Kendinden Söz Ettirmeyi Hak Eden Polonya

Polonya, dünyanın en başarılı ekonomilerinden bir tanesi. Ancak bundan sağ görüşlü hükümetin haberi olmasın.

1987’nin Polonyasında sizi sarsacak ilk şey tütünle süzülmüş keskin bir kömür dumanıyla birleşen bir lahana esintisi ve ve egzozla birleşmiş tiksinç bir ter kokusuydu. Bu koku, caddelere ve şehirlerin, köylerin sokak aralarına yayılarak buranın mutlu ve başarılı bir toplum olmadığını gösteriyordu.

Bu koku, Toronta’dan bir seneliğine okumak için 1987’de gittiğim Krakow’da beni çarpmıştı. Bu koku, çürüyen bir ülkenin yalnızca bir belirtisiydi.

Kraków’daki Jagiellonian University’de çoğunluğu Arjantin ve Brezilya’dan gelen yabancı öğrencilerin ucuz tıp ve mimarlık eğitimlerine başlamadan önce aldıkları Lehçe dersinde öğrendikleri ilk cümle “Bizde yok” anlamına gelen “Nie ma” cümlesiydi. Bu cümleyle, ekmek ya da şarap almaya gittikleri dükkanlarda sıkça karşılaşıyorlardı. Büfelerden lüks tüketim ürünlerinden olan sabun ya da jilet almak istediklerinde bu cümleyi duyuyorlardı. Somurtkan garsonların menüde yer alan biradan dana pirzola ya da domuz pirzola gibi “egzotik” yemeklere neredeyse menüdeki tüm ürünlerin olmadığını söylediklerinde duyuyorlardı. Zaten Pazartesi günleri bunları sipariş vermeye gerek bile yoktu, zira haftanın ilk günü et satılmıyordu. Bir noktada menüyü bir kenara itip “Neyiniz varsa ondan getirin” dediğimi hatırlıyorum.

Bu ülke uzun zaman önce öldü ve dünyanın en başarılı ekonomilerinden biri olarak yeniden doğdu.

Rakamlara bakılacak olursa, Polonya’nın komünizmi ardında bırakıp market ekonomisini yenileyerek değişimini 1989’da başlattığını ve 1000 senelik tarihinde en parlak zamanını yaşadığını söylemeye gerek bile yok.

Ancak bu güncel Hukuk ve Adalet Partisi’nin (Law and Justice) anlatmaya istekli olduğu hikayelerden biri değil. Onlar daha çok savaş zamanındaki muhtaçlığı örterek, Polonya’yı gerçekten öne çıkaran durum olan kendi kendine büyüyen girişimcilerin ve yabancı yatırımcıların başlattığı ekonomik büyüme rekoru ve zengin olmaya istekli çalışkan bir ülkeyi anlatmaktan ziyade savaş kahramanlıklarını anlatmakla daha çok ilgililer.

Ancak son 29 yılda Polonya’da olanları anlamak, eğer benim gibi başından beri orada değilseniz oldukça zor. 1987-1988’de üniversitenin 1 senesini Krakow’da geçirdim ve 1989’un sonlarında ülkenin savaş sonrası ilk komünist olmayan başbakanıyla görüşmek için Polonya’ya geri döndüm. Sonra Polonya’nın 2004’te AB’ye girmesine kadarki 10 senede Financial Times’ta Polonya’yla ilgilenmeye devam ettim ve hala sık sık POLITICO’da Polonya hakkında yazılar yazıyorum.

1989’da Krakow’un bugün turistlerle dolan ve civarından birçok kafe ve lokantanın bulunduğu ortaçağ meydanı neredeyse terk edilmişti. Avrupa’nın en geniş meydanlarından biri olan bu meydandaki ışıklar yalnızca belirli bir noktayı aydınlatıyor ve kasveti ortadan kaldırmaya hiç de yardımcı olmuyordu. “Ekmek” “Ayakkabı” “Süt Ürünleri” gibi dümdüz isimlere sahip olan dükkanlar elbette akşam olduğu için kapalı olduğu gibi, halihazırda olan birkaç lokanta da kapalıydı.

Nowa Huta

Şehir, Nowa Huta Lenin Steelworks’un izabe tesisinin yol açtığı kömür dumanından boğuluyordu. Bu aşındırıcı duman St. Peter ve St. Paul Kilisesi’ni ön avlusunda bulunan on iki havari heykelinin yeniden oyulmasına sebep oldu. Eskileri havadaki asit yüzünden dibine kadar aşınmıştı. Orada yaşayanların akciğerindeki tahribat tahmin bile edilemezdi.

Perakende hayatının en önemli özelliği uzun sıralardı. Monoton giyimli insanlar, yemek dükkanlarının, mobilyacıların ve buzdolabı ve bulaşık makinesi taşıyan dükkanların önünde, tedarikçilerin almaya ya da takas yapmaya değer bulduğu ürünlerin geldiği söylentinin verdiği umutla sıralarda bekliyorlardı. Bu bekleyiş, bekleyenlerinin listesini çıkaran izleyicilerle doluydu. Sırada bekleyen insanlar yerine bekleyen profesyonel sırada bekleyenlerin yerini alıyordu. Savaş gazileri, hamile kadınlar ve bebekli annelerin sıranın önüne geçmeye hakları vardı ve bunun sonucunda da sıra beklememek için, bebeklerin ödünç alınıp verildiği vahşi bir yeraltı ticareti ortaya çıktı.

Teyzelerimden bir tanesi, düzgün bir et alabilmek için Varşova’da neredeyse 3 saat dışarıda beklediğini anlatmıştı. Saatler geçerken, dana etinin nasıl azaldığını görmüş, ardından da domuz bonfilenin bitişini izlemiş ve sonunda mutsuz bir şekilde elinde bir poşet sosisle ayrılmış.

1987’de ben bilmiyordum ancak Polonya’da komünizmin yalnızca iki senesi kalmıştı.

24 Ağustos 1989’da, Varşova’daki ABD büyükelçisi Davis Jr., Washington’a Polonya’nın komünist olmayan bir lider tarafından yönetilen savaş sonrası ilk hükümetinin oluşumunu açıklayan bir telgraf gönderdi: “Dayanışma’nın önde gelen bir üyesi olan Tadeusz Mazowiecki, bugün Polonya başbakanlığı sıfatı Polish Sejm oyuyla onaylandı ve bir hükümet kurmaya başladı.” Bu gelişimin, şu anki talimat mektubumda bana verilen siyasi görevleri yerine getirmemde ve gelecek emirleri beklememde önemli yeri olacağına inancım tam.”

Yanıt, üssü olan ABD Dışişleri Genel Sekreteri Lawrence Eagleburger’dan geldi: “1. Departman, Talimat mektubunda yer alan siyasi görevlerin temel olarak yerine getirildiğini memnuniyetle bildirir. 2. Bir sonraki görevin, sabit büyümenin, tam istihdamın, düşük enflasyonun, yüksek üretkenliği ve her garajda bir Mercedes’in (ya da dengini) Dahil olduğu, ekonomik refahın Polonya’da gerçekleşmesini teşvik etmek ve sağlamaktır. 3. Başarılarının devamını dilerim. Eagleburger.”

Eagleburger’ın bu notu alaycı gelebilir ancak 1989’da verdiği “görevlerin” büyük çoğunluğu sonraki otuz yılda yerine getirildi.

İlki olan ekonomik refah ve sabit büyüme. 1992’de gerçekleşen ekonomik serbest düşüşten bu yana, Polonya ekonomik bir durgunluk yaşamadı. Bu yalnız Avrupa’da değil, dünyada da en iyi rekorlardan biri. Polonya’nın 1990 yılında, “şok terapisi” reformlarını uygulayarak tecrübe ettiği şey, çoğu Batı Avrupa ülkesinin ve Japonya’nın savaş sonrası gelişme sürecinde yaşadıklarıyla aynı şey.

1989 yılından bu yana, Polonya’nın ekonomisi neredeyse üç kat büyüme gösterdi. Avrupa ülkeleri, 2008’de yaşanan küresel krizin başlangıcıyla durgunluk yaşarken, Polonya büyümeye devam etti. 2004 senesinde AB’ye katıldığından beri AB yapısal fonlarından yararlandı. Bir anlamda Soğuk Savaş başlangıcında kaybettiği, savaş sonrası tekrardan yapılanma parasını geri almış oldu.

GDANSK, POLAND
Gdansk, Polonya. 12 Haziran 1987’de Gdansk şehrinde Papa John Paul II’nin gösterisinde binlerce vefalı vatandaş yasaklanan Solidarity (Dayanışma) bayrağını sallarken. 1980 senesindeki Solidarity birliği hareketinin kuruluşuna yön veren anlaşmalardan üç sene önce. (Fotoğraf: Eric Feferberg/AFP/Getty Images)

Polonya, Brüksel’den nakit alma konusunda o kadar başarılı ki, şimdi 2020 sonrası bütçede AB fonlarının düşüş olasılığıyla karşı karşıya. Brüksel, siyasi olarak gittikçe zorlaşsa da ekonomik olarak gittikçe yükselen bu üye ülkeye para harcama konusunda pek istekli sayılmaz.

Elbette market ekonomisine geçiş sorunsuz gerçekleşmedi. Ekonomiye yön veren sektörler, bundan nasibini aldı. Devlete ait çiftlikler için çalışan binlerce kişi geçimlerini kaybetti. Verimsiz ağır sanayide çalışan işçiler işten çıkarıldı; Dayanışma (Solidarity) emek hareketini doğuran Gdansk tersanesi hala iyileşmedi.

Özellikle Doğu Polonya’daki mevcut hükümetin desteğinin temelini oluşturan şehirlerin birçoğu, ihmal edilen, hiç yatırım yapılmayan ve vatandaşlarının daha büyük Polonya şehirlerinde ya da Batı Avrupa’daki işler için kaçtıklarını tecrübe ederek geri kalmış oldu.

Ancak şimdilerde işsizlik oranı 1989’dan beri en düşük seviye olan %5.7’de seyrediyor. Şirketler işçi eksikliğinden yakınıyor ve Polonya, daha yeni bir milyondan fazla göçmen işçi Ukraynalıyı ülkesine aldı.

Sean Gallup

1990’ların başındaki hiperenflasyon şimdi mazide kaldı ve Polonya Merkez Bankası gösterge faiz oranını öngörülen gelecekte rekor seviyede düşük tutmayı hedefliyor.

Polonyalı işçiler de gözle görülür şekilde daha üretken hale geldiler. 1993 senesinde ortalama bir Polonyalı işçi, Alman bir işçinin ürettiği GSYİH’nın neredeyse çeyreği olan çalıştığı saat başına 10 dolarını üretirken, yirmi yıl sonra ortalama bir Polonyalı 29 dolar üretir hale geldi. Bu miktar da Portekiz gibi Batı Avrupa ülkelerinin en fakirlerinden ve bir Almanın ürettiğinin yarısından çok da uzak bir miktar değil.

Peki ya Eagleburger’ın her garajda bulunması istediği Mercedes ne oldu? Aslında “ya da dengi” diyerek biraz açık kapı bırakmıştı ve bu denkten kasıt yeni bir Skoda ya da çok iyi durumdaki ikinci el Ford ya da Opel ise, Polonyalıların garajında olan tam da bu. Polonya’da her 1000 kişi için 554 araç bulunuyor ve bu oran da Fransa ve Almanya’yla aynı seviyede sayılır. 1989 yılında ise her 1000 kişi için yalnızca 128 aracı bulunuyordu ve bu araçların yarısı, 650cc hacimli gereksiz ufak olan ve üretildikten neredeyse hemen sonra tamirciye götürülen Fiat 126p model araçtı.

Sonuçta, Büyükelçi Davis ikinci görevinin de iyi kötü gerçekleşmesinden ötürü memnun olmalı.

[toggle title=”Kaynakça” state=”close”]

Kaynak: https://www.politico.eu/article/poland-transformation-economic-success/

[/toggle]