Ana Sayfa / Yazılarımız / Siyaset / Londra’ya Hong Kong Modeli Olur Mu?

Londra’ya Hong Kong Modeli Olur Mu?

Yazan: Hatice Büşra TÜRK

İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık 23 Haziran Perşembe günü büyük bir kader oylamasına gitti. ”Britanya” ve ”Exit” kelimelerinin birleşimiyle oluşturulan, Birleşik Krallığın AB’den ayrılığının oylanması anlamına gelen ”Brexit” referandumu, uzun zamandır ülkenin odak noktasıydı. Başta AB ülkeleri olmak üzere bütün dünyanın yakından ve ilgi ile takip ettiği bir hadiseydi Brexit. Öyle görünüyor ki bundan sonraki süreç daha fazla merak ve endişe ile takip edilecek. Çünkü Birleşik Krallık kararını verdi ve ”Ayrılalım” dedi. Bu durum bütün dünyada şok etkisi yarattı. Her ne kadar çoğu anket sonuçları başa baş gösterdiyse de, İşçi Partisi Milletvekili Jo Cox’un ayrılıkçılar tarafından öldürülmesinin ”AB’ye Hayır” diyenlerin oranında bir aşınmaya sebebiyet vermesi ve ”Evet” diyenlerin kıl payı da olsa galip olması beklentiler arasındaydı. Nitekim seçim günü oy kullanan kişilerle yapılan anketler ”Evet” diyenlerin oy oranını %52, ”Hayır” diyenlerin oranını %48 olarak gösteriyordu.

Spekülatörler anketlere güvendi ve sterlin satın almaya başladılar. Sandıklar ilk açıldığında her şey beklendiği yönde ilerliyordu, oranlar bile anketlerle aynıydı. Britanya halkından ”Evet” oyu kullanmasını talep eden Başbakan David Cameron resmi Twitter hesabından yaptığı paylaşımında ”Britanya’nın daha güçlü, daha güvenli ve Avrupa’da daha iyi olması için oy veren herkese teşekkür ediyorum” açıklamasını yapmıştı. ”Hayır” oyu için kampanya yürüten Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi UKIP’nin lideri Nigel Farage ise ”Sandıktan AB’de kalmaktan yana sonuç çıkacakmış gibi görünüyor.” açıklamasında bulunmuştu. Açıklanan ilk üç sandıktan çıkan sonuçların ortalaması ”Evet” diyenleri %57, ”Hayır” diyenleri ise %43 oranında gösteriyordu. Herkes AB’nin zaferinden o kadar emindi ki İngiltere’deki bütün büyük gazete ve dergiler Cuma sabahı yayınlayacakları sürmanşetleri sosyal medya da paylaşmaya başlamışlardı bile. Ancak dördüncü bölge olarak Sunderland açıklandığında herkesi bir sürpriz bekliyordu. Çünkü Sunderland bu sonucu %49,5 ”Evet”, %50,5 ”Hayır” seviyesine çekti. Bu büyük değişim şaşkınlık yaratsa da açıklanması beklenen oylarla ”Evet” oyunun yeniden öne geçmesi beklentiler arasındaydı ama olmadı, fark kapanmak yerine açıldı. Sterlin düşmeye, dolar çıkmaya başladı. Manşetler ve zafer naraları atan taraflar değişti. Birleşik Krallığı, Avrupa’yı aslında bütün dünyayı derin bir şok esir aldı, bu sonuca kimse ihtimal vermek istememişti. Özellikle de Başbakan Cameron.

Cuma sabahı nihai sonuç %51,9 ”Hayır”, %48,1 ”Evet” olarak kendini gösterince piyasalar tepe taklak oldu. Sterlin ve euro düşmeye başladı, dolar 3 TL’nin üzerini gördü, altın da değer kazanarak devam etti, Borsa İstanbul ise düşüş yaşadı. Ünlü Spekülatör George Soros ”Tecrübem bana Brexit çarpışmasıyla sterlin yere çakılacak diyor.”demişti. Britanya’nın önde gelen gazetelerinden The Guardian için yazdığı ”Brexit çarpışması hepinizi fakirleştirecek, haberiniz olsun” başlıklı yazısında ”60 yıllık tecrübem bana, yaşam standartlarınızın yanı sıra ‘sterlinin de yere çakılacağını’ söylüyor. Brexit’ten kazananlar sadece spekülatörler olacak.’ yorumunda bulunmuştu.

”Hayır” oyu kullananların bazıları için büyük bir sevinç bazıları için ise değişik bir his, ”Acaba doğru mu yaptık, şimdi ne olacak?” Sorularını barındıran tuhaf bir kafa karışıklığı vardı. UKIP lideri Nigel Farage ise, 23 Haziran’ın büyük bir gün olduğunu belirterek ”Bağımsızlık Günü” olarak kutlanması gerektiğini söyledi. ”Ülkemizi geri aldık.” söyleminin yanı sıra Başbakan David Cameron’a da istifa çağrısında bulundu. İşçi Partisi milletvekili John McDonnell ise Cameron’ın ekonomiyi düzeltmesi gerektiğini belirtti.

Cuma sabahı David Cameron, oyların kesinleşmesinin ardından yaptığı ilk açıklamada istifa etmek istediğini söyledi. Üç ay daha görevinde kalıp ekim ayında yeni bir başbakana ülkeyi teslim edeceğini belirtti. Şu anki beklentiler ise Türkiye basınında ”Türk kökenli” denilerek oldukça bahsedilen eski Londra Belediye Başkanı Boris Johnson’ın yeni başbakan olması yönünde.

Muhtemel Başbakan Muhafazakar Partili Boris Johnson ”AB’ye Hayır” kampanyasının popüler yüzlerindendi. Johnson, yaptığı ilk açıklama da ”Sonuçtan çok gurur duyabiliriz.” dedi. ”Evet” oyunun yüksek çıktığı Londra’nın eski belediye başkanı olan Johnson bazı Londralılar tarafından protesto edildi. Johnson yaptığı ilk basın açıklamasında ise David Cameron’ın iyi bir başbakan olarak hatırlanmayı hak ettiğini belirtti. Avrupa ile ilişkilerin kopmayacağını da belirten Johnson ”Avrupa’ya sırtımızı dönemeyiz, Avrupa’nın bir parçasıyız.”açıklamasında bulundu.

Bir diğer güçlü başbakan adayı ise Muhafazakar Parti hükümetinin Adalet Bakanı olan Michael Gove. Gove da tıpkı Johnson gibi ”Başbakan Cameron harika bir başbakan olarak anılmayı hak ediyor.” dedi. AB ile serbest ticaret ve işbirliğine yönelik güçlü ilişkilere sahip olabileceklerini de belirtti. 

Gove ve Johnson AB ile işbirliği söylemlerinde bulunsalar da bundan sonra Birleşik Krallığa verdiği bütün imtiyazlara rağmen tüm dünyanın gözü önünde rencide olan, gururu kırılan, herkes tarafından bir anda dağılan Sovyetler Birliği’ne benzetilen AB, Britanya ile güçlü bir işbirliği içinde bulunmak ister mi? Bu işbirliğini sağlarsa birliğin diğer ülkeleri ne düşünür, ne hisseder? Aşırı sağcıların talebiyle onlarda bir referandum yaparlar mı? Yaparlarsa netice ne olur? Asıl sorular bunlar. Öyle görünüyor ki muhtemel başbakan adayları ülke içindeki AB yanlılarını teskin etmek için bunları söylüyorlar zira Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz’un ”3. Dünya Ülkesi muamelesi görecekler.” söylemi pek de dostane olmasa gerek. Tabi AB’nin Sovyetler Birliği olmama yönünde beyan ettiği kesin iradesini de işin içine katmak lazım. Çünkü bu iradenin gerçekçi olması için AB tarafından ”Sıfır Taviz Politikası” izlenmesi lazım. Bu da demek oluyor ki İngiltere’ye imtiyazlı ortaklık verilmemeli, AB’den çıkan çıktığına pişman olmalı ki başkaları da ona bakıp çıkmaya teşebbüs etmesin.

Zaten referandum yapılması fikrini savunan İngilizlerin önemli bir kesimi çoktan pişman olmuş vaziyette zira ”Brexit” kararı ile birlikte ülke de pek çok söylem belirdi. İskoçya bölgesel hükümetinin başbakanı ve ayrılıkçı İskoç Ulusal Partisinin (SNP) lideri Nicola Sturgeon, İskoçya da halkın %62 oranıyla AB’de kalmak istediğini hatırlatarak İskoç Parlamentosunun İskoçya halkını istekleri doğrultusunda hareket edebileceğini, İskoçya meclisinin brexit kararını veto edebileceğini belirtti. Ayrıca Brexit’in gerçekleşmesi halinde İskoçya’nın yeniden bağımsızlık referandumu gerçekleştirebileceği konuşuluyor. Zira İskoçya’nın Britanya’dan ayrılmasının önündeki en büyük engel İskoçya halkının AB’de kalmak istemesiydi.

%55,8 oranında AB’de kalmak isteyen Kuzey İrlanda’da ise İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu IRA’nın eski liderlerinden ve mevcut Kuzey İrlanda yönetimi Başbakan Yardımcısı Martin McGuinness tarafından AB üyesi İrlanda ile birleşme için referandum önerisi dile getirildi. Ancak İngiliz hükümetinin Kuzey İrlanda Bakanı Theresa Villiers tarafından bu öneri reddedildi. 1998 yılında imzalanan ”Hayırlı Cuma” anlaşmasına göre bu referandumun gerçekleşebilmesi için Kuzey İrlanda’daki siyasi parti temsilcilerinin çoğunluğunun onay vermesi gerekiyor. Kuzey İrlanda yönetiminde çoğunluğu elinde bulunduran Demokratik Birlik Partisi (DUP) ise adından da anlaşılacağı üzere İngiltere ile birlik halinde olmayı savunuyor. Dolayısıyla bu durum yakın gelecekte pek muhtemel görünmüyor. 

İspanya’nın 1713 yılında İngiltere’ye bıraktığı ve İspanya-İngiltere ilişkilerinde sürekli soruna yol açan %96 oranıyla AB’de kalmak isteyen Cebelitarık ise mağdur. AB serbest dolaşım hakkıyla istediği zaman İspanya’ya gidebilen Cebelitarıklılar ufacık bir toprağa sıkışacaklar. İspanyol hükümetinin ise bu duruma karşılık harekete geçtiği ve yakın zamanda İngiltere’den Cebelitarık üzerinde ortak egemenlik hakkı talep edeceği belirtiliyor. 

Fakat tüm bu durumların içinde en şaşırtıcı olanı İngiltere’nin ve Birleşik Krallığın başkenti olan Londra’nın durumu. Londra %60 oy oranıyla AB’de kalmak isterken, İngiltere’nin geneli AB’den ayrılmak istedi. Brexit’in kesin sonucu belli olduğunda Müslüman oluşuyla adından söz ettiren Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan, Londra’nın AB ile yapılacak ayrılık müzakerelerinde daha fazla söz sahibi olmasını talep etti. Khan, ”Dışarıya dönük olmaya ve bütün dünya ile ticaret ve alışveriş içinde olmaya devam edeceğiz, buna AB de dahil.” dedi.

Fakat Londralılar her şeye rağmen bu sonucu kabullenmek istemiyorlar ve bunun için gerçekten çalışıyorlar. İngiliz Parlamentosuna referandumun yenilenmesi için imza dilekçeleri verdiler ve parlamentonun internet sitesinde imza kampanyası başlattılar. Sitedeki herhangi bir dilekçe 100 binin üzerinde imza topladığında Avam Kamarası tarafından tartışılabiliyor. Kampanyaya ise 110 bin kişi destek verdi. Ancak Başbakan Cameron yeni bir oylama yapılmayacağını söylemişti. 

İşçi Partisi Milletvekili David Lammy ise ”Hayır” yönünde oy kullanan pek çok Britanyalının şimdiden pişman olduğunu, referandumun yasal olarak bağlayıcı bir yanı olmadığını, mecliste bunu veto edebileceklerini söyledi ve meslektaşlarına çağrıda bulundu. Bazı hukukçular da bunun hukuki olarak olmasa da siyasi olarak zor bir teklif olduğu kanaatinde.

Diğer yandan Londralıların bağımsızlık talebiyle başlattığı ve iki günde 3.2 milyon kişi tarafından destek gören bir imza kampanyası mevcut. Öyle ki toplanan imzaların beraberindeki çağrı Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan’a Londra’yı İngiltere’den bağımsız bir devlet olarak ilan etmesini, kendisinin bu devletin başkanı olmasını ve bu devleti AB’ye üye yapmasını söylüyor. Bu durumda akıllara böyle bir şey mümkün mü sorusu geliyor. 

Öncelikle bunun İngiliz toplumunda ilk defa gündeme gelen bir şey olmadığını belirtmek lazım. Öyle ki referandumdan ”Brexit” kararı çıktığı takdirde böyle bir talep gündeme gelir mi, gelmez mi diye İngiliz devletinin resmi yayın kuruluşu BBC bir çalışma bile yapmış. Bunun arkasında yatan sebeplerden birisi 2014 yılında İskoçya’nın bağımsızlık referandumuyla birlikte ”Londra Milliyetçiliği” diye belirtebileceğimiz yükselen bir trendin meydana gelmiş olması. O sıralarda yapılan bir anket Londra’nın %20’sinin İngiltere’den ayrılmak istediği sonucunu vermiş. İngilizlere göre Londralılar kendilerini her zaman diğer İngilizlerden daha özel olarak görmekteler. London School of Economics’ten (LSE) Profesör Tony Travers, referandumdan ”Brexit” kararı çıktığı takdirde İskoçya’nın bağımsızlık isteyeceğini bunun sonucunda Londra’nın ”İskoçların ekonomisi bizimkinden daha küçük, onlar yapabiliyorsa biz neden yapamayalım? ” şeklinde düşüneceğini belirtiyor. Ayrıca Bankacılık araştırma kuruluşu KBL’in strateji bölümü başkanı Kevin Doran da Londra’nın ayrılık referandumunun 2035’ten önce gerçekleşeceğini savunuyor. Doran, 2014 yılında yaptığı bir açıklamada, ”20-30 yıl içinde Londralılar İngiltere’den ayrılma konusunda bir referandum düzenleyecekler.” demişti.

Günümüz şartlarında bakılınca bir şehrin bağımsızlık isteyip ülke haline gelmeyi istemesi biraz tuhaf hatta gülünç bulunabiliyor. Fakat şehir devletlerinin örneği yok değil. Bunlardan bir tanesi, özellikle güzel bir örnek teşkil ediyor, Hong Kong. Hong Kong’un bu kadar güzel bir örnek olmasının sebebi ise 1839’da İngiltere ile Çin arasında yaşanan I. Afyon Savaşı’nın ardından 1842’de iki devlet arasında yapılan Nanking Anlaşması ile Çin’in, Hong Kong’u İngilizlere vermiş olması ve Hong Kong’un 1997 yılına kadar İngiliz sömürgesi olarak Kıta Çin’inden ayrı kalıp sonrasında ise özerk bir şehir devletine dönüşmüş olmasından kaynaklanıyor. Yani aslında bu şehrin İngiltere tarafından özerkleştirilmiş olmasından kaynaklanıyor çünkü Londra’da benzer bir kaderi yaşamayı arzuluyor.

Normalde sömürgeler çektikleri fakirlikle bilinirler ancak Hong Kong oldukça gelişmiş bir şehir. İngilizlerin Asya-Pasifik’teki ticari ilişkilerini sürdürdükleri bir kaleydi, onlara bir liman sağlıyordu. Öyle ki Hong Kong, İngiltere tarafından Çin Halk Cumhuriyeti’ne özerk yönetim bölgesi olarak verildiğinde global kapitalizme uyum sağlamış bir finans merkezi, dünyanın beşinci büyük döviz pazarı, 6.4 milyon insanın yaşadığı büyük bir şehirdi. Ekonomik faaliyetlerin durmak bilmediği, dünya deniz ticaretinin en yoğun olduğu liman kentlerinden biri olmayı başarmıştı. Yani Hong Kong, Londra gibi büyük bir finansal güçtü ve İngilizler bu gücü Çinlilere hediye etmek istememişti.

Hong Kong’un özerkleşme macerası ise İngiltere’nin milliyetçiliği ile bilinen Muhafazakar Partili Başbakanı, Rusların ”Demir Lady” lakabını taktığı Margaret Thatcher ile başlıyordu. Çin ekonomisinin dışarıya açılmasını sağlayan ve bugünkü kapitalist Çin ekonomisinin temellerini atan Deng Xiaoping ile Margaret Thatcher 1984 yılında Çin-İngiltere Ortak Bildirisini imzalayacaklardı. Bu bildiriye göre Hong Kong 1997 Temmuz’unda özerk bölge statüsüyle Çin’e devrediliyordu.

Tabi burada Hong Kong ve Londra’nın kaderi ayrışıyor. En nihayetinde Hong Kong bir sömürgeydi, zengin de olsa halkı aşağılanmıştı. Londra ise Birleşik Krallığın başkenti, gözbebeği olan bir şehir, üstelik Britanya halkının tamamından kendini üstün gören bir halk tabanına sahip.

Özerklik belki bir ödül gibi görünüyor fakat aslında Hong Kong için iki sömürgeci devletin arasında kalmışlığı ve mahkumiyeti ifade ediyor. Londra’nın yaptığı ise diğer şehir devletlerinin yanında küçük bir çocuğun kibirle kendini diğer arkadaşlarından üstün görmesi ve ”Ben onlarla oynamam, onların istediğini yapmam.” ya da ”Madem benim dediğim olmuyor, o zaman ben de giderim.” demek oluyor. Fakat bu her şeye rağmen gerçekçi değil. Eğer Britanya’nın Çin’e ya da Avrupa ve dünya değerlerine karşı eli güçlü olsaydı elbette ki Hong Kong’tan vazgeçmezdi. Hong Kong’un kader değişikliğinin sebebi sömürgecilik anlayışının evrim geçirmesiydi. Oysa Londra için böyle bir durum söz konusu değil. 

Birleşik Krallık bize her zaman demokrasinin beşiği diye Magna Carta övgüleri eşliğinde anlatılmış olabilir. Anayasaları bile yazılı değil, kanunlar geleneklerine işlemiş, nizamsızlık yapmıyorlar diye övülüyor olabilir. Ancak şu unutulmamalı ki İngilizler yıllarca dünyayı sömürmüş olan Batı Medeniyetinin en güzide milletlerindendir. Öyle ki Amerika kıtasının sömürülmesi sonucu bütün dünyada yaşadıkları mağduriyetle tanınan Kızılderililerin şöyle bir atasözü vardır: ”Bir suda iki balık kavga ediyorsa, oradan beş dakika önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.” Sömürgeleri sayesinde ”Güneş Batmayan Krallık” olarak nam salan İngiltere için bir dönemin süper gücü demek hiç de yanlış olmayacaktır. Bu durumun bir gerekliliği olarak İngilizlerin diplomasideki başarısını yani siyasi çeviklik, kurnazlık noktasındaki yeteneklerini göz ardı etmemek gerekir. İngilizler bu konuda çoğu milletin aşık atamayacağı düzeydedir. İngiltere’de her ne kadar kraliyet sembolik de olsa geleneksel bir devlet aklı mevcuttur ve bu akıl her daim İngiltere’nin başarısının var olmasını sağlamıştır.

Günümüze dönecek olursak David Cameron’ın seçim kazanmak için oynadığı bir kumarın ucu, asırlık bir krallığın başkentini kaybetmesi gibi trajikomik bir duruma sebebiyet veremez. İngiliz devlet aklının böyle bir şeye müsaadesi olmayacaktır. Ancak yanıldığımızı ve olduğunu varsayalım. Böyle bile olsa bir devlet sadece ekonomik güç demek değildir. İngilizler gibi her daim güçlü olmaya alışkın, dünyanın pek çok yerine asker göndermiş bir millet sadece ekonomik güce sahip olmakla yetinmeyecektir hele ki bu milletin kendini diğer ırkdaşlarından da üstün gören ayrı bir grubunun böyle bir şeye tahammülü daha da zor ve sıkıntılı olacaktır.

Nitekim AB’de kalalım diyen genç neslin ve Londralıların seçimlerini irdeleyecek olursak AB’nin sadece bir ekonomik güç olmadığını, kendi toprakları dışında da yaptırım gücü olan, bünyesindeki toprakları koruyabilecek siyasi bir mekanizmaya sahip olan, bir dönemin iki büyük gücü ABD ve Rusya’nın yanında üçüncü büyük güç olma amacıyla ortaya çıkan ve bugün de bu amaç doğrultusunda ilerleyen bir organizasyon olduğu unutulmamalıdır. Yani Londra hem özerk olsun, bir yanı İngiltere’ye bağlı olsun, diğer elinden AB tutsun diye bir şeyin olması çok güç ve en azından günümüz şartlarında uç bir ihtimal. Ağır bir yenilgiden yeni çıkan Cameron’ın zaten bunu yüreği kaldırmaz.

Son olarak , İngilizler çok demokratik oldukları için muhakkak demokrasinin doğru olanı seçmek anlamına değil, çoğunluğun istediğine boyun eğmek anlamına geldiğini bilmiyorlarsa da öğreneceklerdir. İnancımızı koruyalım.

KAYNAKÇA

http://www.gazetevatan.com/ingiltere-den- ilk-sonuclar- geldi-959822- dunya/

http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1887964-soros-tecrubem-brexit- carpismasiyla-sterlin-yere- cakilacak-diyor

http://www.haberturk.com/dunya/haber/1258212-brexit- kararinin-ardindan- cameron-istifa-karari-verdi

http://www.haberturk.com/dunya/haber/1258322-boris-jonhson-evinden-cikarken-yuhalandi

http://www.birgun.net/haber-detay/schulz- ingiltere-gelecekte- artik-3- ulke-muamelesi-gorecektir-117518.html

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/brexit- ingiltereyi-boler- mi/597755

http://aa.com.tr/tr/dunya/iskoc-basbakan- dan-brexite- veto-karti/597984

http://www.cnnturk.com/dunya/brexitin-yansimalari- ispanya-ingilizlerden- cebelitariki-istedi

http://aa.com.tr/tr/dunya/londranin-bagimsizlik-ilan-etmesi-icin-imza-toplaniyor/597200

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160626_brexit_referandum_meclis

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160621_londra_devleti

http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/2815/hong-kong-somurgecilik-tarihinde-bir-sayfa-kapanirken#.V3FfmNKLRdh

Yazar Hakkında

Hatice Büşra TÜRK

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir