ve taraflar arasındaki uçurumun büyümesine sebep olmuştur. İsrail, FKÖ’den kurtulmak için Falanjistlerin yönettiği merkezi bir hükümetin kurulması ve Suriye’nin ülkeden çıkarılması gerektiğini düşünerek Lübnan’ı işgal etti fakat hedeflerinin hiçbirine ulaşamadı. Üstelik, bölgedeki Şii milislerin güçlenmesine dolaylı yollardan sebep olup Falanjistlerin toplama kamplarındaki yüzlerce Filistinliyi katletmesine göz yumdu. İsrail’in Celile’ye Barış Harekatı, barıştan ziyade şiddet, düşmanlık ve utanç getirdi.

Suriye’nin sürece katkıları da bundan pek farklı değildi. Golan Tepeleri’ni geri almak ve bölgede güçlü bir aktör olabilmek için Lübnan’a müdahale eden Suriye, savaş sırasında ve sonrasındaki süreçte, Lübnan’da yok sayılamayacak bir aktör haline gelmiş olsa da Golan Tepeleri’ni asla geri alamadı. Üstelik, Suriye’nin bölgedeki gücü savaşı bitirmek yerine taraflar arasındaki uçurumu genişletmeye yarıyordu. Realist politikalar üretme amacındaki Esad Hükümeti, savaş boyunca içine düştüğü çelişkiler yüzünden gerçekçilikten ne kadar uzak olduğunu kanıtlayıp durdu. Bunun sonucunda Lübnan’daki kanlı iç savaş can almayı sürdürürken, Suriye Hükümeti de maliyeti her geçen gün artan bir sarmalın içinde beyhude politikalar üretmeye devam etti.

Kaynakça

Kaynakça

Kaynakça

Brumberg, Daniel. “Lebanese Civil War”, Microsoft Student, Redmond, Microsoft Corporation, Washington, 2008.

Cleveland, William L. “Modern Ortadoğu Tarihi: Lübnan İç Savaşı, 1975-90”, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008.

Çelik, Ümit. “İç Çatışmalar ve Dış Müdahaleler Arasında Lübnan”, İnternational Journal of History, History Studies vol. 4, no:11, 2012.

Friedman,Thomas L. “From Beirut to Jarusalem”, New York, 1989,

Hinnebusch, Raymond. “Pax-Syriana? The Origins, Causes and Consequences of Syria’s Role in Lebanon”, Mediterranean Politics, Vol.3, No:1, 2007.

Hourani, Albert. “Arap Halklarının Tarihi”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.

Issawi, Charles.“Economic Development and Liberalism in Lebanon”, The Middle East Journal, Vol. 18, No:3, 1964.

Norton, Augustus Richard. “Amal and the Shi’a: Struggle for the Soul of Lebanon”, Austin, University of Texas Press, 1987.

Schiff, Zeev., Ya’ari, Ehud. “Israel’s Lebanon War”, New York, Simon & Schuster, 1984.

Stout, Theodore J. “The Syrian Intervention in Lebanon 1975-76: A Failure of Strategy”, Marine Corps University, Virginia, 2002.

Dipnotlar

[1] Ümit Çelik, “İç Çatışmalar ve Dış Müdahaleler Arasında Lübnan”, İnternational Journal of History, History Studies vol. 4, no:11, 2012, s. 126.

[2] William L. Cleveland, “Modern Ortadoğu Tarihi: Suriye ve Lübnan’da Fransız Mandası,” Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008, s. 245.

[3] A.g.e., s. 251.

[4] A.g.e., s. 251.

[5] Charles Issawi, “Economic Development and Liberalism in Lebanon”, The Middle East Journal, Vol. 18, No:3, 1964, s. 280.

[6] Thomas L. Friedman, “From Beirut to Jarusalem”, New York, 1989, s. 216.

[7] Augustus Richard Norton, “Amal and the Shi’a: Struggle for the Soul of Lebanon”, Austin, University of Texas Press, 1987, s. 18.

[8] William L. Cleveland, “Modern Ortadoğu Tarihi: Lübnan: Hassas Mezhep Dengesi”, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008, s. 371.

[9] Albert Hourani, “Arap Halklarının Tarihi”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s. 494

[10] William L. Cleveland, “Modern Ortadoğu Tarihi: Lübnan İç Savaşı, 1975-90”, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008, s. 427.

[11] Albert Hourani, “Arap Halklarının Tarihi”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s. 494

[12] Raymond Hinnebusch, “Pax-Syriana? The Origins, Causes and Consequences of Syria’s Role in Lebanon”,  Mediterranean Politics, Vol.3, No:1, 2007, s. 137.

[13] William L. Cleveland, “Modern Ortadoğu Tarihi: Lübnan İç Savaşı, 1975-90”, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008, s. 428 – 429.

[14] A.g.e., s. 429.

[15] Ümit Çelik, “İç Çatışmalar ve Dış Müdahaleler Arasında Lübnan”, İnternational Journal of History, History Studies vol. 4, no:11, 2012, s. 133.

[16] Zeev Schiff  and Ehud Ya’ari, “Israel’s Lebanon War”, New York, Simon & Schuster, 1984, s.31

[17] William L. Cleveland, “Modern Ortadoğu Tarihi: Lübnan İç Savaşı, 1975-90”, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008, s. 433.

[18] Daniel Brumberg, “Lebanese Civil War”, Microsoft Student, Redmond, Microsoft Corporation, Washington, 2008.

[19] William L. Cleveland, “Modern Ortadoğu Tarihi: Lübnan İç Savaşı, 1975-90”, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008, s. 433.

[20] Ümit Çelik, “İç Çatışmalar ve Dış Müdahaleler Arasında Lübnan”, İnternational Journal of History, History Studies vol. 4, no:11, 2012, s. 134.

[21] Theodore J. Stout, “The Syrian Intervention in Lebanon 1975-76: A Failure of Strategy”, Marine Corps University, Virginia, 2002, s. 30.

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Berk Gökçen

Avatar
TESAD Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir