Ana Sayfa / Çeviriler / Makale Çevirileri / Liberal Demokrasiler, Kimlik Siyasetini Kaldırabilir mi?

Liberal Demokrasiler, Kimlik Siyasetini Kaldırabilir mi?

20 yıl önce Francis Fukuyama, liberal demokrasinin zaferini ilan etmişti. Bugünse sistemin kimlik siyaseti tarafından parçalandığını görüyor ve son kitabında da bu konuyu ele alıyor.

Kimlik siyaseti; insanların siyasi konumlarını politikalardan ziyade ırk, etnisite, din ya da cinsiyete dayalı belirlemesini tarif eder. Solda başlamış olmasına rağmen çıkışı sağ kesimde daha güçlü oldu: Donald Trump’ın seçilmesi ve İngiltere’nin AB’den çıkmasıyla en üst noktaya ulaştı.

Peki kimlik siyaseti günümüzde nasıl en önemli güçlerden biri oldu? The Economist, Fukuyama’yla kimlik siyasetinin doğasını ve toplumların birlik duygusunu nasıl tekrardan kazanabileceğini konuştu. Röportaj sonrası Fukuyama’nın kitabından bir bölüm var.

The Economist: Kimlik her zaman siyasetin bir parçası olmuştur. Neden şu anda kimlik siyasetinden sıkça bahsedilir oldu?

Fukuyama: Son yıllarda Avrupa ve Kuzey Amerikan siyasetinin temel yönü değişiyor. 20. yüzyılın çoğunluğunda temel ayrımlar; devletin eşitliği sağlamak için ekonomiye ne derece müdahil olması gerektiği, buna karşın bireylerin ve özel sektörün ne derece özgür olması gerektiği ile ilgili ayrımlardı. Bugün ise siyaset kimlik tanımlamaları üzerinden şekilleniyor. Küreselleşmeye karşı kısmen eşitsiz ekonomik sonuçlardan ama aynı zamanda göçten dolayı geleneksel milli kimliklere karşı tehditlerden kaynaklanan geniş bir popülist ayaklanma var.

Brexit için ayrılma oyu kullananlar, kararlarından kaynaklanacak kötü ekonomik sonuçları sindirmeye isteklilerdi çünkü geleneksel İngiliz kimliğini korumak onlar için daha önemliydi. Geçmişteki Sovyetler Birliği’nden ideolojik farklılığına rağmen popülist ve milliyetçi rejimli Macaristan, kendisini liberal Almanya’dan ziyade Putin’in Rusya’sına yakın hissediyor. Avrupa ve ABD’de sol partileri destekleyen çoğu çalışan kesim, yeni popülist partilere döndü.

E.: Kitabınızda “Yeni tedavi edici modelin yükselişi, modern kimlik siyasetini de beraberinde getirdi.” yazmışsınız. Bu ne anlama geliyor?

Fukuyama: Kimlik fikri özgüven etrafında inşa edilir. Başka insanlar tarafından değersiz görülen bir benliğimiz vardır ve bu değersizlik kızgınlık, başkaldırı ve görünmezliğe sebep olur. 20. yüzyıl ortalarında insanlar teselli için bulmak için rahiplere ve bakanlara daha az ilgi gösteriyordu; buna karşın psikologlar bu insanların özgüvenini yükseltmeyi amaçlamışlardı. Bu model tüm topluma yayıldı; okullara, üniversitelere, hastanelere ve devletin sağladığı sosyal hizmetlere bile.      

Bu tedavi edici dönüş; 1960’larda özgüven düşüklüğünü Afro-Amerikalıların, kadınların, geylerin ve lezbiyenlerin marjinalleşmesine bağlayan büyük sosyal hareketlerle aynı zamana denk geldi. Bugün ırk, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi alanlarda verilen kavgalar, itibara maddi kaynaklardan daha çok zarar verdi.

E.: Bireyin özgürlüklerine odaklanan liberal demokrasiler ve grup haklarına odaklanan kimlik siyaseti birbiriyle uyumlu mu?

Fukuyama: Bu durum sorudaki grupların doğasına göre değişir. İskoçya, Quebec ve Katalonya’daki bağımsızlık hareketleri; yeni bir bölgenin ayrılmasına ve onun devlet olarak doğmasına sebep olabilir ama halef devletler büyük ihtimalle bireysel hakları koruyan liberal devletler olacaktır. Bu durumlarda demokrasi tehdit altında olmaz ama ayrılma süreci demokratik olmalıdır.

Diğer yandan bazı kültürel gruplar birey haklarını ihlal edebilir, örneğin Batı’daki bir Müslüman ailenin kızlarını onun istemediği birisiyle evlendirmek ya da kızlarının çalışmasına izin vermemek gibi. Bu tarz durumlarda bence gruplar bireysel hakları zedeliyor. Eğer prensiplerine sadık kalacaklarsa liberal demokrasilerin grup haklarından ziyade bireysel hakların tarafını tutmaları gerekir.

E.: Kitabınızda “Fikirsel milli kimlikler […] çok güçlü bir şekilde vurgulanmalı ve hem sağ hem sol kanattan gelecek saldırılara karşı savunulmalıdır.” diye yazmışsınız. “Fikirsel milli kimlik” ne demek ve pratikte nasıl bir şeydir?

Fukuyama: Fikirsel milli kimlik, biyolojiden ziyade bir fikir ya da inanca dayalıdır. İlk söylediğim biyolojiye bir örnek, Macar ulusal kimliğinin Macar etnisitesine dayalı olduğunu savunan Macaristan Başbakanı Viktor Orban’dır. Bu fikir, Macaristan’da yaşayıp da Macar olmayan vatandaşları dışlıyor.

Buna karşın 20. yüzyıl sonlarında Fransa ve ABD, fikre dayalı ulusal kimliklerini geliştirdiler. Örneğin Fransa’da Fransız Devrimi’nden gelen özgürlük, eşitlik ve kardeşlik fikirleri önemlidir; ırk ya da etnisite fark etmeksizin birisi bu fikirlere bağlıysa Fransız vatandaşı olabilir. Aynı şey İç Savaş sonrası ABD için de geçerli; Anayasa’ya bağlılık, hukuka saygı ve Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki eşitlik prensibine bağlı olmak.

Bana göre fiilen çok kültürlü hale gelen liberal demokrasiler eğer hayatta kalmak istiyorsa kan siyasetine dayalı kimliklerden ziyade fikirsel milli kimlikler oluşturmalıdır.

E.: Kimlik siyaseti bazı seçmenleri yenilikçi siyasetten uzaklaştırdı mı? Eğer öyleyse onların oyu azınlıkların durumunu kötüleştirmeden nasıl geri kazanılabilir?

Fukuyama: Trump’ın desteğindeki temel grup; Demokrat Parti’nin artık azınlıkların ve profesyonel kadınların partisi haline geldiğini ve dış kaynak alımından dolayı kaynaklanan iş kayıpları gibi endişelerin ciddiye alınmadığını hisseden beyaz çalışan kesimdi. Aynı şey, solun çok kültürlülüğe desteğinden dolayı solu terk eden Avrupalı çalışan kesim için de geçerli. Bu kesimleri kazanmak, özel çıkar gruplarının dar desteğinden ziyade geniş ekonomik statüye yakınlaşmaktan geçiyor.

Eşitsizlik; Obama’nın çıkardığı ve ırk, cinsiyet ve engellilik durumu fark etmeksizin herkese sağlık bakımı sağlayan Uygun Bakım Yasası gibi sosyal politikalarla çözülmelidir. Ve yenilikçiler için vatanseverliği sağ kesimin bir aracı olarak bırakmamak ya da göçmenlerin sempatisini kazanmak için göçmen kanunlarının uygulanmasını önemsememek gibi bir düşüncesizliğe kapılmamak önemlidir.

* *

“Kimlik: İtibar Arayışı ve Kin Siyaseti” kitabından bir kısım:

Trump’ı Beyaz Saray’a gönderen (aynı şekilde İngiltere’nin AB’den çıkması için oy kullanan) yeni Amerikan milliyetçiliğinin etmenlerinden birisi görünmezlik algısıdır. Katherine Cramer ve Arlie Hochschield tarafından Wisconsin ve Louisiana’daki muhafazakâr oylar üzerine yapılan iki çalışma, benzer rahatsızlıklara parmak basıyor. Wisconsin’deki Cumhuriyetçi Vali Scott Walker’ı destekleyen çoğunluğu köylü seçmen, başkent Madison ve diğer şehirlerdeki seçkinlerin kendilerini ve problemlerini tam anlamadıklarını söylediler. Cramer’ın muhataplarından birisine göre “Washington D.C. (başkent bölgesi) başlı başına bir devlet. Diğer insanların ne düşündükleri hakkında tek bir fikirleri yok ve sadece kendi göbek deliklerine hapsolmuş durumdalar.” Benzer şekilde kırsal Louisiana’daki bir Çay Partisi seçmeni “Çoğu liberal köşe yazarı benim gibi insanları aşağılıyor. ‘Nigger’ (zenci) tarzı bir kelime kullanamıyoruz. Zaten istemiyoruz; çok aşağılayıcı bir kelime çünkü. Buna rağmen neden liberal köşe yazarları ‘Redneck’ (taşralı beyaz) kelimesini son derece özgür bir şekilde kullanabiliyor?”

Orta sınıf statüsünü kaybetmekten korkan kızgın vatandaşlar, kendilerini görmezden gelen seçkinlere doğru suçlayıcı bir şekilde parmaklarını yöneltiyorlar ama aynı zamanda kendilerine adaletsiz davranıldığını hisseden fakirlere çok iyi bakmıyorlar.

Cramer’a göre “vatandaşlara karşı kızgınlık ön planda ve merkezde. İnsanlar onların durumlarını suçluluk duygusu ve az hak etmişlikle algılıyorlar; sosyal, ekonomik ve siyasi güçlerden değil.” Hochschild, sıradan insanların uzun bir yolda sabırlı bir şekilde “Amerikan rüyası” olarak belirlenen kapıya ulaşmak için bekledikleri ama önlerinin, kendilerini umursamayan elitlerinin bizzat yardım ettiği Afro-Amerikalılar, kadınlar ve göçmenler tarafından aniden kesildiği bir metafor sunuyor. “Kendi ülkende bir yabancısın. Kendini, seni diğerlerinin gördüğü gibi tanımıyorsun. Bu onurlu hissetmek ve görülmek için verilen bir çaba. Ve onurlu hissetmek için ilerlemen gerekiyor. Ama görünmeyen yollardan dolayı geri geri gidiyorsun.”

Ekonomik sıkıntılar, bireyler tarafından bir kaynak azlığı olarak görülmez ama bir kimlik kaybı olarak görülür. Çok çalışmak itibarla onurlandırılmalı ama o itibar fark edilmiyor – aynı zamanda kınanıyor ve kurallara uymak istemeyen insanlara adil olmayan avantajlar veriliyor. Gelir ve statü arasındaki bu bağlantı milliyetçi veya muhafazakâr grupların, ekonomik sınıflara dayanan geleneksel sol partilere göre, insanlara neden daha çok yakınlaştığını açıklamaya yardım oluyor. Bir milliyetçi göreceli ekonomik durumun kaybını kimlik ve statü kaybıyla açıklayabilir: her zaman büyük bir milletin çekirdek bir üyesiydin ama yabancılar, göçmenler ve seçkin yurttaşların seni ezmek için tuzaklar kuruyorlar; ülken artık senin değil ve kendi toprağında sana artık saygı duyulmuyor. Aynı şekilde bir dindar neredeyse aynı şeyi söyleyecektir: İnançsızlar tarafından sürekli karalanan büyük bir cemaatin üyesisin. Bu ihanet sadece yoksullaşmana sebep olmadı, ama aynı zamanda Tanrı’ya karşı bir suç. Vatandaşlarına karşı görünmez olabilirsin ama Tanrı’na karşı görünmez değilsin.

İşte bu yüzden göç konusu dünyadaki çoğu ülkede alerjik bir durum haline geldi. Göç bir ülkenin ekonomisine yardımcı olabilir ya da olmayabilir: ticarette olduğu gibi totalde yararlı ama toplumdaki bazı gruplar için yarar sağlamaz. Buna rağmen göç çoğunlukla kültürel kimliğe karşı bir tehdit olarak görülür, özellikle sınırlar arası geçişin çok yoğun olduğu zamanlarda. Ekonomik düşüş sosyal statü kaybı olarak yorumlandığında, göçün neden ekonomik değişim için bir sebep olarak görüldüğünü fark etmek kolaydır.

Ama bu açıklama, son yıllarda milliyetçi sağın Avrupa ve ABD’de önceden sol partilere oy veren seçmenleri neden kaptığını tam olarak yanıtlayamıyor. Avrupa’nın, geleneksel olarak teknolojik değişim ve küreselleşmeden kaynaklanan ekonomik bozulmalara karşı sosyal güvenlik ağları sayesinde pratikte daha iyi cevabı oldu. Buna ek olarak, geçmişte yenilikçiler toplumsal kimliğe daha çok yaklaşmışlardı ve bunu zengin kapitalistlerin sömürüsü ve kızgınlığı etrafında inşa etmişlerdi: “Dünyanın tüm işçileri, birleşin!”, “Adam’a gününü gösterin!” ABD’de çalışan kesim 1930’lardaki Yeni Düzen’den Reagan’ın yükselişine kadar çoğunlukla Demokrat Parti’yi destekledi; Avrupa sosyal demokrasisi, sendikacılık ve çalışan kesim dayanışması üzerine kuruldu.

Çağdaş solun günümüzdeki problemi, seçtiği belli başlı kimliklere destek vermesi. Çalışan kesim ya da ekonomik olarak sömürülen kesim gibi geniş topluluklarla dayanışma kuracağına çok marjinalleşmiş küçük gruplara odaklandı. Bu durum, modern liberalizmin evrensel ve eşit kabul görme prensiplerinin belli gruplara özel kabul görme durumuna dönüştüğü geniş bir hikâyenin parçası.

Kaynak: https://www.economist.com/open-future/2018/09/30/can-liberal-democracies-survive-identity-politics

Çevirmen Hakkında

 

Sinan KARAOĞLU / TESA İngilizce Çevirmeni

Sabancı Üniversitesi

Siyaset Bilimi & Uluslararası Çalışmalar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir